Türkiye’de dindarlar ve vicdan

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Senem Görür

Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Geçen hafta çarşamba günü yaptığımız yayında bir tartışma yaşandı. Aslında ne zamandan beri gündemde olan bir husus. Burak Bilgehan Özpek, Kemal Can, Ayşe Çavdar ve benim olduğumuz yayında, Türkiye’deki muhafazakâr insanların vicdanı meselesini konuştuk. Bu bayağı ilgi gören bir tartışma. Bu konuda çok sayıda izleyiciden de yorum geldi. Dün de YouTube’da katıl butonundan destek veren destekçilerim ile yaptığımız Zoom toplantısında da bu olay tekrar gündeme geldi. Birçok kişi bu olay hakkında konuşmak istiyor. Biraz da bu meselenin tartışılmasını istiyor. Dün orada da söyledim. Bugün için zaten kafamda vardı. Bugün bu konuyu biraz daha ele almak istiyorum. Daha sonra da önümüzdeki hafta da başkalarının da olacağı tartışmalarda bu konuyu biraz daha deşmek niyetindeyiz. Olay kabaca şöyle özetlenebilir: Adalet ve Kalkınma Partisi’ne oy veren seçmenin yaşananlar karşısında rahatsızlık duyup duymadığı ve bu kesimlerin AKP’den kopup muhalefet partilerine geçip geçemeyeceği, muhalefet partilerinin bu konuda ne yapabileceği, ne yapması gerektiği, nelerden sakınması gerektiği gibi bir tartışma. Ve bu tartışmanın ortasında da bir kavram var, vicdan kavramı var. 

Aslında bu vicdan kavramı bir yanıyla kullanışlı, bir yanıyla da sakıncalı bir kavram. Böyle siyasî konularda vicdan üzerinden tartışmak ne derece doğru? Çok emin değilim. Tabii ki şöyle hususlar var: Ülkede öyle şeyler yaşanıyor ki, öyle kötülükler, öyle acılar yaşanıyor ki, bunlara karşı birazcık vicdanı olan insanın sessiz kalması, kayıtsız kalması, hatta daha da ileri gidip, hele hele bunları olumlaması, doğrulamasını insanın aklı almıyor. Ve bu anlamıyla bir vicdan kavramı ortada dolaşıyor. Ama bunun yerine başka kavramlar daha kullanışlı olabilir. Batı’da benim gördüğüm, özellikle İngilizce literatürde en çok karşıma çıkan husus, “kalpleri ve zihinleri kazanmak” olarak çevrilebilir: “hearts and minds”. Yani siyasetçinin, siyasetçilerin, insanların kalbine ve zihnine birlikte hitap edebilmesi. Kimi zaman kalbine, kimi zaman zihnine, ama en mükemmeli, tabii ki en arananı ikisine birlikte hitap edebilmesi, ikisinden birden insanları yakalayabilmesi hususu. Şu anda bakıldığı zaman, Türkiye’de iktidarın kitle desteğinin azalması durumunda –azalması ihtimallerinin– en temel gerekçesi nedir? Herhalde öncelikle ekonomidir. Çünkü Türkiye’de, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, seçmen tercihinde birinci derecede ekonomik koşulların belirleyici olduğunu biliyoruz. 

Dolayısıyla öncelikli mesele, insanların aklının doyması, yani fizikî olarak birtakım ihtiyaçlarının karşılanması ve bunu karşılayan iktidarlara destek olmaları ve bunu karşılamaktan uzaklaştığı ölçüde de o iktidarlardan uzaklaşmaları. Fakat burada işe başka bir şey ekleniyor. Bir diğer husus da tabii ki bir yerden uzaklaşırken başka yere yaklaşmak için, o yaklaştıkları yerin de kendilerini ikna edebilmesi gerekiyor. Dolayısıyla belki de bugün Türkiye’de yaşanması gereken birçok kopuşun gerçekleşmemesini, kopmaya niyetli olanların koptuktan sonra nereye gideceklerini bilmemesiyle de açıklayabiliriz. Daha doğrusu kopuşun gecikmesini böylece açıklayabiliriz. Dolayısıyla öncelikle muhalefet partilerinin –eğer iktidara gelmek istiyorlarsa– öncelikle ve öncelikle insanların akıllarına hitap etmesi, onları bu iktidarla yaşam şartlarının kötüleştiğini, düzelmediği ve düzelme imkânının olmadığını ve dolayısıyla kendilerinin bunu düzeltebileceğini anlatabilmesi gerekiyor. Öncelikle bir akıl-zihin üzerinden kurmak gerekiyor siyaseti. Ama siyasette aynı zamanda bir inanç boyutu da kesinlikle var. Sevme boyutu, bağlanma boyutu ya da bir hareketin içerisinde olmanın sağladığı birtakım tatminler. Örneğin Erdoğan’ın peşinden gitmek, Erdoğan’ı sevmek ya da bir başka lideri sevmek ya da gerektiğinde birtakım maddî fedakârlıklarda bulunup oraya birtakım ülküler, ahlâkî beklentiler ya da ideolojik beklentilerle yönelmek boyutu da muhakkak ki var. 

Burada vicdan denen kavramın ne kadar etkili olduğu konusunda çok açıkçası emin değilim. Karmaşık bir olay söz konusu ve burada kaçırdığımız en önemli hususlardan birisi de Adalet ve Kalkınma Partisi ve Erdoğan takipçilerinin, bu bağlanmayı birtakım dini referanslarla yaşadığını sanmak. Bence burada çok ciddi bir abartma payı var. Yani AKP tabanı ve Erdoğan’ın takipçilerindeki dinî yönü alabildiğine abartan bir muhalif okuma var. Hâlâ bu olayı İslâm üzerinden, İslâmcılık üzerinden, dinin siyasetle birlikte kullanılmasıyla açıklamaya çalışan insanlar var. Bunun çok fazla doğru olduğu kanısında değilim. Yani şu hâliyle bakıldığı zaman, Türkiye’deki dindar insanların, kendini dinle tanımlayan insanların hâlihazırdaki Erdoğan iktidarını desteklediği yolunda bir inanış var. Bunun ne kadar doğru olduğunu açıkçası bilmiyorum. Değişik kamuoyu araştırmalarında birtakım sorularla bu anlaşılmaya çalışılıyor. Fakat şunu çok iyi biliyorum ki bugün muhalefette yer alan partilerin –ki Saadet Partisi zaten başlı başına Milli Görüş hareketinden gelen bir parti, onun devamı olma iddiasında–, ama en son eklenen Gelecek ve DEVA partileri, İYİ Parti, hatta CHP ve özellikle HDP’ye baktığımız zaman, bunlar kadrolarına ne derece yansıyordur? Özellikle HDP ve CHP için ve bir ölçüde İYİ Parti için bu belki tartışılır; ama bunların tabanlarında da çok ciddi bir dindar insan, kendini dindar olarak gören insan, ibadetlerini yapmaya çalışan insanlar diyelim, hayli var. 

Dolayısıyla öncelikle yapılan hatanın Türkiye’de dindarlığı Adalet ve Kalkınma Partisi ile eşleştirmek olduğu kanısındayım. Bu çok büyük bir yanlış. İkincisi de, insanların iktidara bağlanışını bir mutlak olarak görme, yani bunun asla bozulmayacağını düşünmek — “kemikleşmiş taban” diye bir lâf var, insanların bir türlü bırakmadığı. Halbuki muhakkak her partinin, her liderin, her siyasetçinin böyle bir kemikleşmiş tabanı vardır; ama çok kısa bir süre içerisinde, çok az bir oydan sonra çok yüksek oranlara geldiğini de görürsek, buradaki meselenin kemikleşmiş oy meselesi olmadığını, bunun çok daha farklı bir şey olduğunu, bu partilerin ya da siyasetçilerin belli bir konjonktürde, birilerinin cevap veremediği birtakım ihtiyaçlara cevap verdikleri ya da verecekleri izlenimi yarattıklarıdır. Yoksa bu olayı, AKP olayını, bir din üzerinden, İslâm üzerinden okumak ve bunun üzerine AKP iktidarını da, AKP’nin iktidara gelişini de böyle okumak ve Erdoğan’ın iktidarda kalışını da din üzerinden kurgulamak ve de bugün iktidarın iyiliklerini ve kötülüklerini –muhalefet açısından bakıldığı zaman da genellikle kötülüklerini– dine ve dindarlara fatura etmek gibi eğilim var. Bunun çok abartılı ve yanlış olduğu kanısındayım. 

Şu hâliyle baktığımız zaman, örneğin bugün AKP adına öne çıkan insanların büyük bir kısmını biz yakın bir zamana kadar dindar kimlikleriyle bilmiyorduk. Ya bazılarını hiç bilmiyorduk ya da bambaşka şekillerde bildiğimiz insanlardı. Yani bunlar AKP gemisine sonradan binen ve buradan çok nemalanan ve öne çıkan insanlar. Dolayısıyla bugün baktığımız zaman, AKP’nin İslâm üzerinden, dindarlık üzerinden açıklanmaya çalışılmasının nedeni, başlı başına bu kişiler, Erdoğan’ın çok yakınında yer alan başdanışman vs. kimlikleriyle yer alan kişiler ya da bakanlar, bazı bakanlar. Dolayısıyla bu olayı din üzerinden okumaya çalışmak birçok hatayı beraberinde getiriyor. Öncelikle de aslında Erdoğan’a bir anlamıyla fazladan bir dokunulmazlık sağlıyor. Çünkü olayı din üzerinden okumaya başladığınız zaman, Erdoğan’ın eleştirisi din eleştirisi imiş gibi bir hava çıkıyor ve bu da Erdoğan’ın çok işine yarayan bir şey. Çünkü din, İslâmiyet, bugün hâlâ birçok kişi için, ülkenin büyük bir çoğunluğu için dokunulmaz bir şey. Ve siz Erdoğan’ı İslâmiyet ile eşitlediğiniz zaman, Erdoğan’a geniş kitleler nezdinde bir dokunulmazlık bahşediyorsunuz. 

Bir diğer husus da şu: Siyasî partileri, siyasî iktidarları eleştirmeyi belli bir yerde bırakıp, ona oy verenleri, ona destek olanları eleştirmek gibi bir yanılgı var — Türkiye’de çok öteden beri yaşanan bir yanılgı bu. AKP’yi seçimlerde alt edemedikleri zaman, seçimlerde AKP’ye, Erdoğan’a karşı yenik çıkıldığı zaman, ardından seçmeni “bidon kafalı”, “göbeğini kaşıyan” ya da “oyunu makarnaya kömüre satan” insanlar olarak aşağılama tavrı çok yaygındı biliyorsunuz bazı çevrelerde. Bu aslında bir beceriksizliğin ve çaresizliğin dışavurumuydu, onu örtme çabasıydı. Şimdi hâlâ bunun yer yer devam ettiğini ve bu insanlara yönelik, “Ne olursa olsun bu insanlar bırakmayacak Erdoğan’ı” şeklinde bir ön kabul ile Erdoğan eleştirisi yerine Erdoğan destekçilerini eleştirmeyi yeğleyen bazı insanlar var. Bu insanların yaptıklarının, bu yaklaşımın son derece yanlış olduğunu, demokrasinin de özüne aykırı olduğunu düşünüyorum. Eleştirecek çok şey var, ama eleştirilerin yöneltileceği özne, iktidar sahipleridir. İktidar sahiplerine oy verenleri iktidarın yaptığı her şeyin mes’ulü gibi görmenin, göstermeye çalışmanın bir ölçüsü olması lâzım. O ölçü çoktan kaçmış durumda. 

Vicdan meselesine gelince, tabii ki bu önemli bir husus sonuçta. Siyasette ne kadar kullanılır? Bu ayrı bir tartışma konusu, fakat şunu özellikle vurgulamak lâzım. Buradaki mesele aslında insanların kalpleriyle kurduğu bir ilişki değil, insanların iktidarlarla kurdukları ilişkiyle alâkalı bir şey. Kendini iktidarla beraber hisseden ve iktidarın kendisi için iyi olduğunu düşünen insanlar, tabii ki iktidarın birtakım kötülüklerini, yanlışlarını görmeme konusunda çok daha öne çıkıyorlar — ya da bunları mâzur göstermek konusunda. Ama bunun da dinle imanla açıklanacak bir şeyi yok, bu tamamen iktidarla kurulan ilişkiye bağlı. Geçmiş iktidarlarda da buna benzer çok şey gördük ve geçmiş iktidarlar döneminde toplumun farklı kesimlerine uygulanan zulümleri, bazı insanların iktidarın bekası için nasıl meşrulaştırdığını da çok iyi gördük. Dolayısıyla burada meseleyi bir vicdan meselesi olarak görmenin çok akıllıca ve doğru bir yaklaşım olduğu kanısında değilim. Bir vicdan meselesi sorunu tabii ki var. İnsanların vicdansızlıklarını değişik dönemlerde değişik şekillerde yaşıyoruz. Ama eninde sonunda bakıldığı zaman, toplumun sadece belli bir kesimine özgü bir şey değil. İktidara geldiği zaman, iktidardan nemalandığı zaman toplumun birbirinden farklı kesimlerinin çok âlâ yapabildiği bir şey. Şunu özellikle vurgulamak istiyorum. AKP iktidarına yönelik tepkilerin alabildiğine arttığı şu günlerde bunu İslâm üzerinden ve dindarlık üzerinden okuma eğiliminin kimi çevrelerde kabardığını görüyorum. Bu, Türkiye’de çok ihtiyacımız olan barış içerisinde bir arada yaşama olgusunu çok ciddi şekilde zehirleyebilecek bir olgu. Dolayısıyla AKP, Erdoğan ya da Cumhur İttifakı eleştirisini siyasî bir alan içerisinde tutmak ve buna birtakım aşırı ideolojik yüklemelerle, din ile hesaplaşma gibi bir perspektiften bakmaya çalışmanın akıl kârı olduğu kanısında değilim. 

Bu tartışmayı daha da sürdürmekte yarar var. Önümüzdeki hafta bu konuda kafamda birtakım yayın fikirleri var. Eğer gündem bizi çok esir almazsa bunu sürdürmenin sözünü şimdiden vereyim. Ve tekrar Medyascope’a, bağımsız ve özgür medyaya, gazetecilere sahip çıkmanızı özel olarak tekrar rica ediyorum. Herkese iyi pazarlar diliyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus