Adını Koyalım (14): Kılıçdaroğlu ortak aday olur mu? Olursa ne olur?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Adını Koyalım’da Ayşe Çavdar, Kemal Can, Burak Bilgehan Özpek ve Ruşen Çakır, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Millet İttifakı’nın ortak cumhurbaşkanı adayı olma ihtimalini tüm yönleriyle değerlendirip muhalefetin seçimlerde hangi konuları nasıl ele almasının söz konusu olabileceğini tartıştı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Adını Koyalım” programımızla karşınızdayız. Bugün bir değişiklik var: Kemal Can da stüdyoda. Onun dışında, Burak Bilgehan Özpek yine Ankara’dan, Ayşe Çavdar da Berlin’den yayına katılıyor. Bugün ağırlıkla Kemal Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığı için ortak aday olup olmayacağı üzerinden muhalefeti konuşacağız. Aslında bu konuyu “Adını Koyalım”ın ilk bölümlerinden birisinde konuşmuştuk. Ama şimdi işin rengi biraz daha değişti. Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu’nun Habertürk yayınında belediye başkanları Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın adaylıklarına karşı çıkması, daha doğrusu aday adaylıklarının üzerine bir tür çarpı atması, işi biraz değiştirdi. Değerlendirmelerimizi bu konu üzerinden yapacağız. Arkadaşlar, merhaba. Kemal, sen de hoşgeldin stüdyoya. 

Çavdar- Can- Özpek: Merhaba

Ruşen Çakır: Olayı iyi özetledim mi bilmiyorum. Ama bu tartışma zaten hep var ve seçime kadar da devam edeceğe benziyor. İktidar cephesinde Erdoğan’ın aday olacağı kesin görünüyor. Ama muhalefette kimin aday olacağı, ortak aday çıkıp çıkmayacağı henüz belli değil. İlk turda öncelikle Kemal Kılıçdaroğlu’nun aday olup olmayacağı üzerinde konuşalım derim. İkinci turda da, ismin ötesinde, “Muhalefet neyi nasıl yapsın?” konusunu değerlendirelim. İlk tura, isimleri konuşarak başlayalım. Diyelim ki: “Kılıçdaroğlu olmaz, ama Ekrem İmamoğlu veya Mansur Yavaş isimleri iyi fikir”. Ya da: “Her lider kendisi girsin”. Ben özellikle şunu vurgulamak istiyorum: Geçen gün Levent Gültekin’le bir yayın yaptık. Levent çok emin bir şekilde, Kemal Kılıçdaroğlu’nun, adaylık sinyali verse de kesin olarak aday olmayacağını, adaylık ihtimalini ortaya atma nedeninin de, özellikle Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş isimlerinin, Millet İttifakı’nın diğer bileşenlerinde yarattığı rahatsızlıkları ortadan kaldırmaya yönelik olduğunu, o nedenle bir taktik hamle olduğunu söyledi. Hatta Levent’in bu söylediği bölümü özellikle alıp yayınladım. Ben Levent kadar emin değilim. Ama aylardır, hatta Kemal Kılıçdaroğlu’na aday olup olmayacağı sorulduğunda ‘’Neden olmasın?’’ cevabını vermesinden önce bildiğim, Kılıçdaroğlu gerçekten aday olmak istiyor. Muhalefet içerisindeki tartışmalarda da aday olma ihtimali sanki giderek yükseliyor. Benim gazeteci bilgim bu. Kazanıp kazanmayacağı, “daha mı etkili olur?” meselesi biraz karışık. Burak, seninle başlayalım. Kemal Kılıçdaroğlu aday olur mu? Olursa kazanır mı? Ne dersin?

Burak Bilgehan Özpek: Bu soruya cevap vermek için, muhalefetin ve iktidarın niteliğine, Cumhurbaşkanlığı makamının içerdiği yetki ve sorumluluklara bakmak lâzım. Biz bu konuları niçin konuşuyoruz? Kamuoyu araştırmalarının sonuçlarına göre, çok yüksek bir Tayyip Erdoğan karşıtlığı var. Aday kim olursa olsun, Tayyip Erdoğan’ın karşısındaki adaya oy vereceğini söyleyen kitle oldukça yüksek; bunu söylemek lâzım. Dolayısıyla bu herhangi bir muhalif siyasetçinin aday olmak için iştahını kabartan bir durum. Çünkü kazanılması çok zor bir seçimmiş gibi gözükmüyor. Öncelikli olarak bu meseleyi bunun için konuşuyoruz. 2014 ve 2018 seçimlerinde, mesela Kılıçdaroğlu’nun adaylık ihtimalinin üzerinde durmadık. Yaşı daha elverişliydi, daha gençti. Fakat o zaman Kılıçdaroğlu’nun kazanma ihtimali olmadığı için bunu konuşmadık. Şu anda Kılıçdaroğlu’nu konuşuyor olmamızın sebebi, kazanma ihtimalinin ortaya çıkması. 

İktidarın adayı belli. Normal şartlar altında Tayyip Bey aday olacak. Muhalefetin de çok büyük bir dezavantajı var. Geçen seçimlerde de gördük: Son dakikaya kadar kimin yöneteceğine, nasıl bir programla, nasıl bir kabineyle yöneteceğine karar veremediği için orada büyük bir sıkıntı ortaya çıkıyor. Çünkü bir tarafta istikrarı temsil eden bir figür var. Öte tarafta, ne olacağı, nereye gideceği belli olmayan, hatta birkaç adayla yarışan bir muhalefet var. Dolayısıyla, istikrar her zaman daha fazla oyu seçtiği için seçim kaybediliyordu. Bu yüzden bu sefer seçimlerde son dakikaya kalmadan bir ortak aday belirleme gündemi de ortaya çıktı. Bizim Kılıçdaroğlu’nu konuşmamızın sebeplerinden bir tanesi, onun kendi kişiliğinden kaynaklanan bir durum değil. Muhalefetin ortak aday konusunu bir an evvel belirginleştirmesi ve o adayı istikrar sembolü olarak ortaya koyması. O yüzden Kılıçdaroğlu’nu konuşuyoruz. 

Sizin sorunuzun cevabı şu: Cumhurbaşkanlığı makamı, yetki ve sorumluluklarıyla aslında çok anomali. Siyaset ve modern devlet açısından çok bir yere oturtamadığımız bir makam. Dolayısıyla, Cumhurbaşkanı olarak seçilecek kişiyi, o yetki ve sorumlulukları kullanmaması için seçtiğimizi söyleyebiliriz. Biz kimi Cumhurbaşkanı görmek istiyoruz? Tayyip Bey gibi yönetme iştahı olan birisini mi, yoksa yetkilerini alan, kendisini sınırlandırabilen, hatta bu gücü Parlamento’yla ve diğer siyasî aktörlerle bölüştürebilen bir aday mı istiyoruz?

Ruşen Çakır: Çok önemli bir noktaya değindin. Muhalefetin hemen hemen tüm partileri ve tüm aktörleri, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçmeyi savunuyorlar. Hatta bu konuda raporlar hazırlanıyor. Dolayısıyla, Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayı, diyelim ki 2 ya da 3 yıl içerisinde –ya da kaç yılsa–, o geçişin cumhurbaşkanı olacak. Geçişten sonra da, yetkileri zaten azalmış ve buna râzı olacak bir cumhurbaşkanı olarak seçmek gerekiyor.

Burak Bilgehan Özpek: Kılıçdaroğlu’nu kişilik olarak bu noktada konuşmaya başlıyoruz. Çünkü cumhurbaşkanı olduktan sonra bir ferâset gösterecek, kendisini sınırlandırabilecek ve demokratik oyunun devam etmesi için elindeki gücü kendi rızâsıyla bırakabilecek bir lider profili arıyoruz. Konuşulan adaylara baktığımız zaman, şöyle bir durum ortaya çıkıyor: Bu adaylar arasında, mesela Ekrem İmamoğlu, yaşı çok genç bir siyasetçi. Eminim ki önümüzdeki 20 yıl boyunca siyasette aktif olacak. Meziyetli ve becerikli olduğunu da biliyoruz. Dolayısıyla, 1 veya 2 sene içerisinde Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ni terk edip Parlamenter Sistem’e geçmek ve kendisini protokol simgesi olarak konumlandırmak, Ekrem İmamoğlu’nun pek arzu edeceği bir durum değil diye düşünüyorum. Yani, kendisini siyâseten emekli etmeyip, cumhurbaşkanlığından sonra yeniden siyasete inmek de çok mümkün değil; tenzil-i rütbe olarak algılanıyor. Bu, Ekrem İmamoğlu için mevcut kompozisyonuna çok uygun bir pozisyon değil gibi gözüküyor. 

Öte taraftan, Mansur Yavaş meselesi var. Mansur Yavaş kamuoyunda gösterdiği performans açısından bu pozisyona uygun. Yaş itibariyle de uygun. Ancak Mansur Bey geçiş sürecinden sonraki süreç için uygun bir aday gibi gözüküyor. Geçiş sürecini idare etmek bir siyasî duruş ve bir siyasî program gerektiriyor. Biz Mansur Bey’i siyaset yaparken hiç görmedik. Tamam, halkın siyasetten yaşadığı bir bıkkınlık var. Fakat bu bıkkınlığı ifade etmek de siyasetin bir parçası. Mansur Bey ihâleleri canlı yayınladığı ve belediyeyi şeffaf yönettiği için, dürüst yönetim gösterdiği için çok popüler. Ancak bu, Mansur Bey’in siyasî konularda yeteri kadar hazırcevap olabileceğini veya yeteri kadar esneyebileceğini göstermiyor. Mesela biz dış politika konusunda Mansur Bey’in ne düşündüğünü bilmiyoruz. Kürt meselesi konusunda ne düşündüğünü bilmiyoruz. İstanbul Sözleşmesi konusunda belki bir tweet atmıştır, ama net bir tavrını bilmiyoruz. Mansur Bey Boğaziçi Üniversitesi konusunda Melih Bulu’ya bir mektup yazarak bir tavır aldı. Onu takdir ettiğini söyleyen muhafazakâr seçmen tepki gösterdi. Dolayısıyla, siyaset yapmamak aslında çok güvenli bir alan. Fakat seçim sürecinde muhtemelen siyaset yapmak zorunda kalacak; canlı yayınlara katılacak ve bir şey söylemek zorunda kalacak. Bir şey söyledikçe de Mansur Bey’in popülaritesinin azalacağını ve o geçiş sürecini, seçimi kazansa bile çok rahat idare edemeyeceğini düşünüyorum. Çünkü o geçiş süreci siyasî aktörlerle yapılacak bir şey. Geçişi yürütecek olan liderin siyasî partilerle masaya oturup, onlarla gücü bölüştürmesi gerekiyor. Bu da siyaset yapması, kamplaşmalara girmesi, yani insanın biraz elini kirletmesi anlamına geliyor. Mansur Bey’in orada biraz sıkıntı yaşayabileceği kanaatindeyim. 

Bu profilde olan iki genel başkan var: Birisi CHP Genel Başkanı, diğeri İYİ Parti Genel Başkanı. Bu insanlar, biraz evvel söylediğim gibi, ellerini kirletmiş kişiler. İyi kötü herhangi bir konuda yorum yapmaları isteniyor; yorum yapıyorlar, pozisyon alıyorlar. Kamuoyu anketlerinde belediye başkanlarının yüksek çıkması, fakat parti başkanlarının düşük çıkmasının sebebi de o. Belediye başkanları sadece metro yaparak, sadece ihâleleri şeffaf yaparak, doğru hizmet yaparak çok popüler olabilirler. Fakat genel başkanların öyle bir sorumluluk alanı olmadığı için, onlar, belki de en zahmetli işi yapıyorlar. Her konuda yorum yapmak zorundalar. Diyelim Libya meselesinde bir pozisyon alıyorlar ve toplumun bir kesimini mutsuz ediyorlar. Suriye meselesinde, Kürt meselesinde, İstanbul Sözleşmesi’nde, göçmen meselesinde mutlaka bir tavır almak zorundalar. Mesela, göçmen meselesinde Mansur Bey’in tavrı yok; göremiyoruz. Ama göçmen meselesinde bir siyasetçi mutlaka tavır almak zorunda kalıyor. O yüzden, genel başkanlar bu zahmetli işi yapan aktörler.

Bir de, marka bütünlüğü denen bir hâdise var. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Ankara Büyükşehir Belediyesi, sadece kendi personelinden, yani atadıkları bürokratlardan sorumlu. Siyasî partileri ise, ilçe teşkilat başkan yardımcısının facebook paylaşımı bile olumsuz etkileyebiliyor. Günümüzdeki medya kültüründen bahsediyorum. CHP Bayburt İl başkan yardımcısı göçmen karşıtı paylaşımlar yaptı. “Bütün CHP’liler böyle” diyebiliyorsunuz. Dolayısıyla onlara eksi kredi yazılıyor. 

Ancak şöyle bir durum var: Bu insanların oyu gerçek. Yani araştırmalarda görünen oy gerçek. Eğer bundan sonra giderse, kampanya süresince bunun üstüne atacak. Belediye başkanlarının oyu, siyasî tavır aldıkça gitgide düşecek. Bence, kazanma meselesi burada önem kazanıyor. Araştırmaların bize gösterdiği, Kılıçdaroğlu’nun oyu Erdoğan’ın 1-2 puan gerisinde olabilir, fakat kampanya süresince onun da toparlanabileceği kanaatindeyim. Ben, Kemal Kılıçdaroğlu ve Meral Akşener’in gerçek birer siyasetçi olduğunu, bu iki aktörün, seçime, kampanyaya, şu andaki taban oylarının üzerine koyarak gideceği kanaatindeyim. Mevcut durum da göz önünde bulundurulduğunda, seçilmelerinin önünde hiçbir engel görmüyorum. 

Ancak bu insanların iki dezavantajı var: Meral Akşener’in kadın olması; Kemal Kılıçdaroğlu’nun Alevî olması. Bu, sürekli olarak söylenen bir şey ve aslında cinsiyetçiliğin ve kimlik siyasetinin bir sonucu. Birçok insan büyük ezberlerle konuşuyor: “Türk sağ seçmeni, muhafazakâr seçmen, kadın lidere veya Alevî adaya oy vermez.”  Ben bu kanaatte de değilim. Türkiye muhalefeti, erkek, Sünnî ve Türk adaylarla iki seçim kaybetti. Ekmeleddin İhsanoğlu ve Muharrem İnce ile iki seçim kaybetti. Buradaki asıl meselenin, yönetme kabiliyetini, yönetme programını ya da yönetme isteğini hissettirmek olduğunu düşünüyorum. Kemal Bey veya Meral Hanım ciddi problemlerle ortaya çıkarlarsa, ciddi bir kabine formasyonu ile ortaya çıkarlarsa…

Ruşen Çakır: O konuyu ikinci tura bırakalım. İkinci turda konuşmayı düşündüğümüz husus tam da bu. İsimler, ama isimlerin dışında muhalefet kamuoyunun karşısına neyi nasıl koyacak? Bu konu gerçekten önemli.

Ayşe, Kılıçdaroğlu, İmamoğlu, Mansur Yavaş, Meral Akşener isimleri konuşulurken, bir yanda aritmetik, bir yanda da bence Türkiye’nin en önde gelen sorunlarından Kürt meselesi ve Kürt seçmenin tavrı da öne çıkartılıyor. “Ekrem İmamoğlu Kürtler’den oy alır, ama Mansur Yavaş alamaz. Kılıçdaroğlu alır, ama Meral Akşener alamaz” gibi. Kılıçdaroğlu sorusunu soruyorum, ama bu boyutunun da altını çizersen iyi olur. 

Ayşe Çavdar: Ben daha oralara gelmediğimizi düşünüyorum. Çünkü Burak’ın söylediği ve 2. bölümde tartışacağımız “İttifak son şeklini nasıl alacak, bir kabine nasıl oluşturulacak?” meselesinde benim önerim de aşağı yukarı öyle. Kılıçdaroğlu’nun kazanabilmesinin, Erdoğan’a karşı başarılı olabilmesinin bir koşulu var: Erdoğan’la yarışmaması. Onun yerine, bütün çabasını elindeki ittifakı genişletip, müzakere kapasitesini artırmaya vermek zorunda. Erdoğan’la yarışırsa kaybedecek. O yüzden kötü bir aday. Erdoğan’la yarışmamayı kabul ederse iyi bir aday olacak. Senin söylediğin, Kürtler, Alevîler, bu ittifakla, Kılıçdaroğlu ile nasıl bir bağ kuracaklar? Daha önemlisi, şimdi, daha sol bir oy birikti. Çünkü ittifaklardan herhangi birisine kendisini yakın görmeyen gençlerin gözünde, pek kimseler beğenmese de, sol partilere doğru bir önceki dönemlerden farklılık gösteren bir tür iltifat var.  Bu, Meclis’te nihayet 4 milletvekilinin olmasıyla da ilgili bir şey — HDP’yi bir tarafa bırakarak söylüyorum, HDP’nin durumu ayrı. Dolayısıyla oralarda kuracağı diyaloglar çok önemli. Şimdi yarışacak şey, Erdoğan sonrası Türkiye’de, kimlerin hangi tarafta olacağı, hangi projelerle geleceği ve birbirleriyle hangi konuları pazarlık edecekleriyle ilgili. Kılıçdaroğlu’nun bütün sermayesi ve şansı bu. 

Bence, Kılıçdaroğlu iki şeyi çok net ispatladı: Biri, yaralanabilir olmaya açık. Bu çok önemli bir hikâye. Çünkü hep “Bu lider, bu siyasî samimî mi?” diye konuştuğumuz şey, esasında taş atılabilir olmaya açıklık meselesi. Bunu defaatle kanıtladı. Adalet Yürüyüşü’nde kanıtladı, şehit cenazesinde saldırıya uğradığında kanıtladı. Kendisini, olduğu gibi her şeyiyle ortaya koymaya hazır biri var karşımızda. Bu birikimi, bu hazır oluşu, sürekli olarak bir ittifak oluşturmaya, arabuluculuk etmeye, pazarlık ve müzakere etmeye kullandı şimdiye kadar. Bence “Ben de hazırım. Neden ben olmayayım? Ben, ben, ben…” demesi yabancılaştırıcı bir şey oldu. Bence bu danışmanlarının yaptırdığı bir hata. Kılıçdaroğlu onu toparlarsa, bu rolüyle önümüzdeki dönem ihtiyaç duyulan –lider değil ama müzakereci–, derleyip toparlayan, masa kuran, insanları masada tartışmaya çağıran bir referans kişi olarak Cumhurbaşkanı adayı olması en önemlisi. Ben Kılıçdaroğlu’nun, Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’nun önünü kesmesini, hem kamuoyunda hem teşkilatlarda “Mansurcular ve Ekremciler” diye 2 grubun oluşmasına da bağlıyorum. Ateşli Mansurcular ve ateşli Ekremciler var. Parti içinde bu kadar kırılgan dengelerin olduğu… Çünkü sadece seçim olmayacak, aynı zamanda o seçim süresince hem CHP hem İYİ Parti hem diğer partiler ve hem de ittifakın kendisi, sürekli ve dinamik bir değişim içerisinde olacak. Öyle bir dönemde, bu ateşli Ekremciler’le ateşli Mansurcular’ın birbirlerine girme ihtimali bence hiç az değil ve doğru da değil. Ayrıca Kılıçdaroğlu, “İstanbul ve Ankara’yı gözden mi çıkaralım?” dedi ki, onun da yabana atılır bir şey olduğunu düşünmüyorum. Geçmişte CHP, seçim stratejilerinde çok ciddi hatalar yaptı bu konuda. Ben bir tanesini yazmıştım. Hâlâ, öyle bir oy verdiğim için utanç duyduğum ve CHP söylediği için verdiğim tek oy Mustafa Sarıgül’dü. İstediğiniz kadar gülebilirsiniz bana. Çünkü belli ki o zamanki strateji, Şişli’yi alabilmek için, Mustafa Sarıgül’den kurtarmak için, nasıl olsa kazanılmayacak bir İstanbul seçimi olmuştu. Onun dışında, Ekmeleddin İhsanoğlu ve Muharrem İnce vakaları da var elimizde. Dolayısıyla, şimdiye kadar “Ben ne yapmalıyım?” sorusuna yanlış cevaplar verdi. 

Şimdi Kılıçdaroğlu’nun aday olmasıyla, CHP kendini de ortaya koymuş oluyor gibi geliyor bana. Çünkü Kılıçdaroğlu herhangi biri değil. Ya da dışarıdan getirilip konulmuş, parti içinden ama partinin tamamını temsil etmeyen bir aday değil. Gerçi parti demokrasisi açısından kongre süreçleri de tartışılmalı, ama yıllardır partisini temsil eden, taşıyan, bir yerlere getirmiş ya da bir yerlerden düşürmüş, ama sonuçta performansını ortaya koymuş bir başkan. Dolayısıyla, Kılıçdaroğlu’nun aday olarak çıkması, partiyi, bu anlamda derleyip toparlayıcı hem risk alan, dolayısıyla “samimiyetine” güvenilen bir referans noktasına dönüştürülebilir. O yüzden, ben başından beri –Muharrem İnce vakasında bile– en doğru adayın Kılıçdaroğlu olduğunu düşünüyordum. Çünkü bir şekilde partinin kendisini ortaya koyması gerekiyor. 

Bir şey daha söylemem lâzım. “Ne yapmalı?” kısmını ayrıca konuşuruz, ama Kılıçdaroğlu’nun aday olarak nasıl biri olabileceğiyle ilgili “Müzakere etti” dedim ya, ancak onu sürdüren bir aday olursa… Anladığım kadarıyla Kılıçdaroğlu’nun gerek danışmanları gerekse popülizmin öznesiymiş gibi görünen parti taraftarları, ondan bir liderlik sergilemesini istiyorlar. Oysa Erdoğan’la o konuda yarışabileceğini zannetmiyorum. Çünkü Erdoğan neredeyse bir kült hâline gelmiş vaziyette. Ona benzetilmesi, hem Kılıçdaroğlu’nun üzerine yakışmayacak bir giysi olacak, hem de Erdoğan’ın bir alternatifi olmayacak. Tam da “Erdoğangiller”in, AKP tarafının, “Ne farkı olacak?” diyeceği bir şeye dönüşebilir; üstelik de ürkütücü olabilir. Kılıçdaroğlu öyle biri değil. İstese de öyle birisi olmayacak. O yakışmayan şeyi üzerine giydiği zaman, hem yaşı itibariyle hem onunla tanışıklığımız itibariyle, böyle bir sonuç vermeyecek. Dediğim gibi, bundan çok, arabuluculuk yapan ve masa kuran tarafını konuşturması lâzım. Bu bence en önemli şart. Lider olmayı değil, hakemlik pozisyonunu oynaması. Çünkü seçimden sonraki dönemde, o arabuluculuk rolüne bizim çok ihtiyacımız olacak. Burak’ın söylediği gibi, “Yetkilerini kullanmayacak bir başkan arıyoruz”dan biraz daha fazla bir şey. O yetkilerini ne için kullanacak? Mesela, kabine içindeki dengeleri nasıl kullanacak?

Şöyle bir durum daha var: Kılıçdaroğlu’nun bu tarafı pek konuşulmuyor, ama Millet İttifakı’nın müstakbel parçaları ve şimdiki parçası hep iktidar mahfilindeki partilerden kopup gelmiş gruplardan oluşuyor. Onların birbirlerine güvenmedikleri çok ortada. Güvenseler Davutoğlu ve Babacan ayrı parti kurmazlardı herhalde. Tarzları da farklı. Bunlar ancak üçüncü bir evde, dışarıda, kendilerinin olmayan bir evde yan yana gelebilirler. Kılıçdaroğlu liderliğe oynarsa, o ekipler ve onların müstakbel seçmenleri açısından da yabancılaştırıcı bir efekt yapabilir. O yüzden de lider pozisyonuna uymaması lâzım. Sonuç olarak, “Kılıçdaroğlu kendisi olsun, kazanır” diyorum ben. Fakat Erdoğan’la, Erdoğan gibi yarışmaya kalkışırsa işi çok zor. 

Ruşen Çakır: Kemal, sen de Kılıçdaroğlu’nun kendisini aday olarak lanse ettiğini düşünüyorsun değil mi?

Kemal Can: En azından yokluyor, evet.

Ruşen Çakır: Mesela gençlere yönelik videoları, son çıkışları, İngilizce attığı tweet’ler… Bir de, mesela Amerikalılar’a hitap ettiği zaman, “Biz bir grup olarak iktidarı aldığımızda…” diye ifade ediyor. Yani CHP olarak söylemiyor. Herhalde ciddi olarak aday olmak istiyor. Sence olacak gibi gözüküyor mu? Olursa, ne olur? Aslında Ayşe ve Burak, artıları ve eksileri ile beraber ayrı ayrı çok önemli şeylerin altını çizdiler. Özellikle şu hususu tekrar vurgulamakta yarar var: Şöyle bir iddia var: Biz geçiş dönemini yapıyoruz. Başkan değil, bu geçişi sağlayacak birisini seçiyoruz. O kişi gerekirse haklarından feragat edecek. Esas film, yeni sisteme geçildiği zaman başlayacak. Liderlik gösterileri orada olacak. Kılıçdaroğlu ya da kim cumhurbaşkanı olursa, orada daha sembolik bir konuma gelecek. 

Kemal Can: Senin işaret ettiğin, Burak’ın söylediği hususla ilgili bir durumu yeniden değerlendirme ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Millet İttifakı’nı, daha önceki seçim, ondan sonraki yerel seçim ve bu yakın döneme kadar, şimdi konuştuğumuz güncel tablo oluşmadan önceki durumla değerlendirdiğimizde, teorik olarak pek çok siyasî taktisyen ve mevcut durumun koşulları, sanki bir revizyon, bir geçiş dönemi ittifakı oluşuyor ve her şey bunu biçimleyecek şeklindeydi. 

Ruşen Çakır: Restorasyon da deniliyor. 

Kemal Can: Ama şimdi, seçimin temel motivasyonu ve “kim?” tartışmasının öne çıktığı konjonktür, bu varsayımı ana mesele olmaktan uzaklaştırdığı kanaatindeyim. Aritmetiğe dayalı olarak birtakım stratejiler kuruluyor, taktikler ona göre biçimleniyor; ama o aritmetiği neyin sağladığı ile ilgili değerlendirmeler, o geçiş dönemi, bir şey yapmamak üzere birini seçme fikri konusunda bir hesaplama, bir mühendislik faaliyeti var. Ama seçmen eğiliminin onunla ne kadar örtüştüğü ya da seçmeni öyle bir şeyle seçime götürme niyetinin ne kadar baskın olduğu, artık tartışmalı olmaya başladı. Senin söylediğin gibi, daha popülist çıkışların –Burak ona, “siyaset yapmak ya da politik tavır almak” diyor ama– politik tavır almaktan çok, mevcut dalgaları ve reaksiyonları arkasına almakla ilgili bir motivasyonun daha belirleyici olduğunu düşünüyorum. Temel mesele, yıllardır Erdoğan’ın kişiselleşmiş iktidarını mümkün kılan şey, “Nasıl ve ne?” sorularının yerine, “Kim?” sorusunun baskın olduğu bir siyasî gündemdir. Bugün bunu niyet etse de etmese de, bu öyle bir figür olsa da olmasa da, Kılıçdaroğlu’nun kendi tercihi ya da itildiği nokta, “Kim?” sorusuna dâhil olan bir denkleme doğru ilerliyor. Ben bunun sorunlu olabileceğini düşünüyorum. Çünkü bir yandan onun mezhep kimliği ya da CHP’nin Genel Başkanı olması dolayısıyla, belki de çok yerleşik olan bu siyasî kamplaşmayı kırabilecek bir aktör olması. Bunu, Obama’nın seçildiği tabloya benzetebiliriz. Yani, “Amerika’da siyah bir başkan olur mu?” Amerika’da siyah bir başkan oldu, ama peşinden Trump geldi. Bütün o kutuplaştırmayı kıracak ve bütün o dengeleri bozacak bir şey olarak ve artık başka türlü düşünmeyi mümkün kılacak bir şey gibi düşünüldü. Ama onun kurduğu ve onun yarattığı zemin tam tersi bir şey üretti.

Kılıçdaroğlu’nun da, pek çok kutuplaştırma alanını dağıtacak bir figür olarak bir toparlayıcılık içermesi mümkün. Ama o toparlayıcılığa ilerleyiş biçimi ve şu anda seçtiği tavır ve politik tercihler, onu çok doğrulamıyor açıkçası. İlk çıkışları itibariyle, ben biraz dalgayı arkaya almak ve temel mesele olarak da, seçimin yeniden bir referanduma dönüşüp… Burak’ın söylediği ve pek çok ankette çıkan şey, Kılıçdaroğlu Erdoğan’dan daha yüksek oy almıyor, ama Erdoğan’a artık oy vermeyeceğini söyleyen seçmen çok daha belirleyici. Dolayısıyla “Kim gelse Erdoğan’ı geçebilir” ihtimalini büyüten şey, aslında Erdoğan’ın karşısında neyi istemediğine ilişkin. Şu anda Türkiye’deki siyasî seçmen motivasyonu büyük ölçüde ne istenmediği ve tepkiler üzerine biçimleniyor. Dolayısıyla, o söylediğimiz varsayım, “İktidar, bir şey yapmamak üzere gelecek” ya da “Cumhurbaşkanı, yetkileri kullanmamak üzere gelecek” tezi, muhalefetin yakaladığı yüzde 55’in ne kadarını temsil ediyor konusunda, daha fazla şüphe duymamızı gerektirecek bir durum. Bir tür ifrat-tefrit hâli yaşandığını düşünüyorum. Yakın zamana kadar, bu bloklaşmayı, kimlik siyasetini, kutuplaştırmayı kıracak şeyin, benzeşme olduğu düşünülüyordu. Benzeşerek, onlar gibi olan birtakım… mesela Ekmeleddin İhsanoğlu da öyle bir formüldü. Yerel seçimde bunun çok kullanıldığı ve başarılı olduğu iddia edildi İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın özelinde. 

Şimdiyse tam ters yöne gidip, “Olmaz” denilen bir Alevî adayın, “Olmaz” denilen CHP’nin Genel Başkanı’nın muhalefetin ortak adayı olması. Bu ikisi de mümkün olabilecek, ama sağladığı sonuçla ilgili daha fazla problem yaratabilecek durumlar. İki nedenle: Bunu daha önceki programlarımızdan birinde tartıştık; bir şey yapmamak üzere iktidar olmak ya da yetkileri kullanmamak üzere cumhurbaşkanı olmak, seçimin toplam sonucuyla çok bağlı bir şey. Sistem değişikliğini sağlayabilecek etkiyi, gücü yakalamayan bir iktidarda, üstelik de bir şey yapmayan ve yetki kullanmayan birinin yaratacağı sonuç ne olabilir? Sonuçta, seçmenin bunu öngörmeden oy kullanacağını varsaymak için hiçbir nedenimiz yok. Bugün Kılıçdaroğlu’nun da hamle etmeye çalıştığı popülist atakların hiçbiri, bir şey yapmamak üzere iktidar değişikliğini beklemiyor. Seçmendeki o yüzde 45-55 dengesini muhalefette bozan şey, ne kadarının bu revizyon ve bir şey yapmamak üzere bir geçiş iktidarını desteklediği konusu bence son derece tartışmalı. Ve bu “Kim?” tartışması bunu büyütüyor. 

Ruşen Çakır: Belki şöyle bir şey işin rengini değiştirebilir. Şu hâliyle tek konuşuyor, ama ekip ve birlikte çıkma meselesi söz konusu olduğunda, belki o zaman durum değişebilir. Diyelim ki, Kılıçdaroğlu, Akşener, Babacan, Davutoğlu ve Karamollaoğlu birlikte çıkıp, aynı ortak hareket adına farklı konular hakkında farklı şeyler söyledikleri zaman, sanki işin rengi biraz değişir gibi geliyor bana. Buradan ikinci tura geçelim. Kemal’in dediği “Kim?”den çok, “Ne, nasıl?” meselesini daha çok konuşmak gerekiyor. Kılıçdaroğlu, Akşener, İmamoğlu ya da Mansur Yavaş, kalkıp, “Ey halkımız! Ben sizden 2 sene istiyorum. Sonra vallahi billahi sadece kurdele kesen bir cumhurbaşkanı olacağım” diye oy istemeyecek. Ama bir şey de söylemesi gerekiyor. Hem sistemi değiştirmeyi vaat edecek, ama aynı zamanda sistemi değiştirme sürecinde ve sonrasında, neyi nasıl yapması gerektiğini de söylemesi gerekecek. Ne dersin Burak?

Burak Bilgehan Özpek: Hiçbir şey yapmama meselesini tartışmamız gerekiyor. Kemal Can iyi söyledi. Hiçbir şey yapmama ve sadece bir kararla parlamenter sisteme geçme süreci değil. Benim orada söylemek istediğim, mevcut iktidar şebekesini çözme ve onun iktisadî ve bürokratik kaynaklarını tasfiye etme süreci, zahmetli ve kirli bir iş; meşakkatli bir süreç. Yani ülkeyi yönetmek, belirli bir program uygulamak başka bir şey. Fakat eski dönemin ahbap-çavuşlarını tasfiye edebilmek, o mekanizmayı çözebilmek başlı başına bir iş. Zaten o geçiş sürecinin zorlu kısmı orası. Şöyle olabilir: Eski sistemi tasfiye etme sürecini kendi sisteminizi oraya yerleştirmek için kullanabilirsiniz — ki bu otoriter sinyaldir. Eski sistem o kadar kötüdür ki, siz onunla mücadele etmek için bir kampanya başlatırsınız, kazanırsınız. Fakat eski sistemi tasfiye etmenin en büyük riski, sizin yeni bir sistem kurmanız ve yeni bir otoriterliğe gitmenizdir. Polonya örneğinde olduğu gibi: “Sovyet kalıntısı hâkimleri tasfiye edeceğiz” diye bir kampanya başlattılar. Daha sonra tamamıyla hükümete bağlı hâkimleri atadılar. Dolayısıyla bu mesele çok ciddi idare edilmeli. 

Biz bugün Sedat Peker videolarını konuşuyoruz. Her sabah büyük yolsuzluk haberleriyle uyanıyoruz, devlet kurumlarının çöktüğünü görüyoruz. Kanun hâkimiyetinin uygulanmadığı bir düzenden bahsediyoruz. Bakın, hukuk düzeni demiyorum. Çok daha temel bir şeyden bahsediyorum. Hukukun üstünlüğünden bile temel. Modern devletin, 18. yüzyıldan bu yana alâmet-i fârikası. Dolayısıyla, bu yeni geçiş süreci, biraz bunları tamir eden bir süreç olacak. Ama bu tamirat, herhangi bir siyasetçinin sistemi kendisine bağlamadığı, merkezîleştirmediği, kendi gücünü pekiştirmediği bir şekilde ilerlemek zorunda. Dolayısıyla, bütün aktörlerin katılımıyla, müzakere içerisinde ve bir şekilde gücü de paylaştırarak, sadece Cumhurbaşkanı Kararnâmeleri’yle değil, bu kararnâmeleri muhalif koalisyonun aktörleriyle müzâkere ederek götürülmesi gereken bir süreç. Orada gücün bir şehveti var, bunu kabul edelim. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, cumhurbaşkanı olacak kişinin kendisine, herhangi bir aktörü hızlı bir şekilde tasfiye etme imkânı veriyor. Cumhurbaşkanı berâtını aldığınız andan itibâren, sizi o güne kadar desteklemiş bütün muhalif grupları hızlı bir şekilde kriminalize edebilir ve hızlı bir şekilde tasfiye edebilirsiniz. Üstelik kamu kaynakları da elinize geçtiği için, bugün, sabahtan akşama kadar Tayyip Erdoğan’ı öven televizyon kanalları sizi övebilir. Sizin kişisel oyunuz da hızlı bir şekilde yüzde 35-40’a çıkabilir. Bütün yardım mekanizmalarını, devletin kurumsallığını bypass ederek biriken ve bir şekilde siyasî amaçlar için dağıtılan parayı da kendi uhdenize alabilirsiniz. Üniversiteleri, akademiyi, sivil toplumu bir şekilde merkezîleştirebilirsiniz. Yepyeni bir Tayyip Erdoğan oluşabilir. Burada mesele bize daha sempatik gelen yeni bir Tayyip Erdoğan yaratmak değil. Bu kişisel hareket alanını geniş tutan sistemi, müzakere ile, muhalefetin aktörleri ile daha istişâre ederek, eski sistemin tasfiye sürecini tamamlamak. Asıl amacımız bu. O tasfiye sürecini tamamlamak için de Ayşe’nin söylediği gibi, hakikaten masa kurabilen bir lider olabilmesi gerekiyor. Siyasî hırsları çok fazla olmayan, önümüzdeki 20 sene bir siyasî projeksiyon yapmamasını beklediğimiz, daha ferâset sahibi, tâbir-i câizse bu projeyi kendi jübilesi olarak gören bir siyasetçi profiline ihtiyacımız var. Bu, adayın kim olduğundan bağımsız bir şey. İhtiyacımız olan profil bu. Muhalefetteyken diyalog kanallarını açık tutan siyasetçiler var. Bunlar, İstanbul ve Ankara seçimlerini kazandılar. Ben muhalefet siyasetçilerinin bu ferâsete yeteri kadar sahip olduklarını ve bu tasfiyeyi de yapabileceklerini düşünüyorum.

Benim buradaki endişem, seçimi kazanma noktasında değil. Ben iyi bir programla, ülkeyi yönetme kararlılığıyla ortaya çıkıldığı takdirde, seçimin kazanılacağını düşünüyorum. Bu konuda çok samimiyim. Doğru politikayı önerirlerse ve halkı ikna edebilirlerse, Kemal Bey’in de, Meral Hanım’ın da, Ekrem Bey’in de, Mansur Bey’in de seçimi kazanacağını düşünüyorum; orada bir tereddütüm yok. 

Bu kimlik politikası meselesi doğru; AK Parti’nin oyunu yıkmak istediği saha orası. Ancak, günün sonunda, muhalefet, halka yönetme sinyalini verdiği zaman, kazanıyor. Geçmişte kazandı. Ama daha önceki iki cumhurbaşkanlığı seçiminde, muhalefet adayları bu sinyali veremedi. Verilirse kazanılır. Asıl problem, seçimden sonra o geçiş sürecinde başlayacak. Son 20 senedir, bir şekilde devletin içinde kök salmış, kendi imtiyazlarını kaybetmek istemeyen, kamu ihâle pastasından pay almış, semirdikçe semirmiş, bu sistemsizliğin kendisinden bir sistem üretmiş olan aktörler tasfiye olmaya direnecek. O bakımdan, o geçiş sürecini idare edecek aktörün, hakikaten sistemin elementleriyle barışık, sistemi tanıyan birisi olması lâzım. O yüzden, sizin söylediğiniz o kabine formasyonu çok önem arz ediyor. O sistemin içerisinde tek bir adamın kalması, o adamın kimliğini öne çıkartırken, kabinedeki insanların profili, devleti tanıması veya yerleşik aktörlerle ilişkide bulunması, o tasfiye sürecini başarılı kılacaktır diye düşünüyorum. 

Ruşen Çakır: Ayşe, seninle devam edelim. Sen notlarının bir kısmını bu bölüme saklamıştın. Gerçekten bir restorasyon, revizyon, tasfiye nasıl olacak, kaç yıl sürecek? Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden çıkılacak mı? Zaten bunu bir kişinin yapabilmesi de mümkün değil. Ama ortada şöyle bir sorun da var: Bir muhalefet blokundan bahsediyoruz, ama muhalefet bloku da birbirine benzemeyen insanlardan oluşuyor. Mesela Davutoğlu ile Babacan tek bir parti bile kuramadı. İki ayrı parti kurma ihtiyacı hissettiler. Hem tarihsel sorunlar var, hem çok temel konularda farklılıklar var. Seni dinleyelim.

Ayşe Çavdar: Ben tam da oradan başlayacaktım. Üstelik “Bu ne güzel bir avantaj” diye başlayacaktım. Çünkü bizi buraya tek parti iktidarları getirdi. Sonra bir tek parti, AKP, koalisyon değilmiş gibi koalisyonlar kurarak hem kendini bitirdi hem de ülkenin kaynaklarını yok etti. Şu son yangınlar da öyleydi. Çünkü tek akıl, tek karar, işlev görmeyen bir akıl ve kararla yürütmeye çalıştı. Bana en eğlenceli, en bereketli ve en umut verici gelen şey, muhalefet blokunun bu kadar farklı, üstelik birbirine çok da güvenmeyen aktörlerden oluşması. Çünkü öyle bir döneme gireceğiz ki bu aktörler, hiç denge ve denetleme kurumunun kalmadığı bir siyasî ortamda, birbirlerini dengelemek ve denetlemek ihtiyacı hissedecekler demek oluyor. Çünkü kimse bir diğerinin olduğundan daha fazla ileri gitmesini istemeyecek. 

Burak “şunları, şunları yapabilir” diye sıraladı. Kılıçdaroğlu ya da yeni gelen herhangi birisinin, şu formülasyonda yapabileceğini düşündüğünü zannetmiyorum. Tabii ki teorik olarak böyle bir durum var: Yeni gelenler, eskiyi tasfiye ederken, kendi otoriterliklerini kurabilirler. Ama bu kadar farklı, bu kadar birbirine benzemez ve birbirine güvenmeyen aktörlerden oluşan bir koalisyonda, bu işleri yapmak zor; neredeyse imkânsız. Ben de buna çok güveniyorum. Zaten o nedenle Kılıçdaroğlu’nun adaylığının, diğerlerinden daha avantajlı bir şey olduğunu düşünüyorum. 

Peki, ne yapabilirler? Bir an önce bir kabine açıklamaları gerekiyor. Kabinede boşluklar olabilir. Diyebilirler ki: “Şimdilik yanımızda şu cumhurbaşkanı, yanında da şu şu adamlar ve kadınlar var. Buralar da dolacak.” Böylece şu olabilir ki bu aynı zamanda seçime hazırlanma stratejisidir bence: “Erdoğan’ın karşısında ne olacak?” tartışmasından, “Bu kabine içerisinde bu işi şu yapabilir, bu yapabilir” diye, muhalefetin kendisini tartıştırdığı bir denkleme geçebiliriz. Muhalefet kendini tartışarak bir mecraya ve bir merciye dönüşür. Ben bunun Türkiye’nin şu hâlinde değme propaganda kampanyalarından daha iyi işlev göreceğini düşünüyorum. Çünkü bu tek partili, tek akıllı, tek yetkili, tuhaf, alaturka cumhurbaşkanlığı sisteminin en büyük hikâyelerinden bir tanesi, karşı ya da taraftar olmanın dışında, bir türlü o siyasî tartışmanın içine girmememizdir. Böyle yaparsa, kabineyi açıklayarak, kendini tartıştırmak suretiyle AKP’nin son derece daralttığı, yok ettiği ve hatta çürüttüğü bu siyasî alanı açabilir. Oradan artık toplumda ne varsa, onu duymaya, onu çıkarmaya başlarız.  Şu durumda, göçmen tartışmasında da, Afganistan tartışmasında da, yangınlarda da aynı hikâyeyi tartıştık. Birdenbire her konuda, bir tuhaf ikili tartışmalara sıkışıyor. Muhalefet bu alanı açarak, kendisini siyasî tartışmanın ana mecrası hâline getirir. “Muhalefet” diyorum, çünkü Millet İttifakı’ndan fazla bir şeyden bahsediyoruz. Belki o şeye katılarak bir ittifak olacak, belki de başka bir formülasyon bulacaklar, bilmiyorum. Ama onun açıklanması gerekiyor. 

Bunun dışında, yapabilecekleri şeylerden bir tanesi, mevcut sorunlar üzerinden toplumla diyalog kurmak. Atıyorum, şunu bile yapabilirler şimdiden: “Adaylar ihtimalini, aday adayı adaylarını belirleyeceğiz şimdiden. Hadi konuşalım.” Burada bütün hikâye şu: Metafor kullanmaya çalışmadan anlatmaya çalışıyorum olmuyor. Buna “Boğaç Han Stratejisi” demiştim. Karşımızda bir boğa var. Pek gücü kalmasa da, bütün gücüyle üstümüze doğru geliyor. Biz ne yapacağız? Rakibi olarak, yumruğumuzu boğanın alnına dayayıp onu ayakta mı tutacağız, yoksa şöyle bir kenara çekip, kendi ağırlığıyla tepe üstü çakılmasını mı bekleyeceğiz? Ben, bu durumda ikincisinin geçerli olacağını ve o sahayı kurmak gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla, yapılacak işlerden bir tanesi, orada bir şenlik kurmak. O şenlik de ancak kendini tartıştırarak, kendini tartışmaya açarak ve yapacaklarını söyleyerek olur. 

Millet İttifakı’nın ve Millet İttifakı’nın dışında kalan diğer muhalefet partilerinin de en temel vaatlerinden bir tanesi Parlamenter Sistem. Kimi ağzından kaçırıyor, “dönüş” diyor. Kimi “iyileştirilmiş” diyor. Kimi “geliştirilmiş” diyor. Ama bir taraftan da Parlamento’da nasıl bir performans sergilediklerine bakıyoruz. Önder Algedik neredeyse 3 haftadır yazıyor. Bu sefer, uluslararası anlaşmaları merkeze alarak istatistiği çıkarmış. İktidarın Meclis’e getirdiği uluslararası anlaşmaların, Meclis’ten onay oyu alarak geçme oranı yüzde 98. Yani, muhalefet ve iktidar oylarının yüzde 98’ini alarak geçiriyorlar. “Güçlendirilmiş Meclis” ya da “İyileştirilmiş Meclis” diyorsun. “Elinde bir Meclis var, bunu çalıştır” dediğimiz zaman, “Ama bizim gücümüz yetmiyor ki” diyor muhalefet vekilleri. Öbür taraftan, bir bakıyorsunuz, bu örnekte olduğu gibi, onay vermesi hâlinde… Mesela İYİ Parti’nin Orman Yasası’nda başlarına gelen şey. 14 kişi bu yasaya kabul oyu vermiş. Yani söylediğim şey şu: Geliştirilmiş ya da İyileştirilmiş Parlamenter Sistem diyoruz ya, şu andan itibaren, Meclis’i kullanarak, orayı bir prova sahası hâline getirebilir. Meclis’i şimdiden topluma açmaya başlayabilir. Eğer öyle bir yere doğru gideceklerse, bu da ellerindeki önemli stratejilerden biri olarak işlev görecektir. 

Dolayısıyla, iki temel şey var: Her şeyden önce, iki yerde kendisini tartışmaya açması. Bir tanesi, kabinesini açıklayıp vitrine koyar. Biz onları tartışır, hatta değiştirebiliriz de yol üstünde. Artık aday tartışmamıza gerek yok. İkincisi, parti içi demokrasi mekanizmalarını işletir hâle getirecek aday ihtimallerinin tartışmasını şimdiden yapmaya başlar. Üçüncüsü de, Meclis’i, yeni dönemin bir showroom’u olarak şimdiden kullanmaya başlar. Yaratıcılıklarını bu konuda kullanırlarsa, bunu yapmanın birçok yolunu bulabileceklerinden, uğraşacaklarından ve icat çıkaracaklarından eminim; çok da iyi olur. Bütün bunların özü ise şu: Muhalefetin, birbirine benzemez, birbirine güvenmez aktörlerin, hem birbirleriyle tartışmaları hem de kendilerini toplumun eleştirisine, tartışmasına, müdahalesine, hatta angajmanına açmaları. Başka da bir yol olduğunu zannetmiyorum. Çünkü artık propaganda teknikleri bitik. Medyada yoklar ya da çok az medyada varlar. Sokağa çıktıklarında karşılaştıkları sürekli bir direnç durumu var. Bunun ortadan kalkması için, kendi siyasetlerini, hem birbirlerine hem topluma daha fazla açmaları gerekiyor. Bence, başka da propagandaya ihtiyaç olmayacak. 

Ruşen Çakır: Kemal, Ayşe’nin söylediği “Kabineyi ilan etme” fikri, daha önce çok konuştuğumuz, “ekibi gösterme, birlikte ortaya çıkma” meselesinin daha üst aşaması sanki. Buna ek olarak, “Kim?” olmasının dışında, “Nasıl ve ne?” sorusu için, yapılan, yapılabilecek ya da yanlış yapılan neler geliyor senin aklına?

Kemal Can: Birinci turda söylediğimden devam ederek buraya bağlayayım: “Kim?” sorusu gibi, bu kabine de aslında “Kim?” sorusunun bir uzantısı. Çünkü önce ne yapılabileceğine ilişkin bir şeyi tarif ettiğinde, “Bunu en iyi kim yapar?” sorusuna… Ayşe’nin ve Burak’ın biraz önce söylediği gibi, masa kurabilmeye uygun, masayı işlevli hâle getirebilecek olan kim olur? Sonra, o masaya kimler hangi dosyalarla otururlar ve kimlerle müzakere ederler? Bunların hepsi bir süreklilik içerisinde, ne yapılacağı ile uyumu açısından bakılacak şeyler. Çünkü ne yapılacağı ile ilgili şeyi başka türlü tarif edersen, o “Kim?” sorusu veya oluşacak kabine cevabı da başka bir şey. Burada iki boyutlu bir sorun var. Bir, bu yapılacak şeyle, yapacak olan arasındaki uyum. Ama ikinci bir katman var: Bu yapılacak olanla, yapacak olanla ilgili uyuma destek verecek olanların, yani seçmenin nasıl baktığı meselesi var. 

Biz bir varsayım kuruyoruz. Yaşanan soruna ilişkin bir tespitimiz var. Bu tespite bağlı olarak, ne yapılması gerektiği ile ilgili bir fikrimiz var. Buna göre varsayımlar üretiyoruz ve “Buna en uygun aday bu olabilir. Bu da böyle bir süreçle işleyebilir” diyoruz. Ama bu kurduğumuz hikâyede bu soyutlama, acaba alanda böyle mi realize oluyor? Bununla ilgili problem var bence. Son yaşadığımız kimlik tartışmalarına doğru evrilme ile diğer konu başlıklarındaki sivrilme, bana, işin, bizim kurduğumuz tahayyül gibi yürümediğini düşündürtüyor. Şu anda muhalefet, şimdiye kadar hiç olmadığı kadar kazanmaya yakın bir yere geldi. Çıkan anket sonuçlarından da görüyoruz. Hatta muhalefetin desteğini, bu anket sonuçlarından daha ileriye doğru taşıma ihtimali ve potansiyeli de var. Çünkü kararsız blokunda hâlâ önemli bir oran var; iktidar cephesinden kararsız blokuna akış devam ediyor. 

Ama bu kazanmaya yakın olmak, kazanma fikrinin çok yakına gelmesi, her zaman pozitif bir sonuç vermiyor. Yüksek bir motivasyon üretiyor, ama odağı ve balansı bozabilen bir tarafı da var. Hem bir tür rehavet üretme, hem de o kazanma ya da sonuç alma imkânını konsolide etme motivasyonunun, “Peki, ne yapılacak? Kimlerle nasıl yapılacak?” tartışmasını geriye iten bir şey. Mesela, parlamenter sisteme dönüş ve revizyon tartışmalarının giderek geriye doğru itildiği ve daha sivri, “Evet-Hayır”ların, “Şu konuda nasıl pozisyon alındığı” meselelerinin öne çıktığı… Mesela Kılıçdaroğlu’nun kendi tercihleri ve siyasî kimliğinden bağımsız olarak, onun yerleştirildiği ve birtakım siyasî taktisyenler tarafından itildiği alanın başka biçimlendiğini düşünüyorum. Bu, sonuç alıcı bir imkânı büyütebilir. Hatta oy desteğini bile büyütebilir. Muhalefet, çok kuvvetli tepki potansiyelleri ile ilişki kurmasını başarırsa, “Ne olursa olsun, bunlar gitsin” fikrini güçlendirebilir ve sahiden seçim kazanılabilir. Ama ben biraz daha uzun erimli baktığımda, Türkiye’nin daha demokratik, daha iyi işleyen, kendi sorunlarını tartışabilen ve bu tartışmalardan çözüm üretebilen bir zemini, Ayşe’nin söylediği o siyaset alanının yeniden açıldığı platformun ya da iklimin yeniden oluştuğu şey meselesini daha çok önemsiyorum. 

O yüzden de –daha önce pek çok kez tartıştık– sonuç odaklı bakmak ve imkânlardan sonuç üretmeye çalışmak teknik olarak siyasetin meselesi. Ama benim siyasetten anladığım ve olması gerektiğini düşündüğüm şey, yapılacak olanla ilgili kısmı. Kabine ya da adayın kim olacağı meselesi, yapılacak olanla çok ilgili. Bu kazanma fikrinin, sonuç alınabilir fikrinin, çok yüksek bir mümkün hâle gelmesi, bu konudaki dengeyi biraz bozdu. İfrat-tefriti tekrar edeceğim. Daha önce, Ekmeleddin İhsanoğlu gibi bir adayla sonuç alınabileceği fikrinin bir benzerini üretmemek gerekiyor. Çünkü bu sonuç alsa da, zafer olmayan bir sonuca dönüşebilir. Bugünden kurulması gereken şey, “Kim?” tartışmalarının veya hangi dalgaların üzerine oturulacağı tartışmalarının belki vazgeçilmeden kenarda tutulması; ama asıl olarak, yapılacak şeye ilişkin, daha belirgin bir tablonun üretilmeye başlaması gerekiyor. Şu son tartışmalardaki genel eğilimin, hem seçmeni hem de siyasî aktörleri sürüklediği yerin bu yöne olmadığını gördüğüm için de açıkçası biraz endişe duyuyorum. 

Ruşen Çakır: Kabine çıkartacak bir ittifaktan, koalisyondan bahsediyoruz. Kabine kurarken, “Kim, hangi sorunları en iyi çözer?” meselesinin dışında, bir de koalisyonun gereği, ortakların hepsine bir şeyler verilmesi meselesi var. Seçmenin de, o ittifakın olmasını arzulamakla birlikte, ittifakta sevdikleri ve sevmedikleri, hatta nefret ettikleri var. Şimdi isim vermek istemiyorum, ama diyelim ki Kemal Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı oldu. “Şu işlerden sorumlu Cumhurbaşkanı Yardımcısı, şu arkadaşımız olacak” dediği zaman, bazı insanlar tepki de verebilir. Bu, çok hassas bir mesele. Bu anlamda, Burak ve Ayşe’nin dile getirdiği masayı kurabilme konusunda, masayı kurarken, hem sorunları çözebilme hem de dengeyi kurabilmeleri gerekiyor. Bu hakikaten çok çetrefilli bir iş. Bir de tabii iktidarın, bu masayı dağıtma çabalarını da düşünmek lâzım. Yani burayı sürekli torpillemeye çalışacak. HDP ile yapmaya çalıştığını, daha sonra başka alanlarda da yapacak. Yeni yeni sorunlar çıkacak. 

Kemal Can: İktidarın kendi yarattığı krizler eliyle, hiçbir şey yapmadan, o masayı sorunlu hâle sokabildiğini çok açık gördük. İki üç politik pozisyon alıp sivrilttiği her mevzuda, benzer bir çatalın kendiliğinden oluşabildiğini gördük. 

Ayşe Çavdar: Şimdi gene “toplumsal muhalefet” diyeceğim, Burak da oradan gülecek, ama yine de söyleyeceğim. Bunun bir yöntemi var. Çünkü o halkları yumuşatacak olan şey siyasî partiler değil. Siyasî partiler hem iktidardaki partiyle hem birbirleriyle rekabet içerisindeler ve kimse de birbirine güvenmiyor. O halkları yumuşatacak olan şey, az önce söylediğim, o tartışmaya dâhil edecekleri toplumsal kesimler. Bunun iki koşulu var. Biri, “kırmızı çizgi” hikâyesini AKP’ye bırakmayacaksın: “Şu andan itibaren benim kırmızı çizgim, ‘AKP’ye evet ya da hayır’ demekle ilgilidir” de ve bitsin. “Geriye kalanları ben kuracağım. Çünkü senelerdir yaptıklarından dolayı, AKP’nin böyle bir şeyi belirleme hakkı ve meşrûiyeti kalmamıştır.”

İkincisi de, tartışmaya ne kadar çok toplumsal aktörü davet edersen, iktidar gibi çirkin bir şey için birbirleriyle rekabet etmekte olanlar, daha edepli olmak durumunda kalırlar. Dolayısıyla, orayı denetime açacaksın. O kadar karışık değil yani. Burada azıcık lâf çarptırmadan geçmeyeceğim: Danışmanları, Kılıçdaroğlu’ndan bir lider figürü çıkartmak yerine  –ki bence beyhude bir hikâye o – “Siyaset nasıl açılır?” hikâyeleriyle ilgilense, bence daha iyi iş çıkarmış olurlar. Üstelik de partilerine daha çok hizmet etmiş olurlar. 

Ruşen Çakır: Burak, programı seninle bitirelim. 

Burak Bilgehan Özpek: Kabinenin teknokratik niteliğinin yüksek olması gerekiyor. Olabildiğince siyasete bulaşmamış veya siyâseten gölgesi yüksek olmayan isimlerden oluşması bu riski önleyebilir. Teknokratik derken kastım, Türkiye’nin ivedi meseleleri var. Bu ivedi meseleleri teknik bir bilgiyle çözmek gerekiyor. Türkiye’de öyle bir dönem yaşadık ki, siyâseten yargılanmayacak bir siyasetçi bulmamız çok zor. İyi ya da kötü, herkes için söylenecek bir şey var. Dolayısıyla, bu kabinede hangi isimler olacak bilmiyorum; ama benim söyleyebileceğim tek şey, teknokratik özellikleri yüksek olan insanlardan oluşmalı bu geçiş kabinesi. Bu, kısa zamanda bize şunu gösterecek: Şu anda İsrail’de ve Rusya’da benzer modeller uygulanıyor. Biliyorsunuz, İsrail’de kabine kuruldu. Rusya’da da yıllar sonra, liberaller ve komünistler birbirleriyle temas etmeye başladılar. Bu tip yönetimlere karşı müzakere kültürü çok önemli. Fakat topluma da, aktüel, somut, yakın sorunları çözme iradesi göstermek gerekiyor. Çok fazla siyasetin, orada, ilgiyi dağıtabilecek veya çekişmeyi artırabilecek bir yanı olduğunu düşünüyorum. O yüzden, o kabinenin, daha teknik ve rasyonel bir güdüyle hareket etmesi gerektiği kanaatindeyim.

Ruşen Çakır: Evet, artık “Adını Koyalım”ın noktasını koyalım. “Kemal Kılıçdaroğlu aday olur mu? Olursa ne olur?” diyerek, muhalefeti epeyce konuştuk. Burak Bilgehan Özpek, Ayşe Çavdar ve Kemal Can’a çok teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere. İyi akşamlar.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus