Gomaşinen (43): “Öcalan’dan cihad çağrısı” haberinin öyküsü (19 Temmuz 1994/Milliyet)

Gazetecilik anılarımın 43. bölümünde, Alevilik üzerine bir dizi kapsamında röportajlar yapmak için gittiğim Almanya’da tesadüfen haberdar olup izlediğim bir toplantıyı ve bunun Milliyet’te “Öcalan’dan Erbakan’a: Benim sayemde” başlığıyla manşet olmasını anlattım. Haber iç sayfalarda, benim verdiğim Öcalan’dan cihad çağrısı başlığıyla çıkmıştı.

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz 

35 yıllık gazeteciyim. Türkçe’nin dışında Fransızca ve İngilizce’yi anlayabiliyorum, konuşabiliyorum, yazabiliyorum da. Ama kendi anadilim olan Lazca’yı bilmiyorum. Birkaç kelimeden ibâret bir Lazca bilgim var. Bu da benim hayattaki en büyük ukdelerimden birisi. Bu nedenle 35 yıllık gazetecilik hayatımdan kesitleri aktarmayı hedeflediğim bu podcast dizisinin başlığını “Gomaşinen” olarak seçtim; yani: “Hatırlıyorum…”

Merhaba, iyi günler. “Gomaşinen”in 43. bölümünde tek bir haberin öyküsünü anlatmak istiyorum. Bu haber 19 Temmuz 1994 yılında Milliyet’te çıktı. “Öcalan’dan Cihad Çağrısı” başlığını vermiştim ben. Tabii ki Abdullah Öcalan o tarihte henüz yakalanmamıştı ve yurtdışındaydı. Bu, Almanya’da Berlin’de benim tesâdüfen izlediğim bir toplantıdan çıkarttığım bir haberdi. Ama işin ilginç tarafı, gazetenin içinde benim “Öcalan’dan cihad çağrısı” başlığıyla verdiğim bu haber; gazetenin o günkü manşetinde “Öcalan’dan Erbakan’a: Benim sâyemde” başlığıyla çıkmıştı. Benim haberimin içeriğine hiçbir şekilde dokunulmamıştı; ama birinci sayfada tamâmen haberle oynayarak, böyle bir başlıkla vermişlerdi. Bunun nedenini de birazdan, gazetenin yazıişlerinin verdiği başlığın öyküsünü ve nedenini de birazdan anlatacağım. 

Kazârâ yaptığım bir haberdi bu, onu söyledim, şöyle anlatayım: Milliyet gazetesi için Alevîlik yazı dizisi yapıyordum. Türkiye’de ve yurtdışında Alevîlerin farklı kesimlerinden insanlarla konuşuyordum ve Almanya’ya bunun için Milliyet gazetesi adına gitmiştim, Alevîlerle konuşmak için. Sonra, bir şehirde –hangi şehirde olduğunu hatırlayamıyorum ama Köln falan öyle bir yer olabilir, çünkü Berlin değildi, onu çok iyi biliyorum– PKK’ya yakın olduğunu bildiğim bir gazeteyi gazete bâyiinde gördüm, aldım; hattâ trene biniyordum, trende okudum gazeteyi. Orada bir duyuru gördüm; duyuru şöyle bir şeydi: Kürdistan İslâm Hareketi diye bir hareket, neyse bir organizasyon, Berlin’de bir düğün salonunda “Kürdistan sorunu ve İslâmî çözüm” başlıklı iki günlük bir toplantı düzenliyormuş; oradaki şeye göre ben ilk günü kaçırıyordum, ama ikinci günü kaçırmamak için atladım Berlin’e gittim. Düğün salonuna çat kapı gittim, baktım salon kapalı; neye uğradığımı şaşırdım, büyük bir hayal kırıklığı. Ama dediler ki: “Beklenenden fazla ilgi olduğu için bu düğün salonu yetmedi, daha büyük bir yere geçildi” ve başka bir düğün salonunun ya da salonun adresini verdiler. Yürüme mesâfesindeydi; oraya gittim. 

Şimdi, niye böyle bir şeye gidiyorum? Zîra bilenler bilir, ben zâten İslâmcılık üzerine çalışan bir gazeteciyim; Kürt meselesi üzerine de çalışan bir gazeteciyim. “Kürt sorunu ve İslâmî çözüm” ya da oradaki tâbirle “Kürdistan sorunu ve İslâmî çözüm” başlıklı bir toplantının câzibesi, benim için hâlâ öyledir, bugün de görsem yine giderim. O tarihte özellikle çok olağanüstüydü. 1994 yılı ve ben o sıra 32 yaşındayım. Evet ve gittim tabii; bir de bunun PKK’ya yakın bir yayın organında ilânı çıktığına göre, bunu büyük ihtimalle PKK yanlıları düzenliyordur diye düşündüm ve PKK yanlılarının İslâm konusunda çok fazla bir hareketi yoktu. Arada sırada Öcalan’ın yayınlanan birtakım konuşmaları ya da yazılarında İslâm’la ilgili söylediği birtakım şeyler vardı; ama böyle bir örgütlenme şeklinde ciddî bir faaliyet pek duymamıştım. Bu anlamıyla o toplantı benim için çok önem kazandı; atladım gittim. 

Salonda üstümüz arandı; kimseyi tanımıyorum etmiyorum, öyle gittim, sırt çantam yanımda, oturdum. Çok kalabalık; tıkış tıkış yani ve insanlar genellikle birbirini tanıyan insanlar; çünkü o Almanya ve çevresi, yani Berlin ve yakın yerlerden gelmişler herhalde ve yanında oturduğum, aralarında oturduğum kişiler de yabancı birisi olduğumu anladılar. Baktım: Bir kürsüde birtakım isimler oturuyor, tanıdığım isimler de vardı. Toplantıyı Abdurrahman Dürre yönetiyordu; adını bildiğim ama tanımadığım birisiydi; PKK’ya yakın bir Kürt İslâm âlimi olarak adı geçerdi Abdurrahman Dürre. Evet, 2012’de hayâtını kaybetti; yani bu olaydan sekiz yıl sonra. O yönetiyordu; Abdülmelik Fırat da vardı. Abdülmelik Fırat da 2009’da hayâtını kaybetti; biliyorsunuz Erzurum milletvekiliydi. Altan Tan vardı; Altan Tan o tarihte Demokrat Parti’nin yani Aydın Menderes’in partisinin yönetimindeydi; Merkez Karar ve Yürütme Kurulu üyesiydi. Başka kişiler de vardı ve çok sayıda böyle dinî kıyafetler içerisinde erkekler vardı. Pek kadın gördüğümü hatırlamıyorum; değişik yerlerden değişik kuruluşlardan da gözlemci ve temsilciler geldiği söylenmişti; meselâ Demokrasi Partisi DEP, o zamanlar kapatılmıştı, onun Batman Milletvekili Nizamettin Toğuç da vardı. 

Toplantıyı izlemeye başladım, ama hiçbir şey anlamadım; çünkü toplantı baştan sona Kürtçe yapılıyordu ve ben de tabii öyle canım sıkkın bir şekilde, ne yapacağımı bilemez bir şekilde toplantıyı izlemeye çalıştım. Kimseye de “Ne söylüyorlar?” diye soracak hâlim yoktu; çünkü herkes pürdikkat toplantıyı izliyordu. Sonra birden, toplantıyı yöneten Abdurrahman Dürre, “Serok Apo” vs. dedi ve belli ki Abdullah Öcalan’dan bahsediyor; herkes alkışladı ve birden ses kaydı Abdullah Öcalan’ın “Kürdistan sorunu ve İslâmî Çözüm” konferansı için buraya yolladığı sesli mesaj yayınlandı ve ilk defa bir mesajı anladım, çünkü Abdullah Öcalan Türkçe konuşuyordu. Ö

calan konuşmaya başladı: Çok acayip şeyler söylüyordu, İslâm hakkında, İslâmcılık hakkında — şimdi, haberden aldığım notlara bakıyorum: “Kemalizm deccal rejimidir, onunla işbirliği yapan Müslümanlar münâfık hatta kâfirdir” diyor — ki Öcalan’ın Kemalizm konusunda o tarihte böyle bir toplantıda böyle bir sert bir çıkışı var, bâzı durumlarda da çok yumuşak lâflar ettiğini biliyoruz. Gerçek dindarları PKK ile ortak savaşa çağırdı ve en azından PKK’ya karşı çıkmamaya çağırdı, “Gerçek dindarlar” diye tâbir ettiği kişileri. Okuyorum: “PKK’nın getirdiği –tabii o PKK demiyor–, PKK’nin getirdiği açıklık kesinlikle İslâmîdir. Bugün PKK savaşçılarıyla gerçek İslâm mücâhitleri arasında sâdece kelime farklılığı vardır, yoksa ikisinin de özü aynıdır”. Bunlar çok şaşırtıcı sözlerdi; daha doğrusu bu açıklıkta böyle şeyler söylemesi… ve ben tabii hemen gazeteci refleksiyle çantaya davrandım ve not defterimi çıkartıp harıl harıl not almaya başladım ve bu not almam da zâten beni yadırgayan insanlar tarafından hemen tabii ki kayda geçirildi ve benden iyice kuşkulandılar. Öcalan orada uzun uzun anlattı: Asr-ı Saadet, yani Hz Muhammed ve dört halife devrine övgüler yolladı. “Kürt sorununu çözmek, Kürdistan’ı İslâm enternasyonalizmin beşiği yapmak anlamına gelir” dedi. Bu söylediklerinin taktik bir yaklaşım olmadığını özellikle vurguladı ve şöyle bir cümlesi var: “Kürt sorunu en yakıcı bir İslâmî sorundur; biz de İslâm’a en yakın hareketiz. İslâm’ın gerçekleştirilmesinde iddialıyız; İslâmî kurtuluşun bu çerçevede gerçekleşeceğine eminiz”.

Ve nihâyet,Türkiye’yle ilgili bölümde –27 Mart yerel seçimleri, 94 yerel seçimleri yapılmıştı ve Refah Partisi İstanbul, Ankara başta olmak üzere büyükşehirleri kazanmıştı ve büyük bir çıkış yapmıştı– Öcalan orada, “İşte bizim Kemalizm’i geriletmemiz sâyesinde Refah Partisi başarılı oldu” dedi. İşte, gazetenin o söylediğim manşeti de buradan hareketle çıkartılmış bir manşet; yani Öcalan’dan Erbakan’a, benim sâyemde, yani “Ben Kemalizm’i gerilettim, o sâyede sen belediyeleri kazandın”. Çünkü o tarihte Refah Partisi, 1994, ki bu olay Temmuz, yani dört ay önce seçim olmuş, Refah Partisi çok büyük bir başarı elde etmiş ve ülkede çok büyük bir şok var; o şokun en çok yaşandığı yerlerden birisi Milliyet’in de dâhil olduğu ana akım medya, hâlâ kabullenmek istemiyor ve bundan duyduğu rahatsızlığı dile getiren bir medya atmosferi var ve bu benim büyük bir heyecanla yaptığım haberi de, hem Öcalan’a ve PKK’ya, hem de Refah Partisi’ne vurmak için böyle bir “takla attırarak” –“takla attırmak” deriz biz gazetecilikte– manşete çektiler; ama dediğim gibi, içeride benim yazmış olduğum habere hiç dokunmadılar. Medyascope sitesinde haberin orijinal linkini de vereceğim, isteyenler oradan da bulabilirler. 

Salonun yaş ortalaması 40’ın üzerindeydi, öyle hatırlıyorum; çok daha yaşlı ve dindar insanların da çoktu ve şaşırmıştım açıkçası. Çünkü PKK, soldan geldiği için dinle sorunu olan bir hareket olarak biliniyordu –ki öyleydi–; Kürtler de ortalamaya bakıldığı zaman dindar bir topluluk olarak biliniyor, dindar bir halk olarak biliniyor; özellikle Türkiye’de muhâfazakâr bir halk olarak biliniyor ve PKK’nın en büyük sorunlarından birisi –hep öyle söylenirdi– o aşırı sol dile sahip olması ve din karşıtı algılanmasıydı. İşte, Öcalan, belli bir tarihten sonra, özellikle Komünist Blok’un çökmesinden îtibâren dilini, soldan daha milliyetçi bir yere doğru taşıttı ve bu arada da İslâm’a yönelip, İslâm’ı ihmal etmeyi de bırakmaya çalıştı ve bu toplantı da o anlamda ilk kamuya açık faaliyetlerden birisiydi ve tesâdüfen ben orada o toplantıyı izleme şansına sâhip oldum. Sonra, birtakım örgütlenmelere gittiler; ayrıca din adamlarını örgütlediler, yıllar sonra Türkiye’de biliyorsunuz alternatif cuma namazları kılındı ve o günden bugüne, yani 1994’ten bu yana 25 yılı, çeyrek asrı aşmış bir zaman içerisinde, Kürt hareketinin dindar kesimlerle olan sorunu büyük ölçüde azaldı; tam olarak kalkmasa da büyük ölçüde azaldı. 

Bu tarihin, 1994 yılının, aynı zamanda Hizbullah’la olan çatışmalara da neredeyse denk gelen bir tarih olduğunu da unutmamak lâzım ve PKK’nın dilini değiştirmeye başlamasında önemli bir noktaydı. Bu ne derece inandırıcıydı, ikna ediciydi? Bu tartışmalı bir konu, ancak dine karşı saygılı bir dil kullanılması, onu da kapsama iddiasıyla berâber, Öcalan’ın ve PKK’nın birtakım barajları aşmakta olduğunu daha sonraki zamanlarda açıkçası gözledik. Her neyse, Öcalan’ın bu mesajı bittikten sonra herkes ayakta alkışladı Öcalan’ı ve toplantıya ara verildi; ben de hemen kürsüye gittim, orada Abdülmelik Fırat’ı, Altan Tan’ı falan tanıyordum; onlara merhaba dedim, onlar da çok şaşırdılar. Ben dâvetli falan değilim; ben de tesâdüfen orada olduğumu söyledim ve orada takım elbise kravatlı birisi vardı; meğer o sırada PKK’nın siyâsî kanadı ERNK’nın Avrupa sorumlusu Mustafa Karasu, hâlâ şu anda PKK içerisinde çok önemli bir yerde, ama bildiğim kadarıyla Kandil’de ya da öyle bir yerde olması lâzım, Avrupa’da değil artık, uzun bir süredir. Takım elbise kravatlı birisiydi; tabii bu arada ben notlarımı aldığımı ve birilerinin de benden kıl kaptığını söylemiştim, bunu hemen iletmişler, ilettikleri kişi de herhalde Mustafa Karasu’ydu. Ben de gidip Mustafa Karasu’ya kendimi tanıttım; Milliyet gazetesi muhâbiri Ruşen Çakır, tesâdüfen geldiğimi söyledim ve bunu haber yapmak istediğimi söyledim, bir sakıncası olup olmadığını sordum. O da, “Tam tersine, iyi olur” dedi ve orada atlattık ve ben oradan, Öcalan’ın konuşmasından sonraki aradan sonra tanıdığım insanlara merhaba dedikten sonra gittim ve çıktım ve hemen haberimi yazdım.

Haberi yazıp yolladıktan hemen sonra yayınlanmadı; daha sonra, hattâ ben Türkiye’ye döndüğüm bir tarihte yayınlandı. Yani bu nasıl olsa eskimeyecek bir haber olarak görüldü; bir şekilde manşetten kullandılar. Tekrar söyleyeceğim: Benim yazdığımla manşete taşınan hâli arasındaki fark nedeniyle canım tabii ki sıkıldı, ama içeride haberime hiç dokunulmamış olması da bir anlamda çok fazla ses çıkartmamama neden oldu diyeyim. B

aşka “Gomaşinen”lerde de söylemiş olmalıyım; ben gerçekten şanslı birisiyim, bu da tamâmen şans. Tabii Türkiye gibi bir ülkede komplo teorileri vs. o kadar yaygın ki, kimse bunu benim tesâdüfen gazetede gördüğüme… kimse demeyeyim de, inanmayacak çok kişi olacaktır; ama böyle oldu, iyi de oldu; bakın, yıllar sonra anılarımı anlatmaya niyetlendiğim zaman aklıma gelen ilginç haberlerden birisi, hiç unutmayacağım gerçekten ilginç bir deneyimdi. Daha fazla uzatmayayım. Kürt meselesine daha önce değişik şekillerde değindim; bundan sonraki “Gomaşinen”lerde de Kürt meselesi üzerine yaptığım başka haberleri, röportajları anlatacağım. Şimdilik bunu bir tür uvertür olarak kabul etmenizi rica ediyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus