Türkiye’den giden ve gitmek isteyen doktorlar anlatıyor: “Şiddet olaylarına, ekonomiye, çalışma koşullarına bakıyorsun, Türkiye’de çarklar doktorların aleyhine dönüyor”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Türkiye’de “beyin göçü” giderek etkisini daha fazla hissettiren, görünür hale gelen bir mesele oluyor. Son iki yılda ülkeden göçen doktorların sayısının yaklaşık 3 bin olması sağlık sektöründe yaşanan krizlere ve Türkiye’de yaşanan beyin göçüne dair tartışmaları önemli kılıyor. Medyascope’tan Mehmet Yaşar Altundağ, Türkiye’den göçen ya da göç etmek isteyen doktorların yaşadıklarını anlamak için Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okuyan ve İsveççe öğrenen Ateş Orbay Koçoğlu, İsveç’e taşınan uzman Dr. Şeyda Kübra Eser ve iki senedir Birleşik Krallık’ta beyin cerrahisi alanında çalışan Dr. Ali Conor Alakuş ile konuştu.

Türkiye her geçen yıl iyi eğitimli vatandaşlarını kaybederken geride kalanlar arasında da gitmeyi planlayanların sayısı artıyor. Geçtiğimiz günlerde Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) Genel Başkanı Ali Babacan, Türk Tabipleri Birliği Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı ile partisinin genel merkezinde yaptığı açıklamada, “Türkiye, buradan kaçmak isteyenlerin ülkesi haline geldi” demişti. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Gençlik Kolları ise 10 Kasım için yayınladığı videoda beyin göçüne değinmişti. “Geçmiş senin, gelecek senin” başlıklı videoda, yurtdışına gitmek için havaalanına giden bir gençle, onu kalmak için ikna eden taksicinin konuşmaları yer alıyordu.

Türkiye’de beyin göçünün en önemli ayaklarından biri özellikle son yıllarda sayısı ve niteliği artan doktor göçü. Nitekim T24’ün İzmir Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Süleyman Kaynak’ın açıklamalarına dayandırarak paylaştığı haber, göçün boyutlarının korkunçluğunu gözler önüne seriyor. Kaynak’ın tabip odalarının araştırmalarına dayandırdığı rakamlara göre son iki yılda Türkiye’den yurtdışına giden doktor sayısı yaklaşık 3 bin. Doktorların ekonomik koşullar, siyasi baskı, yoğun çalışma saatleri ve uğradıkları şiddet nedeniyle göç ettiğini söyleyen Kaynak, 8 bin kadar öğrenci ve mezunun da gitmek için çeşitli Avrupa-ABD gruplarını takip ettiğini söylüyor.

Medyascope’tan Mehmet Yaşar Altundağ, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okuyan ve İsveççe öğrenen Ateş Orbay Koçoğlu, ekim ayında İsveç’e taşınan anestezi ve reanimasyon uzmanı Dr. Şeyda Kübra Eser ve iki yıl önce İngiltere’ye taşınan Dr. Ali Conor Alakuş ile konuştu. Altundağ, Türkiye’den giden, gitmek isteyen doktor ve doktor adaylarıyla konuşarak göçün arkasındaki dinamikleri ortaya çıkarmaya çalıştı.

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi 5. sınıf öğrencisi Ateş Orbay Koçoğlu, “Türkiye birincisi olsaydım bile burayı tercih ederdim” diyor. Ateş, ekonomik krizin, paranın ve verdiği emeğin değersizleşmesinin, doktorların uğradığı şiddetin canını çok sıktığını söylüyor: “En son ‘yeter’ dedim, araştırmaya başladım. Yaşam ve çalışma koşulları açısından bana en uygun ülkenin İsveç olduğunu anladım. ‘TUS’a hazırlanan insan İsveççe mi öğrenemez’ dedim ve İsveççe öğrenmeye başladım. Şimdi benim gibi tıp okuyan kız arkadaşımla beraber İsveççe öğreniyoruz ve İsveç’e yerleşmeyi düşünüyoruz.”

33 yaşındaki Sakaryalı Dr. Şeyda Kübra Eser ise lisans derecesini önce Karadeniz Teknik Üniversitesi’nden almış, daha sonra İstanbul Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde anestezi ve reanimasyon alanında uzmanlığını tamamlamış.

İsveç’e yeni taşınan Eser, Türkiye’deki ilk iş gününde çalışma şartlarının ağırlığıyla yüzleştiğini söylüyor: “Tek başıma acilde nöbetçiydim ve multitravma hastası gelmişti. Tek doktordum, çok korkmuştum. O zaman bunun benim tecrübe ve bilgi eksikliğimden kaynaklandığını düşünmüştüm. Beni orada tek başıma bırakan sistemi sorgulamamıştım. Daha sonra asistanlığa başladığımda yurtdışına gittim, gittiğim şehirlerdeki hastaneleri gezmeye başladım. Türkiye’deki gibi kaos ortamının olmadığını fark ettim. Daha sonra bir asistan arkadaşım Hollanda’ya gitti, asıl gidebileceğimi anladığım zaman, kırılma noktam oydu sanırım.”

Ali Conor Alakuş da 28 yaşında, önce Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde bir sene okumuş. Düzce’de okumanın Türkiye’yi anlamak için yardımcı olduğunu söyleyen Alakuş, geri kalan eğitimini Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 2017 yılında tamamlamış. 5. sınıftan itibaren günde 12 saatini vererek TUS’a hazırlanmayı tıbbın gerektirdiği pratiklik ile bağdaştırmayan Alakuş, gitmeye o zamanlarda karar vermiş ve 2019 yılında İngiltere’ye taşınmış. Alakuş, Edinburgh Üniversitesi’nde beyin cerrahisi alanında yüksek lisans çalışmaları yapıyor.

“Geçenlerde ilk nöbetimi tuttum, sekiz saat sürdü, bu süreçte yemek yemeyi bile unuttum”

Ateş, tıp fakültesindeki öğrencilik yıllarından itibaren çalışma koşullarının ağır olmasından yakınıyor. Geçen günlerde ilk nöbetini tuttuğunu söyleyen Ateş, 5. sınıf olmasına ve nöbetin sekiz saat olmasına rağmen aşırı yorulduğunu söylüyor: “Geçenlerde ilk nöbetimi tuttum, sadece sekiz saatti ve aşırı yoruldum. Sürekli oradan oraya koşturuyorsun ve yoruluyorsun. Bu süreçte yemek yemeyi bile unuttum. Bu benim sadece bir günümdü ve düşünün, yeni mezun doktorlar asistanlık yıllarının ilk beş senesinde bunu ayda 10 gün boyunca yapıyorlar.”

Bir öğrenci olarak çalışma yükünün sadece nöbet tutmaktan ibaret olmadığını söyleyen Ateş, son sınıfta olduğu için intörnlük (stajyer doktorluk) yapan bütün tıp fakültesi öğrencilerinin bir yandan TUS (Tıpta Uzmanlık Sınavı’na) sınavına hazırlandığını, bir yandan da uzun ve yorucu nöbetler tuttuğunu anlatıyor: “TUS için aşırı çalışıyorsun, inanılmaz bir rekabet var. 6. sınıfta olan bir kişi nöbeti yoksa o gün 10 saat çalışıyordur. Nöbet tutuyorsa nöbet aralarında elinde hep ufak bir kitabıyla sınava çalışıyordur.”

“Şiddet, ekonomi, çalışma koşullarına bakıyorsun çarklar birçok konuda doktorların aleyhine dönüyor”

Ateş, kendisini Türkiye’den göç etmeye iten koşulların aslında bambaşka nedenler olduğunun altını çiziyor. Doktorların uzun ve yorucu çalışma koşullarından aldıkları maaşın değerinin yıllar içerisinde erimesine kadar birçok problemin var olduğunu söyleyen Ateş’e göre doktora karşı şiddet, onu ve bütün doktorları yıpratan en önemli sebeplerden biri: “Beni iten bir tane faktör yok. Bir tane olsa yine tamam derim. Şiddet, ekonomi, çalışma koşullarına bakıyorsun birçok konuda doktorların aleyhine dönüyor çarklar. Ama güvenlik konusu büyük bir problem, gözümle görmesem inanmazdım. Doktorlar genelde doktorlarla evleniyor, benim eşim doktor olsa ben sürekli, ‘Acaba birisi eşime el kaldırmış mıdır’ diye mi düşüneceğim?”

Sürekli depresyonda, sürekli anksiyeteli bir insana dönüşmüştüm”

Uzman Doktor Şeyda Kübra Eser (fotoğraf Şeyda Kübra Eser’in kişisel arşivinden alınmıştır)

Şeyda Kübra Eser de asistan doktor olarak çalışmaya başladığı andan itibaren yeni mezun doktorların çalışma koşullarının çok ağır olduğunu söylüyor ve bu durumun onu depresyona ittiğini belirtiyor: “Asistanlığımın ikinci yılında artık burada çalışmayacağımı anladım, beni çalışmaya motive edecek bir şey kalmamıştı. Sürekli depresyonda, sürekli anksiyeteli bir insana dönüşmüştüm.”

“Siz kuralların herkes için eşit olmasını sağlamak istiyorsunuz ama fark ediyorsunuz ki bazıları daha eşit”

Hiçbir fiziksel şiddete maruz kalmadığı için kendini şanslı azınlıktan biri olarak gören Eser’e göre, doktorlara karşı şiddet sağlık sektöründeki en büyük krizlerden biri: “Fiziksel şiddete maruz kalmayan şanslı doktorlardanım. Ama özellikle zorunlu hizmetimdeyken, psikolojik şiddetin her türlüsünü yaşadım. Sizin dediğinizin hiçbir önemi yok. Yoğun bakım için bazı kurallar vardır, görüş ve bilgi saati gibi. Siz bunun herkes için eşit olmasını sağlamak istiyorsunuz ama fark ediyorsunuz ki bazıları daha eşit. Siz ‘hayır’ deseniz bile daha üst mercilerden aratıp istediklerini yaptırabiliyorlar. Orada bir taraftan düzeni korumaya çalışırken diğer taraftan da köyden gelen Mehmet amcanın hakkını savunmaya çalışıyorsunuz. Kesinlikle psikolojik şiddete maruz kalıyorsunuz.”

“Bana birisi saldırdı ama fail ceza alsın diye ben peşinden koşturdum”

Ali Conor Alakuş ise şanslı olamayanlardan. Acil serviste bir hasta yakınının kendisine saldırdığını ve küfür ettiğini söyleyen Alakuş, bakanlığın şiddet failleri ile yeterince ilgilenmediğini söylüyor: “Türkiye’de hangi suç ceza alıyor? Kadınları katledenlerin serbest kaldığını görüyorum. Genel bir caydırıcılık probleminin olduğunu düşünüyorum. Kadınlara böyle oluyorsa ister istemez sıra doktorlara da geliyor. Ama bakanlığın bu konuda bir duyarsızlığı da mevcut. Bana birisi saldırdı ama fail ceza alsın diye ben peşinden koşturdum. Bakanlık benimle ilgilenmedi ama kendim gittim Türk Tabipleri Birliği’ne şikayetimi yaptım.”

“Türkiye’de benim yaşımda bir doktor ayda 300 saat nöbet tutuyor”

Alakuş, Türkiye’deki ile İngiltere’deki çalışma şartlarını kıyasladığında kendisiyle yaşıt bir doktorun Türkiye’de iki günde bir nöbet tuttuğunu belirtiyor ve genç doktorların tuttukları nöbet saatlerinin yasal çalışma sınırından fazla olması nedeniyle hak ettikleri parayı almadıklarını söylüyor. Yani doktorlar hem çok çalışıyor hem de kanunen çalışma saatleri üzerinde bir limit olduğu için fazladan tuttukları nöbetlerin parasını alamıyor.

Alakuş’a göre özellikle genç doktorların karşılaştığı yıpratıcı çalışma koşullarının arkasında uzman doktorların nöbetlerini asistanlara devretmesi de var: “Uzman bazen iki saat gözüküyor sonra ortadan kayboluyor. Sonra bütün işler asistana kalıyor, asistanlar bundan şikayetçi olamaz. Olursa işten atılır. Uzman diyor ki ‘Ben yaşadım, siz de yaşayın.” Ateş de aynı konuya değiniyor: “Bir laf vardır ya böyle gelmiş böyle gidecek. 15 sene önce çile çekmiş doktor ‘Ben yeterince yaptım’ diyor ve nöbetlerini genç meslektaşlarına yıkıyor. Kendi içimizde de kendi ayağımıza sıkma durumu var.“

Ateş, Türkiye’de doktorluk yapmak istememesinin arkasında daha temel sorunlar olduğunu bir kez daha vurguluyor: “Nöbet yine tutarız, bari biraz saygı göreyim. Nöbetten çıktıktan sonra kafamı yastığa koyduğumda bari ‘Bir sürü insanı kurtardık, maddi olarak hakkımı alıyorum, çalıştık karşılığını aldık’ diyeyim. Ama olan şey yine dayak yememiz, bu ülkede kıymetimizin bilinmemesi oluyor.”

“Bir arkadaşım için İsveççe kursunu aradım, kurs sahibi ‘İki yıl için doluyuz’ dedi”

Tıp fakültesi öğrencileri, asistan ve uzman doktorlar arasında göç etme fikrinin ne kadar yaygın olduğu hakkında Şeyda Kübra Eser, şöyle konuşuyor: “Yüzlerce doktor gitme planı yapıyor. Geçen bir arkadaşım için İsveççe kursunu aradım, kurs sahibi ‘İki yıl için doluyuz’ dedi. İsveç’e gitmeye niyetlenince yolunuz gidenlerle ve gitmişlerle bir şekilde karşılaşıyor. Herhalde geçen seneden beri benimle birlikte 50’ye yakın uzman doktor İsveç’e göç etti.”

Ali Conor Alakuş ise her yıl artan doktor göçünün sosyal medyadaki rakamlardan takip edilebileceğini söylüyor: “Buraya ilk geldiğim tarih olan 2017 yazında yurtdışında yaşayan doktorların oluşturduğu bir Facebook grubunda sadece 200-400 doktor vardı. Şimdi bu rakam gelenlerin ve gelmek için hazırlık yapanların da katılmasıyla 10 bine çıktı.”

“İsveççe hocamın öğrencileri ülkeden gitmek isteyen doktorlardan oluşuyor”

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi 5. sınıf öğrencisi Ateş Orbay Koçoğlu (Fotoğraf Koçoğlu’nun kişisel arşivinden alınmıştır)

Ateş, İsveççe dil kurslarına devam edenlerin neredeyse tamamının tıp fakültesi öğrencisi veya doktor olduğunu söylüyor. Bu kursların tamamının dolu olduğunu belirten Ateş, haftada iki gün İsveççe kursuna devam ettiğini anlatıyor: “Bir hoca buldum ve haftada iki gün İsveççe öğreniyorum. İsveççe hocam hep doktorlarla çalışıyor. Bu işi 10-15 senedir falan yapıyor. Öğrencilerinin neredeyse tamamı ülkeden göç etmek isteyen doktorlardan oluşuyor.”

Arkadaşları arasında sadece İsveç’in değil İngiltere ve Almanya’nın da popüler olduğunu belirten Ateş, yazın birçok arkadaşının Almanya veya İngiltere’ye staj yapmaya giderek oralarda kalmanın yollarını aradığını söylüyor: “Bizim dönem 400 kişi, 5. sınıf olan 400 kişi var. Bundan 10 sene önce ‘Almanya’ya  gitmek isteyen kaç kişi var?’ diye sorduklarında bu rakam dört-beşti. Beş sene önce bu sayı 20’ye çıktı. Şu an bizim dönemde kimsenin öyle TUS çalışayım hevesi kalmadı. Herkesin aklından geçiyor, 400’de en az 50-100 kişi de gitmek için hazırlanıyor.”

“Burs almadım, aldığım krediyi ödedim, zorunlu hizmetimi yaptım, devlet benden daha ne bekleyebilir ki?”

Bütün beyin göçü tartışmalarında olduğu gibi doktor göçünün de toplumun belli kesiminde yarattığı bir rahatsızlık var. Eser, “Hiç sorumluluk hissetmiyor musunuz ya da doktor olduğunuz için göç etmemeniz gerekir diyenlere karşı ne düşünüyorsunuz” sorusunu şöyle cevaplıyor: “Hiçbir sorumluluk hissetmiyorum. Burs almadım, aldığım krediyi ödedim, kitaplarımı kendi paramla aldım. Zorunlu hizmetimi yaptım. Devlet benden daha ne bekleyebilir ki? Kimse keyfine anasını, babasını, evini bırakıp gitmiyor, biz buna resmen zorunlu bırakıldık. Bence bizi suçlayacakları yerine bakanlığın şartları bir an önce düzeltmesi lazım, yoksa bu göçün önü alınamayacak.”

“Burada düzen, gençlerine engel oluyor”

Ateş ise bu soru karşısında uğradığı hayal kırıklığından bahsediyor. Şartların nasıl da çalışmak ve başarılı olmak isteyen birini engellediğini söylüyor: “İçimden bir ses bazen ‘Kal, ülkene hizmet et’ diyor ama sonra düşünüyorum ki burada her şey beni aşağıya çekmeye yönelik. Ben akademik araştırma yapmak istiyorum, doktorlar soruyor ki ‘Tanıdığın var mı?’ Sen ne kadar iyi olursan ol, ileriyi gidemiyorsun. Burada düzen, gençlerine engel oluyor.”

“İsveç’te isteyen öğrenciler karşılıksız burs alıyor”

İsveç’te öğrencilere sunulan imkanlarla kendisine sunulan imkanları karşılaştıran Ateş, şöyle devam ediyor: “İsveç’te isteyen öğrenciler karşılıksız burs alıyor. Ben üniversite sınavında 800’üncü oldum. ‘Bana burs yağar’ dedim ama hiç burs alamadım. Valla çok oturuyor içime. O kadar çalış, yap, hayal kur sonra olmasın. Gerçekten kırıldım, ‘İnsan ülkesine kırılır mı’ diyorsun. Kırılıyor işte.”

“Türkiye’de sevk zinciri yok, doktor görmek zorlaşırsa hükümet, oy kaybedecek diye düşünüyor”

Sağlıkta yaşanan krizin aşılması ve doktorların çalışma şartlarının iyileştirilmesi için ne yapılabileceği hakkında konuşan üç tıp insanının da çok önemli diyerek vurguladığı ortak bir nokta var. Bütün sağlık altyapısında sevk zincirinin sağlanarak hastanelere yığılan hasta sayısının azaltılması. Ali Conor Alakuş durumu şöyle özetliyor: “Doktor görmek iyi bir şey tamam da Türkiye’de sevk zinciri yok. Doktor görmek zorlaşırsa hükümet, oy kaybedecek diye düşünüyor. Buna işte sağlığın siyasallaşması deniyor. Hastanelerde doktorlara gelen hastalar aslında hiç filtrelenmemiş oluyor. Aslında bir hastanın ilk aile hekimine gitmesi gerekiyor. Biz buna 1. basamak diyoruz. Aile hekimi hastayı ve hastalığı inceledikten sonra hastalığa çözemezse devlet hastanesiyle iletişimde kalarak hastayı bir sonraki aşamaya konsülte eder. Türkiye’de hiçbir sevk mekanizması olmadığı için başı ağrıyan hasta da araştırma hastanesine geliyor kalp krizi geçiren hasta da.”

Alakuş, doktorların bir günde bakması gereken hasta sayısına da değiniyor: “Devlet de sana bastırıyor, günde 100 hasta bakılacak. Bakmadığın zaman da azar hissediyorsun. Bir kanser hastasına beş dakika ayırabiliyorsun mesela. Bu kadar kısa süre içerisinde bir hastayı tanımak, sorununu tanımak imkansız. Bu beş dakika hiç gerçekçi bir süre değil. Ama bu süre sıkıntısı bizi en değer verdiğimiz kişiler olan hastalarımızla karşı karşıya getiriyor. Randevu süreci bazen uzayabiliyor çünkü fark ettiğiniz ufak bir semptoma yoğunlaşmak isterken randevu mesela 15 dakikaya uzuyor. Bu esnada diğer bekleyenler arasında hoşgörüsüzlük artıyor, şiddet olaylarına evriliyor.”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus