İslam ve demokrasi tartışmalarında Türkiye ve Tunus, Erdoğan ve Gannuşi örnekleri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Tunus’ta yaşanan “sivil darbe“, ülkenin en güçlü siyasi partilerinden Ennahda ve onun lideri, şu anki Tunus Meclis Başkanı Raşid el Gannuşi’yi bir kere daha gündeme taşıdı. 22 yıl İngiltere’de sürgün yaşayan Gannuşi, demokrasiyi savunan ender İslamcı düşünür ve siyasetçilerden biri olarak biliniyor. Onun yaşadıklarıyla, yine İslamcı hareketten gelen Recep Tayyip Erdoğan’ın yaşadıklarını İslamcı hareketler/demokrasi ilişkisi bağlamında karşılaştırmak ilginç olabilir.

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı 

Merhaba, iyi günler. Türkiye günlerdir orman yangınlarını konuşuyor — haklı bir şekilde.  Hakikaten tüm ülke yanıyor ve kolay kolay da söndürülemiyor, kontrol altına alınan yerler çok, ama sürüyor hâlâ. Ben bugün bu konuyu konuşmayacağım, zira bu akşam saat 20.00’de “Adını Koyalım”da, Burak Bilgehan Özpek, Ayşe Çavdar ve Kemal Can’la bu konuyu konuşacağız; daha doğrusu konuştuk, kaydı yaptık, çok güzel bir tartışma oldu: Orman yangınlarının göz önüne serdiği, Türkiye’deki devlet ve toplum gerçeğini çok verimli ve hatta bayağı uzun bir tartışmayla yaptık, akşam saat 20.00’de yayımlanacak. 

Ben bugün, Türkiye’de hak ettiği kadar konuşulmadığını düşündüğüm, Tunus’ta en son yaşanan gelişmelerden hareketle İslamcılık ve demokrasi tartışmaları hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Mâlûm, biliyorsunuz Tunus’ta, Cumhurbaşkanı Kays Said hükümeti görevden aldı, Parlamento’yu bir süreliğine kapattı ve ülkede bir gerginlik var. Burada doğrudan en çok gündeme gelen husus, İslamî Hareket’in önde gelen parçası olan En Nahda’nın etkisizleşmesi ve onun lideri Raşid El Gannuşi’nin durumu; kendisi Meclis Başkanı ve bunu pasif bir şekilde protesto ediyor. Bir yandan sürekli kendi taraftarlarının sokağa çıkmasını engellemeye çalışıyor. Şimdi, pazartesi günü izleyenler olmuştur, “Transatlantik”te bu konuyu konuştuk. Yakın zamanda Tunus’ta bulunmuş olan Ömer Taşpınar, bu yaşananların daha çok, ideolojik değil ekonomik-sosyal nedenlerden kaynaklandığını söyledi — ki doğru. 

Tunus gerçekten Arap Baharı’nı da başlatan bir ülke. Bütün otoriter ve totaliter Arap rejimleri içerisinde, Arap Baharı başladığı zaman sivil toplumun en güçlü olduğu, örgütlenmenin; serbest meslek örgütlenmelerinin ya da sendikaların en güçlü olduğu yerlerden birisiydi; eğitim düzeyinin yüksek olduğu bir ülkeydi ve hâlâ öyle. Tunus bunu başlattı ve Arap Baharı’nın da tek istisnası olarak kaldı; çünkü Arap Baharı genellikle fiyaskolarla sonuçlanmıştı biliyorsunuz: Mısır’da, Libya’da, Suriye’de… Bir tek Tunus’ta çoğulcu bir parlamenter sistem vardı; ama şu anda o bir kesintiye uğramış durumda ve ilginç bir şekilde de Cumhurbaşkanı Kays Said bayağı bir toplumsal desteğe de sahip. Bunun nedeni: 2011 seçimlerinden itibaren; yani Zeynel Abidin Bin Ali’nin kaçmasının ardından ülkede parlamenter sisteme geçilmesiyle beraber, o tarihten bu yana birçok hükümet kuruldu; Bunların çoğunda En Nahda önemli bir yer tuttu, ama halkın, toplumun ihtiyaçlarını karşılayamadı, sorunlarını gideremedi ve buna ek olarak çok ciddi yolsuzluk iddiaları da gündeme geldi. Özellikle ekonomik sorunlar, işsizlik gibi sorunlar nedeniyle insanların, seçmenin ya da vatandaşların siyasî partilere –İslamcı olsun olmasın, merkez sağ, merkez sol– siyasete, partilere güveninin azaldığını biliyoruz, okuyoruz. Onun yansıması olarak Cumhurbaşkanı da bu zemini kendisi için bir fırsata çevirdi ve şu anda bir tür sivil darbe yaptı. Şimdi, ben daha çok esas olarak Raşid El Gannuşi ve En Nahda ile birlikte İslam ve demokrasi tartışmaları boyutuna ele almak istiyorum ve bunu yaparken de Türkiye’yle kıyaslamak istiyorum.

İslamcılık çalışmaya başladığım, gazetecilik hayatımın ilk yıllarından itibaren birçok yerli ve yabancı İslamcı yazarın, düşünürün, siyasetçinin kitaplarını okuma imkânım oldu; Türkçe’ye çevrilmiş olanlar ve onun dışında da İngilizce ve Fransızca çıkan yayınlardan, kitaplardan… Kimi zaman doğrudan kendilerinin söylediği, kimi zaman da onlar hakkında bazı araştırmacıların yaptığı… O tarihlerden itibaren –ki 80 ortalarıydı–, en ilginç isimlerden birisi gerçekten Raşid El Gannuşi’ydi. Raşid El Gannuşi 1988 yılında İngiltere’ye sürgüne gitmişti. İslamî Yöneliş Hareketi adında bir İslamcı partinin lideri olarak birkaç kez hapse girip, ömür boyu hapse mahkûm edilmişti; ama protestolar sonucunda, dayanışma eylemlerinin ardından rejimin serbest bırakıp ülke dışına yolladığı bir isimdi. İlginç bir şekilde, Gannuşi’nin cezaevine girmesinden sonra, ona destek verenlerin içerisinde çok sayıda laiklik yanlısı partiler, siyasetçiler, sendikacılar da vardı; çünkü Gannuşi dünyadaki İslamcı düşünürlerden farklı olarak, daha evrensel normlarla barışık, özellikle de demokrasi konusunda daha demokrasiye yatkın ve onu savunan ender isimlerden birisiydi. O tarihlerde ilk okuduğum, İslam ile demokrasinin pekâlâ barışabileceğini söyleyen kişilerden birisiydi — ki o tarihlerde Türkiye’de Refah Partisi, Millî Görüş Hareketi mesela, bunu açık açık bu şekilde telaffuz etmezdi. Demokratik sistem içerisinde mücadele veriyor olmasına rağmen, “adil düzen” adı altında bir hedefle daha farklı bir tasavvuru vardı ve o tarihlerde Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde demokrasi İslamcılar tarafından bir küfür olarak görülürdü ve âdeta, demokrasi savunuculuğu dinden çıkmakla eşdeğer görülürdü. Çok yaygın eğilim buydu. 

Bu arada İslam ile demokrasiyi bağdaştırmanın değişik yollarını arayanlar, mesela Pakistan’da da vardı, “Teo-demokrasi” gibi bir kavram ortaya atılmıştı Mevdûdî tarafından; ama İslam ve demokrasiyi birlikte telaffuz eden çok az sayıdaki kişiden birisi Raşid El Gannuşi’ydi. Hatırlıyorum, Türkiye’de çok az İslamcı çevre onun kitaplarını basardı. Çok fazla okunmazdı. Varlığı bilinirdi, ama çok da popüler değildi; bir anlamda aykırı bir ses olarak ortaya çıkan birisiydi. Bunun nedeni Tunus’un kendi özellikleri herhalde; Tunus’taki o güçlü sol gelenek, daha entelektüel bir akımın güçlü olması, sivil toplumun örgütlü olması, sendikal hareketin olması, Raşid El Gannuşi her ne kadar eğitimini önce Tunus, sonra Mısır, sonra Suriye’de tamamlamış, Suriye’de Şam Üniversitesi’nde felsefe okumuşsa da, gençliğinde Avrupa’da çok dolaşmıştı. Yabancı dil biliyor, özellikle Fransızca, İngilizce… ve Batılı birtakım düşünürlerden etkilenmiş — ki bunlardan birisi Karl Marx, birisi Jean Paul Sartre, hatta Freud da var. Çok değişik bir İslamcı, entelektüel olarak farklı bir düzeyde; ama aynı zamanda siyasetçi, yani bir siyasî partinin de lideri. Uzun bir süre, 22 yıl İngiltere’de sürgünde yaşıyor ve ondan sonra da ülkede bir tür devrim olduktan sonra döndü ve En Nahda Partisi ilk seçimde yüzde 37 oyla birinci parti oldu. 

Aslında bu şaşırtıcıydı; çünkü En Nahda, Arap dünyasındaki Müslüman Kardeşler Hareketleri kadar, mesela bir Mısır’daki Müslüman Kardeşler kadar güçlü bir parti değildi. O yeni oluşan boşlukta örgütlü bir hareket olarak gelip birinci parti oldular; ama orada ilginç bir şey oldu: Gannuşi’nin kendisi hiçbir görev üstlenmedi. Partinin genel sekreteri Başbakan oldu; ama cumhurbaşkanlığına ve daha kritik yerlere, daha İslamcılık dışı çevrelerden, başka partilerden kişileri, genellikle de uzman kişilerin –yargıçların vs. – gelmesini sağladı ve geçiş döneminde çok dikkatli davranmaya çalıştı. Belli bir süre sonra yapılan seçimlerde on puan oy kaybetti hatta, çok başarılı olamadı ve ikinci parti oldu 2014’teki seçimde. Bu arada Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığında, yani En Nahda’nın ülkede en güçlü olduğu dönemde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Tunus’a resmî bir ziyaret yapmıştı; orada, bir grup gazeteci kendisine eşlik ediyordu ve onlardan birisi de bendim ve Tunus’ta Meclis’e gitmiştik — şu anda kapatılan Meclis’e. İlginç bir olay yaşanıyordu; bütün En Nahda dışındaki partilerin milletvekillerinin hepsi, Tunus bayraklarıyla gelmişlerdi, bir hareket vardı. Meğer o gün Tunus’ta Selefi hareketten birileri başkentteki bir üniversitede Tunus bayrağını indirip yerine kara bayrak asmışlar ve diğer milletvekilleri, genellikle muhalefette olan milletvekilleri de bunu protesto etmek için bayraklarla gelmişlerdi; hatta kimileri üzerlerine bayraklar kuşanmışlardı. Biz de o sırada Meclis’teydik ve sonra En Nahda’nın milletvekilleri de geldi. Onlar da bir tereddütün ardından bayraklarla geldiler ve ilginç bir andı, o âna tanıklık ettik. Daha sonra Abdullah Gül bir yerde Gannuşi ile buluştu, biz de izledik ve ben de kendisiyle konuşma imkânı buldum, hatta soru sordum. Fransızca konuştuk kendisiyle. Ona Selefiler’i sordum. Şimdi merkezde konumlanmaya çalışan, demokrasiyle barışık yaşamaya çalışan bir parti ve onun lideri… Her ne kadar sorumluluk üstlenmese de manevi lideri, her şeyi yukarıdan kontrol eden birisiydi. Ona, “Selefileri ne yapacaksınız?” dedim, çünkü bir kriz çıkartmışlardı. Tam da En Nahda’nın oluşturmaya çalıştığı o çoğulcu yapıya aykırı bir şeydi. Şöyle cevap vermiş bana — notlarımdan okuyorum; “Onlar çocuklarımız ve kardeşlerimizdir. Çoğu da iyi insanlardır, onlarla diyaloğa önem veriyoruz, kendilerini ikna etmeye çalışıyoruz; fakat eğer başkalarına saldırırlarsa onlara da tabii ki yasalar uygulanır.” Ve sonra ne oldu? Selefi hareket güçlendi, bu arada IŞİD’e en çok eleman yollayan ülke Tunus oldu. 

Çok ilginç; En Nahda merkezde ılımlı bir İslamcılık yapmaya çalışırken, Tunus aynı zamanda en radikal insanların yetiştiği bir ülke oldu. Bunlar geri geldiler, birtakım terör eylemleri yaptılar ve En Nahda burada çok ciddi bir şekilde zorlandı ve bu zorlanmanın ardından gelen seçim yenilgisinden sonra, Gannuşi çok daha radikal bir adım attı ve dedi ki: “Artık biz İslamcı değiliz.” Aynen, önce Le Monde gazetesine Fransa’da verdiği bir röportaj var — ki biz bunu, Medyascope’ta Haldun Bayrı çevirmişti 19 Mayıs 2016’da “Müslüman demokrasisine girmek için siyasal İslam’dan çıkıyoruz” demişti. Daha sonra Ekim ayında, yine 2016’da Amerika’da çıkan Foreign Affairs dergisinde bir yazı kaleme aldı, uzun bir yazı, Siyasal İslamdan Müslüman Demokrasiye” diye. Bir kopuş yaşamaya çalıştı; ama başaramadı ve sonuçta İslamcı hareketin içerisindeki en ılımlı, evrensel Batılı değerlere en yakın, demokrasiyi içselleştirme iddiasındaki bir hareket geldi, tıkandı ve kaldı. Şimdi, Abdullah Gül’le gittiğimizde Gannuşi şöyle demişti; “Türkiye bize model oldu” — AKP, ama öncesinde Refah Partisi. Erbakan’ı da biliyordu, tanıyordu. AKP’lileri de tanıyordu; zaten defalarca Tayyip Erdoğan’la da buluştu etti, fotoğrafları var ve hatta AKP kongresine de katıldı bir keresinde — belki birden fazla, ama ben bir tanesini biliyorum. Şöyle bir şey söyledi: “Buradaki sorun, İslam ve demokrasi meselesinde hani o hep sorulan soru: ‘İslam!la demokrasi bağdaşır mı?’ sorusu, aslında yanlış bir soru”. 

Aslında soru, Hristiyanlık ne kadar barışırsa, ya da Hinduizm, Budizm, Yahudilik ne kadar barışırsa, İslam da üç aşağı beş yukarı o kadar barışır. Esas soru, “Politik İslam, siyasal İslam demokrasiyle bağdaşır mı?” sorusuydu ve bu soruya Gannuşi önce İslami Yöneliş Hareketi, daha sonra En Nahda’yla “tabii ki” dedi ve demokrasiyi öne koymaya çalıştı; ama belli bir süre sonra, iktidarın esas olduğu dönemde, ülkenin en önemli güçlerinden birisi de olmasına rağmen, şu anda etkisini büyük ölçüde kaybetmişe benziyor. Bu arada, “Bize örnek oldu” dediği Türkiye’de Millî Görüş Hareketi, ama esas olarak ondan kopan Adalet ve Kalkınma Partisi, İslamcılık’tan gelip demokrasiye geçilebileceği konusunda Batı’da, özellikle Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve hatta İsrail’de, ama ayrıca İslam dünyasında da ilginç bir model olarak ortaya çıkmıştı — fakat olmadı. Erdoğan, bilinçli bir şekilde Türkiye’yi belli bir süre buraya götürüyormuş gibi yapıp ondan sonra demokrasiden adım adım uzaklaştırdı. Şunu çok iyi hatırlıyorum: Yakın bir zamanda Gannuşi ile iktidara yakın bir yayın organı, yanılmıyorsam Sabah gazetesi bir röportaj yapmıştı; Tunus’ta yeni anayasa çalışmaları üzerine. Şunu demişti Gannuşi – meâlen aktarıyorum: “Siz, başkanlık sistemi, tek adam sistemi kuruyorsunuz; bizse tam tersine tek adam sisteminden çıkmaya çalışıyoruz.” Bu aslında çok ciddi bir eleştiriydi AKP’ye. Usturuplu bir şekilde yapılmış bir eleştiriydi. 

Orada şunu görüyoruz ki, AKP’nin şu anda, Erdoğan yönetiminin şu andaki duruşu, Gannuşi’nin ve onun gibi düşünenlerin ve İslamcı hareketlerden demokrasi çıkabileceğini umanların ya da benim sevdiğim tâbirle “ummak isteyenler”in çok büyük bir hayal kırıklığı oldu AKP ve Erdoğan deneyimi. Dolayısıyla Erdoğan’ın zamanında Milliyet gazetesinde Nilgün Cerrahoğlu röportajıydı yanılmıyorsam, o söylediği: “Demokrasi bir tramvaydır, istediğimiz durakta ineriz” sözü bugün çok daha fazla önümüze çıkıyor. Gannuşi gerçekten, gördüğüm kadarıyla, takip ettiğim kadarıyla, bu konuya bayağı bir angaje olmuştu, bunun yapılabileceğini söyledi, denedi, ama olmadı. Daha doğrusu hâlâ aynı pozisyonda olabilir ama, böyle bir sistemde İslamcı kökenli bir partinin yönetimde olmasının çok da mümkün olamayacağını gösterdi. Tunus bu anlamda ilginç bir örnek. Mesela o bahsettiğim röportajda birtakım sözleri var, diyor ki: “Dinin Tunuslular’ı birleştiren bir unsur olmasını istiyoruz, bölen değil. Siyasî faaliyetin yeri cami değildir, tek bir faaliyetinde camiyi kullanması için bir sebep yoktur”. Gannuşi’nin bu çabasında başarıya ulaşamamasının ekonomik ve sosyal nedenleri var; ama aynı zamanda uzmanların ileri sürdüğü gibi, partisi içerisinde hâlâ katı İslamcı düşüncede olanların da etkisi var. Bunu başaramadı, etkili olamadı. Bu görüş belli bir yerde tıkandı kaldı. Denedi, olmadı; ama bu çizgisinde gördüğüm kadarıyla ısrar ediyor. Fakat Türkiye’de Erdoğan, zaten böyle bir iddiayı artık terk etmiş birisi olarak, Türkiye tam bir kötü örnek olarak kayıtlara geçti. 

Türkiye’de demokrasi, İslam ve demokrasi, bir İslamî hareketten gelen bir partinin demokrasiyle beraber hareket etmesinin geldiğimiz noktada bir amaç değil, araç olarak kullanıldığını büyük ölçüde görüyoruz. Gannuşi bunu gerçekten bir amaç olarak benimsemiş olsa bile, kademe kademe daha fazla yaklaştığı, yaşadıkça, ilk iktidara geldiği 2011 seçimlerinin ardından bugün geldiği noktaya baktığımız zama,n daha fazla demokrasiye yaklaştığını, ama yaklaştıkça da iktidardan uzaklaştığını görüyoruz; bu da ayrı bir kötü örnek oldu. Başarısız örnek oldu aslında, denendi, ama başarılamadı. Erdoğan’ın yaptığı, sonuçta deniyormuş gibi yapıp aslında denemediği ve bu anlamda başarısız olarak tanımlanamayacak, aslında bir açıdan bakıldığı zaman, kendi açısından bakıldığı zaman başarılı bir örnek olarak kayıtlara geçti diye düşünüyorum. Evet, bu konu üzerinde söylenecek çok şey var. Çok da fazla artık ilgi uyandırmadığının farkındayım; ama bu benim öteden beri çok dert edindiğim bir konu, üzerinde düşündüğüm bir konu, defalarca bu konuda yazdım, çizdim, konuştum. Gannuşi gerçekten çok önem verdiğim birisi ve onun şu anda geldiği noktanın bir şekilde kayıtlara geçmesi gerektiğini düşünüyorum. Yani aslında hazin bir… tam son değil, hâlâ bir geleceği var; ama 2011’deki gücünün olmadığı muhakkak. 

Bitirmeden önce, dünkü yayını izleyenler varsa, bir genç arkadaştan bahsettim; Ahmet Hulusi Bulut. Bu arkadaş İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 4. sınıfta okuyordu ve 2018 yılında kemik kanserine kapıldı ve bir süredir yürüyemiyordu, yürüme zorluğu çekiyordu ve hayatını kaybetti. Almanya’dan bir ilaç, kanser ilacı getirtmeye çalıştı. İlaçlar gelemeden aramızdan ayrıldı ve kendisi aynı zamanda sosyal medya paylaşımlarından gördüğümüz gibi, Medyascope’un da destekçisiydi, Youtube’da katıl butonuyla… Bunları söylemiştim. Şöyle, şunu demiştim; “Keşke tanışsaydım kendisiyle” demiştim. Dün ilginç bir şey oldu, buruk bir şey aslında. Daha önce Medyascope’a katkıda bulunmuş bir arkadaşım bana bir mesaj yazdı, şöyle dedi — şöyle anlatayım tam: Birkaç ay önce bana “Genç bir arkadaş seninle tanışmak istiyor, telefonunu istiyor, verebilir miyim? Sizin destekçinizmiş” dendi. Ben de “Tabii verin, ne demek?” dedim, verdim. Meğer Ahmet Hulusi’ymiş. Numaramı almış, ama sağlık durumu el vermediği için beni arayamamış. Yani kendisiyle konuşmuş olsaydım ve ardından hatta tanışmış da olabilirdik, olsaydım da ardından bu ölüm haberini almış olsaydım mı daha kötü olurdu, bu haliyle mi daha kötü, inanın bilemiyorum. Kendisine bir kere daha rahmet diliyorum, nur içinde yatsın. Evet, bu akşam kaydını yaptığımız “Adını Koyalım”da, orman yangınlarının ortaya çıkardığı Türkiye’de devlet ve toplum hakikati üzerine çok dinamik bir tartışma kaydını yaptık. Sizi bekliyor, onu da izlemenizi tavsiye ederim. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus