Erdoğan’a bağlılık beyanı kuyruğu

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

104 emekli amiralin Montrö’yü temel alan açıklamasına iktidar çevrelerinden gelen tepkilerin tümü, gerçek olduğu hayli şüpheli bir “darbe teşviki” önermesinden hareket ediyor. Büyük kısmı Fethullahçıların 15 Temmuz darbe girişimi sırasında sessiz kalmış kişi ve kurumların bir tür izdiham görüntüsü içinde muhayyel bir “darbe tehdidi” için seferber olmasının anlamı nedir?

Yayına hazırlayan: İlayda Öykü Biberoğlu

Merhaba! iyi günler, iyi haftalar! Türkiye’nin gündeminde emekli amirallerin açıklaması var. Montrö temelli bir açıklama bu; ama onun ötesinde de, Deniz Kuvvetleri’nde özellikle laikliğe aykırılıkla ilgili birtakım şikâyetler de var. Ama ana ekseninde Montrö var. Bir ölçüde Mavi Vatan da var. Ve buradan hareketle, cumartesi gecesi internette yayınlanan bu açıklamanın ardından, siyasî iktidar ve iktidarın destekçileri tarafından çok büyük bir kampanya yürütülüyor. Bunu dünkü yayında değerlendirmiş ve “Aranan tehdit ve mağduriyet bulunmuştur” diye özetlemiştim başlıkta. 

Evet… Özellikle ekonomik konular ve salgın, salgınla mücadelede yaşanan fiyaskoyla iyice bunalmış olan siyasî iktidar, bütün bunların üzerini örtmek için bir fırsat hâline getirdi bu açıklamayı. Buradan bir darbe çağrısı, darbe teşviki yorumu yapıldı. Çok zorlama bir yorum bu. Açıkçası, bir darbe çağrısı olduğunu söylemek için bayağı bir zorlamak lâzım. Bence böyle bir şey yok. Bunun yerine, Fethullahçılar’ın daha önce yapmış olduğu darbenin hatırlatması var. Darbe çağrısından ziyâde, belki bir darbe uyarısından bahsedilebilir. Bu gidişâtın iyi olmadığını belirten emekli askerler, denizciler söz konusu — ki bunların büyük bir kısmı geçmişte Fethullahçılar’ın, tabii ki sadece Fethullahçıların değil, AKP-Fethullahçılar koalisyonunun hışmına uğramış, onlar tarafından mağdur edilmiş, daha sonra hakları geri verilmiş emekli askerler söz konusu. Bazıları işi o kadar abarttı ki; onları Fethullahçı olarak bile göstermeye kalkanlar oldu. Bunun böyle olmadığını en çok da bunu göstermeye kalkanlar biliyorlardır herhalde. 

Şimdi, bugün bir toplantı olacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan bir istişâre/danışma toplantısı yapacak. Ve ardından belki yazılı, belki sözlü bir açıklama yapacak. Bu toplantının, bir anlamda, kriz çözme toplantısı değil de fırsat değerlendirme toplantısı olduğunu düşünmek daha akla yatkın. Çünkü bu, ne zamandır iktidarın elinde olmayan, aktif siyaset yapma imkânını kendisine sunmuş gözüküyor — ya da iktidar böyle alıyor. Şöyle diyelim: Genellikle Erdoğan, iktidarını büyük ölçüde kendisi belirledi, gündemi kendisi belirledi. Ama belirli bir süreden beri artık gündemi belirleyen değil, ya çaresizlik içinde gündeme cevap vermeye kalkan ya da gündemin dışındaki konuları köpürtmeye kalkan bir Erdoğan’ı görüyoruz. Burada da defansif gibi gözüken bir şey var. Yani emekli amirallerin yaptığı bir açıklama ve buna cevap… Bu, aslında bir reaksiyon değil. Bu, aslında bir tür fırsatçılık. Çünkü bu açıklamadan bir kriz çıkması mümkün değil. Bu açıklamayı bir krizmiş gibi gösterip onun üzerinden birtakım lâflar etmek…, şu anda iktidarın yakaladığını düşündüğü fırsat, böyle bir fırsat olsa gerek. Ama işin bir başka boyutu da var: Olay bir darbe çağrısı, darbe teşvikçiliği mi değil mi tartışmasıyla kilitleniyor gibi; ama işin içerisinde bir Montrö ayağı da var. Yani Montrö meselesini daha önce emekli büyükelçilerin, şimdi emekli amirallerin bu kadar gündeme getiriyor olmaları, onların hüsnükuruntusu mu acaba? Bu sorunun da önemli olduğu kanısındayım. Böylece bunu bir darbe meselesi olarak göstermeye çalışarak ve bunu da bir ölçüde başararak ya da başardığını sanarak, iktidar bu açıklamanın esas temelini teşkil eden Montrö meselesini iyice geri plana atıyor. Açıklamanın zaten en önemli sorunlarından birisi de olayın sadece Montrö’den ibaret olmayıp, başka boyutları da (irticâî faaliyetler vs. gibi iddiaları da) içine katıyor olmasaydı bence. Böylece oradan bir darbe meselesini gündeme getirme imkânını yakaladı iktidar — ya da yakaladığını sandı. Hep bunu iki şartlı olarak söylüyorum. İktidarın yapmaya çalıştığı şeyleri bir başarı olarak görmek aldatıcı olabilir. Mesela buradan bir mağduriyet çıkartmaya çalışıyor, doğru; ama çıkartabilecek mi emin değilim. Buradan kendine bir tehdit algısı, iç düşman algısı yaratmaya çalışıyor. Yaratabilecek mi açıkçası emin değilim. Eğer bunlar emekli amiral değil de gerçekten şu an görev başındaki amiraller olsaydı, tabii bambaşka bir şey konuşuyor olacaktık. Emekli amiraller… Ki bir kısmını kamuoyu biliyor. Bazıları yakın zamana kadar iktidarın yayın organlarında da sıklıkla çıkartılan, özellikle Mavi Vatan konusunda sıklıkla çıkartılan isimlerdi. Hâlâ görüntüleri var, videoları var. Bu kişilerin içerisinde gözaltına alınanlar da var. Ben, onların içerisinde, şu anda gözaltına alınanlardan Türker Ertürk’le iki kere yayın yapmıştım. İzleyenler hatırlayacaktır. Türker Ertürk, başından itibaren Mavi Vatan konusunda iktidarla işbirliği yapılmasını eleştiren birisiydi. İktidarın Mavi Vatan konusundaki angajmanını samimi bulmuyordu ve galiba o haklı çıktı. Ama samimi bulanlardan, mesela Gürdeniz –ki Mavi Vatan meselesinin teorisyeni olarak görünüyor kendisi–, son âna kadar Türker Ertürk’e aykırı bir şekilde, ondan farklı bir şekilde, siyasî iktidarla bu işin yapılabileceğini söyledi. Hatta muhalefeti, bu noktada iktidara destek olmaya da çağırmıştı. Ama şimdi kendisi de Türker Ertürk ile beraber aynı açıklamaya imza attı ve birlikte gözaltına alındılar. Tabii bu arada Mavi Vatan’ın gerçek sahibiymiş gibi ortaya çıkmış olan bir Cihat Yaycı var. Tabii ki açıklamada onun ismi yok ve önümüzdeki günlerde herhalde bir şekilde iktidar yanlısı yayın organlarında tekrar görebiliriz. Bu saatten sonra meslektaşlarının, beraber çalıştığı ya da aynı dönemlerde birlikte Deniz Kuvvetleri’nde görev aldığı arkadaşlarının başına gelenlerden sonra ne yapar? Açıkçası çok emin değilim. Ama en azından bu açıklamada isminin olmadığını biliyoruz. 

Ortada Mavi Vatan kaldı mı açıkçası emin değilim. Son dönemde Batı’yla yapılan pazarlıklardan sonra, bu konuda Türkiye’nin ciddi bir şekilde geri adım attığı anlaşılıyor. En son Avrupa Birliği’nin Dışişleri’ni de memnun eden açıklaması bunun bir göstergesiydi. Bu, olayın bir başka boyutu; aslında bu darbe iddiasıyla birlikte gelişen bir boyutu… Bugün özellikle ona vurgu yapmak istiyorum: İktidar kanadından gelen peş peşe açıklamalar. Olay kaymakamlıklara kadar, devletin birtakım alâkasız birimlere kadar gitti. Peş peşe birbirinin kopyası açıklamalar görüyoruz. Vatana, millete, devlete, hükümete bağlılık bildirileri ve milli iradeye saygı açıklamaları görüyoruz. Kimisi sosyal medyadan yapıyor, kimisi ilgili birimin internet sitesine koyuyor vs. Tam bir itiş kakış halinde herkes, devlet kurumları ve devlet dışında birçok kurum da var, Erdoğan’a kendilerini göstermek için tam bir yarış içerisindeler. Ve herkes, darbeye en çok kendisinin karşı çıktığını göstermeye çalışıyor. Tabii ortada bir darbe olmadığı zaman bunu yapmak çok kolay bir şey. Halbuki biliyoruz ki 15 Temmuz’da, gerçek anlamda bir darbe girişimi yaşandığı zaman, Fethullahçılar bu olayı tezgâhladığı zaman, Erdoğan’ın etrafında bu kadar büyük bir seferberlik olmadı. Büyük ölçüde tabandan, halktan birtakım katılımlarla yürüdü. O tarihte, 15 Temmuz gecesi Erdoğan’a bu şekilde, açık ve net bir şekilde, sahici bir darbeye, gerçekten yaşanmakta olan darbeye karşı  kalkan olanların sayısıyla, şimdi, darbe olmayan, olacağa da benzemeyen, zaten alâkası da olmayan bir açıklama üzerinde darbeye karşı Erdoğan’a bağlılık ve ona kalkan olma yarışına girenlerin, kuyruğa girenlerin sayısında acayip bir orantısızlık var. Böyle bir olayı da yaşıyoruz. Bunu bir tür, Erdoğan’a bağlılık göstermenin fırsatı olarak gören kişi ve kurumların sayısı göz yaşartıcı. Boğaziçi Üniversitesi bile kalktı, “Milli iradeye saygı” dedi. Paraşütle kayyum olarak atanmış bir rektörün milli iradeye saygısını da tarih bir şekilde yazdı. Milli irade derken Boğaziçi Üniversitesi’nin öğretim üyelerinin ve öğrencilerininki milli olmuyor tabii ki. 

Burada bir samimiyetsizlik var. Ve bunun üzerinden yapılmaya, üretilmeye çalışılan bir siyaset var. Adını sanını unuttuğumuz, unuttuğumuzu sandığımız birtakım kalem erbâbı da bu vesileyle kendilerini ön plana atıyorlar. Ve darbeye karşı –tekrar söylüyorum: olmayan darbeye karşı–büyük bir teyakkuz haline girmiş durumdalar ve hepimizi de oraya çağırıyorlar. Gerçek darbede ne yaptıklarını bilmediğimiz, çok da görmediğimiz, fazla da merak etmediğimiz birçok kişi ve kurum şu anda bir yarışta. Bu olay bize bir kere daha, Türkiye’nin tamamen bir tek adam rejimine dönüştüğünü gösteriyor ve burada her şeyin ona göre yapıldığını gösteriyor. Bir darbe söz konusuysa –ki değil, ama diyelim ki söz konusuysa–, bu darbe Türkiye’de demokrasiye vs. yönelik değil Erdoğan’a yönelik bir darbe olarak okunuyor bu çevre tarafından. Burada bir son not: Devlet Bahçeli‘nin ve Süleyman Soylu’nun yine herkesten en öne çıkmış olmaları hususunun da altını özellikle çizmek lâzım. Devlet Bahçeli’nin en sert açıklamaları daha ilk anda yapmış olması, ardından Süleyman Soylu’nun yapması ve Süleyman Soylu’ya bağlı birimlerin peş peşe bu konuda tutum alıyor olmaları… tutum alıyor olmaktan kastım, yani şimdi sanki çok ciddi bir fedakârlık gerektiren bir şey yapıyorlarmış gibi anlaşılmasın; çok basit bir şey yapıyorlar. 104 emekli amiralin, hiçbir iktidarları kalmamış emekli amirallerin şikâyetnamesine bir darbe muhtırası muamelesi çekip onun üzerinden çok kolay bir şey yapıyorlar. Evet, burada muhalefetin ne yaptığı konusunda da açıkçası muhalefetin bir kere daha bu tür olaylara çok da fazla hazır olmadığını gördük. Beklenmedik bir olaydı belki. Ama özellikle İYİ Parti’nin, özellikle Meral Akşener’in açıklamasının çok tepki topladığını, kendi tabanında da belli bir tepki topladığını görüyoruz. Zira Meral Akşener’in tabanı içerisinde seküler, Atatürkçü duyarlılığa sahip olanların sayısının hayli yüksek olduğunu, özellikle batıdaki kentli orta sınıf milliyetçiliğini büyük ölçüde kuşatmış olduğu tespitleri hep yapılageldi. Meral Akşener’in “zevzeklik” açıklaması bir anlamda hâlâ taşra milliyetçiliği refleksini andırdı.  Ve bunun kendisine belirli bir faturası pekâlâ olabilir. Bu arada Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun, “Bunun ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirilmesi gerek” açıklamasını, yani emekli amirallerin açıklamasını ifade özgürlüğü bağlamında yorumlamasını da özellikle hatırlatmak lâzım. Evet, ifade özgürlüğü kapsamında ele alınması gereken bir şey bu; ama Türkiye’de ifade özgürlüğü yok. Bu kadar açık ve net. Kendisinden farklı düşünenlere tahammül etmeyen otoriter bir rejim tarafından yönetiliyoruz. Dün gazeteciler, Osman Kavala’ydı Selahattin Demirtaş’tı… bugün belki de dünkü olaylara çok da fazla tepki vermemiş, belki de desteklemiş birtakım isimlere sıra geliyor. Yarın kime sıra geleceği de belirsiz. Şu an Türkiye’nin temel sorunu, demokrasi sorunu. Ve demokrasiye yönelik tehdidin adresini, emekli amiraller olarak görmemek gerekiyor. Aksine Türkiye’de demokrasinin başına ne geliyorsa esas olarak ülkeyi yönetenlerin demokrasiden, çoğulculuktan ve hukuk devletinden adım adım uzaklaşmaları yüzünden geliyor. 

Bitirmeden tekrar bunu vurgulamak istiyorum. Bunu her yayında yapmaya çalışacağım. Bazen kaçırdığım oluyor. Ama böylesine zor bir dönemde, daha da zorlaşacağı belli olan bir dönemde, bağımsız ve özgür gazeteciliğe herkesin sahip çıkması gerektiğini özellikle vurgulamak istiyorum. Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan eğer kapsamlı ve önemli bir açıklama yaparsa, Medyascope’ta bunu da ayrıca ilerleyen saatlerde tekrar yorumlamaya çalışacağım. Onu da şimdiden söylemiş olayım. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler! 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus