Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (67): Sedat Peker-Süleyman Soylu savaşı, Akşener’in Rize gezisinde yaşananlar, Metropoll’ün cumhurbaşkanlığı anketi

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”la karşınızdayız. Kemal Can’la birlikte, yine haftanın öne çıkan olaylarını ele alacağız. Kemal, merhaba.

Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Çakır: Bugünün en sıcak gelişmesi: 3. Gezi Davası başladı. Mahkeme başkanının itirazına rağmen, oy çokluğu ile Osman Kavala’nın tutukluluğunun devamına karar verildi. Bir sonraki duruşma Ağustos ayına ertelenmiş. Bunun üzerine ne söylenir bilmiyorum; ama onca itiraza rağmen, Batı’nın bu kadar etkili devreye girmesine rağmen, Osman Kavala göz göre göre yıllardır içeride tutuluyor. Ne düşünüyorsun?

Can: 3,5 yılı aştı, 1300 güne ulaşıyor. Bugün mahkemede Osman Kavala’nın da söylediği gibi, avukatların ve pek çok insanın dile getirdiği gibi ve neredeyse hemen herkesin bildiği gibi, bu davanın varlığı, Osman Kavala’yı içeride tutmak ve bir suçlama konusu olamayacak Gezi Davası’nı bir siyasî mesele olarak devam ettirmek. Bu, en yukarıdan verilmiş açık bir talimatla yapılıyor. O talimat gizlice verilmedi, herkesin gözü önünde oldu. Osman Kavala, suçlandığı bütün mahkemeler tarafından, tahliye kararları, beraat kararlarıyla, hakkında değil suç, suça kanıt olabilecek, kötü diye nitelenebilecek herhangi bir davranışına dair bir emâre bile tespit edilemeden, yıllardır hapiste tutuluyor. Bütün hikâye de onun tutulması. Hatta Anayasa Mahkemesi’nde “ihlâl yok” kararı verildi biliyorsun. Ama muhalefet şerhi yazan Anayasa Mahkemesi Başkanı, yani Türkiye’deki Yüksek Mahkeme’nin Başkanı da, iddia edilen suça ilişkin hiçbir kanıt bulunamadığını yazıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bu davanın tamamen siyasî olduğunu ve haksız biçimde, çeşitli bahanelerle doğrudan Osman Kavala’yı hapiste tutmak için sürdürüldüğünü söyledi. Dediğim gibi, Anayasa Mahkemesi’nin Başkanı, değil delil, herhangi bir şekilde bunu işaret edecek bir emâre bile bulunamadığını söyledi. Bugün de, kendi atadıkları mahkemenin başkanı bile “Tutukluluk anlamsız, tahliye edilsin” diyor. Ama herkesin gözü önünde verilmiş, “Osman Kavala’yı hapiste tutun. Gezi Davası’nı yargılamaya devam edin” talimatı yerine getiriliyor. Bozma gerekçesinde de, yeni deliller ortaya çıktığı için beraat kararı bozulmadı. “Gezi”, iki kere beraat edilmiş bir konu. Şimdi üçüncü kez yargılanıyor. Yeni bir delil bulunduğu için değil. Bozma kararını veren mahkeme, “Gidin biraz daha araştırın” diyor. O kadar çaresizce bir şey ki. Bozma kararının içerisinde şu var: Bu adamı içeride tutacak, “Gezi Davası”nı sürdürecek bir şey bulunmadığını kabul ediyor. Ama yine de “Bulmaya çalışın” diyor ve bunun için bozma veriyor. Artık bu, bir hukuk skandalı değil, bütün ülkenin sırtında olan bir utanç meselesi. 

Çakır: Yargının Türkiye’deki durumunu, yayının sonunda Sedat Peker meselesine geldiğimizde geniş bir şekilde ele alacağız. Çünkü orada da çok ciddi suçlamalar var ortada. İçişleri Bakanlığı’nın yaptığı suç duyurusu var. Ama yargı da bizler gibi uzaktan izliyor. Biz fazladan üzerine yorum yapıyoruz. Neyse o kısma ayrıca geleceğiz. 

Can: Aslında özeti şu: Herkesin açıkça suç olduğunu gördüğü konularda yargı hiçbir şey yapmıyor. Herkesin açıkça bir suç olmadığını bildiği şeyleri tekrar tekrar yargılamaya çalışıyor. Aslında çok çarpıcı bir tablo var. Suç olduğu çok açık olan, suçluların kendisini ihbar ettiği konular soruşturulmuyor; ama yine mahkeme kararlarıyla ortada asla suç ve delil olmayan birtakım şeylerde siyasî talimatlarla yargılanmaya devam ediyor. 

Çakır: Ama olay sadece yargıdan ibaret değil. Mesela Sedat Peker, “Bir milletvekili aradı. Hürriyet gazetesini ben bastırdım” dedi. Ama Hürriyet gazetesinde tek satır çıkmadı. Bir zamanlar Türkiye’de medya ve gazete deyince akla ilk gelen kurum, kendisiyle ilgili haberi bile görmezden gelebiliyor. Neyse, bu konuları yayının sonuna saklayalım.

Bugünün bir başka ilginç konusu, MetroPOLL Araştırma Şirketi’nin kurucusu ve yöneticisi Özer Sencar, MetroPOLL’ün son araştırmasından bazı bölümleri yayınladı. En çarpıcı bölüm, olası cumhurbaşkanlığı seçimi muhtemel senaryoları. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’ın karşısında farklı adaylar var. En fazla oyu Ekrem İmamoğlu alıyor. Sonra Mansur Yavaş alıyor. Sonra, Meral Akşener. Erdoğan bir tek karşısında Kemal Kılıçdaroğlu’nun aday olması durumunda öne geçiyor. Ama mesela Ekrem İmamoğlu Erdoğan’ın karşısında yüzde 50 gibi bir oy alıyor. Çok ilginç, ama çok da şaşırtıcı değil. Tabii bunların hepsini toplu halde, bir arada görmek başlı başına bir olay. Türkiye’de şu an özellikle ekonomi başta olmak üzere, siyasî birçok konuya baktığımız zaman, iktidarın, Erdoğan’ın durumu toparlama ihtimalinin çok düşük olduğunu, tam tersine daha da fazla kaybetmesinin söz konusu olacağını düşünüyorum. Böyle giderse, bu araştırma 5-6 ay sonra tekrarlandığında aradaki makas fazlasıyla açılacakmış gibi geliyor bana. Ne dersin? 

Can: Evet, öyle görünüyor. Çünkü 2014 halkoyuyla cumhurbaşkanı seçiminden itibaren ve daha önceki araştırmalarda da hep Erdoğan’ın desteğiyle iktidar partilerinin desteği ayrı ayrı ölçülüyordu. Erdoğan’ın desteği, her zaman, kendisini destekleyen parti oylarından 10 puan kadar önde görünüyordu. Ama şimdi, Tayyip Erdoğan’ın, partilerin desteğinin gevşemesine rağmen, bir lider olarak, onun çok önünde bir sürükleyici rol olarak edinemediğini, bu rolünün zayıfladığını görüyoruz. Birinci mesele bu. 

İkincisi: Genel erimeyi durduramaması. Partilerin ve iktidarın genel destek kaybının, Erdoğan’ın popülaritesine de açık biçimde yansıdığını görüyoruz. Erdoğan’ı kollayıp, bazı bakanları feda ederek ya da birtakım olumsuzlukları Erdoğan’ı ayrı tutarak yürütme stratejisinin artık işlemediğini de görüyoruz. İktidar seçmeninin, “Birtakım sorunlar var, tamam, ama Erdoğan ayrı, çevresi kötü” düşüncesine artık ikna olmamaya başladığını görüyoruz. MetroPOLL’ün araştırmasından ve daha önce yapılan başka araştırmalardan da görüyoruz ki, artık, gelenin Erdoğan’ı geçtiği bir tabloya doğru evrildi. Bundan 3-5 sene önce, Erdoğan karşısında tek bir rakibin etki yaratıp yaratamayacağı çok tartışmalı bir şeydi. Hatta 2019’da, muhalefet, pek çok büyükşehri almakla ciddi bir zafer kazanmış olmasına rağmen, toplam oylarda hâlâ önemli bir güç olduğunu –zaten iktidar da bunu bu şekilde yansıttı– yüzde 50’nin üstünde tutunabildiğini söylüyordu. Şimdi çok hararetli biçimde, “İktidar eriyor” tespitini yapanların, o dönemde, “Hayır, olduğu yerde duruyor. Bunu çok abartmamak lâzım” diye yorumlar yaptıklarını çok iyi hatırlıyorum. Ama baktığımız zaman, iki sene içerisinde birdenbire bunun çok hızlandığını görüyoruz. Mesela, sen demin üç ismin Erdoğan’ı geçtiğini söyledin. Aslında Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın gerisinde gibi duruyor, ama puan farkı çok küçük; 2 puan kadar bir fark var. Eskiden neredeyse ikiye, üçe katlayan Erdoğan’ın, orada bile zorlandığını görüyoruz. Hatta bu yüzden en zayıf seçenek gibi görülerek, Kılıçdaroğlu’na, “Sen aday olsana” baskısı yapılıyordu. Tabii orada başka îmâlar da vardı. Neticede, en kolay rakip olarak gördüğü adayla bile kafa kafaya gelen bir tablo var. Aradaki fark çok küçülmüş durumda. Bunun geri dönüşü de zor.

Çakır: Bu araştırmada, Erdoğan’a karşı aday olarak sorulanlardan iki büyükşehir belediye başkanı, bir de Meral Akşener var. Biliyorsun, Meral Akşener siyaseten çok aktif bir performans izliyor. En son Rize İkizdere’ye, köylülerin direnişine destek vermek üzere gitti. Başka ilçeleri de ziyaret etti. Ama bayağı bir tepkiyle de karşılaştı. İYİ Partililer, bu tepkinin organize olduğunu, iktidar tarafından yapıldığını söyledi. Bunlarla ilgili görüntüler de var. Medyascope’tan arkadaşlarımızın çektiği görüntülerde, kadının biri Meral Akşener’e, “PKK ile işbirliği yaparken burada ne işiniz var? PKK ile işbirliği yapan CHP ile işbirliği yapmıyor musunuz?” diye sorunca, Meral Akşener de ona cevap veriyor. Bayağı ilgi gördü ve çok konuşuldu. Ardından, sloganlarla protesto ediliyor, karşı sloganlar geliyor. Ama bütün bunlara baktığım zaman, Demokrat Parti’ye atıfla tarihsel birtakım göndermeler var. Bunların hepsini bir kenara bırakalım. Sonuçta, Meral Akşener, Erdoğan’ın kalesi olarak bilinen bir yere gidiyor ve orada bir varlık gösteriyor. Tatsızlık olması, bir gerilim yaşanması hiç önemli değil. Bence bu, siyaseten Meral Akşener’in hanesine artı olarak geçen bir şey. Katılır mısın? Burada kalkıp, “Niye gidip provoke ediyor?” denmiyor — tabii diyenler de var. Sonuç olarak, muhalefetin önde gelen isimlerinden birisi, Türkiye’de istediği her yere gidebilir. Erdoğan’a çok yüksek oy veriyor olmaları, oraya gitmeyeceği anlamına gelmez. AKP seçmeni Akşener’den rahatsız diye, orada misafirperverlik göstermemeleri onların sorunudur. Bazılarının tereddütlü baktığını görüyorum, ama Akşener’in bu hamlesi bana çok akıllıca geliyor.

Can: Hatırlarsan, Kılıçdaroğlu, Ankara Çubuk’ta şehit cenazesine gittiğinde de, “Sen oraya niye gidiyorsun?” argümanları kullanılmıştı. Hatta bunu doğrudan Devlet Bahçeli’nin kendisi söylemişti, sosyal medya trolleri değil. Ana muhalefet partisi liderinin linç girişimi üzerine, Devlet Bahçeli ve birtakım başka AKP sözcüleri de, “Orada ne işin vardı?” sözleriyle, bir tür, saldırıya uğrayanın hak ettiğini ya da hak edeceğini bilmesi gerektiği gibi bir iddia ortaya attılar. Daha önce Kılıçdaroğlu’na bunu daha sık yapıyorlardı: Bazen provoke edilmiş saldırılarla, bazen kışkırtmalarla, bazen bir mafya liderinin mektubuyla olan şeylere verilen reaksiyonlarla bunu teşvik ediyorlardı. Şimdi alanın biraz genişletildiğini, Akşener’in de bu potaya alınmaya çalışıldığını görüyoruz. Bir süre davet muhabbetleri oldu hatırlarsan. “İktidar muhalefeti çatlatmak için İYİ Parti ve Akşener’i ayrı mı tutuyor?” lâfları çıktı. O konuda bir direnç oluşunca bu sefer, o saldırganlığın sertleşmeye başladığını ve bu provokasyonların sürdüğünü gördük. Mesela Sedat Peker meselesinde, doğrudan siyasî odaklar tarafından işaret edilmiş, hedeflere yöneltilmiş organize işlerin nasıl yapıldığını, bizzat yapan –Sedat Peker– tarafından da söylendiğini biliyoruz.  Zaten o söylediğin görüntü de ilginç. Meral Akşener’e soru soran o kadını ilk, henüz Akşener arabasından inmeden önce, A Haber’in kamerasıyla beraber, aynı cümleleri neredeyse prova ederek, söyleye söyleye yürürken görüyoruz. Kamera da onu takip ediyor. O görüntülerin başına bakarsan, kadının kamera önünde Meral Akşener’e söylediği cümleyi tekrar ederek yürüdüğünü ve kameranın onu takip ettiğini çok net bir biçimde görüyoruz. Çok çalışılmış gibi. 

Çakır: Bir de hatırlarsan, İstanbul seçimleri öncesi İmamoğlu’na da böyle yapmışlardı. Sonuçta tam anlamıyla bir zavallılık. Bundan bir şey elde edebileceklerini mi düşünüyorlar? İmamoğlu’na kaç kez böyle provokatif şeyler yaptılar. İlk başlarda kolay lokma gibi gördüler. Ama bence bu tarz saldırılar, tam tersine İmamoğlu’nun daha fazla itibar kazanmasını ve daha fazla oy almasını sağladı. Bunu akıl edemiyor olmaları da ayrı bir husus.

Can: Doğru. Ama şöyle bir tarafı da var. Onlar kadar akıl edemeyen, bu tarafta da birtakım insanlar var. Bu, şu efekti canlı tutuyor: Dediğin gibi, böyle şeyler yaparak yeni oy kazanmıyorlar, ya da muhalefet tarafında oy vermeye niyetli insanları vazgeçmeye ikna edemiyorlar; ama bu hassas meseleler, bu yumuşak karın gibi görünen şeyler önemli — bunu devam ettiriyor, yani dikenli konuları elde sağlam tutmaya yarıyor. Bu yüzden devam ediyorlar. Kötü sonuç alsalar bile devam ediyorlar. Çünkü bu elde kalıyor. Mesela bir dezenformasyon olarak, Meral Akşener grup konuşmasında, özellikle Filistin meselesi dolayısıyla Tayyip Erdoğan’la ilgili çok sert ifadelerde bulundu. O zamanlamayı da îmâ ederek, “Özellikle Rize’ye, Erdoğan’ın memleketine gitti” deniyor. Akşener’in, sokağa çıkma yasağı biter bitmez İkizdere’ye gideceğini kendisinin söylediğini çok net hatırlıyorum. Dolayısıyla, o protestolar devam ederken oraya gideceğini çok önceden söylemişti. O yüzden öyle bir zamanlama iddiası da saçma. 

Kılıçdaroğlu’na saldırıldığında da işlerine yaramadı bu. Kılıçdaroğlu’nun, genel kamuoyundaki, yani CHP’li olan ve olmayanlardaki popülaritesi ile saldırı sonrasındaki popülaritesi arasında gerçekten pozitif bir değişim var. Yani Kılıçdaroğlu’na saldırmaları onun itibarını zedelemedi. Hatta oradaki tutumuyla, pek çok insanı, bu konuda iddia edilenin aksi yönde değiştirdi. Senin de örnek verdiğin İmamoğlu meselesinde de böyle oldu: O “Pontus” göndermesi ters tepti. Şimdi Akşener’e yapılan da öyle. “Bunu niye yapıyorlar, idrak etmiyorlar mı?” diye soruyorsun. Bence idrak edilmeyecek bir şey değil. Çünkü sonuçları çok bâriz ve açık olarak görülüyor. Ama hâlâ yapmaya devam etmelerinin nedeni, bunların işe yaradığı intibâını devam ettirebiliyorlar. 

Çakır: Belki de yapacak bir şey bulamıyorlar.

Can: Tabii, o zaten öyle. Yani elinde tek malzemen kalınca barutunu dikkatli harcarsın.

Çakır: Bu bir güç gösterisi, ama aslında güçsüzlük gösterisi oluyor. Sen, şehrine gelmiş olan bir siyasetçiye, üstelik bir kadın siyasetçiye, gelip rahatsızlık veriyorsun. Bu, senin güçlü olduğunu göstermiyor. Tam tersine, çaresiz ve söyleyecek lâfı kalmamış birisi olduğunu gösteriyor. “Halk bunu bu şekilde görmüyor” yaklaşımları var. Hiç de öyle değil. Rizeliler neyin ne olduğunu anlamıyorlar mı? Meral Akşener’e yapılan bu hareketin yanlış olduğunun, sonuçta Meral Akşener’e kaybettirmeyeceğinin, o hamleyi yapanlar dâhil hepsi farkında. Bu tam bir çaresizlik hâli gibi geliyor bana.

Can: Evet, bu bir güç gösterisi için yapılıyorsa, güçsüzlük bu. Zaten 3-5 adamı salarak, provokasyon olduğu gayet açık olan bir şeyden güç devşireceksen, o güç de pek işe yaramaz. Burada murat edilen, karşı tarafta bundan tedirginlik duyarak bir güçsüzlük işareti göstermeye çalışıyorlar. Asıl mesele o. Ayrıca, Meral Akşener’e Rize’de bu reaksiyonun doğmasına neden olacak nasıl bir güncel şey var? Bunu ne kışkırttı mesela? Hadi diyelim ki Kılıçdaroğlu’na saldırı girişimi bahse konu olan cenazeydi. Acılı insanlar olduğu söylendi. Hadi diyelim öyle. Peki, şimdi Akşener’e kendini kaybetmiş gibi saldırmaya neden olacak hangi olay yaşandı?

Çakır: Buradaki olay aslında şu: Normal şartlarda, kendi yanında durması gerektiğini düşündükleri sağcı bir siyasetçinin, karşılarında yer alıp, kendi memleketlerinden bir cumhurbaşkanını, 20 yıl sonra yerinden edebilme ihtimali. Bu ihtimalin giderek arttığını demin de konuştuk. Bütün mesele buna duyulan bir öfke. Akşener gibi bir siyasetçiye duyulan bir öfke var ayrıca. Bu, CHP’li bir siyasetçi olsaydı, ona da bir şeyler gösterirlerdi. Ama Akşener meselesi başka. Hatta çağrı da yapıldı biliyorsun. Cumhurbaşkanı da çağrı yaptı. Ona rağmen Akşener tercihini karşı taraftan yana yapıyor ve bunda da ısrarcı. Millet İttifakı’nın zayıf halkası gibi görünen İYİ Parti, Akşener vesilesiyle, belki de en kuvvetli halkalarından birisi hâline geliyor. Buna duyulan bir rahatsızlık ve hazımsızlık var.

Can: Ama bu sahici ve kendiliğinden bir şey de değil. O kadar sırıtıyor ki. Hani sanki seçim ucu ucuna gelmiş, iktidar kaybediliyor, dolayısıyla iktidar istim üstünde, buna çok büyük bir reaksiyon veriyor, tansiyon yükseliyor gibi bir atmosfer yok. Dediğin o reaksiyon doğru, tamam. Rize’de yaşanan o resme, sahiden en küçük bir mâkul ve kendiliğinden gelişmiş bir şey olacağına, değil ortalama insan, senin dediğin gibi herhangi bir Rizeli de ikna olmaz.

Çakır: İstersen Rize konusunda kalalım. Çünkü Sedat Peker Rize’de miting yapmıştı biliyorsun. Peker Adapazarı doğumlu, ama aslen Rizeli. O mitingden de hiç kimse rahatsız olmadı, çok da büyük ilgi gördü. Zaten iktidarı desteklemişti. Ama şimdi işin rengi bayağı değişiyor. Her ne kadar 6. videoda “Tayyip Abi” diye Erdoğan’ı ayırsa da, pazar günü gelecek olan 7. videoyu bekliyoruz hep birlikte. Bu konuyla ilgili konuşacak çok şey var. Ortada, bir tarafta Sedat Peker’in iddiaları var, Süleyman Soylu’nun verdiği cevaplar var. Bir de, işin içinde, Özışık Kardeşler olayında olduğu gibi, yeraltı dünyası-siyaset ilişkisinin medya ayağı var. En basit olanla başlayalım: Medya ayağı ile ilgili olarak, beni çok da şaşırtan bir şey olmadı. Süleyman Soylu ile Sedat Peker arasındaki ilişkiyi kuranların bu kişiler olduğuna dâir epeyce bir duyum vardı zaten. En azından ben duymuştum. Ama tabii onların da hesaplamadığı şey, Sedat Peker’in bu görüşmeleri kaydedip saklamış olması. 

Burada mesele şu: Bir gazeteci bunu nasıl yapar? Yeraltı dünyasının ismi bir şeyleri ortaya çıkartmak istiyor, gazeteci üstünü kapatmak istiyor — ya da tam tersi.  O görüşmenin her saniyesinde acayip bir imaj var. Bu aslında Türkiye’nin bir resmi. Şu anda baskın olan, “Yeni Türkiye” diye resmedilen şeyde birçok ilişki böyle yürüyor anlaşılan. Gazeteci gazeteci değil, yeraltı dünyası insanı da yeraltı dünyası insanı değil. Tuhaf bir durum. Normalde gazeteci kitap okur, ötekine bir şey anlatır, burada tam tersi bir durumla karşı karşıyayız. Ne dersin?

Can: Bu bahsettiğin vaka, Özışık Kardeşler hâdisesi ve o yayınlanan videolar işin bir cephesi. Ama onun ortaya çıkardığı ve “Bu ‘Yeni Türkiye’nin görüntüsünde her şey birbirine girdi”den daha büyük bir şey. Çünkü bu, çeşitli dönemlerde başka aktörlerle tekrarlanan, zaman zaman açığa çıkan, zaman zaman aktörleri ve biçimleri de değişen ama sürekliliği olan bir şey. İş dünyası, medya, siyaset, devlet…

Çakır: Sanat dünyası. 

Can: Evet, sanat dünyası, spor dünyası. Bunların hepsinin son derece girift ama bir yandan da kaba ve basit bir çıkar sistemi hâlinde çalıştığı ve senin de söylediğin gibi, orada sıfatların, meslek isimlerinin, tanımların tam da geçerli olmadığı bir işleyiş var. Bunu her zaman biliyoruz. Bu, medyanın örgütlenme biçiminden itibaren var. Kime gazeteci deniyor? Yaptığı işin adı gazetecilik mi? “Bir gazeteci bunu yapar mı?” diye cümle kurarken, aslında, “Orada doğru bir şey mi kuruyoruz?” gibi bir sürü tartışma oluyor. Dediğin gibi, o videonun kendisi, o ifşalar olmasa bile, oradaki beden dilinden konuşma biçimine kadar yayılan pek çok tablo gösteriyor bize.

Çakır: Şu anda görmüyor olabilirsin, ama sen konuşurken, ekranın yarısında, Hadi Özışık kaykılmış bir şekilde dumanları üflüyor. Görüntünün üstünde de Sedat Peker’in Hadi Özışık’ı izlerken görüntüsü var. Devam et Kemal.

Can: Programın başında Hürriyet gazetesinin kendilerine yapılan saldırıyı haber yapamamasından bahsetmiştin. Bir tarafta Hadi Özışık’ın videosu. Başka bir tarafta, Sedat Peker’in son videosunda söylediği, herkesin de daha önceden bildiği bir saldırı olayını üstlenmesi ve o saldırının muhatabı olan yayın kuruluşunun bunu haber olarak bile kullanamaması. Bu da, medya görüntüsünün başka bir cephesi. Üçüncü bir şey daha söyleyeyim: Mesela, Cumhuriyet gazetesinin bugünkü başyazısı. Süleyman Soylu’nun Cumhuriyet’e ilişkin suçlamalarını, tıpkı Hadi Özışık gibi, “Bizi oradan çıkart. Senin söylediklerinle bir sorunumuz yok” diyerek cevaplamaya kalkan bir gazete yönetimi.

Çakır: Konuyu bilmeyenler olabilir, özetleyelim. Cumhuriyet gazetesi, Süleyman Soylu’nun eleştirilerine cevap verdiği başyazısında şöyle diyor: “Süleyman Soylu’nun verdiği örneklerin çoğunluğu, Can Dündar’ın başında bulunduğu İkinci Cumhuriyetçi bir ekibin Cumhuriyet gazetesini yönettiği döneme denk gelmektedir. Oysa bugün Cumhuriyet gazetesi, bu ekibin yayın çizgisi ve tutumlarına karşı Cumhuriyet okur ve emekçileri ile birlikte dört yıl yürüttüğü hukuksal mücadele ve Yargıtay’ın da onadığı bir mahkeme kararı sonucu yönetime gelen cumhuriyetçi kadro tarafından yayımlanmaktadır. Hiçbir şekilde, terör örgütleriyle, mafyayla, her türlü karanlık güçle irtibatlandırılamaz.” Tam da “Beni alma, onu al” tavrı. Bu yazıda söylenen, “Onlar yapmış olabilirler,” hatta “yapmışlardır da” gibi bir üslûp. Bu gerçekten utanç verici bir yazı. 

Can: Zaten “Cumhuriyet Davası”nın nasıl açıldığını biliyoruz. O dönemde ihbar mektubunu yazanlar, bugünkü yazıyı kaleme aldıkları için çok şaşırtıcı değil. Hürriyet gazetesi meselesi ile bağlarsak, Hürriyet, kendisine yapılan saldırıyı haber yapmayarak, “O zaman hak etmişti’’ diye düşünüyor olabilir. Dolayısıyla onlar da, “O zaman saldırıldı, ama saldırılan biz değildik” gibi bir başyazı yayınlayabilirler. “Gazeteci” unvanını kullanan birinin kurduğu tuhaf ilişki, bazen bir kurumsal yapının kurduğu ilişki, bazen de bütün bir geleneğin kendisini düşürdüğü durum açısından baktığında, yeni bir durum olarak değil, tam tersine bu sürekliliğin yarattığı kirlenmenin, artık içeride tutulamayan, her tarafından dökülen bir hâlini görüyoruz. Yıllardır devam ettirilmekte olan ve çeşitli biçimlerde tazelenen bu çarpık ilişki örgüsünün, hem tek tek insanlar düzeyinde, hem kurumsal düzeyde, hem onun iktisadî arka planı anlamında yaratılan şeyin, biriken bir çürümeyle nasıl dışarıya kokular salmaya başladığını ve ifrazatın küçük bir çatlaktan lağım gibi patlayarak ortalığa nasıl döküldüğünü görüyoruz. Bu, topyekûn bir ilişkiler bütününün sorunu. 

Çakır: İktidarın tüm aktörleriyle birlikte çöküşünü yaşıyoruz. Süleyman Soylu bahsine gelelim. Daha önce yaptığımız birçok yayında da, hep Süleyman Soylu’ya, Erdoğan sonrası dönemde atfedilen şeylerin abartılı olduğunu, bunu taşıyamayacağını söyledim. Tabii ki bir ilgi yarattığı kesin. Erdoğan’dan sonra en çok ilgi gören siyasetçi oldu. Hatta daha önce MetroPOLL’ün yaptığı bir araştırma sonucunda, Süleyman Soylu neredeyse İmamoğlu ve Mansur Yavaş kadar popüler olmuştu. Şimdi bu son olayla, Süleyman Soylu’nun siyasî olarak artık tam anlamıyla devre dışı kalmakta olduğu kanısındayım. Bu bağlamda, TRT’de çıktığı yayının… Yayına çıkması doğru olabilir –kendini ifade etmek anlamında–, ama maksadı güç göstermek, iddialara cevap vermekse, yayın sırasındaki performansının tam tersi işlediği kanısındayım. Bence, o yayına ya iyi hazırlanamamış ya da hazırlanma imkânı olmamış. Çünkü söyleyecek bir şeyi yoktu. Sonuçta Süleyman Soylu’nun o yayına çıkarak güç göstermesinden ziyade, artık gücünün iyice tükendiğini göstermiş olduğu kanısındayım. Katılır mısın?

Can:  Bu tür, böyle cevap verme ihtiyacı ile yapılan her şeyde benzer durumlar görüyoruz. Mesela, Merkez Bankası Başkanı çıkıp 128 milyar doları açıklamaya kalktığında ya da Ticaret Bakanı ile ilgili dezenfektan meselesinde AKP sözcülerinin cevap vermeye kalkışmalarında, İstanbul Sözleşmesi’nde, dış politika meselelerinde, Mısır’la ilişkide, nerede olursa olsun, kendileri açısından son derce sorunlu bir şeyi mâkul bir gerekçeyle herkese anlatmakta sıkıntıya düşüyorlar. Bütün medya kontrolü ellerinde olmasına rağmen, bu tür her çabanın ters teptiğini görüyoruz. Çünkü meselenin kendisi performansla çözülerek anlatılabilir bir şey değil. Ama burada önemli olan şu: Soylu’nun çıkışında benim dikkatimi çeken şey, konuşmasında büyük ölçüde olan biteni açıklamak veya kendini savunmaktan çok, kendine bir pozisyon çizmeye çalıştığını düşünüyorum. Cemaat, uluslararası ilişkiler, kendi pozisyonu, muhalefet ve bazı basın organlarını suçlamalar etrafında kendine bir pozisyon kuruyor. “Zaten Resmî Gazete’de bir kararnameye bakar” diyerek, aslında, daha önceki açıklamasında olduğu gibi kendisinin yalnız bırakıldığının altını çiziyor. İkincisi de, dolaylı olarak, Erdoğan’ın sessiz ve dışarıda duruşunu o kadar kolaylaştırmayan bir işaret veriyor. 

Bunun benzerini Sedat Peker’in açıklamalarında da görüyoruz. Sen de yorumlarında söylüyorsun; Sedat Peker’in, Erdoğan’ı hep ayrı tutma ve kollama hâli var. Ama bunun, onu dışarıda tutmaya yarayıp yaramadığından emin değilim. Çünkü sürekli olarak, “Aslında bunu değiştirebilecek asıl aktör o ve bunu yapmıyor”u da îmâ etmiş oluyor. Hatırlarsan ilk üç videosunda Soylu’ya da bir şey demiyordu.

Çakır: Evet. Zaten bütün hikâyenin bir kronolojisi var. Özışık’la görüşmesinde de, “Niye böyle oldu? Hani Nisan’da dönecektik. Benim dönüş biletimdi. 20 yıl yatırım yapmışım” diye söylemişti. İnterpol demesinde bir sorun yok, ama kendisine “pislik” denmesini olayın kopuşu olarak görmüş belli ki.

Can: Peker’in birilerini doğrudan hedefe koymuyor olması, onların pozisyonunu mâkul bulduğu anlamına gelmiyor. Onları devreye girmeye zorlayan çıkışlar yapıyor. Bunda ilk sonucu aldı. Soylu mecbur kaldı, devreye girdi ve o “pislik” açıklamasını yaptı. Ondan sonra arkası çorap söküğü gibi geldi. Yani şunu yapmış oldu Sedat Peker: “Dışarıda duramazsın. Burada sessiz kalamazsın. Kalırsan…” Çünkü bu iki taraflı tazyikti. Diğer tarafta, iktidar çevrelerinde bazıları, Soylu’nun kollanıyor olmasını koz olarak kullanıp, “Sedat Peker’e bunları Soylu yaptırıyor”a getirmeye başlamışlardı. Soylu mecburen çıkış yapmak zorunda kaldı. Onun devamı geldi. Bir taraftan Sedat Peker, bir taraftan Süleyman Soylu ve bir taraftan da bütün bu sessizliği seyretmekte olan kamuoyu karşısında, Erdoğan’ın pozisyonu giderek zorlaşıyor. Bunu herkes görüyor. En son “Damat” meselesinde de bunu yaşamıştık. Erdoğan çok uzun süre sessiz kaldı. Daha sonra, bir tür arka çıkan bir açıklama yaptı. Onun üzerine “Albayrak Kabine’ye mi gelecek?” tartışmaları başladı. Sonra birdenbire olay kapandı. Zaten Merkez Bankası Başkanı’nı da değiştirdi. Birdenbire oradaki pozisyonu değişti. Ama bu olayda, herkesin gözü önünde bir şey oluyor. Kimse nasıl pozisyon alacağını bilemiyor. Bütün adresler sonunda gelip oraya bağlanıyor. Sedat Peker de, “Değiştirirse o değiştirir. O ayrıdır. Onun etrafını kuşatmışlar” diyor. Süleyman Soylu da, “İsterse beni görevden alabilir, bir kararnameye bakar” diyerek inisiyatifin onda olduğunu işaret ediyor. Tabii şu anda mesele sadece Erdoğan’ın sessizliği meselesi değil. Erdoğan sessiz kaldıkça, yönsüz kalan koca bir siyasî arka plan var. 

Çakır: Evet. Millet neye uğradığını şaşırdı. Nasıl bir pozisyon alacağını bilmiyor. Ortalık karışıyor; siyasetçiler, belediye başkanları, bürokratlar ne diyeceklerini, nerede duracaklarını şaşırmış durumdalar. 

Can: Sürekli Süleyman Soylu konuşuluyor, ama Sedat Peker doğrudan adını vermese de, Metin Külünk iki olayda da adı geçen isim. Şu anda partinin yönetimine yeniden alınmış birisi. 

Çakır: Pazar gününe ne bekliyorsun? Herkes onu bekliyor zaten. Süleyman Soylu’ya yönelik çok kişisel bir şey yapabilir. Onu zaten yapacaktır da. Son videoda da Süleyman Soylu’yu doğrudan muhatap alan ve suçlayan bayağı malzeme vardı. Zaten oğlunun ismini de geçirdi. Nasıl bir şey yapacak çok emin değilim. İnsanlar çok sert şeyler bekliyor, ama çok emin değilim. Tabii oturup izleyeceğiz. 

Can: Bu tür anlık ve biraz magazini kuvvetli meselelerin, bazen yaşanmakta olan siyasî sürecin içindeki pek çok problemi açığa çıkartan, görünür hâle getiren bir tarafı var. Bir sürü ifşaatlar oluyor. Ama bir yandan da, tuhaf bir bulanıklık, bir sis ortamı yaratan hâli de var. Bunun benzerlerini ne zaman yaşadık? Mesela Gezi sürecinde benzer bir şey yaşadık. Ve bu tür olaylarda, çoğunlukla da, “Hiçbir şey artık eskisi gibi olmaz” diye yaşıyoruz. Gezi günlerini hatırla: İktidar içerisinde, yok, “Bülent Arınç odadan kovulmuş”, yok, “İçlerinde çatışmalar çıkmış da Abdullah Gül pozisyon almış. Gül Taksim’i açarken, Erdoğan büyük bir öfkeye kapılmış” gibi bir sürü dedikodunun olduğu, içerideki çatlakların çıktığı ve artık bu kadar kuvvetli bir toplumsal reaksiyon karşısında hiçbir şeyin aynı olamayacağını konuştuk. 17/25 Aralık da böyle oldu.

Çakır: O daha sertti, evet.

Can: Orada kimlerin telefon kayıtları gündeme geldi, neler konuşuldu. Bakanlar, peçeteye yazılmış belgeler… Neler neler gördük. Kim kazanır, kim kaybeder, kim yapıyor, komplo meselelerinin yanında, yine aynı şeyleri duyduk: “Bu çok büyük bir travmatik vaziyet. Hiçbir şey artık eskisi gibi olmaz.” Şimdi de Sedat Peker’in konuşmaları. Bu tür şeyler, bir sarmal hâlinde bir türbülans yaratıyor ve siyasî süreçleri, olup biteni anlama konusunda, önümüzden hızlı hızlı çok sayıda vaka akmaya başlıyor. Onlarla beraber, kamuoyunun, yorumcuların başı dönmeye başlıyor. 

Ben bu konuda çok yazıp çizdiğim için, bir tür, inatla kin gidiyorum gibi düşünülebilir. Hatırlarsan, yakın zamana kadar “çatlakçılar” vardı. Bütün çatlakçılar, “Her şeyi Bahçeli ile Erdoğan arasındaki çatlaklar belirleyecek” diye yorumluyorlardı; bundan üç ay öncesine kadar bütün analizlerin özü buydu. Şimdi kimse Bahçeli ile Erdoğan arasındaki bir çatlaktan bahsetmiyor. Her şey yeniden tanzim oluyordu; reform süreci başlıyordu, Bahçeli tasfiye oluyordu. Ama ne oldu? O çatlak bitti, başka çatlak çıktı. Şunu demek istiyorum: Bu, bir girdabın içinde kalmak gibi bir his. Sürekli önüne bir şey geliyor, önünden bir şeyler geçiyor. Bir süre sonra onun içerisinde dönmeye başlıyorsun. Aslında gördüklerinle, bütüne ilişkin algı bozulabiliyor. Bunun içerisinde herkes dengesini kaybediyor. Yani sadece iktidarı bozmuyor; iktidarın durumuyla ilgili olan algıyı da bozuyor.

Ben bunu birkaç kere yazdım, daha önce seninle yaptığımız programlarda da konuştuk. Ayşe Çavdar ve Burak Bilgehan Özpek’le yaptığımız yayınlarda da değerlendirdik. Bu olanlar muhalefette de şöyle bir efekt yarattı: Arkaya yaslanıp keyifle seyredilebilecek ve “Artık geri döndürülemez bir şeyi seyrediyoruz” hissi çok kolay bir şeye dönüştü. Ama bence bunu biraz ihtiyatlı değerlendirmek lâzım. Çünkü Türkiye’de son 10 yılda –daha da geriye gidersek, “AKP bu çözüm sürecinden dönerse sonu gelir” yorumlarını da hatırla– “Bundan sonra hiçbir şey aynı olmaz. Bambaşka bir şey olacak. Buradan geriye dönmek imkânsız” denilen en az dört-beş tane majör dönem hatırlıyorum.

Çakır: Evet. Bunlardan fazlasıyla yorulduk. Benim bir deyişim var, onu sansürlü bir şekilde söyleyecek olursak: “Türkiye’ye bir şey olmaz. Türkiye’den bir şey olmaz” gibi bir yerdeyiz. Dönüm noktaları, şunlar bunlarla hep böyle heyecana kapılıyoruz. Sonra bakıyoruz ki kendi içerisinde bir rutinle, sistem, belki kendi içerisinde birkaç aktör değiştirerek aynı şekilde devam ediyor. Birkaç yıl önce Mehmet Ağar’ı konuşuyorduk, bugün yine Mehmet Ağar’ı konuşuyoruz. Yarın belki farklı isimleri konuşacağız; ama sonuç olarak, iktidarlar değişiyor, partiler değişiyor, fakat aynı ilişki ağlarıyla karşı karşıya kalıyoruz.

Ben bugün saat 19.00’da Levent Gültekin’le konuşacağım bu konuları — onu da duyurmuş olayım. Haftaya yine biz “Mahşerin dört atlısı”nı toplarız diye umuyorum. Sedat Peker hikâyesini de orada başlı başına konuşuruz diye şimdiden akıl yürütüyorum. Ama burası Türkiye. Her an yeni gelişmeler de olabilir. Beklenmedik şeylere şaşıra şaşıra, hiçbir şeye şaşırmaz hâle geldiğimiz bir ülkede yaşıyoruz. Kemal bitirelim mi programı?

Can: Evet, tekrar iyi haftalar dileyelim. Sadece, bu girdap ve türbülans içerisinde önümüze gelenleri, bütünü kaybetmeden takip etmeye, onlarla beraber başımızı döndürmemeye çalışmak daha isabetli. Bunu tekrar hatırlatmış olayım.

Çakır: Evet, doğru söylüyorsun. Çünkü çok efsunlu bir yönü var; havaya girip kendini kaybedebilir insan. Bütün bu yaşadıklarımızla, bağımsız ve özgür medyanın önemi bir kere daha ortaya çıktı. Düne kadar bize “besleme” diyenlerin nelerden beslendiklerini artık bütün Türkiye gördü. Kendimizi ifade etmemize gerek yok. Alnımız ak bir şekilde bu işi yapmaya çalışıyoruz ve devam edeceğiz.

Evet, “Haftaya Bakış” programımızı burada noktalıyoruz. Kemal Can’la birlikte hepinize iyi hafta sonları diliyoruz. Bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus