Kimse tuğla çekmiyor ama bina yine de yıkılıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Sedat Peker’in mayıs ayı başından itibaren dile getirdiği suçlama ve iddialara karşılık ne siyasi iktidar, ne de yargı herhangi bir ciddi adım attı. Hatta tam tersine Peker’in yakın çevresine yönelik operasyonlar yapılıyor. Bununla birlikte siyasi iktidar çöküşünü engelleyemiyor. Bunun en bariz örneği de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu.

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı

Mehmet Ağar’ın, zamanında katledilen büyük gazeteci Uğur Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu’ya söylediği bir söz var: “Bir tuğla çekilirse bütün her şey yıkılır” sözü — Uğur Mumcu cinayetiyle ilgili söylediği. Bu artık çok yerleşti Türkiye’de. Yıllardır hep önümüzde durur bu söz ve Sedat Peker olayıyla beraber de, Mayıs başından itibaren onun ifşalarıyla beraber yaşanan olayda da hep bu tuğla meselesi, tuğla benzetmesi akıllara geliyor. Şu âna kadar çok kişinin ismini verdi. Çok kişiyi çok ciddi şekillerde suçladı ve bu kişilerin şu âna kadar yaptıkları yalanlamaların çok tatminkâr olmadığı da ortaya çıktı; hatta bazıları hiç topa da girmedi, yalanlama yoluna da gitmediler; fakat hiçbir şey değişmedi şu âna kadar. Hâlâ bir tuğla çekilebilmiş değil. Söylediği kişilerden herhangi bir kişiye, herhangi bir kuruma bir soruşturma açılmış değil. Birtakım soruşturmalar yürütülüyorsa da haberimiz yok ve buralardan bir şey çıkabileceği konusunda da pek bir umut yok. 

Bir zamanlar, ilk başlarda en çok hedef alınan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya, önce Devlet Bahçeli, ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan sahip çıktılar. Onun dışında sahip çıkanlar da pek olmadı ve bir şekilde olay dalgalanmaya bırakıldı, sönmeye bırakıldı ve o tuğla çekilmiyor. Bu arada tabii ilginç bir şekilde Sedat Peker, bulunduğu ülkenin yetkilileriyle yaptığı görüşmelerin ardından, video yapmaya ara verdi. Tekrar başlayacağını söylüyor; ama şu hâliyle baktığımız zaman, yer yer etkili olan sosyal medya paylaşımları dışında yeni video yapmıyor. Bu da üst üste bindi ve şu hâliyle bakıldığı zaman, Sedat Peker hikâyesinde hiçbir şey değişmeyecekmiş gibi bir intibâ var, çünkü tuğla çekilmiyor. Tamamen rastlantısal şöyle ilginç bir olay var: Sedat Peker’in Suriye meselesinde kendisine tanık gösterdiği isimlerden –hatta kendisiyle yaptığı bir görüntülü görüşmeyi de yayınlamıştı, hatırlayacaksınız– Serdar Ekşioğlu, Sedat Peker’in suçladığı kişilerden değil, daha çok kendisine tanık gösterdiği kişilerden ve Sedat Peker’e yakın olduğunu tahmin edebileceğimiz bir kişi. Bu kişi, geçenlerde bir sosyal medyada “Lazoil” adlı akaryakıt şirketine el konulduğunu söyledi ve çok büyük bir çıkış yaptı, devamını getirmedi. Yani, başına iş geldi. Ama öte yandan, yine aynı soyada sahip olan –akraba değiller belki herhalde ama–, Ekşioğlu Ailesi, Karadeniz’de birçok ile dağılmış çok büyük bir ailedir, sülâledir, hatta vakıfları var Ekşioğlu vakıfları diye. Gazeteci büyüğümüz Oktay Ekşi de bunlardan birisidir mesela. Cihan Ekşioğlu’nun kendisi savunma sanayi alanındaki yatırımlarıyla bilinen bir isim ve biliyorsunuz bu kişiyi Sedat Peker, FETÖ borsasının mucidi olmakla suçlamıştı. Cihan Ekşioğlu herhangi bir açıklama yapmadı, yaptıysa bile dikkat çekmedi. Ona hiçbir şey olmadı, ama Serdar Ekşioğlu’na oldu.

Korkmaz Karaca, AKP’nin yönetiminde yer alıyor, yerel yönetimlerden sorumlu başkan yardımcısı. Korkmaz Karaca ilk başta, Sedat Peker’in ileri sürdüğü, Sezgin Baran Korkmaz’ın aracını kullandığı iddialarına cevap vermişti, “Mazotunu ben koydum” demişti; sonra da, “Yanlış yaptım, keşke yapmasaydım” demişti. Ama sonraki çıkışına, Deniz Baykal’lı çıkışına hiçbir cevap vermedi. Ona da bir şey olmadı. Sezgin Baran Korkmaz Avusturya’da gözaltına alındı. Bir belirsizlik ise: Türkiye’ye gelmek istiyor, Amerika Birleşik Devletleri de onu istiyor. Ona da bir şey olmadı şu hâliyle baktığımız zaman. Binali Yıldırım’ın oğlu Erkam Yıldırım hakkında ne zamandır hiçbir şey de çıkmıyor. Demirören Grubu hakkında söylediklerinin ardından, Ziraat Bankası’ndaki kredi vs. meselesi de unutturulmaya bırakıldı. 

Bu arada ilginç bir detay, Yahya Birinci diye Erdoğan’la bir şekilde hısım olan birisi bir video yaptı, ben de izlemiştim, sosyal medyada görmüştüm. O da bağırıp çağırıyordu ve Sedat Peker’e destek ilan etti. Erdoğan’a ulaşamadığını, Erdoğan’ın etrafının sarıldığını, kendisinin bile ulaşamadığını söyledi. Bugün yayına girmeden önce gördüm. Üsküdar’daki evinden gözaltına alınmış. Hatta yaptığı videoda, “Alın beni istiyorsanız” falan gibi sözleri de vardı sosyal medya paylaşımında. Onu gözaltına almışlar. Gazeteci milletinden, baktığımız zaman, Hadi Özışık, Süleyman Özışık ilk baştaki şokun ardından bir şey olmamış gibi yollarına devam etmeye çalışıyorlar. Veyis Ateş kayboldu. Bu arada Bursa’da birisi, yerel bir gazeteci, Sedat Peker lehine yayın yaptığı için gözaltına alınmış. Şimdi, çıka çıka bu çıktı. Yani, buradan da hiçbir şey çıkmış gözükmüyor. Sedat Peker’in avukatı ve yakınlarına yönelik birtakım operasyonlar yapılıyor. Sedat Peker suç örgütüne yönelik operasyonlar yapılıyor, ama dile getirdiği konularla ilgili hiçbir şey yapılmıyor. 

Tuğla çekilmiyor. Herhangi bir şekilde, iktidar  da –yani tabii ki öncelikle Erdoğan– böyle bir şeye yanaşmıyor. Geçen bizim “Adını Koyalım” yayınında, Burak Bilgehan Özpek çok doğru, isâbetli bir yorum yaptı: “Bir tuğla çekerse bütün yapı dağılacak, bundan çekiniyor” dedi Erdoğan için. Evet ve ilk akla gelen isim de tabii ki Süleyman Soylu; ama bu tuğla iktidar tarafından çekilmiyor. Muhalefet ya da sivil toplum cenâhından baktığımız zaman da bu yapılar, yani iktidar dışındaki yapılar da herhalde buradan bir tuğla kopartamayacaklarını düşünüyorlar ve olayı yargıya havale ediyorlar; ama yargının da ne halde olduğu ortada. Zaten görüyoruz ki, bu süreçte ismi geçen çok sayıda yargı mensubu da var. Bir tanesinin Sezgin Baran Korkmaz’la olan fotoğraflarına erişim yasağı geldi mesela. Ya da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da Sezgin Baran Korkmaz’la fotoğraflarına erişim yasağı geldi. Bunlarla olayın üstünü örtmeye çalışıyorlar. Yargı da burada iktidara ciddi bir şekilde destek veriyor. Youtube’dan da bunların kaldırılması için sosyal medya tekellerine bulunulduğunu biliyoruz. Ama onlar da burada kamu yararı olduğunu gerekçe göstererek iktidarın taleplerini yerine getirmiyorlar. 

Peki o zaman, bu bizim başlık ne oluyor? Kimse tuğlayı çekmiyor, ama bina yine de yıkılıyor. Ben bu başlığı attım. Temenni mi bu, yani öylesine mi konuşuyoruz? Değil. Çok ciddi bir çürüme var, içten içe çürüyen bir yapı var ve her ne kadar bu dile getirilen olayların üstüne gidilmese de bu olayın yargıdaki, bürokrasideki, devletteki, yani siyaset sınıfındaki, iş dünyasındaki, medyadaki ayaklarına yönelik olarak ciddi bir temizlik yapılmasa bile –yani temizlikten kastım, “temiz toplum” anlamındaki bir operasyona gidilmese bile– bu bina yıkılıyor. 

Şimdi, değişik meselelerle söylemiştim. Ben şanslı bir insanım. Kendimi bildim bileli, tabii başıma talihsiz şeyler geldiği de oldu, ama genellikle şansım ağır basar. Bu yayına girmeden hemen önce İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun bir videosuyla karşılaştım. Maskesini indirmiş, bir toplantıdan çıkıyor, gazeteciler kendisine soru soruyorlar. İzlemişsinizdir. İzlemediyseniz muhakkak izleyin. Başlık: “Ben dünyanın en kötü adamıyım.” Sözünü başlığa çıkartmışlar. Olay şu — neden şanslı olduğumu da birazdan söyleyeceğim: İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İstanbul Vakfı, kurban bağışlarını yoksul ailelere dağıtmak için vilâyete başvuruyor ve reddediliyor. Bunun üzerine Ekrem İmamoğlu bir video yaptı ve 132 bin aileye bu kötülüğü yaptığı için Süleyman Soylu’yu isim vererek suçladı. Daha sonra da biliyorsunuz, bu videonun dolaşımıyla gelen tepkiler üzerine vilâyetten açıklama geldi, dendi ki: “İstanbul Vakfı’na bu yardım kampanyası izni verilmiştir.” Yani geri adım atıldı.

Şöyle bir sahne var: Süleyman Soylu çıkıyor, bir grup gazeteci etrafını sarıyor, mikrofonlar, kameralar vs. ve bir gazeteci kendisine, “Ekrem İmamoğlu şöyle dedi, ne diyorsunuz?” diye soru soruyor. İnanın aklıma ilk şu geldi: Gazetecilikte bu vardır, devletten çok kişi, hele Süleyman Soylu gibi kurt politikacılar bunu çok yapar; bazı konularda, açıklama yapmak istedikleri zaman danışmanları hatırları geçen gazetecilere soru sordurur. Der ki, “İşte, birazdan Başbakan, Cumhurbaşkanı ya da Genel Başkan çıkacak, size doğru gelecek, sen şunu sorsana” falan… Tabii sorunun kendisi câzip. İlk başta böyle sandım; yani o arkadaşımın, meslektaşımın günahını aldım bir anlığına, öyle diyeyim. Dedim ki herhalde Süleyman Soylu bu olaydan çok rahatsız olmuş ve buna cevabı hazır ve cevap verecek. Yapmadı, hiç de öyle bir şey yokmuş. Gazeteci arkadaşım herkesin merak ettiği soruyu çok güzel sormuş, ben de bu anlamda mahcup oldum ve Süleyman Soylu, “Evet, bütün kötülükleri ben yapıyorum zaten” falan gibi lâflar edip, ondan sonra ne dedi? “Siyasete âlet olmayın, siz gazetecisiniz, siyasî parti üyesi değilsiniz. Fotoğrafınızı çekin, haberinizi yapın” deyip, ondan sonra çıkışta da “Evet, ben bu dünyanın en kötü adamıyım” dedi. 

İşte bu, binanın yıkılmasıdır, çürümesidir. Süleyman Soylu gibi, AKP iktidarının, Erdoğan iktidarının siyasette en tecrübeli, en kurt olduğu söylenen –ki ben buna hep bir rezerv koymuştum– isminin, geleceği kesin olan bir soruya bile cevabı yoksa ve buna verebildiği cevap tamamen evrensel basın özgürlüğünü anlamamış bir siyasetçi cevabıysa… yani burada siyasete âlet olmakla ne alâkası var? Belediye Başkanı bir şey söylüyor, İçişleri Bakanı’nı muhatap alıyor, o gazeteci de çok doğal bir şekilde diyor ki: “Size böyle dediler, ne diyorsunuz?” diye bir soru soruyor. Bu âlet olmak falan değil; gazetecilik tam da bu aslında. Normal şartlarda bu soruya hazır olması gerekir. Süleyman Soylu, böyle gündemde olan, doğrudan muhatabı kendisi olan bir soruya cevap bile veremiyor artık ve buradan, “Ben dünyanın en kötü adamıyım, işte siz siyasete âlet oluyorsunuz” diyerek çıkıyor. Bu aslında, o tuğlanın çoktan çıkmış olduğunu gösteriyor bence. 

Süleyman Soylu, şu âna kadar daha önce de söylemiştim, Sedat Peker olayıyla beraber artık fonksiyonu kalmamış bir isim ve hâlâ kamuoyu onu AKP iktidarının en güçlü isimlerinden biri olarak görüyorsa, böyle bir algı varsa… hani şöyle denmiyor: “Süleyman Soylu’nun devri bitti, ama yerine Abdülhamit Gül öne çıktı” ya da “Milli Eğitim Bakanı” ya da “başkası” ya da “Numan Kurtulmuş” ya da “Binali Yıldırım…” Böyle bir şey yok. Erdoğan var, bir de birkaç isim sayılacaksa –ki çok sayılacak isim yok–, Süleyman Soylu hâlâ sayılıyor ve Süleyman Soylu bu kadar basit, herkesin aklına gelen soruya bile cevap veremiyor ve soruya cevap vermek yerine gazeteciye gazetecilik öğretmeye çalışıyor. Aynı Süleyman Soylu’nun gazetecilerin karşısında, “Her soruya cevap verdim” demiş olduğunu da hatırlıyoruz. İki kere denedi, ikisinde de olmadı. Bu olay bize, Süleyman Soylu olayı tek başına bize bu tuğlanın aslında çoktan çıkmış olduğunu gösteriyor. Yani bunu Sedat Peker mi çıkarttı emin değilim. Zaten gevşemiş bir tuğlanın artık oradan düşmesine yol açmış olabilir — ki bu tuğla, bu iktidarın en önemli ayaklarından birisi olarak görülüyorsa, siz diğerlerini düşünün. Çok büyük bir çözülmenin gelmekte olduğunu düşünüyorum. 

Bunu bugün saat 16.00’da, Kemal’le konuşacağız, onun için o kısmı oraya saklayayım; ama şunu söyleyeyim en azından: Peş peşe gelen zamlar vs. bütün bunlar da aslında bu çözülmenin çok gürültülü bir şekilde ifadeleri ve burada iktidarın tek gücü, bu gidişattan şikâyetçi olan, bu kirlilikten şikâyetçi olan kamuoyunun, “Ya, o kadar şey oluyor, ama hiçbir şey değişmiyor” duygusunu bir türlü aşamıyor olması. Buna güveniyorlar, buradan yürümeye çalışıyorlar; halbuki çok şey oluyor. Kimsenin kalkıp cevap verememesi, vermemesi, tenezzül etmediklerinden değil. Mesela Cihan Ekşioğlu’nun normalde çıkıp hepimizin karşısına, “FETÖ borsası vs. benim bunlarla hiçbir alâkam yok, ben şirketlerimi şu öz sermayemle şöyle aldım” diyebilmesi lâzım. Ya da Korkmaz Karaca’nın, “Ben Sedat Peker’e hiç öyle bir şey söylemedim. Antalyalı aile kimdir nedir bilmem, külliyen iftira” vs. diye çıkabilmesi lâzım. Zaten o başlı başına bir fenomen, Korkmaz Karaca. Mustafa Sarıgül’le de birlikteymiş; bir dönem onun çok yakınındaymış, sonra Deniz Baykal, sonra bilmem ne… Acayip bir serüven ve bu serüvenin sahibi kişinin Erdoğan döneminde önemli sayılabilecek –en önemli yer değil muhakkak ama–, AKP’nin yönetimine girmek –sonuç olarak insan sayısı belli– büyük başarı ve bu tamamen Erdoğan’ın onayıyla olan bir şey, Erdoğan’ın seçmesiyle olan bir şey. 

Mesela Korkmaz Karaca hâlâ bize hiçbir şey söylemedi, söyleyeceğe de benzemiyor. Araba gibi ufak konulara giriyor. Bunların her biri için aslında şunu söyleyebilirim: Bunlar aslında ikinci, üçüncü dereceden tuğlalar; Cihan Ekşioğlu, Korkmaz Karaca, hatta Sezgin Baran Korkmaz… Bunların hepsi aslında tâli hususlar. Daha da ileriye gitmeli; çünkü bu kişilerin var olduğu atmosfer… yani bu kişiler, tek tek baktığınız zaman otuzlu kırklı yaşlarında bu işlere girmiş, hatta kimileri yirmili yaşlarında girmiş bu kişilerin birileri tarafından gözetilmiş, kollanmış olması lâzım ve dolayısıyla çok büyük bir şebekenin belki de en kolay unsurları bunlar. En kolay aktörleri. Bunun çok daha derinleşeceğini düşünüyorum. Zaten bunların fedâ edilmemesinin en büyük nedeni de, bunların gözden çıkarılması durumunda başkalarını da ifşâ edebilme ihtimalleri; ama bir gün Türkiye’de bağımsız ve tarafsız bir yargıya çok geçmeden sahip olacağız ve bu iddiaların hepsi, umarım, teker teker ciddi bir şekilde soruşturulacak ve gidebildiği yere kadar gidecek. Ne zaman olur onu bilmiyorum; fakat şu hâliyle baktığımız zaman, bu bina artık kendi kendini yok ediyor. 

Artık ayakları üzerinde duramayan bir iktidarla karşı karşıyayız. En basit soruya bile cevap veremeyen bakanlarla karşı karşıyayız ve topu taca atmak dediğim, “Böyle gazetecilik olmaz” gibi şeylerle geçiştirmeye çalışarak, hele bu kadar ekonomik ve siyasî bir kriz yaşayan ülkenin yönetilemeyeceği ortada. Evet, bugün 16.00’da Kemal’le “Haftaya Bakış”ta birçok şeyi konuşacağız, oraya da beklerim ve sizden bir kere daha bağımsız ve özgür medyaya sahip çıkmanızı rica ediyorum; çünkü gerçekten çok kritik süreçlerden geçiyoruz ve burada, özgür ve bağımsız medyanın önemi her geçen gün artıyor. İçişleri Bakanı’na sorulması gereken soruları sorabilmek lâzım. Herkese, adı geçen herkese her soruyu Türkiye’de gazetecilerin sorabilmesi lâzım. Bunun da büyük ölçüde gerçekleşeceği zemin, elverişli zemin, finansal bağımsızlıkla olur. Özellikle unutmamanızı rica ediyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus