Jacques Rancière: “Kendini doğrudan doğruya entelektüel tâyin etmek, başkalarından farklı ve üstün bir zekâya sahip olunduğunun îlânı. Bana göre, zekâyı temsil ettiğini sanmak tam da aptallığın tanımı”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Demokrasi Nefreti (çev: Utku Özmakas, İletişim, 2014), Cahil Hoca (çev: Savaş Kılıç, Metis, 2009), Filozof ve Yoksulları (çev: Aziz Ufuk Kılıç, Metis, 2009), La Nuit des prolétaires (Fayard/Pluriel, 2012, “Proleterlerin Gecesi”) kitaplarından sonra, Şubat ayında filozof Jacques Rancière’in “Kelimeler ve Haksızlıklar” (Les mots et les torts, La Fabrique) adlı söyleşi kitabı yayımlandı. Şu sağlık ve toplum krizi zamanında, emekçi sınıflar adına konuşma iddiasındaki bir siyasî-medyatik burjuvazi, halktan kopuk küstah seçkinler ve sınıf mücadelesi, hiç olmadığı kadar söz konusu edildi. Jacques Rancière ile söyleşi yapmak bunun için anlamlı… Anaakım medyaya alerjik bir filozof olan Rancière, kendini “entelektüel” değil de mütevazı bir araştırmacı gibi görüyor. Selim Derkaoui ile Nicolas Framont’un Frustration Magazine için yaptıkları söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi: 

Yazdıklarınızda sık görülen bir kavram varsa, o da “zekâların eşitliği”. Sizi belki de tanımayan okurlarımız için tanımlayabilir misiniz bunu? 

Zekâların eşitliği, Cahil Hoca kitabımı ithaf ettiğim, zihinsel özgürleşmenin büyük düşünürü Joseph Jacotot tarafından iki yüzyıl önce ileri sürülmüş bir fikirdir. Bütün zekâların tüm ürettiklerinin eşdeğer olduğu anlamına gelmez bu. Zekânın bir üst biçiminin bir de alt biçiminin olmadığı anlamına gelir. Zekâ bütün işlemlerinde temel olarak aynıdır. Jacotot’nun bu şekilde ileri sürdüğü, bir hakikat değildi. Herkesin eylem rehberi gibi almasını istediği bir ilkeydi; doğrulamaya çabalanması gereken bir varsayımdı. Aynı zekâyla donatıldıkları için bizimle eşit olan varlıklarla, bizi anlama kapasitesinde varlıklarla muhatap olduğumuz fikriyle konuşuyoruz, yazıyoruz, iletiyoruz, dinliyoruz, cevap veriyoruz. Toplumsal hiyerarşiyi en yeteneklilerin yönetimiyle, ama aynı zamanda adım adım eşitliğe götürmek için çocuğun ya da halkın elinden tutarak “eşitsizlikleri azaltma” iddiasında olan o iyi niyet pedagojileriyle de bir tutan hâkim görüşe kökten karşıdır bu. O pedagojiler, kaldırma iddiasında oldukları ayrımı sonsuz bir biçimde yeniden üretirler. Bu yüzden Jacotot köklü/radikal bir alabora çağrısında bulunuyordu: Eşitliği ulaşılacak bir hedef gibi değil bir çıkış noktası gibi görmek; insanların yapamadıklarından değil yapabildiklerinden yola çıkmak.

“Halk” mefhumunu neden uygun bulmuyorsunuz?

Uygun bulmadığımdan değil. Bunun yanlış biçimde basit bir mefhum olmasından; aslında farklı, muhtemelen de çelişik anlamlara gelir. Hem bütün olarak ele alınan bir nüfustur, hem de bu nüfusun bir bölümüdür. Bütünü içinde sömürülen bir sınıftır ve bu sınıfın, hâkim sınıflara ya da iktidara karşı halk ismini üstlenen bölümüdür. Mazlumlar adına kavga veren kuvvettir bu; kavga veren bu azınlığa karşı ise “sessiz çoğunluk” çıkarılır. Sanki halk büyük bir kolektif bünyeymiş gibi davranılır. Kimileri onun içtenlik erdemlerini ve sağduyusunu över. Kimileri de cehaletini ve gaddarlığını kınar. Ama birilerinin övdüğü diğerlerinin kınadığı bu koca halk bünyesi bir fantazmdır. Gerçekte, “halk” olmanın ve “halk” gibi davranmanın bir sürü şekli vardır. 

Bugün av peşinde basit bir sınıfla karşı karşıyayız. Hükmediyorlar, hepsi bu. 

Siyasî, toplumsal ve ekonomik iktidarı ellerinde tutan “yukarıdakiler”i nasıl belirtmeli: “seçkinler” mi, “burjuvazi” mi? 

Durumu en iyi anlatanın hâlâ hâkim sınıf terimi olduğuna inanıyorum. Halkla aralarındaki “mesafe” kınandığında aşağılayıcı bir terim hâline gelmesi pahasına, “seçkin”, düpedüz bu sınıfın kendi için kullandığı bir hüsn-ü tâbirdir. Fakat hükmedenler hiç mesafeli değillerdir. Bizi piyasa kanununun cenderesine almak ya da bu kanuna başkaldırdığımızda tepemize binmek için yaşamımızın tüm anlarında yanı başımızdadırlar. “Burjuvazi”ye gelince, vaktiyle ekonomik ve toplumsal bir dinamizmi, yaşam tarzları, onları topluma model olarak dayatan tüm bir değerler sistemi olan bir sınıfı belirten bir terimdir. Ama bugün av peşinde basit bir sınıfla karşı karşıyayız. Hükmediyorlar, hepsi bu.

Siz ise “entelektüel seçkinler”den biri olmadığınızı beyan ediyorsunuz. Hangi nedenlerle?

Kendini “entelektüel” îlân etmek, zekâlarını kullanma konusunda uzman oldukları söylenen bir insan kategorisine koymaktır kendini. Ama herkes zekâsını kullanır. Zekâmızı hasrettiğimiz etkinlik tipiyle tanımlamak zorundayızdır kendimizi. Ben öğretmenlik ve araştırmacılık yaptım. Hâlâ araştırmacıyım; bu sözcük kurgu müelliflerinin az-çok tekeline girmemiş olsa yazarlığımı da eklerdim. Buna karşılık, kendini doğrudan doğruya entelektüel tayin etmek, başkalarından farklı, hatta üstün bir zekâya sahip olduğunu îlân etmektir. Bana göre, zekâyı temsil ettiğini sanmak tam da aptallığın tanımıdır.

Durum bu iken, burjuvazi manevi ve entelektüel üstünlük duygusunu nasıl inşa etmiştir? Kol emeği bilgisiyle entelektüel bilgi arasındaki ayrım bunun bir parçası mı? Cevap evetse de: Ne şekilde?

Bize hükmedenlerin entelektüel ve manevi üstünlüklerine içten kanî olup olmadıklarını bilmiyorum. Bu üstünlük duygusu daha ziyade yöneticilerin ve varlıklıların profesyonel ideolojileri gibi bir şey; makinenin çarklarını bu sayede döndürebiliyorlar. Nitekim bugün, iktidarı ellerinde tutanların ideolojisi artık az-çok görkemli uzak hedeflerin (devrim, “yeni toplum” ya da başka bir şey) ileri sürülmesine bağlı değil. Sadece nesnel zorunluluğun (Margaret Thatcher’ın ünlü no altenative’inin) dayattığını yaptıkları kanaatinden ibaret. Benim konsensüs diye adlandırdığım budur: Herkesin anlaşması gerektiği fikri değil; şeyler böyle bir durum arz ettiği için ve başka türlü yapmanın yolu olmadığı için rıza göstermeye mecbur olunduğu fikri. Bu konsensüs kanununu kabul etmeyenlere, durumlardaki küresel gerçekliği görmeyen ve arzularının ya da ütopik ideallerinin kanununa uyan olgunlaşmamış varlıklar gibi bakılmasını getirir bu da tabii ki.

Bazı medya organları, bizi yönetenler, sosyal bilim araştırmacıları veya hekimler de, hele bu sağlık krizi döneminde daha da artan bir şekilde, “pedagoji” yapmayı üstleniyorlar. Bu sizde ne uyandırıyor? 

Az önce söylediğimizin doğal sonucu bu. Yaptıklarını yapmak için, bizi yönetenlerin nesnel gerçekliği bir tek kendilerinin gördüğünü ve yönetilenler kitlesinin bunu görmediğini düşünmeye ihtiyaçları vardır. Zekâların eşitsizliğine inanmaya ihtiyaçları vardır; dolayısıyla da aydınlanmış olmayıp anlamayanlara, korkanlara öğretme görevinin aydınlanmış kimselerin üzerine düştüğüne inanmaya ihtiyaçları vardır. Medya organları eşitsizliğe olan bu inancı paylaşmalıdır tabii. Ne kadar az haberdar ederlerse o kadar çok pedagogluk taslamak, izleyicilerine ya da okurlarına kendileri olmasa anlayamayacakları bir şeyi açıklamak zorundadırlar. Sosyal bilimler de eşitsizliğe olan bu inancı besler. Onların uzmanlık alanı budur biraz da: İnsanların, nesnel durumları uyarınca davranmaları gerektiği gibi neden davranmadıklarını göstermek. Hâkim sınıfı sımsıkı kaynaştıran, eşitsizliğe bu inanç, pandeminin idaresinde ayan beyan döküldü ortalığa. Hükümet ilk hamlede insanların, maske takmak, test yaptırmak, aşı olmak vs. gerektiğini anlamayacaklarını farz etti; Fransızlar’ın henüz hazır olmamasını, onlarla yavaş davranılması ve sabırla onlara açıklanması gerektiğini ileri sürerek her safhada ayak sürüdü. Zaman kaybettiler ve ufak çocuklarmışız gibi bizi uslu tutmaya yönelik salakça pedagojik kampanyalara para harcadılar.

Solun bir kısmı da başkaları adına bilhassa ataerkil biçimde konuşma, ya da en çok mağdur olanların mücadelelerini kendine mal etme eğilimi gösterebiliyor. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?  

Sol, daima toplumsal aktörlerin ne yaptıklarını bilmedikleri fikri üzerine kurulu sosyal bilimler politikasının çok etkisi altında kaldı. Marksizm’in merkezinde vardı bu: Burjuva ya da küçük burjuva ideolojisi tarafından aldatılan emekçilerin kendi çıkarlarını anlayamadıkları ya da bilimsel olmayan kendiliğinden başkaldırılara yöneldikleri fikri. Marksizm’in zevaliyle nöbeti üniversite sosyolojisi devraldı. Sol hâlâ siyasetin sosyolojik bir kavranışının kurbanıdır: Hâlâ, sosyolojik bir çoğunluk oluşturan emekçi sınıfı mensuplarının burjuva azınlığı tarafından hükmedilmeye neden ses çıkarmadıklarını sormaktadır kendine. Neden devrim yapmıyorlardır? Ya da, daha tevazuyla, neden hepsi sola oy vermiyordur? Çıkarılan sonuç daima, onların kendi çıkarlarını anlamadıklarıdır, ya da mücadele yürütmek için gerekli stratejiyi anlamadıklarıdır. Bunun sonucunda da, mücadele edenlere, iyi şekilde ve doğru hasma karşı mücadele etmediklerini vs. açıklamak için iki misli stratejik çaba gösterirler. 

Düşünce özerkliği, işçilerin mutlak biçimde kendi sınıflarına ait bir düşünceleri olduğu anlamına gelmez. Onların da başkaları gibi düşünebildiği anlamına gelir. Bu ise, kabul ettirmesi en zor olandır.

“Proleterlerin Gecesi”nde (1981), yaşam koşulları hakkında onları bilinçlendirip kurtarmak için yukarıdan gelen kimselerden tamamen özerk işçi sözlerinin 19. yüzyıl arşivine daldınız. Emekçi sınıfının düşünce özerkliği nasıl inkâr edildi ve bunun bugün hangi yolla dile geldiği söylenebilir? Sarı Yelekliler hareketi en çarpıcı çağdaş örneklerden biri midir? 

Düşünce özerkliği, işçilerin mutlak biçimde kendi sınıflarına ait bir düşünceleri olduğu anlamına gelmez. Onların da başkaları gibi düşünebildiği anlamına gelir. Bu ise, kabul ettirmesi en zor olandır. Geleneksel hiyerarşinin altında, elleriyle çalışan kimseler vardı; üstünde ise, kafalarıyla düşünenler vardı. Modern ilerici gelenek ise, toplumun zenginliklerini üreten emekçileri ve sömürüye karşı dövüşen işçi savaşçıları yüceltti. Ama çalışmaktan ve mücadele vermekten fazlasını yapmalarını istemiyordu onlardan. Sadece sınıflarının basit temsilcileri gibi değil, herhangi bir başkasıyla eşit bir zekâya sahip kişiler olarak düşünmeye, akıl yürütmeye ve yazmaya koyulduklarında, çabucak onları işçi sınıfına sızmış küçük burjuvalar diye kınıyordu. Marksist gelenekte ise, işçilerin “sınıf bilinci”ni oluşturması gerekenler âlimlerdi. Gerçekten de Sarı Yelekliler vakasında bunun uzak bir yankısını bulabiliriz. Onlara basit bir sosyolojik kimlik verilmek istendi; sadece işlerinde ve yaşamlarında arabanın rolü sebebiyle benzin fiyatlarındaki artışı protesto eden, şehir merkezine uzak mıntıkalarda oturan yurttaşlar çerçevesine alındılar. Ama sahada, topluma ve toplumsal adaletsizliğe toplu bir bakış sahibi kimseler olduklarını gösterdiler. Ve kısmen militan işçi geleneğinden, kısmen öğrenci hareketleri ve öfkeli kent gençliğinden alınmış mücadele biçimlerine başvurdular. Hiçbir özel toplumsal sınıfa ait olmayan bir zekâyı, bizzat eşitsizliğe karşı mücadele pratiği içinde gelişen o zekâyı hayata geçirdiler. 

Avrupa anayasasına “Hayır”ın zaferine rağmen Nicolas Sarkozy’nin bize daha sonra Lizbon Anlaşması’yla emrivâki yaptığı, 2005 Referandumu’ndan 16 yıl sonra, yönetici sınıfımızda hâlâ Demokrasi Nefreti (2005) mi var? Hâlâ aynı şekilde mi dışa vuruluyor bu? Yoksa o zamandan beri evrim geçirdi mi?

Demokrasi nefreti sadece kurumları hedef alan bir nefret değildir; düpedüz eşitlikten nefret etmektir. 2005 Referandumu bu bakımdan anlamlı bir an olmuştur; sadece olumsuz sonucu anlamında değil, çünkü bu sonuç, sıradan yurttaşların, bir tek uzmanların alanına girdiği iddia edilen anayasa hukuku sorunları üzerine düşünme ve gerekçelendirme yeteneğinde olduklarını gösterdikleri bütünüyle alışılmadık bir tartışma sürecinden sonra gelmişti. Bir defalığına da olsa, seçim süreci gerçek bir demokratik sürece mahal vermişti. Siyaset sınıfı ve onun ideologları, bu seçimde seçmen kitlesinin düşüncesizliğini ve ciddi meselelerde hüküm verme yetersizliğini göstermiş olduğunu haykırdılar. Ama tam aksidir: Bu meseleler üzerine herhangi birinin düşünebiliyor olması, tahammül edilmez gelmiştir onlara. Bu konuda tabii ki değişmediler. Pandemi ise, ortak davalarla, âlimlerin otoritesinden de destek alarak sadece hükümet zekâsının uğraşabileceği fikrini güçlendirme fırsatı oldu elbette. 

2002 seçiminden ve Ulusal Cephe’nin ikinci tura kalmasından beri, bir “Cumhuriyetçi cephe” mantığı yerleşiyor; yani “cumhuriyetçi” diye telakki edilen bir partiye oy vererek Ulusal Cephe’nin önüne set çekilmesi gerektiği. Emmanuel Macron’un beş yıllık görev dönemi özel olarak felâketi andırdığından, bu sefer ikinci turda bir kez daha Macron/Le Pen düellosuyla karşı karşıya kalırsak Cumhuriyetçi Cephe’nin kazanma şansının daha da azaldığı söyleniyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Geçerli bir akıl yürütme mi bu? 2017’de Le Nouvel Observateur’deki bir söyleşinizde, “Faşodan kaçınmak için dolandırıcıya oy vermek, ikisine de müstahak olmaktır. Ve başınızda ikisinin de bulunmasına hazırlanmaktır” diyordunuz

2002’de “faşo”ya (Le Pen’e) değil “dolandırıcı”ya (Chirac’a) oy verme çağrısında bulunan bir “sol” slogana atfen diyordum bunu. Ehven-i şer politikasıydı güya bu. Ama gerçekte bundan fazlasıydı: Cumhuriyetçi denen partilerin aşırı sağı alt etme bahanesiyle git gide daha fazla aşırı sağa benzedikleri bir süreçteki belirleyici safhaydı. 

Marine Le Pen’e karşı bir cumhuriyetçi cephe mi? Ama sözcüğün bugünkü anlamıyla yüzde yüz cumhuriyetçi o.

2002’de Le Pen’e karşı cumhuriyetçiliğin surları gibi sunulan o sağ, ırkçı partinin etkisini sınırlamak için ırkçı önlemleri bizzat almaktan ibaret bir sürece girmişti zaten. Bu hareket o zamandan beri sadece hızlandı; ama aynı zamanda Valls gibi sosyalistlere ve Macron diyarının “ne sağcı ne solcu”larına doğru da yayıldı. 2022’de ırkçı aşırı sağın önüne güya sur çekecek olan “cumhuriyetçiler”, aslında onunla aynı konumdalar; hatta bazen, İçişleri bakanımız bugün Marine Le Pen’e gevşeklik siteminde bulunduğundaki gibi, onu bile aşıyorlar. “Cumhuriyetçi” entelektüellerin kotardığı ideoloji, eski sol değerleri (halk eğitimi, laiklik, cinsiyet eşitliği, Yahudi aleyhtarlığıyla mücadele) seferber edip onları tamamen tersine çevirerek eşitsizlik tutkusunun ve en çiğ ırkçılığın hizmetine koşmak gibi dâhiyâne bir işi becermiştir. Böylece “cumhuriyetçilik” yeni tipte bir aşırı sağ, “solcu” bir aşırı sağ hâline gelmiştir. Marine Le Pen’e karşı bir cumhuriyetçi cephe mi? Ama sözcüğün bugünkü anlamıyla, yüzde yüz cumhuriyetçi o.

Kadın-erkek karma olmayan toplantılar yüzünden Fransa Üniversitelileri Ulusal Birliği UNEF’i fesh iradesinin sergilenmesi, ırkçılık karşıtı mücadelelerin “ayrılıkçılık” diye damgalanması, üniversitelerdeki “İslâmî solculuk, her hafta yenisi çıkan İslamofobik polemikler… Yöneticilerimiz doğrudan aşırı sağdan esinlenen bir politikayla, her gün büyüyen bir sefalete yol açan toplumsal sorunları unutturmaya mı uğraşıyorlar bize? Yoksa yabancı işçi göçüyle oluşan ahalinin kendi başına ve kendi için özgürleşmesine karşı çok yerleşik bir sömürgeci düşünce biçiminin sürdürülmesi ve onun doğrudan sonucu mu bu sadece?

İktidar bir şey yaptığında daima bunun başka bir şeyi gizlediğini düşünen komplocu görüşten kurtulmak gerekir. Bu azgın ideolojik kampanya hiçbir şeyi gizlemiyor. Aynı anda iki şeyi hedefleyen bütünsel bir anti-demokratik sürecin parçası: ilkin, nüfusun en yoksul ve en kırılgan kesimini daha da gettolaştırmak, ona karşı daha geniş bir katılım sağlamak için onu tabiatıyla fanatizme ve terörizme yatkın geri kalmış bir ahali gibi göstermek; ikinci olarak ise, her tür toplumsal mücadeleyi ve yabancı işçi göçüyle ortaya çıkan nüfus gruplarını o terörizmin yardımcısı gibi göstererek kanun dışı îlân etmek. Sadece sömürgeci politikanın sürüyor olduğu gibi aşırı basitleştirici bir fikirle yetinilemez. İslâmî solculuğun kınanması, bütün eşitlik mücadelesi biçimlerini sırayla kanun dışı îlân ederek eşitsizliklerin güçlendirilmesine eşlik eden bir ideolojik kampanyanın son safhasıdır: Fransız Devrimi Terör’le özdeşleştirilir, işçi devrimleri sadece Sovyet Gulagı’na indirgenir, İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler’e direnişin idealleri sadece Nazi işbirlikçisi kadınların saçlarının sıfıra vurulması üzerinden okunur, ırkçılık karşıtlığı “21. yüzyılın totalitarizmi” olarak kınanır, sömürgecilik karşıtlığı “beyaz ırk karşıtı ırkçılığa” dönüştürülür ve zulüm altındaki Filistin halkına destek vermek terörist bir İslam’ı savunmakla bir tutulur. İlerici ve devrimci bütün geleneğin böyle uzun süredir kanun dışı îlân edilmesinin “ilham kaynağı aşırı sağ” olmamıştır. “Liberal” burjuvazinin ve sol ile aşırı soldan gelen “cumhuriyetçi” bir entelijensiyanın bağrında gelişmiştir. Toplumsal adaletsizliğe karşı her mücadelenin hunhar bir terörle bitmeye mahkûm olduğunu söyleyen, tuzukuruların eski nakaratının modernleştirilmiş biçimini o entelijensiya kotarmıştır. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus