Türkiye’den beyin göçü hikayeleri: SciencesPo doktora öğrencisi Ömer Faruk Metin ve UNESCO Danışmanı Safa Şahin: “İnsanlar hem kendilerine hem de Türkiye’ye olan inançlarını kaybediyor, kaybedilen en büyük şey bu”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope’tan Mehmet Yaşar Altundağ, doktorların göçü haberinin ardından bu kez, iki senedir Paris’te yaşayan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Eğitim Danışmanı Safa Şahin ve Sciences Po doktora öğrencisi Ömer Faruk Metin ile beyin göçünü konuştu. Türkiye’de gençlerin hissettikleri, kendilerinin göç etme sebepleri, kamuoyundaki göç tartışması ve gençlerin siyasete katılımı hakkında konuşulan röportajda Safa ve Ömer, kendi deneyimlerini de anlattı. Safa, Türkiye’de gençlerin mevcut duygu iklimini “oldukça kaygılı ve geleceği belirsiz” diye yorumlarken “Ben artık plan yapma konusuna biraz çekinir oldum. Türkiye’de düzenli bir şekilde önüme anlayamadığım, geçemediğim, karşı koyamadığım engeller konuldu” dedi. Ömer ise kaybeden kim tartışmasında kaybedenin Türkiye’deki herkes olduğunun altını şöyle çizdi: “Türkiye kendi insanının ülkesine olan inancını kaybettiriyor. Kendilerine dair inançlarını kaybediyorlar. Yani burada insanlar hayallerini, umutlarını, geleceğe ve şimdiye dair mutluluklarını kaybediyor.”

Solda Ömer Faruk Metin, sağda Safa Şahin (Fotoğraf: Mehmet Yaşar Altundağ)

Safa ve Ömer’le güneşin yer yer kendini gösterdiği, yer yerse bulutların önüne geçtiği soğuk bir Paris cumartesisinde buluşuyoruz. Yine de Parisliler hafta sonunun keyfini çıkarmak için dışarı akın etmiş. Hatta röportaj yaptığımız Sen Nehri’nin kıyısında, hemen arkamızda bulunan yaşlısı-genci karışık bir grup bir yandan müzik dinleyip dans ediyor, bir yandan da içeceklerini içip keyifli bir zaman geçiriyor. Ama biz Safa ve Ömer’le pek de keyifli olmayan bir konuyu konuşmak için bir aradayız: Türkiye’de beyin göçü, onların neden gittikleri, ne hissettikleri, neler yaşadıkları… Konuştuklarımızın ağırlığıyla hemen arkamızda eğlenen Parisliler’in bizde yarattığı garip kontrastı röportaj boyunca, birbirimize hiç söylemesek bile, hissediyoruz.

Safa Şahin 27 yaşında. Malatyalı. Boğaziçi Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler okuduktan sonra aldığı iki bursla Sciences Po Paris’te (Paris Siyasi Bilimler Akademisi) yüksek lisansını tamamlamış. Şimdi de UNESCO Eğitim Geleceği Departmanı’nda eğitim danışmanı olarak çalışıyor. Ömer Faruk Metin ise 26 yaşında. 2018 yazında Bilkent Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra o da aldığı iki bursla beraber Sciences Po Paris’e siyaset bilimi alanında yüksek lisansını tamamlamak için gelmiş. Yüksek lisansını bitirdikten sonra da aynı üniversitede doktorasına başlamış. Türkiye’de medya yapısı, sosyal medyaya katılım ve duygular, çalıştığı konulara arasında. Hatta yer yer kendi Twitter hesabından da çalışmalarını paylaşıyor.

Üniversiteye girerken amacım diplomat olmaktı ama sonrasında yolların çok kapalı olduğunu düşünmeye başladım”

Onları Türkiye’den kaçıran sebeplerin ne olduğunu soruyorum. Gitmelerinin arkasında ekonomik mi yoksa siyasi sebepler mi vardı? Yoksa yaşadıklarından bunalmışlar mıydı? İlk Safa başladı anlatmaya ve görünen o ki beyin göçünü anlamak sadece bir nedene indirgenemezdi.

Üniversiteye girerken amacım diplomat olmaktı. Üniversite sürecinde eğitimimi de ona göre aldım. Mezun olurken hâlâ düşünüyordum ama sonrasında yolların çok kapalı olduğunu düşünmeye başladım. Belli işlere girebilmek için siyasi bir bağlantıya ihtiyaç duyman gerekiyordu. Bu yüzden siyasi sebeplerden ötürü işe giremeyeceğimi düşünmeye başladım.

Bugün böyle giden bir gemi var. Yani bir hayat gibi kaçıp gidiyor”

Safa, Türkiye’de sadakatin liyakatin önüne geçmesinin yanında gittikçe ağırlaşan ekonomik şartlardan da bahsediyor: “Türkiye’de bir hayat kurmaya çalışsam nasıl olacak? Gençken bunun yüksek maliyeti tedirgin ediyor ve güvencesiz yaşıyorsun. Bugün böyle giden bir gemi var. Yani bir hayat gibi kaçıp gidiyor. O ekonomik durumda bulunmak istemiyorsan ya bulunduğun yerde çok ekstra bir şey yapacaksın ya da bir mobilite ihtiyacı doğuyor. Hayat pahalılığı artık grup fark etmeksizin herkesin yaşadığı şeyler oldu.”

Ömer, yüksek lisans yapmak için Türkiye’den ilk çıkışının arkasında akademik nedenlerin olduğunu vurguluyor. Fakat zaman içinde Türkiye’den çıkışına ve geri dönmeye dair fikirleri değişmiş: “Şu an doktora aldıktan sonra üniversitelerde iş bulmak için Türkiye’ye dönseniz herhangi bir sebepten dolayı sizi güvenlik soruşturmasından geçirmeyebilirler. Bu güvenlik soruşturması meselesi artık çok fazla sübjektifleşti. Artık böyle çok fazla cıvıklaştığı için ben burada kaldıkça, buraya geldikten üç sene sonra artık geri dönüşün gittikçe zorlaştığını hissetmeye başladım.”

Benim için en önemli kırılma noktası annemin işten atılması oldu”

Herhangi bir kırılma anı yaşadınız mı diye sorduğumdaysa Safa geriye dönüp baktığında bir olayın onu çok etkilediğinin altını çiziyor: “Geçmişe dönüp baktığımda benim en çok etkilendiğim olay annemin işten atılması oldu. En önemli galiba kırılma noktası bu. Çünkü annem benim, bir karakterdi. Yani, makbul bir vatandaştı. Böyle ne denir, illegalite veya kriminaliteye bulaşmadan bir düzgün bir hayat sürdürürken bir anda o hayattan itildi ve ciddi dışlanmaya maruz kaldı. Bu benim için çok çarpıcı bir olaydı.”

“Türkiye kaybediyor mu” diye soruyorum onlara. Doktorların göçü ana gündemlerimizden biri olmaya başlamışken, sosyal medyada daha fazla pasaport ve uçak bileti paylaşımları görüyorken, bütün bu göç rakamları ortadayken Türkiye kaybediyor mu? Kaybediyorsa ne kaybediyor?

Safa, yetişmiş insan gücünü kaybetmenin elbette bir maliyeti olduğunu söylüyor: “Ekonometrik olarak bir kayıp olduğunu söyleyebiliriz. Yani sonuçta ekonomik düzenin en büyük parçası artık insan sermayesi. Türkiye en okumuş insanlarını kaybediyor. Doktorlarını kaybediyor. Belki diğer ülkelerde beyin göçünün etkilerini görebilirsiniz. Yunanistan, Güney Afrika…” Ama şunu eklemeden de bitirmiyor sözlerini: “Bu çok basit bir bakış açısı oluyor ama. Sadece ekonomikleştirmek, sadece fayda zarar ilişkisine indirgemek.”

Safa Şahin ve Ömer Faruk Metin (Fotoğraf: Mehmet Yaşar Altundağ)

Ömer’in cevabı çok önemli bir noktaya parmak basıyor. Türkiye’de bunca krize maruz kalmış insanların yaşadığı duygusal krize değiniyor: “Safa’nın dedikleri doğru. Ekonomik olarak Türkiye, insan değerini kaybediyor. Kan kaybı çok büyük bu anlamda. Yakın çevremizdeki arkadaşlardan duyduğumuz, medyadan okuduğumuz ve sosyal medyadan gördüğümüz kadarıyla büyük bir yurtdışı trendi var. Öte yandan ya ben sadece YouTube’da bazı videoların altındaki gençlerin kendi hayatlarına olan şikayetlerin okuduğum zaman bile çok ağır duygular hissediyorum. Yani insanın üzerine böyle bir kocaman bir yük oturuyor. Bütün gün bunun acısını çekiyorsun. Bence önemli olan burada şu. Türkiye insanını kaybediyor. Yani Türkiye kendi insanını kaybediyor. Yani bu kayıp yurtdışına gitmekle veya gitmemekle de alakalı değil. Türkiye kendi insanının Türkiye’ye olan inancını kaybediyor. Yani burada insanlar hayallerini, umutlarını, geleceğe ve şimdiye dair mutluluklarını kaybediyor. ‘Türkiye kaybediyor’ derken ülkeden bahsetmek yerine bence ortalama olarak Türkiye’deki bir insanın kayıplarından bahsetmek lazım. Bence kaybedilen en büyük şey bu.”

Ben artık plan yapma konusuna biraz çekinir oldum”

Safa, kendisinin ve Türkiye’deki gençlerin de önemli bir şey kaybettiğini söylüyor. Sürekli belirsizlikle ve önlerine çıkarılan engellerle uğraşmak zorunda kalan gençlerin artık uzun vadeli düşünememesi, sürekli yaşanan bir kaygı halinden dolayı hep kısa vadeli planların yapılması:

Küçükken askeri pilot olmak istiyordum. Askeri sınavı geçtim. Derece yaptım. Ailevi durumdan dolayı elendim. Üniversitede diplomat olmayı düşünüyordum. Başka sebeplerden dolayı da olamayacağımı gördüm. Türkiye’de yaptığım çoğu plan tutmadı. Plan yapabilme güvenimi kaybettim. Burada mesela onu hissedebiliyorum. İnsanlar bir plan yapıp hayatında bir hedef koyup hedefine kademeli bir şekilde gidebiliyor.

Ben artık Türkiye’de plan yapma konusuna biraz çekinir oldum. Eskiden çok daha hayalci bir tarafım varken artık şu an çok gerçekçi olduğumu düşünüyorum. Bu şey demek değil. Hâlâ hayal ettiğim şeyler var ama Türkiye’de düzenli bir şekilde önüme anlayamadığım, geçemediğim, karşı koyamadığım engeller konuldu. O yüzden biraz bence bizim jenerasyonda şöyle bir durum oluştu. Artık planı çok umursamıyoruz ve daha kısa sürede en kötüyü düşünerek sürekli, yeni bir hedef koyup uyguluyoruz. Bu, yeni Türkiye’de gençlerin his durumu. Yani sanmıyorum, bir Fransız, en azından burada benim tanıştıklarım, bunu yaşamıyor, bu derece yaşamıyor. Psikolojik olarak farklı bir duygu iklimindeyiz.”

Öte yandan “Türkiye kaybediyor” diyenleri ilgi arsızı olarak bulanlar, gençleri vefasız olmakla suçlayanlar, yeni neslin şımarık olduğunu belirten yazarlar, sosyal bilimciler, gazeteciler… Kendileri de göç etmiş Safa ve Ömer’e, bu eleştiriler hakkında ne düşündüklerini soruyorum. Gençler olmayacak hayallerin peşinden mi koşuyor? Türkiye’nin kıymetini mi bilmiyorlar?

“Buraya gelince hayatın o kadar da zor olmadığını anladım. Çok büyük bir rahatlama oldu bende”

Safa, tarihçi İlber Ortaylı’nın açıklamalarımı hatırlatarak cevap veriyor sorularıma: “İlber Ortaylı’nın bir açıklaması oldu ya. ‘Türkiye dışında sizin aslında çok bir şeyiniz yok, orada garsonluk yapmanın hiçbir anlamı yok’. Aslında insanlar pek anlamıyor. Hani giden insanların nasıl bir ortamdan çıktıklarını bilmiyorlar. Belki eski kendi yaşantıları ile deneyimleriyle benzeştiriyorlar ve manasız buluyorlar ama Türkiye’den gelen insanlar, garsonluk yapsalar, bir yemek dağıtsalar o kadar da mutsuz değiller.”

Safa, benzer bir iç deneyiminden kendisinin de geçtiğini söylüyor: “Belki şey gibi düşünülebilir. Toksik bir ilişkidesin ve bu ilişkiden dolayı bulunduğun durumun mutluluğunu hissedemiyorsun. Sonunda oradan biraz uzaklaşıp sıradan bir iş yapsan bile mutlu olabiliyorsun. Gelenlerin hayatlarında ciddi bir rahatlama görüyorum. Ve aynı zamanda alım gücün yüksek. Bir şeyler alabiliyorsunuz, bir şeye sahip olabiliyorsunuz. Türkiye’de avukat olarak çalışsan bile belki edinemiyorsun. Buraya gelince şunu anladım. ‘Hayat o kadar da zor değil.’ Çok büyük bir rahatlama oldu bende. Ben bazen kendime onu hatırlatıyorum. Bu kadar stres yaşamadan da rahat bir hayata erişebiliyorsunuz.”

Ömer, genelgeçer ifadeler ve analizler yapmanın doğru olmadığının altını çizerek başlıyor cevabına. Çünkü ona göre her bir göç hikayesi kendine özgü şartlara sahip: “Bence çok dikkatli konuşmak lazım çünkü her insan farklı nedenlerle geliyor. İten sebepler var, çeken sebepler var. Bunlar çok değişkenlik gösteriyor her insan için.“

“Gerçekten kaçmak için o diskuru değiştirmeye çalışıyorsun ve buna odaklanıyorsun. Ama sorun o değil. Yani problem o değil. Burada kimse bu gerçeği değiştirmeye çalışmamalı“

Fakat Ömer’in altını çizdiği bir nokta daha var. Zaten sevdiklerini ve alıştığın bir çevreyi bırakmanın zor olan doğası, göç etmenin bir heves olmaktan öte olduğunu gösteriyor ona göre. Bunu nasıl ifade ettiklerinden ziyade bu kadar zor bir şeyi göze alıp giden gençlerin sorunları dikkate alınmalı diyerek sözüne devam ediyor Ömer:

“Şu ana kadar üç senedir yurtdışında yaşıyorum. Kimse böyle bayıla bayıla, çok sevdiği için yurtdışına çıkmıyor. Doğduğu yeri ve yaşadığı yeri, ailesini terk etmiyor yani. Bunu yapmak kolay bir şey değil. Başlangıçta biri kendini daha doğru ifade edememiş bile olsa, işte ‘Çıktım, kurtuldum’ demesi birilerini rahatsız etmiş olsa bile, sosyal medyadaki bazı paylaşımların Türkiye pasaportunu küçük düşürdüğü düşünülse bile… Kendisini doğru ifade edemiyor belki, yanlış şekilde ifade ediyor ama buna odaklanmamak lazım. Bu, bir gerçekliğin yerine bir korkuluğu taşlıyorsun demek. Yani gerçekten kaçmak için o diskuru değiştirmeye çalışıyorsun ve buna odaklanıyorsun, yükleniyorsun. Ama gerçek sorun o değil. Yani problem de o değil. Burada kimse bu gerçeği değiştirmeye çalışmamalı.”

Ömer Faruk Metin ve Safa Şahin (Fotoğraf: Mehmet Yaşar Altundağ)

Türkiye’de birbirimizi anlamak için birbirimize iki dakikadan fazla zaman vermiyoruz”

Safa da söylemlere takılmanın sorunları anlamanın ve çözmenin önüne geçeceğini düşünüyor. Ona göre önemli olan ilk şey, bu sorunları yaşayan ve paylaşan gençlerle empati kurabilmek: “Yani ifade ediş şeklini yanlış buluyor olabilirsin. Türkiye’den giderken insanlar böyle bir ilgi görmek için belki yapıyorlar diye düşünüyor olabilirsin ama bu yine bir şey ifade etmiyor. Çünkü bir insan bir ülkede doğuyor ve sonunda söylediği ifade etmeye çalıştığı şey hala bir duygusal olarak ihtiyaçlarını gösteriyor. Yine de anlaşılmıyor, bir değer görmüyor. Söylemin çok önemi yok. Bazen olur ya kavgada insanlar tartışırken normal olarak bir şeyi yanlış ifade eder. Yani zor bir durumda olan bir insana şöyle bakılır. Kelimeleri, nasıl bir ifade kurduğu veya ne yapmaya çalıştığı yerine motivasyonları üzerinden konuşulur. Ama bugün gençleri ne yaşadığı hala anlaşılmaya çalışılmıyor.”

Safa’nın buradan geldiği noktaysa oldukça çarpıcı: “Türkiye’de birbirimizi anlamak için birbirimize iki dakikadan fazla zaman vermiyoruz. Sanki sürekli analiz etme ve nerede olduğunu konumlamaya çalışıyoruz. Giden bir insanın mesela paylaştığı cümledeki bir kelime, bir kelimenin kullanımı ya da bakış açısından nerede konumlandığını anlamaya çalışıyoruz. Onu yorumlamaya çalışıyoruz. Anlamaya çalıştığımızı pek düşünmüyorum.”

Bütün bu anlattıkları karşısında biraz duraksıyorum. Kaygılı, değil önündeki beş seneyi, bir sene sonrasının bile planını yapamayan, mutluluk ve heyecan duymakta zorlanan bir nesil… Ömer’in YouTube yorumlarını okuyunca hissediyorsun dediği ağırlığı diye düşünüyorum. En çok talep gören videolar da bir yandan yurtdışına çıkış videoları. Burada bir anormallik var. Hep genç, aktif nüfusa sahip olmakla övünen Türkiye’de gelinen nokta gençlerin kendi ülkesinden kaçmak istemesi. Bu ironiyi soruyorum onlara. İlk Safa cevaplıyor:

“Gençlerin ne istediği, ne yapmak istediği, nasıl bir gelecek inşa edilmek istediği çok konuşulmuyor”

Ben geçenlerde bir ara eski gazetelere baktım. 1970’lerden kalma bir gazeteyi okudum. Nüfusun büyük bir potansiyel olduğundan bahsediyordu. Hâlâ genç nüfustan büyük bir potansiyel olarak bahsediyoruz. Ama ülkenin ekonomik ve siyasi olarak dünyada bulunduğu durum çok değişmedi, benzer yerlerde. Biraz şunun gibi. Sürekli bir tartışma olur sonra ‘Eğitim şart’a döner ya. Artık öyle bir genelgeçer bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu potansiyelin farkında belki ama buna yönelik bir politika, kısa süreli planların içinde çok önemli bir yer değil. Yani gençlerin ne istediği, ne yapmak istediği, nasıl bir gelecek inşa edilmek istediği çok konuşulmuyor. Bunu şeyde de görebiliriz. Siyasetin yaşının ne kadar yüksek olmasında da bile görebiliriz.”

Ömer’in önceki sorularımdan birine verdiği bir cevaptan esinlenerek yeni bir soru soruyorum onlara. Ömer’in “Birçok kimse için ailesini, sevdiklerini geride bırakmak, büyüdüğü toplumu geride bırakmak çok zor bir şey aslında” dediği noktadan yola çıkarak onlara soruyorum. Peki onların adaptasyon süreçleri nasıl geçti? Türkiye’yi takip etmeyi devam ediyorlar mı? Türkiye’den çıkan içinden de Türkiye’yi çıkarıyor mu?

Ülken, sevdiğin insanlar veya doğup büyüdün yer için böyle endişeler hissediyorsan o his, nereye gidersen git yakanı bırakmıyor”

Ömer, giden birçok insanın Türkiye’yi takip etmeye devam ettiğini hatta daha bazılarının eskisinden daha fazla angaje olduğunu söylüyor: “Ülken, sevdiğin insanlar veya doğup büyüdüğün yer için böyle endişeler hissediyorsan o his, nereye gidersen git yakanı bırakmıyor. İstiyorsan dünyanın öbür ucuna git. Zaten görüyordum ben de. Diasporadaki insanların çoğu da aslında böyle. Hakikaten çok daha fazla politize olan insanlar var.

Safa da Ömer’e katılıyor. Ona göre de doğup büyüdüğün yerin içinde oluşturduğu parçayı atmak neredeyse imkansız: “Yani bence de içinde çok büyük bir parça ve gitsen de aklın orada, takip ettiğin haberler orada, sevdiklerim orada yani. Hatta tüm sevdiklerim burada bile olsa artık orası senin kültürün, senin hafızan. O da çok canlı, bir şey değişmiyor bence. Hâlâ takip ediyorsun. Hâlâ o yükü taşıyorsun.”

Safa, Türkiye’nin daha kötüye gitmesiyle beraber bu kötü gidişin psikolojik etkisini kendisinde ve arkadaşlarında daha çok hissettiğini de ekliyor: “Bence bir insan Türkiye’deki olayları tarafsız bir gazetede okusa travmaya girer. Burada da okuyorum, burada da haberlere bakıyorum, burada da çok ciddi problemler var ama Türkiye’deki insanların yaşadıklarını herhangi bir insanın hayatındaki kaygı ve stresle kıyaslamak çok zor olur herhalde. Yani artık Lübnan’daki insanların kaygılarına çok daha yakın bir ruh halimiz var. Mutsuzuz, gülmüyoruz işte. Huzursuzuz. Birbirimizin yanına geldiğimizde bile Türkiye’yle alakalı bir haber paylaştığımızda artık çok keyfimiz kalmıyor.”

Safa’ya önceden göç etmiş işçi ağırlıklı göçmenlerle son zamanlarda göç eden eğitimli gençlerin politizasyonuna dair farkları soruyorum. Birbirinden zıt şekilde gelişen politizasyonun ilginç olduğunu söylüyor: “Enteresan aslında. Muhalif olanlar daha da muhalifleşiyor. Ama Türkiye’deki durumu destekleyen insanlar da bu sefer bence daha da muhafazakârlaşıyor. Orada da yine kutuplaşma iklimi var. Yani aynı haberleri alıyoruz ama böyle bir şey izlediğimiz yollar hâlâ çok uç.”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus