Adını Koyalım (22): Güçlendirilmiş parlamenter sistem ittifakı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Adını Koyalım’da bu hafta Burak Bilgehan Özpek, Ayşe Çavdar ve Kemal Can ile, muhalefet partilerinin güçlendirilmiş parlamenter sistem konusundaki ortak çalışmalarından, parti liderleri arasında sıklaşan ikili ilişkilerden hareketle ortaya çıkan yeni siyasi durumu konuştuk.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Adını Koyalım”la yine karşınızdayız. Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek ve Kemal Can’la yine bir konuyu ele alıyoruz. Bu hafta, “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” meselesini, ama esas olarak muhâlefetin bu konuda bir ittifak görüntüsü vermesini konuşacağız. Arkadaşlar, merhaba. 

Çavdar-Özpek-Can: Merhaba. 

Ruşen Çakır: Burak, seninle başlayalım. Muhâlefette, birbirinden farklı yerlerde yürüyen çok ilginç bir trafik var. Bir tanesi, Meral Akşener, sanki muhâlefetteki sağ partilerin mentorluğunu yapıyor gibi: Önce, Temel Karamollaoğlu ile, ardından Ali Babacan ve daha sonra Ahmet Davutoğlu ile görüştü. Kılıçdaroğlu, sürekli olarak pozisyon alıyor. Diğer yandan, Demokrat Parti de dâhil, HDP dışındaki partiler, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem konusunda bir araya gelerek çalışıyorlar; belli ki ortak bir metin ortaya çıkaracaklar. Belki bunun ardından liderlerin bir araya geldiğini de görebiliriz. İç içe geçmiş iki şey var: Biri, muhâlefetin bir blok olup olmayacağı tartışması var. Bir taraftan da, bunun belkemiğini oluşturacağı anlaşılan Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem önermesi var. Sen bu süreci nasıl okuyorsun? Artıları, eksileri, soru işâretleri nelerdir sence?

Burak Bilgehan Özpek: Ben Uluslararası İlişkiler ihtisâsıma dayanarak okuyorum bu gelişmeleri. Şu anda, Soğuk Savaş dönemindeki çiftkutuplu dünyanın Türkiye siyâsetinde mevcut olduğu kanaatindeyim. Çiftkutupluluğun bütün özellikleri, sistem içerisindeki partilerde ve partilerin birbirleriyle olan ilişkilerinde mevcut. Parlamenter Sistem’i ise, çiftkutupluluğu aşıp, çokkutuplu bir sistem arayışı olarak değerlendiriyorum. Bugün iktidar partileri arasında da, muhâlefet partileri arasında da bazı sorunlar oldu ve olacak. Ancak günün sonunda, bu çiftkutupluluk, yani sistemin yapısı kendisini öyle bir dayatıyor ki, partiler bir şekilde bir arada kalmaya ve ortak zemin formüle etmeye ihtiyaç duyuyorlar. İYİ Parti’nin kadroları arasında CHP ile işbirliği yapmaya sıcak bakmayan insanlar var. CHP’nin içinde de İYİ Parti ile işbirliği yapmaya sıcak bakmayanlar var. Ama günün sonunda bütün bu meseleler, bu siyasal sistemin soğuk duvarına çarpıyor ve bu iki partiyi bir arada durmaya itiyor. “Çiftkutupluluk” böyle bir şey. Yani kendi aranızda didişirsiniz, tartışırsınız. Birçok mesele olur; birbirinize asla güvenemezsiniz, asla diğerinin kafasından geçenler konusunda emin olamazsınız. Ama şöyle bir gerçeklik var ki, birbirinizden kopmamanız gerekiyor. 

Bu kopmama meselesi aslında çok ilginç. Hükümet, Başkanlık Sistemi’ni getirdiği zaman şöyle bir şey düşündü: Hem Başkanlık Sistemi’ne sâhip olacak, hem de muhâlefeti istediği gibi farklı parçalara ayırabilecek ya da birbirleri arasında bir uyuşmazlık çıkartabilecek. Akşamları televizyonda hükümet destekli medyayı izlerseniz, aslında burada çok ciddi bir enerji ve kaynak harcandığını görürsünüz. Hükümet, muhâlefet partilerinin birbirleriyle olan ilişkisini bozabilmek için ciddî anlamda çaba sarf ediyor. Ama şunu hesap edemediler: Bu partiler birbirleriyle koptukları anda, siyasal olarak kazanabilecekleri hiçbir şey yok. Belki birbirleriyle bir arada dururlarsa, üç aşağı beş yukarı istediklerini alabilirler veya alamazlar, ama en azından müzâkere sürecinde var olabilir ve daha eşitler arası bir ilişki kurabilirler. Ancak, birlikteliklerini bozdukları zaman mevcut sistemde kazanabilecekleri tek şey sıfır. Bu sıfır durumu, onları bir arada durmaya itiyor. Geride bıraktığımız üç sene içerisinde var olmayı başarabilen bir muhâlefet bloku var. Ben buna çok önem atfediyorum. Çünkü var olmak, günümüz Türkiye’sinde çok önemli bir savaştır. İnsanlar hayatın her alanında var olmaya çalışır. Mesela siz gazeteciler olarak var olmaya çalışıyorsunuz. Var olma, bir savaş. Mesleğini yaparak var olmak, çok önemli bir mücâdele. İnsanlar akademisyen olarak, işadamları iş yaparak, işçiler bir şekilde haysiyetlerini koruyarak, öğrenciler barınacak yer bulmaya çalışarak var olmaya çalışıyorlar. Yani var olma meselesi önemli ve büyük bir mesele. 

Siyâsî partiler açısından bakıldığında, bu partiler var olma stresini ziyâdesiyle yaşıyorlar ve bir arada kalmayı başardılar. Bununla da yetinmediler; sadece CHP ve İYİ Parti değil, aynı zamanda olası bir seçim durumunda, olası bir kritik eşikte HDP seçmenini ürkütmemek için, HDP seçmeninin de katılabileceği bir heyecan dalgasının popülerliğini koruyabilmek için, daha ihtiyatlı, hamâsete sarılmayan bir dil benimsediler, müzâkere zeminin de tahrip etmemeye çalıştılar. Dolayısıyla, günün sonunda bu çiftkutupluluk, bir şekilde, muhâlefetin bölünmemesini ve bir arada kalmasını beraberinde getiriyor. Aynı çiftkutupluluk, aslında Tayyip Bey ve Devlet Bey’i de birbirine bağlayan şey. Artık isteseler de bundan vazgeçemiyorlar. Bu çiftkutupluluk ne zaman sona erer? Parlamenter Sistem geldiği zaman, artık her parti, yeni bir yapı ile muhâtap olacak ve çokkutuplu, her partinin kendi çıkarını daha çok kolladığı, ittifak meselesinin artık rafa kalktığı ve daha fazla seçenekle muhâtap olduğu bir sistem gelecek. Siyâset bu demek zaten. O yüzden, şu anda Türkiye’nin asıl meselesi, iç siyâsetteki yapıyı çiftkutupluluktan çokkutupluluğa yayma meselesidir.

Ruşen Çakır: Bu arada bir not düşeyim: “Mesleğini yaparak var olmak” sözü, Medyascope serüvenimizde bizim hep söylediğimiz bir şey. Ama buna, mesleğini “iyi ve kaliteli” yaparak var olmayı da ekleyeyim. Öyle idâreten değil, aynı zamanda, hakîkaten bir fark yaratmak önemli.  

Burak’ın çizdiği tabloya büyük ölçüde “pembe tablo” diyebilirim herhalde. Konuya pozitif baktı. Kemal, sen katılıyor musun buna? Medyascope’ta, Sedat Pişirici’nin “Ekonomi Tıkırında” programının adında olduğu gibi, işler gerçekten de “tıkırında” mı yürüyor?

Kemal Can: Burak, sonuçtan iyimser bir tablo üretmekle birlikte, bunun mecburiyet ve koşulların ürettiği bir şeyden gerçekçi bir yol îmal etmekle ilgisi olduğunu işâret etti. Burada ilginç bir süreç yaşadık: İktidarın, bu “çiftkutupluluk” ya da “kutuplaştırma” üzerinden siyâseti kontrol etme gayreti ve muhâlefeti bu yolla parçalama, birlikte davranmakta zora sokma hamleleri, bir bumerang gibi çalıştı. Burak, muhâlefetin, bu görünen tablodan, doğru yöntemle çıkmayı buluşuna dâir bir şey söyledi. Aslında, iktidarın buna katkı verdiğini de söyleyebiliriz. Burak’ın televizyonlarda, hükümet destekli medyada gözlemlediği enerji, ilginç biçimde, muhâlefetin de bir arada durma mecburiyetini onlara hatırlatan bir işlev kazandı. İktidar, başka çâresi, başka siyâsi enstrümanı olmadığı için ufak ufak denemeler yaptı. Ama onlardan bir sonuç alamayınca, bütün gücüyle kutuplaştırma ve kutuplaştırma üzerinden muhâlefeti bozmaya çabaladığı için, bu, muhâlefet açısından ilginç bir yapıştırıcı etkisi üretti aslında. Bunun kritik aşamasını şurada gördük: Yerel seçimden hemen sonra, iktidar muhâlefeti biraz daha dağıtabilmek için, yerel seçimden önce kurguladığı blok siyâsetini, “bunların hepsi aynı” tablosunu biraz değiştirmeyi denedi. “Reform” söylemi, “Yeni Anayasa” söylemi, dış politikadaki hamleler, İYİ Parti’ye yapılan dâvet, Saadet Partisi operasyonu, hatta bunun içerisine, sürekli gündeme gelen “Yeniden Açılım Süreci”yle Kürt seçmeni kazanma operasyonlarını da ekleyebiliriz. Biraz muhâlefeti ayrıştırarak, her birine başka tür bir muamele yaparak bir deneme yürüttü. Ama muhâlefet buna uymadı. Burada özellikle bir şeyi vurgulamam gerekiyor: Geçen haftaki programımızda, Meral Akşener’in ısrarlı biçimde, pozitif müdâhalelere de çok sert saldırılara da aynı karşılığı vererek, bu kutuplaşma meselesinde, zorlama ile tavrını değiştirmeyeceğini gösteren tutarlı bir çizgisi olduğunu söylemiştim. Bu, çok belirleyici oldu. Tabii ki CHP’nin, özellikle Kılıçdaroğlu’nun, muhâlefet partilerini bir arada tutma konusunda, kimi zaman partisinde de eleştirilere neden olan bir muğlâklığı mümkün hâle getiren bir siyâset yürüttüğünü ve burada önemli katkısı olduğunu teslim etmek lâzım. Ama bu katkının sonuç almasında da Akşener’in önemli bir rolü olduğunu kabul etmemiz lâzım.

Daha önce de değinmiştim: Türkiye’de hep, parti içi demokrasi, lider partileri meselesi eleştirilir. Ama bu sürecin böyle işlemesinde, liderlerin çok önemli bir rolü oldu açıkçası. Partilerin “lider partisi” olması, bu süreci kolaylaştırdı. Çünkü burada muhâlefet, iktidarın, liderlerin kendi tabanlarını sonuca iknâ etme konusundaki yöntemini kopyaladı. Biraz önce Burak, “İktidar, bir arada durmaya, iki partinin ya da partiler dışındaki müttefiklerinin de sıkı bir birlik görüntüsü vermeye ihtiyâcı var; buna mecburlar” diye açıkladı. Muhâlefet, bu yöntemi, liderlerin tavırları üzerinden kopyaladı. O bumerang hem iktidarı vurdu hem de, muhâlefet, bundan iyi bir yöntem kopyalayarak bunu kullandı. 

Hatırlarsanız, “Acaba İYİ Parti saf değiştirir mi?” “Kürtler tekrar AKP ile müttefik olur mu?” “Saadet Partisi veya bu ayrılan yeni partiler, bir zeminde tekrar buluşabilirler mi?” diye epeyce tartışıldı. Hatta “endişeli muhafazakârlar” konusu, daha çok yeni konuşuldu. Ama artık, siyâsetin üst tarafında oluşan blok tablosu ve muhâlefetin birlikte davranacağı fikri konusunda şüpheler azalmış durumda. Bütün sorunlarına rağmen, artık bu resmi veriyorlar. Şimdi ikinci bir aşamaya geçilme ihtiyâcı ortaya çıktığı için, galiba bunu biraz daha ete kemiğe büründürme safhasına geçiliyor. Tamam, bunlar birlikte davranma kabiliyetine sahipler, sağlam duruyorlar ve dağılmayacak gibi görünüyorlar. İnsanlar buna iknâ olmuş gibi. Ama bu tabloda ne yapacaklar? Tabii ki birinci öncelik: “Seçimi kazanabilecekler mi?” Herkes bunun üzerinden bakıyor. Anketlerin, kamuoyu araştırmalarının popülerleşmesi de bu yüzden. “Bu, seçimi kazandıracak bir güce erişti mi?” Seçmen ya da genel kamuoyu, bu konuda da yavaş yavaş iknâ olmaya başladı. Şimdi bunu bir üst aşamaya çıkartmak ihtiyâcı ortaya çıktı. Tamam, birlikteler. Bu birliktelik de, kazanabilme kabiliyeti olan bir hacme erişeceğini gösteriyor. Şimdi, “Peki, buradan ne çıkacak?” aşamasına gelindi. Bu aşama bir yandan, kolay. Biraz sonra konuşacağımız gibi, en kolay ortak zemin: “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem”. Dolayısıyla, işe oradan başlanıyor. 

Meselâ, pek açıklama yapılmadığı için, altı muhâlefet partisinin tam olarak nelerde mutâbık kaldığını bilmiyoruz. Ama bu konuda benim gördüğüm en detaylı içerik Fikret Bila’nın yazısı. Onun çizdiği çerçeve, asıl olarak neyi târif ettiği değil de, temel ilkeleri koyan bir şey. Galiba bu daha da damıtılarak bir ortak metne dönüşecek. Ama bunun iknâ edici bir pozitif enerjiye çevrilmesi durumunda, iktidarın çok sıkıntıya gireceğini düşünüyorum. Aslında bu anlamda, muhâlefetin bir başarısından bahsettiğimiz gibi, iktidarın, iktidar başarısızlığı dışında, muhâlefete yönelik yürüttüğü stratejide de, önemli bir başarısızlığın ürünü olduğunu düşünüyorum. Muhâlefet birlikteliğini biraz da iktidar becerdi. İktidar böyle yürütmeseydi, “Zaten bir arada durmaktan başka çıkışımız yok fikrini, en azından parti tabanlarına belki bu kadar kolay anlatmak daha güç olurdu. Şimdi en uçlar bile râzı.

Ruşen Çakır: Taban meselesine ikinci turda gelelim. Ayşe, bu turu seninle tamamlayalım. Anlaşıldığı kadarıyla şöyle bir tablo çıkıyor ortaya: Birbirine çok benzemeyen partilerin, iktidarı değiştirebilmek için ortak bir zeminde buluşabilecekleri en kolay ve en iknâ edici nokta: Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem önermesi. Bunun üzerinden, “Bu başkanlık sistemi ülkeyi kötü bir yere götürüyor. Bize oy verin. Biz gelelim, bu sistemi değiştirelim” çıkışını yapıyorlar. Özellikle Meral Akşener bunu vurguluyor: “Ben ülkeyi yönetmeye, başbakan olmaya tâlip olacağım. O zaman da size nasıl bir Türkiye vaat ettiğimi söyleyeceğim.” Görünen o ki böyle bir noktaya geldik. Artık muhâlefetin treni yol almaya başladı. Muhâlefet açısından olaylar gerçekten rayında gidiyor mu sence?

Ayşe Çavdar: Evet, gidiyor. Bu çok belli. Çünkü neredeyse 1 yıldır birbirleriyle sürekli olarak görüşüyorlardı zaten. Bu noktayı biraz da sabırsızlıkla bekliyorduk. Ve nihayet, kamuoyu önünde de birbirleriyle konuşmaya başladılar. Şimdi ben biraz oyunbozanlık edeceğim. Hani umutlu olmak, iyimser olmaktan bahsetmiştik ya. Umutlu olabilmek için önümüzde aşmamız gereken engelleri de görmemiz lâzım; biraz onlara değineceğim. Bir kere, senin söylediğin bir konuya biraz îtirazım var Ruşen. Biraz önce, “Birbirine çok benzemeyen partiler” dedin. Bu partiler gerçekten birbirlerine benzemiyor mu? Biz bir sağ ittifaktan bahsediyoruz. Şu anda, henüz bir seçim yapılmamışken kurulmakta olan bir sağ koalisyona tanıklık ediyoruz. Bundan sonrası için şundan endişe edeceğim: Bu sağ koalisyon, seçildi ve iktidara geldi diyelim. Şu anda bize “güçlendirilmiş parlamento, güçlendirilmiş meclis” tartışması altında sundukları, bir ilkeler tartışması. Dolayısıyla şu anda yapılan görüşmeler, seçim sonrasında bir sistem değişikliği tartışmasını ertelemek, onun yerine, önceden ilkelerde anlaşmak. Bu, gâyet olumlu bir şey, buna bir îtirazım yok. Zaten böyle de olması gerekir. Çünkü önde bir seçim bâdiresi var. AKP-MHP ittifakına karşı bir seçim kazanılacak. Bunun için de mümkün olduğu kadar yan yana durmaları lâzım. Başından beri söylüyordum: Oradaki her bir siyâsî partinin siyâsî partiliği, seçmene ne kadar ulaştığı ile değil, bir diğeri ile müzâkere yapabilme kapasitesine bağlı. Dolayısıyla, bu kapasiteleri geliştiriyorlar şu anda. Bu da çok güzel. Çünkü bunun böyle olması gerekiyordu.  Bunu da, aralarında ihtilâf çıkarabilecek ayrıntıları bertaraf edip, herkesin üzerinde anlaşabileceği temel ilkeleri gündeme getirerek ve şimdilik kaydıyla, onları tartışmakla yetinerek yapıyorlar. Ama bu, bir sağ ittifak. Yöntemleri de, zayıf tarafları da birbirlerine çok benziyor. Dolayısıyla, seçim sonrasıyla ilgili endîşeyi, ben şimdiden hissetmeye başladım. 

Ben, “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” dedikleri şeyin içindeki mevzuları, DEVA Partisi’nin önerdiklerini biraz çalıştım. Bu kadar ileri bir şeyi, birbirine bu kadar benzer, açıkçası birbirine hafif de gıcık olan, özellikle DEVA ve Gelecek Partisi arasındaki gibi bir ortak geçmiş, aynı zamanda birtakım ortak kırılganlıkları, yan yana olmamanın getirdiği hikâyeleri de ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla, endişelenmemiz gereken şeyler bitmiyor. Evet, seçime iyi bir hazırlık yapıyorlar. Fakat sonrasına hâlâ bir hazırlık yapılmakta olduğu ve o hazırlığın da, benim hep “benzerlerin rekabeti” dediğim, herkesi kendi radikal noktasına götüren bir siyâsî rekabet ortamında gerçekleşeceğini akıldan çıkarmamak lâzım. Yani bir seçim olup, bu ittifak bir seçim kazandığında, ilke ayrıntısını birazdan konuşacağımız güçlendirilmiş parlamenter rejime geçiş sürecini, birbirleriyle rekabet hâlinde, birbirleriyle pek de iyi anıları olmayan sağ partilerin müzâkere edeceği bir ortamda yapacağız. Bunun önlemini şimdiden almamız gerekiyor. Çünkü ne kadar zaman olursa olsun, AKP sonrasında, –olursa eğer– AKP yenildikten sonraki aşama hiç kolay bir aşama olmayacak. Onun belirtilerini şimdiden görüyoruz. Dolayısıyla, elbette bir yol alıyorlar. Bu yolu detaylı planladıkları da çok ortada. Kutuplaşma meselesini Burak ve Kemal söylediği için oraya girmeyeceğim. Bu planlamanın önemli bir nirengi noktası: “Birbirimizle daha az nasıl kavga ederiz?” üzerine kurulmuş bir şey. Bu da “şimdilik” iyi. Çünkü birtakım şeylerin ertelendiği anlamına geliyor. Dolayısıyla sonraya dâir bir şeyler düşünmek lâzım. 

Aslında, bu buluşmalar, biraz görüntü vermek gibi. Dolayısıyla, siyâset, bir tür, birlikte görüntü verme ve o görüntünün vereceği mesaj üzerine kurgulama hikâyesi. Siyâsî partilerin, üzerine konuştukları ilkeleri topluma da tartıştırmaları gerekiyor. Ama bununla ilgili de henüz bir şey görmüyoruz. Yine birbirleriyle tartışıyorlar. Biz, onların tartıştıkları şeyler hakkında söz söyleyemiyoruz. 

Ruşen Çakır: Sözünü kesiyorum Ayşe. Tam da bu son cümlenle ilgili bir şey sormak istiyordum zâten. Çünkü bugün Levent Gültekin’le yaptığımız yayında Levent, yukarıda yapılan tartışmaların aşağıya yansıdığından çok emin olmadığını söyledi. Bunu Kemal ve Burak’a da soracağım. Yani, çatıda kotarılan bir ittifak, Erdoğan karşıtlığı dışında tabanda bir karşılık buluyor mu? Ayşe, konuyu sen açtığın için önce sana sorayım. İkinci turda Kemal ve Burak’a da soracağım. Anladığım kadarıyla sen de çok karşılık bulmadığını düşünenlerdensin. 

Ayşe Çavdar: Neredeyse hiç bulmuyor. Sizler daha iyi biliyorsunuz çünkü Türkiye’desiniz. Ben Berlin’den, sokakta bu ne kadar konuşuluyor bilemem. Ama sosyal medyaya ve medyaya yansıdığı kadarıyla, biz bunları henüz tartışmıyoruz. İki sebeple tartışmıyoruz. Sebeplerden biri, sanki tartışılması istenmiyor; daha gündeme gelmedi. İkincisi, aynı sebebin iki yüzü: Yani insanlar incinmek ya da incitmek istemedikleri için bu tartışmayı yapmıyorlar. Zaten henüz ortada bir şey yok. Dediğim gibi, ilke düzeyinde toplumun erişebileceği bir tartışma olamayabilir her zaman. Ama bunun yöntemlerini bulmak ve açmak gerekir. Çünkü bu iş, tartışıldıkça meşrûlaşacak. Onlar, bunu hep beraber kabul ettikleri ve üzerinde bir ittifak sağladıkları için meşrûlaşmayacak. Toplum da, hemfikir olmasa bile bunu konuştuğu için meşrûlaşacak. Yani bir tür ağız alışkanlığımız olacak. Tartışmak sûretiyle o dükkâna ayağımız alışacak. Hemfikir olmamız gerekmiyor. Ama henüz başlangıçtalar. Belki olacaktır. 

Senin de söylediğin gibi yeni birtakım medyaya yatırımlar yapılıyor. Mevcut medyaya, muhâlefetin kendini gösterebildiği medyaya birtakım yeni ilâveler yapılıyor. Dolayısıyla, oralar kullanılacaktır. Ama medya düzeyinde tartışma da bunun için yeterli değil. Ben sâdece endîşelerimi söylüyorum; hiçbir şey olumsuz değil. Kemal’in ve senin söylediğin gibi, liderler düzeyinde bir ittifak söz konusu. Ama toplumda henüz böyle bir tartışma yokken, teşkîlâtlar buna ne kadar teşneler ve buna nasıl iknâ edilecekler? Bu da bir sorun. Çünkü seçim olduğunda, biz güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçmeyeceğiz. Seçim olduğunda, yine başkanlık rejiminin içinde bir rejime geçeceğiz. Sonrasını ondan sonra ayarlayacağız. O aradaki hikâyede, şimdilik muhâlefette olan sağ ittifak, kendi teşkîlâtlarını bu geçiş sürecinin içeriğine iknâ edemediyse, bütün partilerde birtakım rahatsızlıklar olacak. 

Bunu neden söylüyorum? Çünkü Güçlendirilmiş Parlamenter Demokrasi İttifakı’nın içinde iki dinamik parti, CHP ve İYİ Parti var. CHP teşkîlâtları, belediyeler üzerinden kaynaklara biraz erişebilir durumdalar. İYİ Parti kadroları ise, MHP muhâlefette iken oradalardı. Dolayısıyla oradayken zaten ötelenmişlerdi. Sonra MHP Cumhur İttifakı’na girdiğinde ayrılarak, Cumhur İttifakı’nın dağıttığı kaynaklardan da ötelendiler ve ayrıldılar. Dolayısıyla, bizim, kendini gerçekleştirmeye ve kaynağa aç iki büyük parti teşkîlâtımız var. İttifakın dinamiğini de onlar oluşturuyor. Diyelim ki, teşkîlâtlarını bu ittifakın sürdürülebilirliği için iktidarı böyle kazanacağız diye iknâ ettiler. Fakat seçimden sonra, “güçlendirilmiş parlamenter rejim müzâkeresi esnasında verecekleri tâvizlere iknâ edecekler mi, o dengeleri nasıl sağlayacaklar?” konusunda, belki onlar değil ama bizim düşünmemiz lâzım. Tahmin ediyorum onlar henüz bunu düşünmüyorlardır. Nedenini de şöyle açıklayayım: AKP’yi bu kadar mahveden, onu merkezi işgal etmiş bir radikal sağ partiye dönüştüren şey, AKP içinde, kaynak paylaşma süreçlerinde ve kaynağın miktarında anlaşamayan ama ideolojik olarak birbirine çok benzer ekiplerin rekabetidir. Benzer bir rekabeti, bu ittifak içinde de göreceğiz. Hani sen “birbirine benzemeyen partiler” dedin ya; milliyetçilik, Sünnîlik gibi temellerde ya da devlet ve sivil toplum karşıtlığında kendilerini nerede konumladıkları bahsinde, öyle pek de büyük dertleri yok. Emek, insan hakları gibi değerleri, demokrasinin uluslararası saygınlığının ötesinde bir temel dert edindiklerini de görmüyorum açıkçası. Tabii ki söylemin içinde var. Ama bu gerçek bir dert olarak yok. O söylem hep, cümlenin sonunda uluslararası saygınlığa ekleniyor. Dolayısıyla sol değerlerin temsil edildiği bir durum yok ortada. Gâyet piyasacı, az ya da çok bir şekilde milliyetçi bir ittifaktan bahsediyoruz. Buluştukları yer de aslında burası. Aynı nitelikleri gösteren bir başka ittifakla, aynı fikirde olmadıkları için ayrışıyorlar; ama onunla da benzerler. Can sıkmak istemiyorum, ama bunları konuşmazsak daha az umutlu oluruz diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Tamam, hepsini konuşacağız. Burak, ortada birkaç soru var. Birincisi, biraz önce araya girerek sorduğum, “Halk, bu olup bitenlerden ne kadar haberdar?” meselesi. İkinci soru, en kritik hususlardan birisi: Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçmeden önceki o geçiş dönemi. Seçim yapıldığında, muhâlefetin kazandığını varsayalım. Hemen ertesi gün Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçilmeyecek. Bir başkan seçilecek. O başkan, bazılarından imtinâ etse bile, Erdoğan’ın şimdiki yetkilerini kullanacak. Ülkeyi, diğer muhâlefet partileriyle birlikte, belli bir süreç içinde Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e götürecek. Sonuçta, zaman gerektirecek bir süreç ve o zaman da çok değerli olacak. Mesela, Ayşe’nin söylediği kaynaklara erişimden tut da, dış politikaya, iç politikaya ve birçok hususa kadar… Bir de Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem lâfı câzip gelebilir, ama nasıl bir şey olacağı konusunda çok farklı görüşler var. İkinci turda bunlara değinerek konuşalım. Burak, söz sende. 

Burak Bilgehan Özpek: “Halkın bu tartışmalardan haberi yok” diyoruz, belki olmasına da gerek yok. Neticede, Türkiye’de bir idârî zâfiyet yaşanıyor. Bu idârî zâfiyet, insanların günlük hayatını etkiliyor. İnsanlar, olan biten çok karmaşık bir süreci, sonuçlarıyla beraber yaşıyorlar. Bu yüzden, bu sorunu bir soruya dönüştüren aktöre ihtiyaç var. Siyâsî partiler, yaşanan sorunları soruya dönüştürmekle mükellefler. Mesela, “Niçin insanlar marketten çıkarken çok mutsuz?” Ya da “Niçin otomobillerini değiştiremiyorlar?” “Öğrenciler niçin yurt bulamıyorlar?” Bunların hepsi bir sorun. Siyâsî partiler de bunları soruya dönüştürmekle mükellefler ve soru, birçok cevâbı içerebilir. Ona verilecek cevaplar, bizim aramızdaki tartışmanın bir konusu olabilir. Biz bunu çok büyük bir keyifle yapabiliriz. Fakat sorundan rahatsız olan insanların, bunu bir soruya dönüştürürken bekledikleri şey, derinlemesine felsefî tartışmalar dinlemek değil, sorunun bir an önce çözülmesi. Dolayısıyla, bu sorunu çözebilecek bir irâdeyi karşılarında görmek isterler. Burada çok elitist konuşmak istemem, ama siyâsetin amacı da budur zaten. Sorunun bir şekilde çözülmesi gerekir ve buna göre bir irâde göstermek lâzım. O yüzden, tarafların birbirleriyle yaşadıkları fikir ayrılıkları, sosyolojik zemindeki farklılıklardan daha çok, bir araya gelerek belli bir sorunu çözme irâdesini gösterebilmeleri, halk açısından daha anlamlı. Onların oy verme davranışını bu şekillendirecek. O yüzden, birbiriyle kavga eden, birbiriyle uyuşamayan insanlara, 90’lı yılların o kırılgan koalisyonlarını hatırlatan tablonun çizilmemesi gerekiyor. Bizde tartışma, maalesef sosyolojik olarak çok medenî bir olgu olarak değil, çatışma olarak algılandığı için ve bu çatışma da beraberinde bir dağılma görüntüsü yarattığı için, halkın içinde olması gereken bir olguymuş gibi gelmiyor bana. Elitlerin, günün sonunda bütün bu tartışmaları bitirip, halkın karşısına bir irâdeyle çıkması gerekir. 

Geçen turda, Kemal Can’ın hükümetin dahli ile ilgili söylediği çok doğru. Meselâ hükümet, çok cinlik yapmaya çalışırken, bu cinliklerin bedelini ağır ödeyen bir hükümet. 2018 seçimlerinden sonra hakîkaten umudunu kesmiş milyonlarca insan vardı. Hatırlarsanız, yerel seçimden önce, Süleyman Soylu ve Devlet Bahçeli, o agresif söylemleriyle “beka” söylemini gündeme sokarak, bir anlamda CHP’nin yerel yönetimleri kazanarak dirilmesine sebep oldu. Çünkü CHP kendi seçmenini sandığa götürmek için motive edemiyordu. İmamoğlu da öyle bir karakter değil. CHP’nin kendi seçmenini motive etmesi karşı mahalleyi tedirgin eden bir duruma işâret ettiği için, hep kayıpla sonuçlanıyordu. Bu sefer, hükümetin o söylemi, bir anlamda muhâlefetin hiç agresif politika gütmeden seçime gitmesini ve kazanmasını beraberinde getirdi. 

Yine benzer bir şey, bence Türkiye’de oyunu değiştiren hamle, geçtiğimiz sene Ağustos ayı başında, Meral Akşener’in Cumhur İttifakı’na dâvet edilmesiydi. Akşener’i Cumhur İttifakı’na dâhil etmeye çalışmak, bahsettiğim çiftkutuplu sistemi, unipolar dediğimiz tekkutuplu bir sisteme çevirme çabası. Fakat bu aynı zamanda, o zamana kadar ensesinde boza pişirilen, sürekli olarak “FETÖ’cü” ya da gayrimeşru ilan edilen İYİ Parti’nin ânîden rahatlamasına sebep oldu. Bu da, Meral Akşener’in parti içinde kendisini bu ithamlara karşı korumak için mecbûren tuttuğu ve pragmatik siyâset yapmasına engel olan insanların partiden çok rahat çıkartılmasına sebep oldu. Hükümet bir cinlik yapıyor, ama o cinlik bumerang gibi gerçekten kendisini vuruyor. O yüzden, günün sonunda bu sistem içerisinde bu tip şeyler olacak. Hükümet çok akıllı bir hükümet değil. Eylemlerinin sonuçlarını sınırsız bir akılla hesaplayabilen bir hükümet değil. Yönetim beceriksizliği ve bir anlamda siyâset beceriksizliği sonucunda, muhâlefet bir şekilde güçleniyor. Halkı cezbeden şey, bu güçlenmenin kendisi. Bugün muhâlefet partileri eğer güçleniyorsa, o küçük, irili ufaklı kararsız seçmeni kendilerine çekebiliyorlar. Buradaki temel ideoloji, neoliberalizm-sosyalizm ya da sol popülizm-merkez siyâset tartışması değil. Bana sorarsanız, buradaki baskın ideoloji, iktidarcılık ideolojisidir. İktidara gelebileceğini, yönetebileceğini gösteren, bunun sinyalini halka veren siyâsî partilerin kazanabileceğini düşünüyorum. Bu, bize sizin son sorduğunuz soruyla alâkalı bir şey söylüyor. Parlamenter sistemin kendisi bir amaç olsa da, bu amaca ulaşabilmek için nasıl bir yol haritası izleneceği, hâlen son derece muğlak. Bence çok zayıf bir halka bu. 

Geçen hafta Meral Akşener’in, “Cumhurbaşkanı değil, Başbakan adayıyım” sözünden sonra yavaş yavaş bunu düşünmeye başladık aslında. Bu, çok sıkıntılı bir süreç olabilir. Sembolik bir ismin cumhurbaşkanlığı, bize, 1 yıllık belirsiz bir geçiş süreci sözü veriyor açıkçası. Bu, seçmen açısından çok iyi bir sinyal değil. Tamam, aktif siyasetin içinde olan insanlar, cumhurbaşkanlığı görevine tâlip olmadıkları zaman, parlamenter sisteme dönüşün temînâtı olabilirler. Ancak, sembolik bir cumhurbaşkanının, tekrar parlamenter sisteme geçiş, parlamenter sistemde yeniden kabinenin kurulması, yeni kurulacak Meclis’te AK Parti ve MHP’nin yine hatırı sayılır ölçüde fazla sandalyeye sahip olma ihtimâlinin belirsizliği, bizi belirsiz bir geleceğe sürüklüyor. Bizim hata yapma şansımız yok. Eğer bu sistemle devam etmeyeceksek, karşımızda iki seçenek var. Bunun adını koyalım: Ya sembolik bir cumhurbaşkanıyla, bizi nereye savrulacağımızı bilmediğimiz muğlâk bir yol haritası bekliyor. 7 Haziran-1 Kasım seçimleri arası hatıraları canlı olan insanlar için bunlar çok riskli süreçler. Yahut kabineyi seçimden önce kurarak, geçiş programını, yol haritasını, yapılacak eylemleri seçimden önce belirleyerek, başkana ve kabinesine bu hamleleri yapma şansı tanıyan bir geçiş kabinesi. Bunun sonunda parlamenter sisteme geçilebilir. Ben, bunun olması gerektiğini ve işimizi artık daha fazla şansa bırakmamamız gerektiğini düşünenlerdenim. 

Fikret Bila’nın bugünkü yazısını ben de okudum. Orada yer alan ilkelerin çoğunu hayata geçirmek için, parlamenter sisteme geçmeye gerek yok. Bugün, kamu kaynaklarının medya kurumlarına aktarılması ve peşkeş çekilmesini önlemek için, hakikaten parlamenter sisteme geçmeye gerek yok. Bugün, temel kurumların otonomisini sağlayabilmek için de parlamenter sisteme geçmemize gerek yok. Evet, parlamenter sisteme geçmeliyiz. Fakat geçene kadar, idâreyi boşlukta bırakmamamız gerekiyor. O yüzden, muhâlefet partilerinin olabildiğince işin içinde olduğu, olabildiğince icraatın içinde olduğu ve kendi üyelerinden daha iş bilenleri kabineye aday göstererek, geçiş sürecini idâre ettikleri bir yol haritasının elzem olduğu kanaatindeyim. Çünkü sembolik bir cumhurbaşkanının, Tayyip Erdoğan karşısında seçim sürecinde yaşayacağı stres de çok fazla olabilir. O yüzden, yönetme irâdesi, bence Türk seçmeninin en çok dikkat ettiği iştir. Bizim seçmenimiz, kurulamayan koalisyonu sevmez. Koalisyon görüşmelerinin uzamasından, belirsizlikten hoşlanmaz. 7 Haziran-1 Kasım arasında korkunç günler yaşadık. Bence, insanların tekrar AK Parti’ye dönme sebepleri, bu istikrarsızlık atmosferinden hoşlanmamalarıydı. O yüzden yönetme irâdesini sonuna kadar ortaya koymak gerekiyor. 

Ruşen Çakır: Kemal, aynı sorularla, Burak’ın bıraktığı yerden devam edelim. Özellikle “Bu olup bitenlerden halkın haberi var mı?” geçiş süreci ve neye geçileceği meselesini konuşalım. 

Kemal Can: Sorularının sıralamasını değiştireyim, ikinci sorundan başlayayım. Burak da orada bırakmıştı zaten. 7 Haziran-1 Kasım 2015 seçimleri konusuna şöyle de bakabiliriz. Bu süre arasında yapılanlar tabii ki çok belirleyici ve önemli oldu. Ama Kılıçdaroğlu’nun yüzde 40-60’na karşı, Bahçeli’nin 8 Haziran’da açıklaması, “Sizin dediğiniz o yüzde 40-60, muhâlefet-iktidar bloku öyle değil; o başka türlü. Dolayısıyla, biz başka türlü yorumluyoruz” demesi, belirleyiciydi. O zamanın muhâlefet partilerinin –ki MHP’de o dönem muhâlefet partisi sayılıyordu– Kılıçdaroğlu’na, “Yüzde 60 muhâlefet aldı” dedirten şey, öyle bir toplamdan ibâretti. Ama orada, onun öyle olmadığını, seçmenin, yapabilir olduğu için oylarını muhâlefette toplayarak, herkesin kendi meşrebince, kendi oylarının en yükseğine çıkarak AKP’yi bir azınlık durumuna düşürmesi, tek başına iktidar olanağının dışında bırakması, aslında böyle bir şeydi; bunun olabilirliğini gördük. 

Şimdi tehlike şu: Bugün, aritmetiğe yüklü olarak yapılan şeylerin hepsinde de benzer bir mantık var: Yine aynı tür bir yüzde 40-60 tablosu kurgulanıyor. Seçmen de buna ilişkin bir şey görüyor. Ama eğer bu, bir sonraki aşamaya taşınırsa, çok güvenilir bir şey değil. Orada bir lâfla ve daha sonra yapılan operasyonlarla aritmetiği bir anda tersine çeviren şey, aritmetik olarak imkânın tek başına bir güvence oluşturmaması. Şimdi de benzer bir riskle karşı karşıya. Bir süredir, “Sonrayı konuşmak seçim sonrasına bırakılabilir mi? Yoksa şimdi mi sonrayı konuşmak lâzım?” tartışmasını çok yaptık. Bu konuda, siyaset bilmezlikle suçlandığımız da oldu. “Ne güzel işte, bir arada duruyorlar. Sonrayı konuşursak problem çıkar. Şimdi neden konuşturuyorsunuz? Bunu niye zorluyorsunuz?” dendi. Bugün Burak da bize katılmış durumda: “Bunu konuşmamız lâzım, hatta biraz geç kaldık” fikrine gelmiş görünüyor. 

Burak Bilgehan Özpek: Yol haritasının kendisi, yolun gideceği yeri konuşmaktan daha önemli. Bu ikisi birbirinden farklı şeyler. 

Kemal Can: O iddia ettiğin şeyi nasıl yapacağını konuşmak, sonrayı konuşmak demek zaten. Tabii ki her partinin kendi politikasını ağırlığınca ortaya koyduğu bir münakaşadan bahsetmiyorum. Çünkü bunların bir arada olma iddiasını devam ettiren şey, “Birlikte bir şey yapacağız” iddiası ve o birlikte yapacakları şeyi anlatmaları. Seçimden sonra kendi başlarına, meselâ Meral Akşener’in başbakan olduğunda yapacağından başka bir şey. Ya da, daha sonra yapılacak seçimde, herkesin kendi seçim programını açıklamasından başka bir şey. O birlikte olmalarını sağlayan, birlikte yapacakları şeyi anlatmaları; “sonra”dan kastedilen bu. Bence, bu konuda aritmetik uğruna kötü zaman kullanımı yaşadık. Şimdi gene “baskın seçim” lâfları dönüyor, ama ben çok gerçekçi görmüyorum onu. Burak’ın biraz önce söylediği gibi, o açıklanan 11 maddelik şey, girilecek kapıdan çıkılacak bahçeyi ya da onun yolunu da anlatmıyor, kapının kilidini de vermiyor. Hatta bazıları, sistem tartışmasıyla bağlı da değil. Yani, Sayıştay’ın gücünün artırılması, özgür medya meselesi…

Ayşe Çavdar: Henüz, bahçenin üzerinden geçmekte olan bulutun şemâilini anlatıyor belki.  

Kemal Can: Şimdi, “Halk bununla ne kadar ilgili?” “Halk buna nasıl katılmalı?” ya da “Katılmalı mı?” meselesine buradan geçeyim. Normalde, siyasal süreçler, sosyolojik gelişmeler konusunda, akademi dünyasının ya da profesyonel siyâsetçilerin tartıştıkları ya da târif ettikleri şeyin, ortalama insanda, birebir aynı kavramlarla karşılık bulup bulmadığını konuşmak saçma bir şey. “Acaba, halk sistem tartışmasını önemsiyor mu?” “Halk yolsuzluğu çok umursar mı?” gibi şeyleri bu kavramlarla konuştuğunda veya herhangi bir siyasal sosyolojik gelişmenin, çerçevelediğin kavramlarla gündelik hayatta konuşulup konuşulmadığına bakmak açıklayıcı değil. Burak’ın, “Siyâset, sorunları soruya ve çözüme çevirmektir” dediği fonksiyonu bunun için yapıyor. İnsanlar sistem tartışmasını, “En doğru sistem nedir?” diye tartışmıyor. Fakat sistemin kendilerine yarattığı sorunları, kendi hayatlarında ve insiyâkî olarak biliyorlar. Bunu bir siyâsî programa çevirmek, siyâsî bir tartışmanın unsuru hâline getirmek, siyâset kurumunun, partilerin yapacağı bir şey. Dolayısıyla, halkı bu tartışmaya katıp katmama meselesi, onların bu problemle ilişkilenme biçimlerini tartışmaya başlamak. Yani tek tek, insanların sistem tartışmasındaki yerlerini… Çünkü insanlar, sistem tartışmasında, kendiliğinden bu problemleri gördüler. Burada bunun adını böyle koyuyor olmaları, “Başkanlık sistemi bize bunu getirdi. Biz demokrasiyi parlamenter sistemle kurgulamalıyız” demelerini gerektirmiyor. Kendi problemlerinin yaşanan sorunla ilişkisini kendi yaşadıkları biçimle târif etmelerine izin verilmesi ve nasıl bir şey istediklerini onlardan süzmeye çalışmak. İnsanları tartışmaya dâhi etmenin yolu bu. Yoksa sokak forumları yapmak…

Ayşe Çavdar: O da lâzım. 

Kemal Can: Bu da bir yöntem. Ama sadece bu değil. Şimdi yapılmakta olan şey, yukarıda bir formül üretip, insanları bu formüle iknâ etmek.  Artık, bu sürece insanları katmanın da zamanı kalmadı. Bu lüzumludur değildir konusu ayrı. Büyük ihtimalle, şimdiden sonra da zaten böyle yürümeyecek. Artık partiler, kaçınılmaz olarak bir ortak metin ve büyük ölçüde bir programa doğru ilerlemeye çalışacak. Ayşe yeni merkez inşâsı faaliyetine biraz değindi. Burak da bunun ideolojik bir içeriği olmadığını, yöntemsel bir mesele olduğunu söylüyor. Bu 11 maddede olduğu gibi, piyasacı, milliyetçi birtakım temel ve dokunulmaz hassasiyetleri öne koyup oralara girmeyen bir alan târifiyle, mümkün olan sorunlara küçük birkaç somut cevap üretip, gerçek bir sistem değişikliğine hamle etmeden yürüme mecbûriyetini de, bu zaman kullanımı zorunlu hâle getirdi. Bir yandan, birlikte durmalarını kolaylaştıran şey, birlikte yapacakları şeyi târifte, kolaylaştırıcı olmadı. Bunun için de artık zaman yok. O yüzden, belki Burak’ın da söylediği gibi, ilkesel düzeyde bir tartışma ya da kurulacak şeyi tahayyül etme kısmını geçip, hızlı biçimde basit bir program üretmek ve bunun inandırıcı olmasını ya da heyecan yaratmasını beklemek gibi bir hızlı yola girilecek. 

Ruşen Çakır: Galiba orada aktörler de önemli olacak. Erdoğan döneminde, Erdoğan kendisi dışında herkesi işlevsizleştirdi. Şimdi artık kim gelecekse, yanına alacağı etkili isimleri tanıtması gerekecek. İnsanlar buna da bakacak. 

Kemal Can: Geçenlerde yapılan bir ankette sorulan başka sorularda –ki bu tür anketler az yapılıyor, çünkü herkes büyük ölçüde aritmetiğe bakıyor– seçmen eğilimlerinin biçimlenmesine ilişkin çok sayıda veri çıkıyor. O verileri okuyunca, seçmenlerin artık tercihlerini değiştirirken, şu anda, önündeki sorunları çözme kabiliyetine bakarken biraz daha farklı düşündüğünü gösteren ilginç veriler var. 

Ayşe Çavdar: SAHA’nın araştırmasını söylüyorsun.

Kemal Can: Evet, meselâ onda. Çünkü o tür araştırmalarda yan sorular daha çok şey söylüyor. Aslında, “Seçmenin sistem tartışmalarıyla hiç alâkası yok, bunlara takılmıyor” meselesinde, tam da öyle olmadığını, ama onu başka türlü ifâde ederek, tam da sistem tartışmasının göbeğinde olduğunu, aslında kendi yarattığı sistemin iktidarın ayağına dolanarak onu bocalattığını görüyoruz. Bu bocalanmanın, sıradan insanların hayatında da karşılıkları var. Ama ne yazık ki zaman iyi kullanılmadı. Meselâ, yerel seçimin hemen sonrasında, muhâlefetin, birlikte olma cesâretini göstermeyi çok daha erkene alıp, bu yükü çok daha kolay üstünden atarak, bu iktidarın yürüteceği dağıtma stratejisinin başarılı olma riskine takılmaktan erken kurtularak, bu kurucu şeyi daha yoğun tartışabilirlerdi. Neredeyse iki seneyi, zaten kendiliğinden oluşan ve iktidarın da tuhaf bir biçimde katkı verdiği bu “birlikte durma” enerjisine çok fazla zaman harcayarak ya da bunun endîşeleriyle çok fazla meşgul olarak geçirdiler. Umarım, şimdi bu kalan süre, bu kurucu şeyi iknâ edici bir programa dönüştürmeye yeter. Bu, sadece seçimi kazanıp kazanmamakla ilgili değil, kazanılmış bir seçimden kazanılmış bir şey çıkartabilmek için. Çünkü Türkiye de, dünya da, kazanılmış ama hiçbir kazanç getirmeyen pek çok seçim örneğini de bize hatırlatıyor. 

Ruşen Çakır: Ayşe, sen ilk turda bunların çoğuna değindin, ama tekrar üzerinden geçelim. Geçiş süreci ve nereye geçileceği meselesi gerçekten kritik. Aslında bugün biraz konuşalım istedim, ama vaktimiz yetmeyecek ona. “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem nedir? Ne olmalıdır?” konusu için nasıl olsa daha vaktimiz var; başka yayınlarda daha fazla ele alırız. Özellikle bu geçiş süreci meselesi en kritik nokta ve anladığım kadarıyla da iktidar, beka ve HDP meselesinden bir şey elde edemeyeceğini gördükçe, sanki buraya oynayacak. Sürekli, birtakım köşe yazarlarına, aday isimlerini ortaya attırıp, onları tükettirmeye çalışmaları…

Ayşe Çavdar: Ben bu içinde bulunduğumuz dönemi şuna benzettim: AKP’nin liderlik ettiği oyun, dört tahta ve eşli olarak oynanan okeye benziyordu. Şimdi muhâlefetin toparlanmaya başlamasıyla, eşzamanlı, aynı tahtada oynanan bir satranç oyununa benziyor. Ama 1 oyun oynanmıyor; aynı satranç tahtasında 6-7 oyun birden oynanıyor. Dolayısıyla, çok değişkenleri olan, birbirleriyle rekabet halindeki insanların, aynı piyonları, aynı atı, aynı kaleyi kullandıkları bir oyundan bahsediyoruz. Üstelik birbirleriyle de rakipler. Sadece iki kişi yok zaten. 7-8 taraf var ve aynı tahtada aynı oyuncaklarla oynuyorlar. Dolayısıyla ilginç bir dönem. Böyle bir dönemde halka güvenmek gerektiğini düşünüyorum. Halka güvenmemek, halka bunu tartıştırmamak, önerilen sistemin doğasına da aykırı. Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem, o güvenmediğimiz halkın daha iyi temsil edileceği bir sistem demek. Güvenmiyorsak, nesini temsil edeceğiz orada? Şu anda muhâlefet ittifakının, sözü daha söylerken, hatta söylemezken, söylemekten ve tartıştırmaktan çekinirken düştüğü bir çelişki var. O yüzden bir yolunu bulup, belki teşkîlâtlarını bunun için kullanıp, bir sonraki geçiş dönemine ve geçiş döneminin sonrasına bu şekilde hazırlanmaları gerekir. Madem kendi sahalarında liderler, teşkîlâtları, o tartışmayı bizzat yapmak zorunda bırakarak, bu yeni işin bir parçası olmalarını hissettirmeleri gerekir. Biraz zor bir şey tabii. Ben, şu anda Türkiye’deki herhangi bir parti teşkîlâtına güvendiğimden daha çok güvenirim halkın ferâsetine.

2015’le ilgili de, gerekli olduğunu düşündüğüm için bir şey söylemek isterim. Birazdan Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ile ilgili iki not düşeceğim; bunu da, onun öncesinde söylemem lâzım: 2015 Haziran ve Kasım arasında iki şey aynı anda oldu. Hatta bir tanesi biraz daha önce oldu. Bence 2015 Haziran’ındaki yenilgiyi ve AKP’nin o yenilgisi öncesindeki sert muhâlefeti, Devlet Bahçeli, tam da sonrasını planladığı için yapmıştı. Çünkü ben o dönemde Saha dergisinde muhabirlik yapıyordum ve dehşete düşmüştüm. Yurttaşlık Derneği’nden Emel (Kurma) hatırlar. Çünkü ona gidip, “Tuhaf bir şey var” demiştim. O dönemde MHP teşkîlâtlarını gezmiştim. 7 Haziran öncesinde, yanılmıyorsam, Kâğıthane Teşkîlâtı’nda, parti yöneticilerinden birisi şöyle ifâde etmişti kendini: “Tayyip Erdoğan yanlış partiye liderlik ediyor. Bizim liderimiz olsa, var ya…” Hani “Neler neler yaparız, yüzde 60-70’i buluruz” demeye getirmişti. Aşağı yukarı 7 Haziran’ın 1 hafta öncesinden bahsediyorum. Ama o esnâda Devlet Bahçeli deli bir muhâlefet yapıyordu; en sert muhâlefet ondan geliyordu. Sonraki döneme, “Koalisyonlar işe yaramıyor. Halkımız koalisyonları beğenmiyor” hipotezinin doğrulaması yerine, “Halkımız bir tek parti iktidarı tarafından tehdit edildi ve bunun farkına vardı. O tehdide bir karşılık veremedi. Çünkü güçsüz düşürülmüştü” diye târif etmeyi tercih ederim. Çünkü o dönem bir tehditti. Bunu niye söylüyorum? 1 Kasım’da, muhabirlik yaptığım dönemde Diyarbakır’daydım. Oyumu kullanıp uçakla doğruca Diyarbakır’a gittim. Sonuçları da orada izledim. “Allah belasını versin. Verdim oyumu, belki yakamızdan düşer” cümlesini kulaklarımla duydum. “Madem bunu istiyordu, belki yakamızdan düşer. Verdim oyumu.” Ama korkuyla ve bir “Allah belasını versin”le.  2015’in Haziran ayından itibaren, köşeye sıkıştırılmış, tehdit edilmiş, huzur bulacağı her alan elinden alınmış. Üstelik elinden parası, evi, birbirine olan güveni de alınmış. Saha’nın araştırmasında çok acayip bir veri var: Gençlerin yüzde 80’i, birinci sırada, karakolda, güvenlik teşkîlâtının bulunduğu yerlerde, ikinci sırada meydanlarda, üçüncü sırada çarşı-pazar yerlerinde olmaktan korkuyorlar. Çünkü devletle karşı karşıya gelmekten korkuyorlar. 

Şimdi hal böyleyken, bu kadar korkan ve endîşe eden insanları içine almayacağımız, “Bunları tartışabiliriz, konuşabiliriz. Bunlar konuşulmayacak işler değil” demeden, neyi yapacağız? O yaptığımız şeye insanları nasıl inandıracağız? Muhâlefetten bahsediyorum. Birincisi, halkı içeri almamak, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in ne kadar güçlendirilmiş olduğu konusundaki şüpheyi bertaraf etmiyor. İkincisi, ciddî bir siyâsî açıklık imkânını… Yani “AKP ile aramızdaki fark, o, tehdit ediyor. Biz sizi konuşturuyoruz”. Asıl mesele bu. Kemal’in de Burak’ın da “AKP’nin yaptığı şey işe yaramadı. O tehdit ve kutuplaştırma siyâseti tersine döndü” dedikleri şey bu değil mi? Böyle olmadı mı? O zaman buradan devam etmek lâzım. 

Ama Kemal’e küçük bir îtirazım var: O kadar geç değil. Başlanırsa olur. Çünkü siyâseti iyi bilen bir halktan bahsediyoruz. Bu halk neler gördü. Siyâseti iyi bilen, dinamik, enerjik ve –umutla bakan diyemeyeceğim ama– geleceğe hazır, çünkü geçmişten ve bugünden sıkılmış ve yorulmuş bir halktan bahsediyoruz. O tartışmaları biraz açmak lâzım. O kadar geç sayılmaz. 

İki notumu paylaşmak istiyorum. Bir tanesi, geçen haftaki programımızda söylemek istediğim, ama yazmayı unuttuğum için söylemediğim ve içimde kalan bir şey. Meral Akşener’in “Ben Cumhurbaşkanı adayı değilim, Başbakan adayı olacağım” açıklaması ne işe yarıyor? Oradan da DEVA Partisi’nin önerisindeki bir ayrıntıya geleceğim. Bence, Meral Akşener, o sözüyle, “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemi’nin ve Bakanlar Kurulu’nun olduğu bir sistemin garantörü benim” demiş oldu. Sonrasında, Temel Karamollaoğlu, Ali Babacan ve Davutoğlu ile ikili görüşmelere başlayarak, bu pozisyonunu da güçlendirmiş oldu. Bunun ona kondurulmamasını ilginç buluyorum. Çünkü çok akıllıca ve biraz da kadınca. Kadınca olduğu için belki akıllıca. Önünde gördüğü ilk rekabete atlayan değil, hakîkaten oyun kurucusu olarak etrafta dolaşıp, doğru zamanı bekleyen bir siyâsî performans gösterdi. Ama en önemlisi, “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçişin, yani şimdi bizim seçeceğimiz başkanın, Tayyip Erdoğan’ın yetkilerini kullanmayışının garantörü benim” demiş oldu. Bence bu, herkes açısından önemli bir açıklık. 

Şimdi DEVA Partisi’nin önerisine geleceğim. DEVA Partisi de, kendi bulunduğu yerden bu pozisyonu bir miktar destekliyor. Çünkü DEVA Partisi’nin Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemi önerisindeki en pratik nokta, sadece parlamenter sisteme değil, cumhurbaşkanının geçiş döneminde ne iş yapacağına dâir de bir şey söylüyor: “Cumhurbaşkanı 7 yıllığına ve bir kereye mahsus seçilecek ve veto yetkisi olmayacak”. Başkanlık Sistemi öncesinde, cumhurbaşkanlığı pozisyonunu “vesâyetin sözcüsü” yapan şey veto yetkisiydi. Bunu birçok yerde yaşadılar. Ama bence en önemlisi, yerel yönetimleri güçlendirmek için yaptıkları Kamu Reformu Yasa Tasarısı’ydı. Bu tasarıyı Ahmet Necdet Sezer veto etmemiş olsaydı, veto etse bile, AKP üzerinde birazcık dursaydı, biz belki de ondan sonraki bu dönemi böyle yaşamayacaktık; o kadar belirleyici bir şeydi. Çünkü AKP o zaman şöyle düşünmüştü — hatta Babacan da AKP’deydi, hatırlıyordur zannediyorum: AKP’nin derdi, demokrasiden çok, “Yerel yönetimlere döndüğümüzde nasıl olsa bir darbe yiyeceğiz. Güçlü bir yerden başlayalım.” O yasa tasarısının arkasındaki hikâye buydu. DEVA Partisi’nin “Cumhurbaşkanının veto yetkisi olmayacak. 7 seneliğine ve 1 kereye mahsus seçilecek” önerisi tamamen temsilî pozisyona indirgenmiş; bu arada, Meclis’i güçlendiriyor; yargıdaki ve bürokrasideki bir sürü atamayı Meclis’e yaptırtıyor. Burada, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’ine olduğu kadar, o geçiş dönemine de ilişkin bir şey var: “Önümüzdeki seçimden sonra, bu işleri cumhurbaşkanı ile müzâkere etmeyeceğiz. Bu müzâkere Parlamento’da yapılacak” demek istiyor. Sonra da yerel yönetimlere geliyor. Burada çok enteresan bir durum var. Bu, benzerlerin hikâyesi galiba. DEVA Partisi’nden Mustafa Yeneroğlu’nun Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem önerisini okuduğu kısımda, siyâsî ahlâk yasası önemli bir yer tutuyor. Galiba birbirlerinin ahlâkından çok çok emin değiller ki, bir yasa ile bunu bir bağıt altına almaya çalışıyorlar. Ben bunun olumlu bir şey olduğunu ve umut verici olanın da, zâten bu insanların birbirine güvenmemesi olduğunu düşünüyorum. Çünkü güvenseler işimiz var. Bu kadar birbirine benzer insanın, birbirine sıkı sıkıya yapışması, bize zor zamanlar yaşatırdı. İyi ki bu kadar güvenmiyorlar birbirlerine. Çünkü dengeleyebilmek için kurumları harekete geçirmek zorundalar. Bu da, benim umut verici bulduğum bir şey. O yüzden, aynı masada 7-8 kişi tarafından oynanan bir satranç oyununa benzediğinden bahsettim az önce. 

Ruşen Çakır: Evet, burada noktayı koyalım. Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ittifakını konuştuk. 

Ayşe Çavdar: Ruşen bir dakika. Kemal bir şey söylemeye çalışıyor. 

Kemal Can: Parmak kaldırıyorum, nereye bakıyorsun gene? Ayşe’ye bir katkı olarak şunu söyleyeyim: Bu yeni sistemi ve Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’i sadece siyâsîlerin ve siyâsî elitlerin, biraz da siyâset esnafının kendi arasında çözüyor olmasındaki risk şu: Güçlendirilmiş olanın, parlamenterler olması riski. Parlamento’nun değil, parlamenterlerin, siyâset kurumunun. Çünkü son sistem değişikliğiyle AKP’nin yarattığı şey, siyâsetin toptan tasfiyesi, milletvekillerinin ve siyâsî partilerin önemsizleşmesi. Bunu geri getiren, bunu güçlendiren, siyâsetçileri ve parlamenterleri güçlendiren bir şeyin öne konması ihtimâlini yükseltiyor. Neyin güçlendirileceği, neyin frenleneceği meselesi açısından, başka birilerinin de tartışmaya dâhil edilmesi, sesinin dinlenmesi bu açıdan da önemli. 

Ruşen Çakır: Burak, sen bir şeyler söylemek ister misin?

Burak Bilgehan Özpek: Mevcut iktidar yapısını mağlup etmek, tek bir seçimle mümkün olmayacak. Ve “İktidarı mağlup etme süreci” diye bir kavram var. Bu süreç, iktidarın Türkiye’yi sürüklediği, partizan bürokrasi, bağımlı medya, ahbap-çavuş kapitalizmi gibi yapıların ortadan kaldırılmasıyla mümkün olacak. Biz seçim gecesi, Tayyip Erdoğan’ı mağlup ettiğimiz zaman bu iktidardan kurtulmuş olmuyoruz. Bu iktidar, kurumlarıyla, mantalitesiyle hayatımıza hükmediyor. Geçiş sürecini savunmamın sebebi, Türkiye’nin geçiş kabinesiyle yönetilmesi değil, Türkiye’nin geçiş kabinesiyle Tayyip Erdoğan’ın kurduğu bu paradigmadan kurtulması. Yeni öneriler daha sonra tartışılır, tartışılsın da. Hangi amaca ulaşacağımız konusunda bütün partilerin, sivil toplumların birbirinden farklı görüşleri var. Fakat en azından, bu partizanlığı, bağımlılığı, bu avanta sistemini ortadan kaldırmaya, daha sistematik, en klasik anlamda modern devleti kuracak o geçiş sürecini başarma konusunda bir müzâkerenin tamamlanıp, seçimden önce bir sonuca ulaşması gerekiyor. Benim kastım o. Yol haritası önemli. Benim, daha önceki programlarda konuşulmaması gerektiğini söylediğim, o yolun nereye çıktığı meselesiydi. Çünkü ittifak partileri o zaman farklılaşıyor. Ama burada, mutâbakat sağlanabilir. 

Ruşen Çakır: Evet, bu sefer gerçekten noktayı koyuyoruz. “Adını Koyalım”da bugün, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ittifakını konuştuk. Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek ve Kemal Can’a çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için çok teşekkürler. Hoşça kalın. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus