Batı ve Erdoğan: Kim kimi istemiyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Osman Kavala’nın derhal serbest bırakılmasını isteyen on Batı ülkesinin büyükelçisinin derhal “istenmeyen kişi” ilan edilmesi talimatı veren AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan oylarının erimesini mi durdurmak istiyor? Niyeti buysa gerçekleşebilir mi?

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı

Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Bu pazar günü yayın yapmamayı düşünüyordum, fakat AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan öyle şeyler yapıyor ki konuşmamak mümkün değil. Cuma günü Kemal Can’la “Haftaya Bakış”ta bu büyükelçi meselesini ele aldığımızda da konuşmuştuk. Türkiye’de olmaz dediğimiz neler oldu, pekâlâ bu büyükelçileri sınırdışı edebilirler; daha doğrusu sınırdışı olmuyor da, “persona non grata” ilan ediliyorlar, “istenmeyen adam” ya da “şahıs” olarak ilan ediliyorlar. Kimilerine bir gün, kimilerine bir hafta, kimilerine iki gün süre veriliyor ve o süre içerisinde ülkeyi terk etmeleri isteniyor. Dolaylı bir şekilde kapı dışarı ediliyorlar. En son İsrail Büyükelçisi Eitan Naeh böyle yollanmıştı. Şimdi on büyükelçi birden –ki hepsi Batılı ülkelerin büyükelçileri; Avrupa Birliği dışında da Amerika Birleşik Devletleri var, Kanada var, Yeni Zelanda var, ama Almanya ve Fransa da var, birçok Avrupa ülkesi söz konusu, Hollanda’sı, İsveç’i, Norveç’i– ve bunların büyükelçileri için Erdoğan, “Biz bunları barındırmak zorunda değiliz” dedi ve onları yargıya müdahil olmakla suçladı, yargının işlediğini söyledi — ki bunların böyle olmadığını en iyi kendisi biliyor. Bu yapılanın, büyükelçilerin Osman Kavala’yla ilgili yaptıkları açıklamanın da aslında içişlerine müdahale olmadığını da herhalde biliyor; çünkü Türkiye’nin imzalamış olduğu birçok sözleşme var, ortak bir parçası olduğu yer var ve her şeyden ötesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve onun kararları var. Dördüncü yılında on büyükelçinin Osman Kavala’nın bir an önce bırakılmasını istemesi tabii ki çok anlamlı bir çıkıştı; siyaseten de önemli bir çıkıştı. Bence, her şeyden önce, artık Erdoğan iktidarının ömrünün uzun olmadığının bu ülkelerin yönetimleri tarafından da tesciliydi; zira, daha önce de Osman Kavala’yla ilgili açıklamalar yapılıyordu, Selahattin Demirtaş’la ilgili açıklamalar yapılıyordu; ama bunlar ya birtakım kurumlar –Avrupa Birliği gibi, Avrupa Parlamentosu gibi kurumlar– ve onların sözcüleri üzerinden yapılıyordu ya da liderler tarafından Erdoğan’la bire bir görüşmelerde yapılıyordu. Böyle açık, net ve sert bir metnin imzalanması –ki bu metinlerin tabii ki büyükelçilerin kişisel kararıyla olmadığı muhakkak–, kendi ülkelerinin başkentlerinden, Dışişleri Bakanlığı’nın ve hatta ülkenin en yüksek merciinin, Başbakan ya da Cumhurbaşkanı artık her neyse, bilgileri ve belki de teşvikleriyle yapıldığı anlaşılıyor. İşte böyle açık bir şekilde on büyükelçinin birlikte bu metne imza atmaları, her şeyden önce artık Erdoğan’ın ömrünün iktidarda çok uzun olmadığını düşünmelerinden. Zira bütün Batı ülkeleri, hemen hemen hepsi değişik dozlarda Erdoğan’la ilişkilerini belli bir yere kadar sürdürmek zorunda gibi hissediyorlardı kendilerini; ama bunları çok da gönüllü olarak yapmadıkları, bir tür mecburiyet, Türkiye’nin önemi nedeniyle yaptıkları ortadaydı. 

Özellikle son dönemde Türkiye’nin elinde belki de kalan tek kart mülteci kartıydı ve Türkiye bununla, özellikle Avrupa Birliği’ni bir tür kendisiyle iyi ilişki içerisinde olmak ya da sertleşmemek noktasına taşıyabiliyordu Erdoğan. Artık her şey kopuyora benziyor ve Batı ülkeleri de –hem ABD’si, hem Kanada’sı, hem küçük bir ülke ama Yeni Zelanda’sı, tabii ki Avrupa’nın iki büyük ülkesi Almanya ve Fransa da, hepsi birden bir anlamda Erdoğan’a çok ciddi bir meydan okuyuşta bulundular ve Erdoğan da onlara boyun eğmeyeceğini söylüyor. Boyun eğmeyeceğini söylüyor ama, bunun sonucunda fatura kime nasıl çıkar? Buna baktığımız zaman, burada Erdoğan’ın kazanabileceği hiçbir şeyi ben görmüyorum. Kimileri bunu bir iç politika malzemesi olarak kullanacağı, seçime yönelik olarak kullanacağını söylüyorlar. Türkiye’de bu tür kavgalarla, Batı’yla bu tür restleşmelerle seçimin alınacağını sanmıyorum. Birtakım askerî operasyonların, şunların bunların belki birtakım etkileri olabilir, milliyetçi duyguları kabartabilir; fakat burada kamuoyunun tam da anlamadığı, çok da fazla umursamadığı bir olayda yaşanan bir restleşme var. Osman Kavala, genel kamuoyunun çok bildiği, önemsediği birisi değil; yani seveni var, sevmeyeni var, içeride kalmasının doğru olduğunu düşünen var, bir an önce çıkmasını isteyen var, ama bu hiçbir zaman Türkiye’de genel kamuoyunun öncelikleri arasına girmiş bir olay değil. Selahattin Demirtaş belki, o da bir yere kadar. Onun da çok fazla artık, seçmen tercihini belirleyecek şekilde önemsendiğini sanmıyorum. Selahattin Demirtaş’ın içeride mi dışarıda mı olacağı konusu üzerinden mesela, Erdoğan onu içeride tutarak oylarını tutuyor değil. Artık ondan ayrılanlar ya da ona oy verecekler bu tür hikâyelere bakmıyorlar, bu tür öykülere bakmıyorlar. Dolayısıyla, Erdoğan zaten Osman Kavala’nın çok fazla, bütün bu dört yıla rağmen, bütün uluslararası baskılara rağmen çok popüler olmamasının verdiği tedirginlikle olayı Selahattin Demirtaş’a taşımaya çalışıyor halbuki; son açıklama açık ve net bir şekilde sadece Osman Kavala’yla ilgiliydi. Bu, Selahattin Demirtaş’la ilgili benzer çıkışlar yapmayacakları anlamına gelmiyor, ama Erdoğan bunu sanki Demirtaş içinmiş gibi sunmaya çalışıyor. Öyle de sunsa, bence Erdoğan bu açıdan, böyle birtakım meydan okumalarla, daha doğrusu meydan okumalara karşı sert çıkışlarla oy falan alamaz. Yani, şöyle söyleyeyim: Erdoğan’a oy vermekten vazgeçmiş birileri bakıp da, “Ya işte, Batı’ya karşı tek başına savaşıyor, ben onu yalnız bırakmayayım, bir seçimde daha ona şans vereyim” diyeceğini açıkçası sanmıyorum. Tam tersine, şu hâliyle bakıldığı zaman ülkede bir dizi sorun var, özellikle ekonomik sorun var; ama aynı zamanda diplomatik sorun var, bir dizi sorun var ve bu sorunların hepsinin artık çözülemeyeceği, en azından Erdoğan tarafından çözülemeyeceği anlaşılmış sorunlar ve insanlar ondan uzaklaşıyorlar; seçmen tabanında, bütün araştırmalarda görüyoruz, bu seçmenin nereye gittikleri konusunda değişik rivayetler var, en azından şu deniyor: Şu anda çekimserler, kararsızlar ne yapacaklarını bilmiyorlar deniyor; kimilerine göre İYİ Parti’ye doğru bir yöneliş var vs.. Şimdi bu kişiler, bu on ülkenin büyükelçisinin sınır dışı edilmesi, yani bir şekilde ülkeyi terk etmek zorunda kalmasının birtakım devamı gelecekse –ki herhalde gelecektir; buna yönelik olarak bu ülkelerin de birtakım cevapları olacaktır ve bunun da ötesinde, yatırımcılar, şunlar bunlar, uluslararası finans çevrelerinin Türkiye’ye bakışı, zaten çok da parlak olmayan bakışında değişiklikler olacaktır– ve bu sonuçta yine Türkiye’ye bir fatura olarak, özellikle ekonomik alanda, ama aynı zamanda diplomatik alanda bir fatura olarak önüne gelecektir. Buna cevaben Erdoğan diyelim ki Batı’dan, bu ülkelerden ona tepki olarak birtakım cevabî hamleler gelirse, Erdoğan’ın yapabileceği şey, –onu da ne derece yapabileceği ayrı bir tartışma konusu–, mülteciler konusunda Batı’yı rahatsız edecek birtakım uygulamalara gidebilir. Bütün bunların hepsi tabii ki ihtimal dahilinde; ama bunların sonucunda bakıldığı zaman, Türkiye iyice kendini Batı’nın dışına taşıyor, sadece Batı’nı dışına taşımak değil aynı zamanda bakıldığı zaman İslam Dünyası’nın ender demokrasiyle yürütülen ülkelerinden birisi olarak görülen Türkiye, ne zamandır bu sıfatını kaybetmişti; şimdi yapılan açıklamalarda artık demokrasi hiçbir şekilde anılmıyor, Türkiye otoriter bir ülke olarak tam anlamıyla tescillenmiş durumda. Bu, Türkiye’de kamuoyunun istediği bir şey midir? Sadece Türkiye’de yaşayan vatandaşların değil, dünyanın dört bir tarafında, özellikle Batı ülkelerinde yaşayan, Türkiye’den gitmiş olan; kimisi üç, dört kuşak önce, kimisi yakın dönemde gitmiş olan insanların, vatandaşların isteyeceği bir şey midir? Hiç sanmıyorum; çünkü Türkiye’nin Batılılaşma serüveni sadece Cumhuriyet’le açıklanabilecek bir serüven değil, Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren başlayan ve genel olarak da kamuoyunun önemli bir kısmı tarafından benimsenmiş ve içselleştirilmiş bir proje. Nitekim, AKP de ilk yıllarında, özellikle Avrupa Birliği üzerinden bu projeye sahip çıktığı ölçüde de kamuoyu desteğini çok ciddi bir şekilde korumuştu. Şimdi, ucuz bir Batı düşmanlığıyla oylarının kaymasını durdurmaya çalışmak, böyle bir derdi varsa Erdoğan’ın, böyle bir hesabı varsa, bence Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacaktır. 

Büyükelçilerin sınırdışı edilmeleri, “istenmeyen şahıs” ilan edilmeleri ve bunun sonucunda yaşanacak olan krizlerin Erdoğan’a ve Erdoğan destekçilerine hiçbir şekilde yardımcı olacağını sanmıyorum; tam tersine işlerini çok daha zorlaştıracak, özellikle ekonomik alanda ve buna bağlı olarak yaşanabilecek birtakım yaptırımlar vs. hiçbir şey yaşanmasa bile bu psikolojik gerginlik, diplomatik gerginlik birçok insanın Türkiye’ye bakışını, bu ülkelerde yaşayan ve genel olarak Batı dünyasında yaşayan insanların Türkiye’ye zaten iyi olmayan bakışını daha da kötü etkileyecektir. Dolayısıyla Erdoğan, on ülkenin büyükelçilerini “istenmeyen şahıs” ilan ederken, aslında bu ülkeler ve daha geniş olarak Batı dünyasında kendisinin “istenmeyen şahıs” olmasını çok daha ciddi bir şekilde tescillemiş oluyor. Yani onları reddettiği zaman, aslında kendisinin onlar tarafından reddini daha tescillemiş ve tahrik etmiş oluyor. Şayet iktidarını koruma hamlesi olarak yaptıysa bunu –ki genel yorumlar bu yönde–, bilemiyorum; yani doğrudan bunu oy hesabıyla yapmamış da olabilir, hiçbir hesap yapmadan, çünkü Erdoğan’ın söyledikleri ve yapılması talimatını verdiği bu şeyler akıl kârı işler değil. Herhangi bir hesapla yapılabilecek, hesap kitapla yapılabilecek işler değil; ama diyelim ki bu, iktidarını koruma refleksiyle yapılmışsa eğer, tam tersi bir sonuç doğuracağını ve iktidarını kaybetme sürecini çok ciddi bir şekilde hızlandıracağını düşündürtüyor bana. Bilenler bilir, ben uzun zamandır Türkiye’nin normal zamanda seçim yapmasının mümkün olmadığını, çünkü her geçen gün Erdoğan’ın kaybının daha da derinleştiğini, dolayısıyla Erdoğan’ın daha fazla kaybı beklemeden olabildiğince hızlı bir seçim yapmayı isteyeceğini savundum. Ve somut olarak bu olmadı; tam tersine, Erdoğan ısrarla seçimin zamanında olacağını söyledi. Fakat bu son hamlenin ardından –ki hamle diyorum, ama lâfın gelişi diyorum, bu aslında böyle bir ileriye doğru atılmış bir hamle değil; bu tamamen çaresizlikten, artık yapacağı hiçbir şey kalmamış olmaktan kaynaklanan bir şey– normal şartlarda, on tane Batı ülkesinin büyükelçisi “Osman Kavala serbest bırakılsın, bir an önce serbest bırakılsın” dediğinde, normal şartlarda bu ülkede yargı var, yargının birtakım sözcüleri dolaylı ya da açık bir şekilde çıkar söylerlerdi ve de genel kamuoyu burada, “Ne diyorsunuz? Her şey tıkırında gidiyor” derdi. Ama biliyoruz ki ortada yargı diye bir şey yok. Osman Kavala olayı, Selahattin Demirtaş olayı ve birçok olay, Erdoğan’ın bizzat üstlendiği olaylar. Dolayısıyla Erdoğan her ne kadar yargı var diyorsa da, “Ben varım” diyor, “Ben böyle istiyorum” diyor, Batı’yla da böyle bir, kendisini tek ve bütün bu ülkeleri karşısına alarak bir meydan okuyuş içerisine giriyor. Her geçen gün parasının değeri düşen, gençlerinin bir an önce yurtdışına kapağı atmak için çabaladığı, geleceğe bakamayan, yöneticilerinin de geleceğe yönelik hiçbir şey söyleyemediği ve komşularının hemen hepsiyle çok ciddi sorunları olan ve sorunların çözümü yerine daha da derinleştiği bir ülke, dünyanın önde gelen on ülkesine, hepsinde olmasa bile birçoğunda çok ciddi bir istikrar olan, ekonomik anlamda da siyasî anlamda da hiçbirisi krizle anılmayan ülkelere meydan okuyabilmesinin hiçbir anlamı yok. Bunu iç siyaset için yapmasının da –tekrar söylüyorum– hiçbir anlamı yok. Tam tersine, insanlar Batı’yla kavgası sahici olmayan liderleri seviyor insanlar; yani Batı karşıtlığı, Amerikan karşıtlığı vs. bunlar herkesin gönlünü hoş tutabilir, ama gerçekten Batı’yla bire bir, kıran kırana bir kavgaya girme hâli de bu insanları tedirgin ediyor. Zamanında Hollanda’yla yaşananları düşünün –ki Hollanda bu sefer de söz konusu, hatta büyükelçisinin yollandığı söylendi, sonra da tekzip edildi, ama herhalde gidecektir–, benim bildiğim kadarıyla Hollanda Türkiye’de en çok yatırımı olan ülke. Ya da Almanya Büyükelçisi’ni yollayacaklar; Almanya, Türkiye’de ticaret hacmi en yüksek olan ülke ve orada yaşayan yüz binlerce, milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı var, onların çocukları, kaç kuşaktır giden insanlar var — ya da Fransa’da. Bütün bunlara karşı, Türkiye en güçlü olduğu zamanda bile bunlarla kavgaya girmemiş bir ülke, bu kadar güçsüz bir zamanda böyle bir kavgayı istiyor görüntüsünün gerçekle hiçbir uyumu olamaz. Erdoğan belki kaybını geciktirmek için bunu yapıyor, ama esas olarak, kaybettiğini bildiği için bunu yapıyor. Belki de yarın öbür gün kaybının faturasını kesebilmek için bunu yapıyor. Ne diyecek şimdi? Mesela diyecek ki: “Bu ülkelere meydan okuduk, egemenliğimizi savunduk, onlar bize komplo çevirdi, şu oldu bu oldu” ve bütün muhalefet partilerini de bunlarla işbirliği yapmakla vs. suçlayacak. Muhalefet partileri belki de bunun korkusuyla bu topa çok fazla girmek istemiyorlar, Erdoğan’ın yaptığı yanlışın ne kadar vahim olduğunu söylemekte biraz tereddüt ediyorlar. Son olarak şunu söyleyeyim: Şimdi, bir süredir gündemi muhalefet belirliyor, çok ciddi bir şekilde muhalefet belirliyor ve Erdoğan birkaç gündür kendinden konuşturuyor; mesela, öncelikle faiz indirimi. Şimdi de on büyükelçinin “persona non grata” ilan edilmesi ve evet, Erdoğan gündemi belirliyor, ama gündemi sadece belirliyor olmak bir siyasetçinin kazandığı anlamına gelmiyor; bunlar negatif anlamda gündemi belirliyor. Yani, insanların sorunlarını görüp, bilip, onlara yönelik olarak, o sorunların çözümüne yönelik olarak inandırıcı, sahici, yapılabilir çözüm önerileri falan getirmiyor. Tam tersine, var olan sorunları daha derinleştirici –ki faiz indiriminde bunu gördük–, şimdi de on büyükelçi meselesinde bunu göreceğiz. Var olan sorunları daha da derinleştirici şekilde gündemi belirlediğiniz zaman, o tam anlamıyla elinizde patlayan bir silah oluyor. Şu haliyle baktığımız zaman, Erdoğan çok zayıf da olsa tutunduğu bir dalı kesmekle meşgul. Bir yerden sonra Batı ülkeleri –herhalde o noktaya hızla geliyorlar–, mülteci meselesi şu, bunu çok da fazla artık önemsemeden, Erdoğan yerine Türkiye’deki diğer seçenekleri, muhalefetin iktidara yürümesi olayını çok daha ciddi bir şekilde önlerine alacağa benziyorlar. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus