“Gerekirse soğan-ekmek yeriz” efsanesi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope muhabirleri Ali Macit ve Ayhan Eren‘in, Cumhur İttifakı’nın kalelerinden biri olarak bilinen İstanbul’un Sultanbeyli ilçesinde döviz kurlarındaki yükseliş ve ekonomik sorunlar ile ilgili yaptıkları röportajlar esnasında bir vatandaşın söylediği, “Dolar 20 lira olsun, kimin umurunda? Soğan ekmek yer geçiniriz” ifadeleri, ülkenin gündeminde yer etti. Ruşen Çakır, vatandaşın sözlerinden yola çıkarak, bu söylemi Cumhur İttifakı seçmenlerinin ne ölçüde samimi olarak benimsediğini sorguladı.

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı

Merhaba, iyi günler. AK Parti, daha doğrusu AK Parti değil, Erdoğan’a sâdık olan kişilerin ne kadar sâdık kalacakları meselesi hep gündemimizde. Aslında yıllardır tartışılan bir şey bu. “Kemikleşmiş taban” diye bir şeyden bahsedilir ve bunun ne olursa olsun asla gitmeyeceği söylenir; ama bu tabanın sayısı da, yüzdesi de sürekli değişir. Her neyse, şimdi önümüzde çok ciddi bir mesele var. Çok ciddi bir ekonomik krizin içerisinden geçiyor Türkiye; insanlar daha da yoksullaşıyor ve AKP’nin, Erdoğan’ın en büyük desteğini alt gelir gruplarından aldıklarını da biliyoruz. Dolayısıyla “Tabanda bir erime var mı yok mu?” sorusu ortaya atılıyor. Bence var, daha da şiddetlenerek artacak; ama birçok kişi, ne olursa olsun bu tabanın Erdoğan’ı terk etmeyeceğini düşünüyor, öyle ileri sürüyor, ısrar ediyor. Bunu söyleyenlerin büyük bir kısmının da Erdoğan karşıtı, hatta düşmanı olduğunu özellikle vurgulamak lâzım. Yani Erdoğan karşıtları, onu devirmek isteyenler, onun iktidardan gitmesini isteyenler, hep şöyle bir rezerv koyuyorlar: “Ne olursa olsun destekçileri onu bırakmaz, dolayısıyla kolay kolay kaybetmez.” 

Şimdi, bir süredir Medyascope’tan arkadaşlarımız Cumhur İttifakı’nın kalelerinde sokak röportajları yapıyor insanlarla. İstanbul’la başladık, Ankara, İzmir, buralarda da yaptık. İstanbul’da Sultanbeyli’de yaptığımız bir sokak röportajı çok ilgi gördü. Ali Macit arkadaşımızın yaptığı bu röportajda, şimdi bir bakalım peş peşe iki vatandaş neler söylüyor: 

  • Valla, dolar isterse 30 lira olsun, biz vatanımızı terk etmeyiz. Böyle bir şey söz konusu değil zaten. Dolarla ticaret yapanlar, o kalpazanlar, fâizciler mâizciler var ya? Onlar düşünsün. Ekmeğimiz kaynıyor, biz kuru ekmek soğanla geçiniriz, sıkıntı yok.”
  • Dolar 20 milyon olsun, kimin umurunda ya? Soğan-ekmek yeriz ya!

Evet, soğan-ekmek…, “Soğan-ekmek yeriz. İsterse dolar 20 olsun, 50 olsun, soğan-ekmek yeriz, ama ülkeyi terk etmeyiz”. Aslında terk etmeyiz denilen: Erdoğan. Bu ne kadar samîmî? Ya da samîmîyse, ne kadar ısrarcı olabilir insanlar? Böyle bir soru var önümüzde. 

Yayından önce bu videoyu paylaştım Twitter’da ve hızlı bir mini-anket yaptım: “Gerçekten bu kişileri samîmî buluyor musunuz?” diye. Takipçilerimin ya da anketi cevaplayan kişilerin yüzde 80’i hiç samîmî bulmadıklarını söylediler. Yani, bunun öylesine söylenmiş, aslında karşılığı olmayan bir şey olduğunu söylediler — ki ben de öyle düşünüyorum. Ama işin ilginç tarafı, bu tür çıkışların –bir zamanlar kefen giyenler vardı biliyorsunuz–, bu tür çıkışların, bu tür sadâkat gösterilerinin çok da inandırıcı olmadığı bir yana, ama nedense siyasî tartışmalarda bunların hepsi birer gerçekmiş gibi önümüze çıkartılıyor. Yani şöyle bir şey var: Erdoğan seçmeni rasyonel değil. Bu konuda defalarca yayın yaptım, Medyascope’tan önce de yaptım. Bu, bir zamanlar, “Makarna dağıtıyorlar, kömür dağıtıyorlar, ondan oy veriyorlar” yaklaşımı çok egemendi. Makarna da dağıtılsa, kömür de dağıtılsa, o nedenle oy veriyor da olsa, orada bile bir rasyonalite var. Sonuçta seçmen tercihi belirlenirken insanlar kendi çıkarlarını gözetiyorlar, bu çok doğal bir şey. Kendi çıkarlarını ve daha sonra da ülkenin çıkarlarını gözetiyor. Kim kendisini daha müreffeh kılacak? Kim kendisinin daha fazla imkâna ulaşmasına yardımcı olacak? Bunu gözetiyor ve bu anlamda baktığınız zaman, makarna dağıtmak da, ya da kömür dağıtmak da, onun için bir işaret olabilir. 

Şimdi, bunun ters versiyonuna gidecek olursak, şu anda Türkiye giderek yoksullaşıyor. Yoksullaşanlar daha da yoksullaşıyor, işsizlik artıyor ve bir çıkış da yok. Şu anda yeni bir ekonomik model denediklerini söylüyorlar. İyice fâizleri düşürerek ve kuru yükselterek, ülkeyi iyice yoksullaştırarak, buraya yatırım çekeceklerini söylüyorlar, böyle bir Zihni Sihir formülleri diyelim — zamanında Leman dergisinde böyle bir karikatür tipi vardı, böyle ilginç buluşları olan birisiydi, bir tiplemeydi. Aklıma bunu getirdi. Hatta dün bir arkadaşım bana bu konuda yazılmış bir raporu gösterdi, bilgi notunu; “Neden bu politika uygulanıyor?” diye. Güvendiğim birtakım akademisyenlere, ekonomistlere yolladım ve bunların gerçekten akıllara ziyan önermeler olduğunu söylediler.

Neyse, Türkiye üzerinde bir şey deniyor Erdoğan ve bu denediğinden, diyelim ki en iyimser ifadeyle bir sonuç alsa bile, bu birkaç yılı bulacak. Yani, o benim söylediğim raporda da böyle bir şey vardı, bilgi notunda da. Ne diyordu? “Haziran 2022’de sonuçları almaya başlayacağız.” Kim öle kim kala! Şimdi, burada bakıyoruz: “Soğan-ekmek yeriz, isterse 20 lira olsun, biz Reis’i terk etmeyiz.” Acaba öyle mi? Tabii ki terk etmeyenler olacaktır, ama bence böyle bir şeyin hiçbir realist karşılığı yok. İnsanlar güçlerinin eridiğini, imkânlarının eridiğini görünce bundan uzaklaşacaklardır ve bu bağlılık iyice aşınacaktır. Zaten ortada ideolojik bir dava falan yok; çoktan bitti, ilk başta belki vardı, çoktan bitti. Belli bir andan itibaren tamamen bir çıkar ilişkisine dönüştü Erdoğan’ın tabanıyla ilişkisi. Tabii ki onu sevenler vardır, ona kendini çok yakın hissedenler vardır, sorulduğunda “Uğruna ölürüm” diyenler vardır, “Hep yanındayız” diyenler vardır ve samîmî olarak bunu yapacaklar da vardır; ama şu bence kesin: Bu kişilerin Erdoğan’a bağlılıkları varsa ve bağlılıkları zamanla artmışsa, bu, Erdoğan döneminde kendilerinin nispeten iyi bir yaşam koşuluna kavuştuklarını düşündükleri için. Ellerinden bu imkânlar alındığı andan itibaren, tabii ki “dış güçler, şunlar bunlar var”. Orada ilk konuşan vatandaş gibi, “birtakım vurguncular, şunlar bunlar” diyenler olabilir; ama sonuçta ülkeyi yönetenlerin bundan sorumlu olduğunu idrak edeceklerdir. Seçmende rasyonalite vardır, bu her seçmenin çok rasyonel hareket ettiği anlamına gelmez, ama insanlar bir yerden sonra ölüm-kalım meselesi –ki o noktada değiliz çok şükür– olmasa da, daha iyi bir yaşam sürme ve daha kötü bir yaşam sürme seçenekleri önlerine çıktığı zaman, tercihlerini daha iyi bir yaşam için yapacaklardır, daha iyi yaşamı vaat edenler için yapacaklardır. Erdoğan’ın ne zamandır böyle bir vaadi de yok. Erdoğan ve Bahçeli’nin böyle bir vaadi yok. Onların yaptıkları artık büyük ölçüde, muhalefeti kötüleyerek –ki geçmişte muhalefet bunu yapardı–, muhalefeti kötüleyerek kendilerinin daha iyi ya da kötünün iyisi olduğunu insanlara anlatmaya çalışıyorlar.

Tekrar bağlılık meselesine gelirsek: Fanatik bir şekilde bağlılık; sonuna kadar, ölüme gitmek, uçurumdan beraber atlamak… Bunlar çok abartılan hususlar. Dünyada bunun değişik örnekleri, Türkiye’de değişik örnekleri oldu ve bazı durumlarda en çok bağlı olanların ilk terk edenler olduklarını da gördük. Örnek çok; yakın zamanda da çok ve önümüzdeki günlerde bunun sayısı daha da artacak. Kim ki keskin bir şekilde, “Ölürüm, bırakmam” falan diyorsa, onun gözü bence daha çok kapıdadır, ne zaman çıkacağını kollamaktadır.

Bir örnek vermek istiyorum. Birebir buraya uymadığını biliyorum, ama yıllar önce, şair İsmet Özel anlatmıştı. Bu İslâmcılık meselesi, dâvâ meselesi konuşulduğu zaman, Hacı Bayram-ı Veli’nin bir örneğini anlatmıştı, çok çarpıcı bir örnektir. Zamanında, Hacı Bayram-ı Veli’nin çok sayıda müridi oluyor ve o da Orhan Gazi’yi işkillendiriyor, bunu bir tehdit olarak algılıyor ve bir haber salıyor, diyor ki: “Bunların, Hacı Bayram-ı Veli’nin müridi başına vergi koyacaksınız ve bunu tahsil edeceksiniz”. Bu bir sınama aslında, o vergiyi verirse, demek ki kendisine bağlılığını kanıtlamış olacak. Bu haber gidince, Hacı Bayram-ı Veli’ye bu tebliğ edilince, bu çok ağırına gidiyor ve vergi verme konusundan çok rahatsız oluyor, bütün müritlerini topluyor ve diyor ki, yani şimdi birebir aynı aktarmam mümkün değil, yıllar öncesinin bir olayı, meâlen diyor ki: “Padişah benden, Sultan benden sizin başınıza vergi saldı, ben bu vergiyi vermeyeceğim; ama onunla savaşmayı da düşünmüyorum.” Dolayısıyla, bir çadır kurulmuş. Bütün müritlerinden savaşarak ölmek yerine, kardeş kavgası yerine, bu çadıra girmelerini ve hayatlarını feda etmelerini istiyor. O toplanan yüzlerce müride, çok kalabalık topluluğa ve insanlara diyor ki: “Hadi, çadırın önünde sıraya girin”. İki erkek bir kadın yanılmıyorsam, giriyor ve hatta, o lâfı da hiç unutmayacağım, hep aklımdadır, kadından buçuk olarak bahsediyor. Onları alıyorlar içeriye ve bir mizansen yapıyorlar, ölmüş gibi, onların kanlı gömlekleri dışarı atılıyor ve ondan sonra bir bakıyor ki Hacı Bayram-ı Veli, bütün müritler olay yerini ya da neyse artık orası, orayı terk etmişler, sırra kadem basmışlar, canları tatlı gelmiş tabii ki anlaşılan ve onun da söylediği, Sultan’ın temsilcilerine söylediği: “Kendisine söyleyin, iki buçuk müridim var” — kadını buçuk sayıyor. “İki buçuk müridim var, vergisi neyse vereceğim” diyor ve öyle bir… Bu meseleyi, bu olayı bana İsmet Özel ta o tarihte, İslâmcılığın en güçlü olduğu dönemde, yükselişte olduğu dönemlerde, dâvânın çok konuşulduğu dönemlerde anlatmıştı. Sadece bana değil herhalde, yanımızda başkaları da vardı; ama ondan duydum ve yayına girmeden önce güvendiğim bir arkadaşımdan tekrar bunu teyit ettim, Hacı Bayram-ı Veli, Orhan Gazi isimlerini. 

Şimdi, bu birebir uymuyor tabii. Burada, Erdoğan iktidarda, ama iktidarını kaybediyor, kaybettiği artık kesinleşmiş bir durumda. İnsanlar kaybedenin yanında durmak için, onunla dayanışmak için kalmak isteyebilirler; ama kaybedenle birlikte kaybetmek meselesi çok ciddi bir şekilde herkesin kafasını kurcalıyor bence ve büyük bir kopuş bekliyorum. Başka bekleyenler de vardır; çünkü “Gelindi gidildi, yirmi yıl, yeter artık, artık zaten sağlığı da iyi gözükmüyor vs. ama işte biz de zaten her türlü şeyi verdik, ama etrafına…” Şunu özellikle vurgulamak istiyorum: “Ya, aslında Erdoğan, Reis her zaman iyi; ama işte, etrafında çöreklenen, sarayda çöreklenen, dinle de imanla da alâkası olmayan yiyiciler var. Onlar yüzünden o da artık eskisi gibi başarılı değil” falan diyerek, insanlarda yavaş yavaş zaten bir terk başlamıştı, bugünlerde yaşanan krizle beraber çok daha hızlı bir şekilde artacak bence.

Burada tabii soru şu: Aleni, deklare bir şekilde, çok sert Erdoğan karşıtlarının kalkıp hâlâ, “Bu insanlar onu terk etmez, ölseler de terk etmez” diye ısrar etmeleri… Burada bir acayiplik var. Buradaki acayiplik, şöyle söyleyeyim, akılları sıra o insanları küçümseme ve kendilerini üstün görme –üstenci mi diyorlar? Öyle bir şey diyorlar–, yani kendini üstün görme: “Bunlar zaten zavallı, bunlar zaten şöyle, böyle, kafaları çalışmıyor…” Kendilerininki çalışıyor… ama siyaset nedir? Siyaset, siz doğruyu biliyorsanız, doğru sizdeyse, sorunları siz çözecekseniz, insanlara bunu anlatmanızdır. Anlatmakta tembellik eden, siyaset yapmakta tembellik eden, buna vakti olmayan, zamanı olmayan, şu olmayan bu olmayan, üşenen insanlar, ama şundan üşenmiyor: İnsanları aşağılamaktan üşenmiyor.

Şuna çok eminim: O “Asla bırakmazlar” vs. denen insanların siyasete yaklaşımı, bunu diyenlerden daha rasyonel. Bunu diyenler, bu tür yaklaşıma sahip olanlar acayip kötümser bir kadercilik –öğrenilmiş çaresizlik değil mi? Öyle deniyor–, buna sahip olan insanlar, bir kibir var burada, insanları küçümseme var; ama aslında kendileri o insanlara kıyasla çok daha geri bir noktadalar, siyasetle kurdukları ilişki çok daha geri bir noktada. Göreceğiz, görüyoruz, zaten kamuoyu yoklamaları gösteriyor. Hem bir yandan diyorlar ki: “Ölseler de terk etmezler”. Ama her seferinde de bakıyorlar, görüyorlar ki kamuoyu araştırmalarında, AKP’nin, MHP’nin, Cumhur İttifakı’nın oyları eriyor. 

Benzer bir olayı İstanbul seçimlerinde yaşadık. Tekrarlandığında ne dediler? “Erdoğan tekrarlatıyorsa vardır bir bildiği” dediler. Dediler ki: “Çok daha fazla asılacak şimdi taraftarları, panik halinde sandıklara gidecekler ve ilk turda gitmeyenler de gidecek ve Erdoğan alacak” dediler. Bunu diyenlerin büyük bir kısmı da, yani ezici çoğunluğu da Erdoğan karşıtıydı garip olan; ama ne oldu? İlk turda Binali Yıldırım’a verenlerin bir kısmı da Ekrem İmamoğlu’na verdi. Sandıklara bakıldığı zaman bunu çok net şekilde gördük. Bazı insanlar, ilk turda Binali Yıldırım’a vermiş olan insanlar, yapılan haksızlığı, adaletsizliği, komployu görüp ikinci turda tercihlerini Ekrem İmamoğlu’ndan yana yaptılar. 

Dolayısıyla hem bir rasyonalite var, hem de vicdan var. Sonuçta, eğer siz siyaset yapıyorsanız, insanların hem akıllarına hem kalplerine hitap etmeyi bilebilmeniz lâzım. Yerel seçimlerde bunu, CHP’nin büyükşehir adayları büyük ölçüde becerdiler, başardılar ve “Kesinlikle Erdoğan alır, yirmi beş yıl sonra İstanbul’u mu verecek?” denilen yerler teker teker düştü. Şimdi de artık Erdoğan taraftarları son direnç noktalarındalar. Bu son kur olayı iyice bu direnci kırıyor bence. Çünkü orada birazcık aklı çalışan, kafası çalışan insanlar, buradan yeni bir modelin çıkmayacağını ya da çıkması düşünülen modelin kısa vadede, orta vadede bir sonuç getiremeyeceğini ve kendilerinin de buna çok fazla tahammüllerinin olmadığını herhalde göreceklerdir. Evet, noktalarken yarın, saat 18:00’de DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan stüdyoda konuğumuz olacak, kendisine bütün bu konuları tekrar tekrar soracağım, onu da izlemenizi şimdiden öneririm. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus