Türk dış politikasında “büyük felaket”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Beklenen oldu ve ABD Başkanı Joe Biden 1915 olaylarını “Ermeni soykırımı” olarak tanımladı. Böylece Türk diplomasi tarihinde uzun bir dönem de kapanmış oldu. Zira Ankara yıllardır imkanlarını Amerikan başkanlarına “soykırım” dedirtmemek için seferber etmiş ve bunda başarılı da olmuştu. Ne oldu da durum değişti? Bundan sonra neler olabilir?

Yayına hazırlayan: Mehmet Yaşar Altundağ

Merhaba, iyi günler, iyi akşamlar. Amerikan Başkanı Joe Biden 1915 Olayları’na “Ermeni Soykırımı” dedi. Nihayet bir Amerikan başkanı bunu soykırım olarak adlandırdı. Bugün tam Türkiye saatiyle 19.00’da Beyaz Saray’ın internet sitesinde yayımlanan bir açıklamanın hem girişinde hem de sonunda, iki ayrı kere “Ermeni Soykırımı” diye söyledi. Aslında bu yayını dün akşam yapmayı düşünüyordum; zira, diyeceği kesindi. Onun da şöyle bir öyküsü var: “Transatlantik”i izleyenler bilir. Ömer Taşpınar bir ay önce bunu zaten söylemişti. Ve şunu da belirtmişti : “Diyeceği zaman, demeden önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı arayıp kendisi zaten ona duyuracaktır.” Pazartesi yaptığımız “Transatlantik”te de, bu hafta içerisinde Erdoğan’ı aramasının çok mümkün olduğunu, zira 24 Nisan’da soykırım diyeceğini, Washington’da böyle konuşulduğunu söyledi. Ve 23 Nisan’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başkan Biden’ın görüşmüş olduğu haberi gelince, aslında bu olay kesinleşmişti. Biden Erdoğan’a bugün söyleyeceğini dün söylemiş olması lâzım. Fakat her iki açıklamada da, yani gerek Türk tarafının gerek Amerikan tarafının bu telefon görüşmesi üzerine açıklaması alabildiğine kısaydı. Amerikan tarafı sorunların çözülebileceğini ve Haziran ayında NATO zirvesinde baş başa görüşüleceğini söylüyordu. Ankara’dan yapılan açıklamada ise özelikle Fethullah Gülen ve PKK meselelerinin altının çizildiği vurgulandı. Tabii ki esas olay 1915 meselesiydi, fakat iki taraf da bunu bugüne sakladılar.

 Dün akşam bu yayını aynı başlıkla yapmayı düşündüm. Amerikan başkanının bu açıklaması, yıllardır süren mücadelenin ya da diplomatik çalışmanın artık sona ermesi anlamına geliyor. Mâlûm, iki sene önce Amerikan Kongresi bunu söyledi. Geriye bir tek Amerikan Başkanı kalmıştı. O da nihayet yaptı bunu. Şimdi, Ankara’da ülkeyi yönetenlerin de bu konuda hazırlıklı olduğunu gördük. Çünkü açıklama çıkar çıkmaz herkes bir şeyler söylemeye, kınamaya ve protesto etmeye başladı — Dışişleri Bakanı’ndan İletişim Başkanı’na, birtakım danışmanlara kadar. Hazırlıklıydı diyorum, aslında hazırlıklı değiller, kınamaya hazırlıklıydılar. Zira bunun gelmekte olduğu çok belliydi. Aslında bir önceki demokrat başkan Obama’nın böyle bir vaadi vardı. Obama bir şekilde reel-politik karşısında, Amerikan müesses nizamının kendisini frenlemesi karşısında bundan vazgeçti, söylemedi. Şimdi Biden’ın seçilmesi durumunda soykırım tâbirini kullanacağına neredeyse herkes emin gibiydi. Fakat herhalde Ankara’dakiler daha önceki Obama deneyiminden de hareketle, “Böyle derler, ama sonra nasıl olsa bir şekilde ikna olurlar. Bizi kaybetmek istemezler” diye düşünmüş olsalar gerek ki, bu konuda Ankara’dakiler bir şey yapmadılar ve yapamadılar. Tabii ki bir şey yapmaya çalışmışlardır. Fakat bir kere her şeyden önce Erdoğan, zamanında Trump’a çok fazla angaje oldu ve Trump’ın yeniden kazanma ihtimalinin çok yüksek olması nedeniyle Biden konusunda çok rahat davrandılar. Özellikle Biden’ın The New York Times’a verdiği röportajda Erdoğan hakkında söyledikleri üzerine çok sert açıklamalar yapıldı. Biden ise seçildikten sonra ekibine değişik dönemlerde Ankara tarafından hedef alınmış isimleri getirdi. Ve işlerin adım adım buraya geleceği belliydi. 

Burada “Büyük Felaket” sözünü şundan dolayı söylüyorum; çünkü “Büyük Felaket”, Ermeniler’in 1915 için söyledikleri için “Medz Yeghern” –ben tam okuyamıyorum, ama Ermenice bir tâbir–, bundan önceki Amerikan başkanları sürekli olarak 24 Nisan’da “soykırım” demek yerine “Büyük Felaket” derlerdi. 2004 sonundan 2007 ortasına kadar Washington’da gazetecilik yaptım ve 3 tane 24 Nisan yaşadım: 2004, 2005 ve 2006. Hep aynı olay olurdu, saat 12 gibi açıklama gelirdi ve açıklamada hemen bakılırdı –ki benim olduğum tarihte oğul Bush vardı– ve hepsinde de bu Büyük Felaket sözü söylenirdi. Bu bir gelenek oldu. Uzun bir süredir Amerikan başkanları bu aynı metni birazcık oynayarak, ama soykırım yerine büyük felaket diyerek hep böyle bir uzattılar. Ve Türkiye’nin ABD’deki diplomatik faaliyetlerinin ve lobi faaliyetlerinin önemli bir bölümü de 24 Nisan’da soykırım dedirtmemeye hasredilmişti. Bu konuda da çok büyük imkânlar buralara akıtıldı. Bütün çalışmalar bunun üzerine yapıldı. Fakat bu konuda Ankara kendi tezini anlatmak ve bu konuda yöneticileri ikna etmek konusunda çok cılız faaliyetler yürüttü. Ya da yürütülen faaliyetlerin herhangi bir etkisi olmadı. Sonuçta söyle zımnî bir mutabakata varılmıştı: “Önemli olan ne dediğiniz değil, yeter ki soykırım demeyin.” Buraya bağlanmıştı. Amerikan yönetimi de her seferinde seçim öncesinde Ermeni cemaatine ve Ermeni lobisine –ki Amerika’da çok güçlüler, hem maddî açıdan hem oy açısından– birtakım vaatlerde bulunmakla beraber daha sonrasında, “Türkiye, NATO, stratejik ortak” diyerek ertelediler. Her başkan bir dahakine erteledi. Açıkçası bunun bir yerde biteceği belliydi. 

Aslında bu Biden’a nasip oldu diyelim. Aslında hemen hemen son dönemde bütün ABD başkanlarının niyetlendiği ama yapmadığı bir şeyi Biden yaptı. Biden kötü olduğu için mi yaptı? Şimdi bakıyorum, birtakım açıklamalar vardı, “Biden, baydın.” diyerek. Halbuki Biden bir çizginin temsilcisi, Amerikan sisteminin temsilcisi. Dün Obama neden demediyse bugün Biden o nedenle diyor. Çünkü artık Türkiye-ABD ilişkileri bambaşka bir boyuta geldi. Bu noktada Amerikan Dışişleri’nin hâlâ bu son aşamada da Biden’a soykırım dedirtmemek istediği söyleniyor — ki hiç şaşırmadım; bunu Washington’a hâkim olan güvendiğim isimlerden duydum. Ama Biden sonuçta dedi bunu. 

Buradaki mesele aslında TR-ABD ilişkilerinin ve Türkiye’nin konumunun geldiği noktayla alâkalı bir şey. Biden’ın bir gün önceden Erdoğan’ı araması da Türkiye’yi tam anlamıyla dışlamak istememesinden. Fakat artık Türkiye’yle kurduğu ilişkilerde bambaşka bir pozisyon alıyor. Türkiye’nin en hassas olduğunu bildiği konuda bu açıklamayı ve soykırım tâbirini kullanarak, bir noktadan sonra koparsa kopsun diyor. Kopacak mı? Sanmıyorum. Gürültü olacak, bağırış çağırış olacak. Ama Ankara’nın TR-ABD ilişkilerini kopartmaya çalışacağını sanmıyorum. Muhtemelen daha geçen hafta akredite olan yeni Washington Büyükelçisi Murat Mercan Ankara’ya çağrılır. Geri gider mi gitmez mi onu bilmiyorum. Ama Türkiye’nin böyle bir ilişkiyi kopartma aşamasında olduğunu sanmıyorum. Sert açıklamalar olacaktır ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ne zaman konuşacağı ve ne diyeceği önemli olacaktır. Fakat hatırlanacaktır, iki seneki önceki Kongre kararında da önce bağırıldı çağrıldı, ama sonrasında sineye çekildi, olay unutuldu. Muhtemelen bu da unutulmaya bırakılmak istenecektir. 

Fakat bu kolay kolay unutulacak bir şey mi çok emin değilim. Yıllardır Türkiye nasıl ABD başkanına soykırım dedirtmemek için uğraşıyorsa, başka tarafta da soykırım demesi için uğraşanlar var. Ve sonuçta o hedeflerine ulaşan bu çevreler, başta tabii ki Ermeni kuruluşları, bunun devamında yeni adımlar atacaktır. Bu adımların hepsi de Türkiye’yi birçok açıdan rahatsız edecektir. Sonuçta bir dönüm noktasından geçildi. Bir yazılı açıklamadaki girişte ve sonundaki soykırım, “Armenian Genocide” kavramı, TR-ABD ilişkilerini ve Türkiye’nin birçok durumunu çok sert bir şekilde etkileyebilir. 

Bunu yumuşatmanın yolları ne olur? Açıkçası çok emin değilim. Metne bakıldığı zaman olayı Osmanlı üzerinden târif etmeye özen gösterilmiş. Bugünkü Türkiye’yi suçlamayan bir metin — öyle diyelim. Mesela İstanbul yerine Konstantinopolis deniyor. Tabii ki bu öyle kolay bir mesele değil ve bu Türkiye’nin meselesi. Türkiye bu meseleyi yıllardır stratejik pazarlıklarla erteleyebileceğini sandı ve yolun sonuna gelindi. Bakıldığı zaman, Türkiye’de diplomasinin geldiği yeri çok açık bir şekilde gösteriyor. Bir kere bu mesele Türk Dışişleri’nin ayrıca önemli bir meselesi; zira ASALA saldırılarında Türk Dışişleri dünyanın değişik yerlerinde birçok şehit verdi. Yaralananlar da oldu, ama çok sayıda şehit var. Bunlar Türk Dışişleri’nin en önemli olaylarındandır. Dolayısıyla zaten bu meselede bir çaba içerisinde olan Türk Dışişleri, özel olarak da kendilerine yönelik bir mesele olduğu için ayrı bir çaba veriyorlardı. Birçok meseleyi gerektiğinde geri plana itip buna odaklanıyorlardı. Ama şu hâliyle baktığımızda, Biden’ın ilk senesinde gelir gelmez soykırımı telaffuz etmiş olması Türk Dışişleri’nin geldiği noktayı da gösteriyor. Bu aslında bildiğimiz bir şeydi. Artık Dışişleri Bakanlığı’nın ve bürokrasisinin ne kadar önemli olduğu çok ciddi bir şekilde tartışmalı. Washington Büyükelçisi de bir kariyer-diplomat değil. AKP’nin kuruluşunda yer almış eski bir milletvekili. Daha önce Japonya’daydı, oradan Washington’a geldi. Türk-Amerikan ilişkilerini AKP milletvekili olduğu dönemde çok yakından takip eden birisiydi, ama kariyer-diplomat değildi. Dünyanın dört bir tarafında böyle isimler var ve bunların önemli bir ortak özelliği Erdoğan’a yakın isimler olması ve AKP geçmişi olması. Dolayısıyla bu olay ve bu tarih, 24 nisan 2021, Türk Dışişleri’nin tarihinde çok önemli bir yer olarak kayda geçmiş oldu. Bize aslında Türkiye’nin nasıl itibarının, sesinin ve gücünün iyice azalmış olduğunu, o hep kendisine atfettiği önemin aşınmış olduğunu, Batı’da soft-power denilen Türkiye’nin yumuşak gücünün özellikle son beş senede nasıl aşındığının çok daha aleni bir şekilde gösterilmesi oldu. Yani Biden burada şunu söylüyor: “Tamam ben bunu söyleyeceğim, ne yaparsanız yapın” olarak okunabilir. Tabii ki önceden arayarak, “Merak etmeyin ilişkilerimiz sürecek” diyor, ama bunun Türkiye’de yaratabileceği etkileri herhalde biliyordur. Biden Türkiye’yi ve Erdoğan’ı tanıdığı iddiasında olan biri. Başkan Yardımcısı olarak çok geldi Türkiye’ye. Eğer bunu bilerek yaptıysa, o bunu daha ciddi bir olay haline getiriyor. Cumhurbaşkanı birçok buna benzer olayda olduğu gibi, “Kendisine meseleyi yanlış aktardılar, ben bir şekilde hallederim” diyebilir; ama Biden gibi birisi söz konusu olduğunda bunu pek sanmıyorum.

Zaten artık bunun geri dönüşünün olması da mümkün değil. Gelecek sene başkan tarafından yapılacak olan açıklamada soykırım kelimesinin anılmama ihtimali var mı? Çok emin değilim, artık bu cin şişeden çok ciddi bir şekilde çıktı. Ve Türkiye bu yeni dönemi yaşamak zorunda. Artık dünyanın dört bir tarafından parlamentolar tarafından tanınma kararları geliyordu. Ama bunların hepsi bir detaydı, önemli olan Washington’dı. İki sene önce Kongre ve şimdi de Başkan, artık geriye bir şey kalmadı. Ve böylece yıllardır Türkiye’nin paralarını bu “soykırım” kelimesini kullandırtmamak için çalışan lobi şirketleri de kendilerine yeni lobi faaliyetleri bulmak zorunda kalacak. Çünkü Washington’daki Türk diplomasisinin ve Türkiye’yle beraber çalışan lobi şirketlerinin en önemli meselesi yıllardır buydu. Artık bu da kapandı, noktayı Biden koydu. Atıp tutmalar oldu ânında. Hazırlanmış zaten sosyal medya mesajları, basın açıklamaları. Dünden beri biliyorlardı çünkü. Ama bir umut belki son anda vazgeçer diye düşünmüşler midir? Emin değilim. Bizim gazeteci olarak aylar öncesinden düşündüğümüz şeyi herhalde Türkiye Cumhuriyeti Devleti çok önceden biliyordu. Ve bunu engelleyemedi. Engellemek için herhalde çok çaba sarf etmişlerdir, ama bu da gösteriyor ki Türkiye’nin gücü ve etkisi belli bir yere kadar. Belli bir yerden sonra Amerikan Başkanı şu ya da bu nedenle, şunu ya da bunu düşünerek o sihirli kelimeyi kullanarak bir döneme noktayı koydu. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus