Türkiye’den kaçan kaçana

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Tunç Okan’ın 1974 yapımı Otobüs filmi yıllar sonra yeniden yaşanıyor. Ama çok büyük bir farkla: artık Avrupa’ya kapağı atanların elinde AKP’li belediyeler aracılığıyla aldıkları gri renkli hizmet pasaportu var. Anadolu’nun dört bir tarafından gelen benzer haberler Türkiye’nin gerçek resmini görmemize imkan sağlıyor.

Yayına hazırlayan: İlayda Öykü Biberoğlu

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Koronavirüs ile mücadele konusunda çok kötü bir durumdayız. En son vefat sayılarında da rekor kırıldı, 300’ü aştı maalesef. Vakalar 50 binin altına düşmüyor. Bir ara 60 bini de aşmıştı. Ve önümüzü göremiyoruz. Önümüzü göremediğimiz gibi, aşıyla ilgili birçok sorun var — aşı tedârikinden, insanların aşı olma konusundaki tereddütlerine kadar… Bu konu üzerinde ne kadar şey söylense azdır; ama bir yerden sonra da, daha önceki yayınlarda da bahsettiğim gibi, insanların çok da fazla duymak istemediği bir husus. Medyascope’ta elimizden geldiği kadar bu konuyu sonuna kadar, en ince ayrıntısına kadar takip etmeye çalışıyoruz. Bugün ve bundan sonra da takip edeceğiz. 

Ben, bugün bambaşka bir olaydan bahsetmek istiyorum. Hep “Türkiye’yi terk etmek isteyenler” dendiğinde, yakın dönemin en öne çıkan hususu, “beyin göçü” olarak adlandırılan olay. Belli bir eğitime sahip gençlerin, Türkiye’de kendilerine bir gelecek bulamadıkları, göremedikleri ve bu yüzden de hep akıllarının ve gözlerinin dışarıda olduğu söylenir. Bu konuda değişik araştırmalar var, haber dosyaları var. Bizler de yaptık ve salgınla beraber, belli bir ivme kaybetmiş gibi gözükse de bunun çok ciddi bir şekilde sürdüğünü biliyoruz. Devlet, değişik şekillerde ülkeyi yönetenler, tersine beyin göçü yapma iddiasıyla birtakım çıkışlar yapıyorlar; ama gidişatın genellikle, Türkiye’den dışarıya doğru olduğu görülüyor — öncelikle Batı ülkelerine doğru olmak üzere… Dünyanın birçok yerine insanların, gençlerin, özellikle yeni çıkan, yeni teknolojilerle beraber gelişen sektörlerde çalışmaya başladıklarını, ama doktorların da, mühendislerin de, birçok iyi eğitim almış, özellikle Türkiye’nin daha seçkin üniversitelerinden mezun olan gençlerin gözlerinin hep dışarıda olduğunu duyuyoruz, görüyoruz, biliyoruz. Şimdi, bunlara bambaşka bir olay eklendi. Aslında çok eskiden beri olan bir olay. Daha vasıfsız işçi konumundaki kişilerin bir şekilde yurtdışına “kapağı atmaları” diyelim… Yurtdışına kaçak bir şekilde gitmeleri, bu, çok eski bir olay. On yıllardır yaşanan bir olay. Hep yaşanır ve birtakım şebekeler insan kaçakçılığı yaparlar. Türkiye’ye başka yerlerden de geliyor böyle insanlar, biliyorsunuz. Asya’dan, Afrika’dan, Türkiye’ye gelenler var ve Türkiye üzerinden kimileri daha batıya gitmek istiyor. Kimileri Türkiye’de yaşamayı tercih ediyor ve burada bir şekilde tutunmaya çalışıyorlar. Ama Türkiye’den, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının da batıya, özellikle Avrupa’ya, kısmen Kanada, Amerika Birleşik Devletleri’ne de, ama daha çok Avrupa’ya yasadışı yollardan gitmek istediklerini ya da yasal yollardan gidip daha sonra orada yasadışı bir şekilde kalmaya çalıştıklarını biliyoruz. Kimi zaman burada siyasî birtakım gerekçeler öne sürülüyor, iltica başvuruları yapılıyor vs.. Şimdi buna yeni bir şey eklendi. Daha doğrusu, olay yeni değil belli ki, yeni ortaya çıkıyor. 

Belediyeler eliyle, belediyelerin imkânlarıyla kendilerine gri pasaport, yani hizmet pasaportu temin eden onlarca, hatta bir iddiaya göre yüzlerce kişinin özellikle Almanya’ya gittikleri ortaya çıkıyor. Şimdi, bu gri pasaportun kimlere verildiğine bakacak olursak; hükümet, hususî idareler veya belediyeler tarafından yurtdışına yollanan kişilere veriliyor ve bu kişiler eşlerine ve reşit olmayan çocuklarına da yeşil pasaport çıkartabiliyor. Böyle bir uygulama var. Yani bir ayrıcalık… Yeşil pasaportlu olduğunuz zaman, devlet adına, devletin birimleri adına gittiğiniz için size birçok ayrıcalık tanınıyor ve rahatlıkla Batı ülkelerine gidebiliyorsunuz. Normal turistik pasaportun çok ötesinde bir imtiyaz sağlıyor size. İlk olarak, Malatya’nın Yeşilyurt Belediyesi üzerinden 43 kişinin, çevreye duyarlı bireyler yetiştirmek projesi kapsamında –lâfta, yani proje de çok afili– çevreye duyarlı bireyler yetiştirme projesi kapsamında 43 kişinin gittiği ve bunların büyük bir çoğunluğunun geri dönmediği, belediyenin CHP’li üyeleri tarafından gündeme getirilince ortaya çıktı. Daha sonra bir silkelenince, Türkiye’nin dört bir tarafındaki ilçe belediyelerinde –ki hepsi iktidar partilerinin, özellikle AKP’nin mesela Elazığ Arıcak, Akçakiraz, Baskil… Ordu’nun Korgan, Tokat’ın Erbaa, Bursa’nın Yıldırım ilçelerinde de olduğu ileri sürülüyor. Ayrıca Ağrı Doğubeyazıt, Kocaeli Dilovası, Ankara Kızılcahamam gibi ilçelerde de denendiği, ama özellikle salgın nedeniyle bunların gerçekleşmediği söyleniyor.

Şimdi ortaya çıkmış olan Malatya Yeşilyurt’ta, salgın döneminde, Eylül 2020’de yaşandı. İlk bu Yeşilyurt haberi çıkınca, aklıma tabii ki Otobüs filmi geldi. 1974 yapımı, Tunç Okan’ın çektiği bir filmdi. Büyük olay olmuştu. Uluslararası ödüller almıştı. Biz de Galatasaray Lisesi’nde okuyan, daha çocukluğunu yeni yeni bitirmekte olan kişiler olarak filmi izlemiştik. Ağzımız açık kalarak, kimi zaman gülerek, kimi zaman hüzünlenerek…, çünkü çok acı bir öyküydü. Türkiye’den –fotoğrafta görüyorsunuz– Tuncel Kurtiz var. Tunç Okan’ın kendisi de oynuyor. Aynı zamanda Aras Ören de oynamış. Şimdi tekrar bakınca gördüm, başka isimler de var. Bu kişiler, Anadolu’dan toplanan kişiler, külüstür bir otobüse bindiriliyorlar. Türkiye’den İsveç’e götürülüyorlar ve İsveç’te şehrin merkezine bırakılıp terk ediliyorlar. Yol boyunca ve bırakıldıktan sonra başlarına gelenler hazin bir öyküydü. Acı bir öyküydü. Kimileri bu filmde Türkler’in aşağılandığını ileri sürdü ve milliyetçi tepkiler de çıktı; ama gerçekten çok başarılı bir öyküydü, çok başarılı bir filmdi ve hemen de aklıma bu film geldi. Şimdi, o 1974’tü, aradan geçiyor kaç sene? 46… Neredeyse yarım yüzyıl geçmiş. Türkiye’de benzer olaylar yaşanıyor. İşin ilginci, biz arkadaşlarla yayın için bu fotoğrafı seçtik. Otobüs filminden bu çarpıcı fotoğrafı, sembol fotoğrafı… Ve sonra Habertürk‘te Sevilay Yılman’ın Almanya’ya giden Bingöllü Solhan ilçesinden bir vatandaşla yaptığı röportajı okudum, fotoğrafı seçtikten sonra. Ve Allah’ın işi diyeceğim. Bunlar da otobüsle gidiyorlarmış. Normal şartlarda günümüzde gri pasaportlu kişilerin uçakla gideceğini varsayarsınız. Hayır, otobüsle gidiliyormuş. Bu kişi, Yılman’a anlatan kişi, kendisinin 6 bin Euro verdiğini, kimilerinin 10 bin Euro verdiğini, hiçbir şey yapmadıklarını, sadece nüfus kâğıtlarını verdiklerini, daha sonra pasaportlarının gelip kendilerinin otobüslere bildirildiğini ve otobüsten inmediklerini, pasaportların toplanıp gümrük kapılarından geçildiğini, Almanya’ya varıldığı zaman da herkesin farklı farklı illerde indiğini, kendisinin Hamburg’da indiğini, çünkü Hamburg’da tanıdıkları olduğunu vs. uzun uzun anlatmış. Ve Almanya’ya geldikten sonra da pasaportlar kendilerinden toplanmış. “Artık bundan sonrası bize kalmış” diyor — ki anlaşılır bir şey. Kaçak yaşıyorlar. “Başımızın çaresine bir şekilde bakarız” diyor — ki tarih boyunca, yakın bir tarihte de, Türkiye’den çok sayıda insan böyle gitti. Hatta bir keresinde Paris’te –o zaman Orly’deydi–, havaalanında bir Türk, Paris’ten Türkiye’ye dönerken ki bu herhalde 90’ların başıydı, öyle hatırlıyorum. Benim bir şekilde orada bir görevliyle Fransızca konuştuğumu görünce benimle tanış oldu. “Siz Fransızca biliyorsunuz, bana yardımcı olursunuz” falan diye. Sonra öyküsünü anlattı. Öyküsü şu: Bir şekilde Fransa’ya İtalya üzerinden girmiş. O tarihte İtalya’ya vize yok, ama Fransa’ya vardı. Öyle karışık bir dönem. Ondan sonra yıllarca orada yaşamış, bayağı bir para kazanmış etmiş. Şimdi Türkiye’ye dönüyor, ama öyle bir şekilde dönüyor ki Fransa’ya girişi yok. Dolayısıyla çıkışta, Fransa’dan çıkışta yakalanacak. O da zaten bunu biliyor, sorgulanacak ve nasıl olsa gittiği için de bırakılacak. “Niye gidiyorsun?” dedim. Çünkü evlenmek istiyormuş, evlenecekmiş Türkiye’de. “Sonra ne olacak” dedim. “Sonra bir şekilde ben yine dönerim” demişti. Bana da çok ilginç gelmişti; ama bütün bunların hepsi bireyseldi ya da birtakım insan kaçakçılığı çeteleri üzerinden yapılan birtakım trafiklerdi. Bunlar, zaten bildiğimiz hususlar; ama burada, işin içerisine gri pasaport ve belediyeler girince, işin rengi çok ciddi bir şekilde değişiyor. Daha doğrusu, değişmesi gerekiyor. 

Henüz devletimizden bu konuda, gri pasaport dağıtımlarına bir süreliğine ara verildiği açıklaması dışında, pek bir şey görmedik. Bu olayda adı geçen birtakım isimler var. Onlarla ilgili nasıl bir işlem yapıldığı konusunda net bir bilgi yok. Her türlü konuda, daha bir tweet atıldığında, şu olduğunda bu olduğunda ortaya çıkan –en son emekli amiraller olayında görüyoruz, hemen evlerine sabahın köründe damlayan– güvenlik güçleri, böyle bir olayda nedense çok aktif bir şekilde hareket etmiyorlar. Ama burada çok bâriz bir şekilde, devletin adına birileri tarafından bilerek, en azından belediye başkanlarının, belediyede bu sözüm ona “çevreye duyarlı bireyler yetiştirme” projesine belediyenin bir projesiymiş gibi onay vermeleri var. Kim bilir başka ne tür projeler yapıldı. Onay verenlerin ve bunun karşısında belli birtakım çıkarlar elde edenlerin –bir iddiaya göre bir belediyeye ambulans vermişler, bir belediyeye ikinci el kamyon vermişler ya da başka bir şey ya da ne verirlerse versinler–… böyle bir olay var. Bu olay aslında, özellikle son dönemde çok dile getirilen “îtibar” meselesinde karşımıza çıkıyor. Pasaportlar, bir ülkenin en önemli îtibar göstergeleridir ve genellikle de şöyle sınıflamalar yapılır: Hangi pasaportla nerelere vizesiz gidilir, gidilmez? Hangi pasaportun ne tür îtibarı vardır? Yeşil şu, bu ve burada görüyoruz ki devletin bu ayrıcalığı, tamamen bir insan kaçakçılığı işi için yıllardır kullanılıyormuş. Böyle bir olayın bilinmiyor olması çok aklıma yatmıyor açıkçası; diyelim ki bilmiyorlar, ama artık öğreniliyor ve birazcık kurcalayınca peş peşe birçok şey çıkıyor: Türkiye’nin dört bir yanından, Ordu, Tokat, Bursa, Ağrı, Elazığ, Malatya, yani Türkiye’nin dört bir yerinden… Bu belediyelerin, bu olayın içerisinde yer alan kişilerin en çok kullandığı argümanlardan birisi de tabii ki “yerli ve millilik” argümanı. 

Şimdi Türkiye’de “Barış akademisyenleri” diye bir olay oldu biliyorsunuz. Türkiye’nin birçok seçkin akademisyeni işlerinden oldular. İşlerinden oldukları gibi, büyük bir kısmı yurtdışında üniversitelerde çalışabilecek durumdayken, pasaportlarına el konuldu ve bu kişiler burada, hani tamamen bir hiçliğe terkedildiler devlet eliyle. Tamamı farklı farklı işlerde çalışmak zorunda kaldılar ya da eş-dost yardımıyla geçinmek zorunda kaldılar. Normal şartlarda, Almanya’da, Amerika’da, dünyanın birçok yerinde herhangi bir üniversiteye gidebilirlerdi — ki bunların bir kısmı yüksek lisanslarını, doktoralarını yurtdışında yapmış kişiler. İlişkileri de olan kişiler… Bunlara yıllarca pasaport vermedi bu devlet. Bu bilim insanlarına, akademisyenlere pasaport vermedi ve sonra biliyorsunuz, hepsi aklandı. Bir özür bile dilenmedi. Bu arada yaşadıkları mağduriyetlerin tazminine, telâfî edilmesine yönelik de bir şey yapılmadı. Devlet hemen, pasaportu ilk şey olarak kullanıyor: Birisini cezalandırmak için pasaportuna el koyuyor. Şahsen ben de uzun bir süre siyasî nedenlerle pasaport alamamış birisiyim. İlk pasaportumu nasıl aldığımı hatırlıyorum. Mahkeme heyetine gidip özel başvuruyla, sıkıyönetim mahkemesinde almıştım. Pardon, pasaport alabileceğime dair mahkeme kararı almıştım. 12 Eylül sonrasından bahsediyorum; ama o tek başına yetmiyordu. Ardından bir de polisten “iyi hal” almak gerekiyordu. Yani mahkeme kararı bile yetmiyordu. Aynı zamanda polisin de onay vermesi gerekiyordu. O onayı da açıkçası bir torpille yapabilmiştim zamanında. Bu dediğim olay, 1985-86 yılında. Devlet aynı devlet; iktidarda kim olursa olsun, aynı şekilde vatandaşını cezalandırmak, hoşlanmadığı vatandaşını cezalandırmak için pasaportu bir silah olarak kullanabilen bir devletimiz var. Sizin pasaportunuzu vermiyor, hak ettiğiniz halde ya da varsa elinizden pasaportunuzu alıyor; ama aynı devletin birtakım kurumları eliyle, makbul vatandaşları gri pasaportlarla ödüllendirdiğini görüyoruz. Tabii burada bir partizanlık mı var? vs.. Bunların çok bir önemi yok. Ortada para dönüyor, Euro’lar üzerinden paralar dönüyor; ama baktığımız zaman, bu belediyelerin, iktidar yanlısı belediyeler olduğunu görüyoruz; herhalde hiç kimse bunun “vatana, millete hayırlı” bir iş olduğunu düşünmüyordur. Şöyle diyen belediye başkanları var: “Giden insanların Türkiye’de kimseye bir hayrı yoktu. Bari gittiler, Türkiye de kurtuldu” gibi abes açıklamalar yaptıklarını gördük ve bu olay aslında Türkiye’deki kokuşmuşluğun, çürümenin ve nasıl bir halde olduğumuzun çok açık bir örneği olarak önümüzde duruyor. Sevilay Yılman’ın sözünü ettiğim röportajındaki kişi, yüzlerce kişiden bahsediyor. Kendi bildiği yüzlerce kişiden bahsediyor. Kim bilir, kaç kişi gitti? Almanya’nın bu konuda soruşturmalar başlattığı söyleniyor. Belki birtakım insanlar yakalanıp Türkiye’ye geri yollanacaklar. Bunlar, önümüzdeki günlerde olacak; ama sonuçta burada görüyoruz ki, o çok sözü edilen îtibarın pekâlâ birtakım insan kaçakçıları eliyle çok kolay kullanılabilir bir şey olduğunu bize bu olay gösterdi. Bu olay diyorum, ama tek bir olay değil, çok sayıda olay söz konusu. 

Tekrar Otobüs filmine dönecek olursak, orada bambaşka bir şey vardı. Birtakım dolandırıcılar… Sonuçta o insanları kendi imkânlarıyla –ki o tarihte pasaportla gidilebiliyordu İsveç gibi yerlere, ama– onların götürülüp orada bırakıldıkları bir filmdi. Daha bir acı, ama insanî bir boyutu olan bir filmdi. Bu yaşananların acılığı, kesin bu da acı, ama insanî hiçbir şey olduğunu açıkçası sanmıyorum. Bu da Türkiye’de nasıl bir ikiyüzlülüğün olduğunu bize gösteren, çok çarpıcı bir örnek olarak kayıtlara geçmiş durumda. Bakalım önümüzdeki günlerde daha kaç Anadolu ilçe belediyesinin bu tür numaralarını göreceğiz, duyacağız. 

Bir kere daha, bu olay, bize gazeteciliğin hâlâ ne kadar anlamlı olduğunu, birazcık silkeleyince Türkiye’de ne kadar çarpıcı öykülerin olduğunu gösteriyor. Evet, gazetecilik demişken, bağımsız ve özgür gazeteciliğe lütfen sahip çıkın. Çünkü bunlardan haberdar olabilmenin yolu, gerçeklerin ortaya çıkmasının yolu, gerçekten bağımsız ve özgür gazetecilikten geçiyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler!

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus