17/25 Aralık’ı yeniden gündeme taşıyan Erdoğan Bayraktar bizlere aslında neler söylüyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

17-25 Aralık 2013’te suçlanan isimlerden dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, Diken’den Altan Sancar’a verdiği söyleşide kelimenin gerçek anlamıyla içini dökmüş. Bayraktar’ın bu çıkışı 17-25 Aralık konusunu yeniden gündeme getirmenin ötesinde siyasi açıdan da çok anlamlı.

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı 

Merhaba, iyi günler. Arada sırada böyle oluyor, günde birden fazla yayın, hatta bugünkü gibi üç yayın birden yaptığım oluyor. Normal şartlarda bu yayın hesapta yoktu, “Atatürk ve İslâmcılık” yayınını yapacaktım, Sinan Ülgen’le de söyleşi yapacaktım; ama Altan Sancar’ın Diken’de çıkan Erdoğan Bayraktar röportajını görünce bu konuyu pas geçmek olmaz dedim, yakışık almaz dedim; çünkü 2013’teki 17/25 Aralık operasyonları sırasında gündeme gelen Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’a gerçekten meslektaşımız bir dokunmuş bin ah dinlemiş ve hepimize de dinletti. Görmeyen olmamıştır herhalde. Tabii ki, iktidar yanlısı medya bunu göstermek istemeyecektir; fakat sosyal medyada çok ciddi bir şekilde yayıldığını biliyorum, bazı televizyon kanalları da buna geniş bir şekilde yer verdiler; çünkü aslında çok kapsamlı bir îtirafnâme bu. 

17/25 Aralık 2013’te yapılan rüşvet, yolsuzluk soruşturmasındaki dört bakandan birisi Erdoğan Bayraktar; diyor ki: “Suçlu olanın cezasını çekmesi lâzım, ama şu anda geldiğimiz noktada Allah beni kayırdı ve kurtardı. Şu anda çok iyiyim, atmaca gibiyim. Dosyam var, dosyada ne varsa kabul ediyorum; benim suçum. Telefondaki konuşmalar bana aittir, tapeler bana aittir, renkli çekilen kameralar, teknik takiptekilerin hepsi bana aittir.” Yani ne diyor? “Evet, suçluydum, ama kurtuldum.” Nasıl kurtuldu? Kendi çabasıyla kurtulmadı tabii ki, orada siyasî bir iradeyle kurtuldu, diğer bakanlarla beraber o da –hatta ilk başta, hatırlayacaksınızdır, birtakım şeylere îtiraz etmek istedi ve hemen susturuldu–; onun söylediği şu: “Evet, beni” diyor, “aynı çuvala koydular beni” diyor, burada Cumhurbaşkanı’nı –o tarihte başbakan– suçluyor. “Benim olayım” diyor, “aslında görevi kötüye kullanma, bende rüşvet ve yolsuzluk yok” diyor; “hatta” diyor, “FETÖ savcısı bile bana bunu diyemedi” diyor, “ama beni de aynı çuvala koydular”. Yani görevi kötüye kullanmayla ilgili şeylerde haklıydılar; ama aynı çuvala konduğunu söylediği diğer bakanlar gibi rüşvet ve yolsuzlukla ilişkisi olmadığını söylüyor ve bu noktada da günümüzün cumhurbaşkanı, o dönemin başbakanı ve hâlâ “Liderim” dediği Recep Tayyip Erdoğan’ı suçluyor, diyor ki: “Bana kötülük yaptı, büyük kötülük yaptı, bana yaptığı kötülüğü kabul etmiyorum; ama mertlik ve liderlik konusunda da etrafını sardılar, şimdi o ayrı bir mesele, Erdoğan’ın eline su dökecek lider yok şu anda.” Bu ilginç bir durum, “Bana her türlü kötülüğü yaptı, ama o benim hâlâ liderim” diyor. 

Şimdi, bu anlatıların, röportajda söylediklerinin ilk önümüze çıkarttığı olay, 17/25 Aralık’ın çok ciddi suçlamalar içerdiği; kendi şahsına yönelik olanların doğru olduğunu söylüyor, ama kendisini belli bir limitte tutuyor, diğerleri hakkında hiçbir olumlu sözü yok. Yani şu sonucu çıkartmak mümkün: Tapeler, telefon konuşmaları vs. doğru, teknik takipler doğru, hepsi bana ait” –demek ki diğerleri için de aynı şey geçerli–; “ama ben onlar gibi değilim.” Cümle aynen şu: “Beni de aynı çuvala koyunca liderim”, Erdoğan, “dört tane bakan ile beni de hırsız diye tasvir ediyorsun”, hırsız diyor yani, “Yüzde altmış, yüzde kırk ya da yüzde elli öyle tasvir ediyor, halbuki yakından tanıyanlar beni ayırabiliyor, ben kendimi ayırmak istedim orada; ama gücüm yetmedi.” İlk baştaki çıkışını, demin sözünü ettiğim; “benim gücüm yetmez, döverler beni, öldürürler beni, bilmem ne yaparlar, o kadar gücüm yok benim.” 

Erdoğan Bayraktar gerçekten ilginç bir kişilik. Yıllarca inşaat işlerinde çalışmış, TOKİ’nin başındaydı. Ben kendisini bir kere gördüm hayatta, o da bizim Galatasaray’ın stadının açılışıydı; o mâlûm yuhalanmanın olduğu gün gördüm. Kendisi de Galatasaraylı olarak çok kötü bir tecrübe yaşamıştı, ondan başka görmedim; ama daha önceki çıkışları ve sosyal medyada yaptığı bazı son paylaşımlarda içinin kan ağladığı belli oluyor. Erdoğan Bayraktar bizim önümüze tekrar 17/25 Aralık dosyasını koyuyor, diyor ki: “Bunlar çok ciddi iddialar, ben Allah’ın yardımıyla, Allah beni kayırdı, normalde cezamızı çekmemiz lâzımdı, çekmedik”. Bu şimdi bir kere önümüzde duruyor, tekrar gündeme getiriliyor, komple olarak üstü kapatılan dosyaların tekrar açılmasının zeminini hazırlıyor Erdoğan Bayraktar. Bu noktada tabii, tekrar o günlere dönecek olursak, sekiz yıl önce, Fethullahçılar Erdoğan’la giriştikleri iktidar savaşında 17/25 Aralık dosyalarını ortaya attılar; orada dört bakan ve onların çocukları gündeme geldi, üçünün çocukları gündeme geldi. Bunun üzerinden Erdoğan’a çok büyük bir darbe indirdiler. 

17 Aralık’ta bakanlar ve çocukları, 25 Aralık’ta daha çok Erdoğan’ın yakın çevresi, aile çevresi, arkadaş çevresinden isimlerle… Daha bunun da ardında, neydi o, Kudüs Selam Tevhid soruşturması vardı, burada da AKP’nin birçok isminin İran ajanı olarak suçlanacağı çok daha siyasî bir dosya vardı; ilginçtir, o dosyayı pazarlayanlar, o dosya hakkında kitaplar yazanlar daha sonra, Fethullahçılar’ın yanında yazanlar daha sonra Erdoğan’ın yanında ya da Erdoğan iktidarının yanında FETÖ avcısı oldular, öyle de ilginç bir olay var. O, gerçekten, Fethullahçılar’ın Erdoğan iktidarına yönelik, yerel seçimlere üç buçuk ay kala düzenlediği bir operasyondu. O tarihte de hep bunu söyledim, ısrarla vurguluyorum: Bu iddiaların, büyük ölçüde teknik takibe dayanan iddiaların doğruluğu –ki bugün Erdoğan Bayraktar da bunları büyük ölçüde doğruluyor– Fethullahçılar’ın niyetinin samimi olduğu anlamına gelmiyor. 

Yani Fethullahçılar bir zamanlar İtalya’da gördüğümüz gibi, Fethullahçı savcılar Temiz Eller savcısı değildi. Birtakım kirli ellere karşı mücadele etme iddiasındaki başka kirli ellerdi — ki bu kirli eller de Fethullah Gülen ve etrafındakiler oluyor. Bir iktidar savaşında bu olayı, yolsuzluk iddialarını, rüşvet iddialarını, görevi kötüye kullanma iddialarını kullandılar, kullanmak istediler ve dolayısıyla bir siyasî komplo olduğu gerekçesiyle bu soruşturmanın üzeri örtüldü. O tarihte AKP içerisinde birçok isim de bu olaydan ciddi bir şekilde rahatsız oldu; fakat Erdoğan dizginleri eline aldı ve bütün tepkileri bastırarak bu olayları rafa kaldırdı. Şimdi, Erdoğan Bayraktar bize, tekrar bu dosyaların raftan indirilebileceğini söylüyor. Bunu yaparken, kendisinin 8 yıldır taşıdığı bir rahatsızlık nedeniyle bunu yapıyor; öncelikle buraya bakmak lâzım. 

Ama bir başka olay da şu: İlk söylediğinde geri adım atan ya da susan, “Beni öldürürlerdi, döverlerdi” diyen Erdoğan Bayraktar bugün niye böyle bir çıkış yapıyor? Bu da işte, esas bakılması gereken hususlardan biri. Artık bu olayın kapanmakta olduğunu, Erdoğan iktidarının kapanmakta olduğunu bize gösteriyor bu çıkış. Yani şunu söylemiyor Erdoğan Bayraktar, artık Recep Tayyip Erdoğan’ın gideceğini görüp konuştu değil; bu belli ki kişisel bir şey. Bir gazeteci, başarılı bir şekilde onu konuşmaya iknâ ediyor, tebrik etmek lâzım ve o da 8 yıldır içinde biriktirdiği şeyleri söylüyor. Önümde üç sayfalık metin var, bayağı bir konuşmuş. Bunu, “Tayyip Erdoğan gidiyor ben de artık konuşayım” diye yaptığını sanmıyorum; ama gayri ihtiyârî, bunu yaparken artık bize bir devrin kapanmakta olduğunu da gösteriyor Erdoğan Bayraktar. Buradan, ben bu sonucu açık ve net bir şekilde çıkarıyorum. Bugünkü yaptığım, Atatürk’le ilgili “Atatürk ve İslamcılar” yayınında da söyledim: Erdoğan devri kapanıyor ve bu devirden geriye olumluluk anlamında çok fazla bir şey kalmayacak, yani sonraki kuşakların taşımak isteyeceği, daha ileriye götürmek isteyeceği şey kalmayacak ve örnek olarak da en son Metropoll’ün araştırmasını söyledim; Metropoll’ün araştırmasında, Erdoğan’ın görev onayı çok ciddi bir şekilde düşmüş gözüküyor. Gerçekten üst üste binen bütün her şey; bu son dönemde çıkan mültecilerle ilgili tartışmalar dahil, Afganistan olayı da dahil, tabii ki korona virüs meselesi ve en önemlisi ekonomik kriz; bütün bunlar, artık bize bir devrin kapandığını gösteriyor ve Erdoğan Bayraktar da bunun işaretlerinden — artık bunun devamını göreceğiz. 

Bunu birçok yayında söyledim, bu tür şeylerin, çıkışların sayısı giderek artacak. İnsanlar artık aralarına mesafe koymaya başlayacaklar; kimileri sessiz sedasız terk edecek, Erdoğan Bayraktar gibi kimi içi dolu olanlar yüksek sesle, bir de tabii önümüzdeki dönemlerde hâlâ güç ve etki sahibi olmak isteyenler de yüksek sesle başlayacaklar îtiraz etmeye, seslerini çıkartmaya ve büyük ölçüde de şunu söyleyecekler: “Aslında ben hep bunları söylüyordum, çok uğraştık, çok söylemeye çalıştık…” Burada, Erdoğan Bayraktar’ın söylediği şu söz: “Etrafını sardılar, şimdi o ayrı mesele”. Burada şöyle bir şey var: “Erdoğan iyi, çevresi kötü.” Var, ama bir yerden sonra, artık bunun bir anlamı olmadığı görüldükten sonra da artık Erdoğan’la iplerin koparılmaya başlandığını göreceğiz ve bunu gördüğümüz zaman da en çok kullanılacak argümanlardan birisi hiç kuşkusuz 17/25 Aralık’taki iddialar olacak ve orada, şimdi ne yaptığını bilmediğimiz Muammer Güler ve Zafer Çağlayan ve Prag’da büyükelçi olan Egemen Bağış başta  olmak üzere, bu kişilerin, gerçekten, Türkiye’de adlî sistem içerisinde, olabildiğince bağımsız ve tarafsız bir yargı tarafından tekrar bu dosyaların açılmasını bekleyeceğiz; ama burada çok önemli bir husus var, onun özellikle altını çizmek lâzım: Bunun ileride yapılacak olması, Fethullahçılar’ın ve Fethullah Gülen’in haklı çıktığı anlamına gelmeyecek. Zaten onların Türkiye’ye yaptığı birçok sayısız kötülüğün içerisinde 17/25 Aralık’ın ayrı bir yeri var. 

Gerçekten bu şeyler, bu soruşturmalar tarafsız, temiz eller iddiasındaki savcılar tarafından yürütülebilmiş olsaydı, Pennsylvania’dan gelen talimatlar ışığında hazırlanıp ona göre zamanlaması yapılan soruşturmalar değil de gerçekten bağımsız Cumhuriyet’in savcıları tarafından yürütülen soruşturmalar olsaydı, Türkiye birçok gerçekle o tarihte yüzleşmiş ve bunun hesaplaşmasını yapmış olabilecekti. Şimdi, gecikmiş bir hesaplaşma var; ama görüyoruz ki, Erdoğan Bayraktar’ın bu anlatıları da gösteriyor ki eninde sonunda bu dosyalar önümüze çıkacak. Şimdi, o konuşuyor, o söylüyor; diğer üç kişinin, üç bakanın söyleyebilecek neyi var? Ne diyebilirler? Komplodan başka neyi söyleyebilirler? Söyleyebilecek hiçbir şeyleri yok; onlar kendilerini unutturmayı tercih ettiler, ama şimdi isteseler de istemeseler de tekrar tekrar gündeme gelecekler. Burada, Erdoğan Bayraktar’ın öfkesi, gerçekten aynı çuvala konulmuş –“çuval” lâfını kendisi söylüyor– olmanın verdiği, olmaktan dolayı duyduğu öfke; bir yandan da açıkçası, onu da söylemek lâzım: “Allah bizi, beni kayırdı, cezamı çekmedim” diyor; bir anlamda da bir vicdan azabı var sanki; bunların karmaşasından olan bir îtirafnameyle karşı karşıyayız. Eğer Türkiye büyük bir ülkeyse, –ki bence öyle– bunların bir şekilde tekrar Türkiye’nin gündemine, bağımsız ve âdil yargının gündemine geleceğini düşünüyor ve tabii ki temenni ediyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus