Adını Koyalım (30): Erdoğan ve devlet

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Adını Koyalım”la karşınızdayız. Yine tam kadro; Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek ve Kemal Can’la birlikte bir konuyu ele alıyoruz. Bu haftaki konumuz “Erdoğan ve devlet”. Aslında daha önceki yayınlarda zaman zaman bu konuya değindik; ama bu sefer özel olarak bunu masaya yatıralım, adını koymaya çalışalım. Burada ilham veren olay, son Millî Güvenlik Kurulu toplantısında Erdoğan’ın “yeni ekonomi modeli” olarak tanımladığı olayın MGK kararı hâline getirilmesiydi. Yani devlet kararı hâline geldi ve bu ekonomi politikasının korunması, bir devlet politikası olarak belirlendi. Bu da, Erdoğan iktidarının başından îtibâren yirmi yıldır süren, “Devlet mi, iktidar mı, hükümet mi?” tartışmalarını bir kere daha hatırlatıyor. Böyle başlıyoruz. Arkadaşlar, merhaba. 

Çavdar-Özpek-Can: Merhaba.

Ruşen Çakır: Ayşe, seninle başlayalım. Bu MGK kararının anlamıyla başlayalım. Bu başlı başına ilginç bir olay. Sonuçta orada hiç kimsenin kalkıp kolay kolay Erdoğan’a îtiraz edebilecek bir pozisyonu olduğunu sanmıyorum. Ne bakanların, ne de asker kişilerin… Bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz. Ama yine de bunun, Erdoğan’ın ısrar ettiği, sürekli vurguladığı ve özellikle Türk Lirası’nın bâriz değer kaybetmesine yol açan ve ekonomik krizi de derinleştiren politikasının MGK tarafından tescillenmesi ve bir anlamda ona bir devlet kalkanı konulması, bunun sembolikten öte anlamları olduğunu gösterir herhalde, değil mi?

Ayşe Çavdar: Evet. Dün gece Erdoğan’ın yaptığı konuşmayı seyredebildiğim kadarıyla ve MGK bildirisini okuduğum kadarıyla diyebilirim ki, bunu MGK kararına sunabilmek bir gövde gösterisiydi. Dün akşam TRT’ye verdiği söyleşiyi… — söyleşi mi demek lâzım, bilemedim… 

Ruşen Çakır: Söyleşi dememek lâzım. 

Ayşe Çavdar: Adı her neyse, onu izlediğimde de kanaatim pekişti. Çünkü enteresan bir şey yapmış: Kılıçdaroğlu’nun videolarını paylaştı dün akşam, böylece aslında kendi kitlesine de duyurmuş oldu. Videolardan bir tanesi, Kılıçdaroğlu’nun bürokratlara verdiği uyarıydı: “Pazartesiye kadar vaktiniz var. Pazartesi’den sonra size gelen kanunsuz emirleri uygulamayın. Sorumluluk sizde” demişti. Hatta Erdoğan o açıklamasında Kılıçdaroğlu’nun “Kanal İstanbul ihâlesine katılmayın” çağrısından da bahsetti. Daha evvelden bu programda, “Kılıçdaroğlu, birkaç çıkışıyla devlet söylemini geri istiyor” diye söylemiştim. Bunlar güçlü çıkışlar olmayabilirler, yeterince yankılanmayabilirler; ama bir talebi, bir kararlılığı var. Ona karşılık, hem Millî Güvenlik Kurulu bildirgesinde, ekonominin bir satır bile olsa iktidarı onaylayarak geçmesi, hem de dün gece söyledikleri, şunu söylüyor: “Devlet benim, başka da çıkış yok”. 

Bunun üç muhâtabı var. Bir tanesi muhâlefet partileri. “Yolunuz yok, erken seçim olmayacak. Benimle işiniz zor” diyor. İkincisi, muhâlefete destek olan, umudu muhâlefeti desteklemekte gören ahâliye bir söz — benzer bir söz: “Hayır, onların dedikleri olmayacak. Ben buradayım ve işimi yapmaya devam edeceğim. Siyâsetim de bu” diyor. Hatta arada kendisiyle ilgili “babayiğit”kelimesini de kullanıyor. Yine ekonomi üzerinden bir “babayiğitliği” söz konusu. “Bu benim işte” diyor. Üçüncü ve en önemli muhâtabı ise, AK Parti’den ve Cumhur İttifakı’ndan vazgeçmeye yatkın kitleler. Onlara da, “Durun durduğunuz yerde, oturun oturduğunuz yerde” demeye getiriyor.

Ekonomi benim alanım olmamakla berâber, bir taraftan açıkladığı paketlere biraz kulak kesildim. O paketler de sürekli olarak fâiz indirimli kredi kullandırmakla ilgili. Söylediği düzenekle, esnafa, KOBİ’lere, sürekli iş güvencesinin olmadığı geçici istihdamlar yarattırmak istiyor. Dolayısıyla şunu söylüyor: “Elinizdeki devlet, elinizdeki iktidar budur. Bunun bir alternatifi yoktur. Bu alternatifsiz iktidarla, hükümetle mücâdele edemezsiniz. En yüksek düzeyde desteklenmektedir” diyor. Bence ekonominin MGK bildirisine girmesinin başka hiçbir anlamı yok. Çünkü MGK’nın yapısına baktığınızda, Cumhurbaşkanı’ndan başka, “ekonomi bilen” herhangi birinin olmadığını görüyorsunuz. Cumhurbaşkanı yardımcıları var, Adalet Bakanı var, bir-iki bakan daha var ve sonra Kuvvet Komutanları ve Genelkurmay Başkanı var. Dolayısıyla MGK’nın konusu elbette ekonomi değil. Bununla berâber, ekonomiyi millî güvenliğin bir unsuru olarak göstermekle, o güç gösterisinin bir parçası olmakla, kendisinin aldığı ekonomik kararlarının doğrulamasını MGK’ya yaptırmış oldu. Şunu diyor yani: “Ekonomiyle ilgili kararlarım da sorgulanamaz. Bunlar da karşı çıkılabilir kararlar değiller. Buna da muhâlefet edemezsiniz. Buna muhâlefet ettiğinizde de, diğer kararlarıma muhâlefet ettiğinizde başınıza gelebilecek şeyler gelir.” Zannediyorum ki Metin Gürcan’ın gözaltına alınması ve tutuklanması da o esnâda ya da çok yakın zamanlarda oldu. Buna benzer şeylerin ekonomi tartışmasında da olabileceğini söylüyor. Dolayısıyla hem muhâlefet partilerini hem ahâliyi, ekonomi üzerinden de kendisine muhâlefet edilemez kılıyor. Tabii bir yandan sokağa da çıkmasını istiyor insanların. Dün –sanırım Leman’ın kapağındaydı– güzel bir karikatür vardı: İnsanlar bir yerde bekliyorlar, polis geliyor ve “Gösteri yapamazsını” diyor. Onlar da, “Biz gösteri yapmıyoruz. Ekmek kuyruğundayız” diyor. Bu karikatür galiba, Milli Güvenlik Kurulu bildirisi, her konuştuğunda Türk Lirası’nın değerinin düşmesi, dövizin artması, dolayısıyla insanların daha da yoksullaşması gibi meseleleri nasıl ele aldığını, nasıl idâre etmeyi planladığını gösteriyor. 

Manzaraya şöyle bakmak lâzım: Bütün güçler onun elinde, tartışılamıyor bile. Muhâlefet edilemiyor. Elimizden ona karşı çıkma imkânlarını ve ihtimallerini alıyor. “O zaman böyle oturup kalacak mıyız?” sorusu geliyor aklıma. Ben başından beri söylüyorum: Otoriterleşmenin tonunun bu kadar artması, ekonominin millî güvenlik çerçevesine dâhil olması –ki bu, otoriterleşmenin tonu konusunda bir zirvedir– bize bu vaziyetin kalıcı olduğunu göstermiyor. Çünkü gerçekten yönetebilen bir iktidarın, fikri zikri ne olursa olsun bu araçlara ihtiyaç duymaması gerekir. Dolayısıyla bu otoriterleşmenin tonu konusunda geldiğimiz yeni zirve, bize onun siyâsî gücü, aldığı siyâsî rızânın var olmadığının farkındalığı konusunda da bir zirve olduğunu gösteriyor. Bu ikisini birbirine paralel ve birbirini tamamlayan, bir madalyonun iki yüzü gibi görmek taraftarıyım. Eğer bir iktidar, ekonomiyi bile eleştirdiğinizde, hikâyeyi millî güvenliğe zarar veriyormuşsunuz gibi çerçeveliyorsa, artık o alandaki yönetme kapasitesinden de kesinlikle emin olmadığını, hatta o alanda bir yönetme kapasitesi olmadığının gayet kesinlikle farkında olduğunu göstermektedir. Kaldı ki, bunlar galiba küçük küçük sürç-i lisanlar, Freudyen sürçmeler. Söyleşide helâlleşme mevzûuyla ilgili geldi bu bahis. Hem o sorumsu şeyleri soranlar, hem de kendisi, AK Parti’nin, Cumhur İttifakı’nın %50+1 olduğunu zikretti; öyle bir kabulün üzerinden konuştu. Çünkü “Kılıçdaroğlu, AK Parti ve Cumhur İttifakı’na oy verenleri ötekileştiriyor, dışlıyor, onları bize destek vermekle suçluyor. Bu nasıl bir helâlleşmedir ki %50+1’i ötekileştiriyor?” diye açıkladı. Hâlâ o oyu almadığını bile bile bunu zikretme ihtiyâcı olması bile, ne kadar yönetemediğinin ve yönetemediği kısmını daha şedit önlemlerle bertaraf etme, kapatma, duyurmama, muhâlefet edilemez kılma eğiliminde olduğunu gösteriyor. Ben bunun çok sürdürülebilir bir şey olduğunu da düşünmüyorum. Çünkü yoksullaşma ve adaletsizlik öyle boyutlara varmış durumda ki, insanlar gündelik hayatlarıyla ve canlarıyla oynandığının farkında oldukça, bu vaziyetin sürdürülebilir olduğunu zannetmiyorum. Giderek oraya doğru geliyor anladığım kadarıyla.

Ruşen Çakır: Burak, seninle devam edelim. Dün ne konuşalım diye ortaya bir soru attığımda, sen “MGK konuşalım” dedin. Neden dediğini merak ediyorum. Hepimiz bir anlam yüklüyoruz, ama sen belli ki buna bayağı takmışsın. Nedir bunun anlamı? MGK’dan ekonomi kararı vurgusu çıkmayalı yıllar olmuştu. En son çıktığında, sen dünyada mıydın bilmiyorum. MGK’nın böyle bir ekonomik duruş sergilemesi… Sergileme de denemez aslında, tam ne dediği de anlaşılmıyor gibi. Ne diyorsun?

Burak Bilgehan Özpek: MGK çok önemli. Çünkü aslında MGK, bizim geçtiğimiz haftalarda da bahsettiğimiz, devletin nötr kişiliğiyle alâkalı bir kurum. MGK bir karar aldığı zaman, bu aslında siyâsî aktörlerin sübjektif tartışmalarının konusu olmaktan çıkıyor. Daha üst bir noktada konumlanıyor ve meşrûluğun çizgisini çiziyor. Dolayısıyla MGK üzerine konuşmamız lâzım. MGK’nın dönüşümü ve aslında dönüşemeyişi üzerine de konuşmamız lâzım. Milli Güvenlik Kurulu 1961 senesinde kurulduktan sonra, orada anayasal bir statü elde etti ve çok da demokratik bir yapı değildi. Çünkü MGK Genel Sekreteri taslağı hazırlıyordu ve askerlerle kabine üyeleri, bu taslak üzerinden müzâkere ediyorlardı. Genel îtibâriyle askerlerin istediği oluyordu. Güvenlik çerçevesini de askerler çiziyordu. Hatta Ümit Cizre Hoca’nın dediği gibi, MGK bir “gölge kabine” gibi iş görüyordu. Çünkü her şey güvenlikle alâkalı olabilir: Milli eğitim güvenlikle alâkalı olabilir, ekonomi güvenlikle alâkalı olabilir, üniversitelerin durumu güvenlikle alâkalı olabilir. O bakımdan “millî güvenlik” kavramı son derece sübjektif, esneyebilen bir kavram. Fakat MGK bunu bir bildiriye, bir karara dönüştürdüğü zaman, o sübjektivite ortadan kalkıyor ve devletin kendisinin aldığı siyâset üstü bir kararmış gibi ortaya çıkıyor. 

Bu demokratik olmayan yapıya karşı Türkiye 2000’li yıllarda bir mücâdele başlattı. Biz bu mücâdelede, MGK’nın sivilleşmesiyle birlikte demokratikleşmesini umduk. Fakat demokratikleşmedi. Çünkü eski MGK kararları da Parlamento denetimi dışındaydı. Şu andaki MGK kararları da Parlamento denetiminin dışında. Yani ısrarla, Parlamento’ya getirilmeyen, kamusal tartışmanın parçası yapılmayan bir MGK kültürü devam ettiriliyor. Orada oturanların sivil olması veya asker olması hiçbir şeyi fark ettirmiyor. Hatta MGK ile ilgili bir şey daha söyleyeyim: Durumun nasıl bir devamlılık arz ettiği, arşivlere bakınca ortaya çıkıyor: 2003 senesinde, Tuncer Kılınç’ın bir açıklaması var, hatırlarsınız belki: “Boya orada, mürekkep orada, kâğıt orada. Para basıp iç ve dış borçları niye ödemiyoruz?” diyor. Berlin’de yapıyor bu konuşmayı. Aynen sizin gibi, insanlar da gülerek tepki veriyor. Sinirleniyor, “Niye gülüyorsunuz?” diyor. “Ben olsam parayı basarım, düşük fâizden krediyi veririm, piyasayı canlandırırım. Amerika da aynısını yapmıyor mu?” diyor. 2003 senesinde Tuncer Kılınç’a insanlar güldüler. Hükümet de güldü muhtemelen. Hatta biraz daha araştırsak, hükümetin verdiği tepkiler de ortaya çıkar. Aynı politika, 2021 senesinde yine MGK tarafından millî güvenlik politikası olarak ortaya konuyor. Böyle bir devamlılık unsuru var. 

Muhâlefeti bastırma meselesi burada önemli. Ayşe çok doğru söyledi. Millî güvenlik zırhına saklanmak ile bir şey murat ediliyor. O da, muhâlefetin bu konuyu konuşurken biraz tereddüt etmesi, biraz çekinmesi meselesi… Orada da AK Parti açısından devamlılık olduğu kanaatindeyim. Meselâ Ergenekon İddianâmesi’ne açıp baktım. Ergenekon İddianâmesi’nde de ekonomiyi kötü göstererek darbeye zemin hazırlama suçu var. Bunu yazdığınız zaman, ekonominin kötü olduğundan bahseden herkesi istediğiniz gibi darbeci îlân edebiliyorsunuz. 2008’de, 2009’da küresel ekonomik kriz vardı ve insanlar hâliyle yoksullaşmadan, enflasyondan, paranın değer kaybetmesinden konuşuyordu. Ve etkili de oluyordu. 2009 yerel seçimlerini hatırlayalım: Adalet ve Kalkınma Partisi’nin oyları düşmüştü o seçimde. Bunu önleyebilmek için yine bir hukukî enstrüman kullanılmış. Bu sefer savcı kullanılmış, Ergenekon iddianamesi kullanılmış. Çünkü o zamanlar, Erdoğan demokrasinin sâhibiydi. Yani demokrasinin sâhibi olarak diğer aktörleri gayrimeşru îlân etme hakkına sâhipti. Ekonominin kötü olduğunu söylemek, demokrasinin sâhibi olan Erdoğan tarafından darbeci olarak yaftalanmakla aynı şeydi, bunu becerebiliyordu. 2021 senesine geldiğimiz zaman Erdoğan değişmiş, dönüşmüş gibi gözükse de, aslında yöntem aynı. Bu sefer de millî güvenliğin sâhibi olduğunu iddia ediyor ve millî güvenlik adına ekonomiyi eleştirenleri vatan hâini veya güvenlik tehdidi olarak îlân ediyor.

Bu mesele bizi şuraya götürüyor: Aslında hiçbir zaman ekonomi tartışması, pür teknokratik ya da bilimsel bir tartışma olmamış. Hükümetin ısrarla ekonomi meselesini çekmeye çalıştığı nokta, siyâsî bir mesele. Ve şu anda geldiğimiz noktada, ekonomi tartışmasının hakîkaten bilimsel bir tarafı yok. Çünkü Millî Güvenlik Kurulu’nda ekonomist yok. Millî Güvenlik Kurulu’nda uygulanan politikanın rasyonel olup olmadığını, olası sonuçlarının ne olacağını, bu politikanın bizi zenginleştireceğini mi yoksa fakirleştireceğini mi söyleyecek bir ekonomist, ekonomi bilgisine sahip kimse yok. O bakımdan, MGK’nın tavrı devlet tavrı gibi gözükse de, aslında ekonomi tartışmasının kesinlikle siyâsî bir tavır içerdiğini, ekonominin kötü olduğunu söyleyen London School of Economics mezunu bir ekonomistin de siyâsî bir tavır içerisinde olduğunu îmâ ediyor. 

Ekonomiyi siyâsî tartışma içerisine sokmak ve bunu da millî güvenlik zırhına sarmak, meselâ Çin örneğine baktığımız zaman, bize çok önemli şeyler söylüyor. Márquez’in Demokrasi Dışı Siyâset kitabında, Çin’in ekonomik gelişmesini açıklarken tam olarak bundan bahsediyor. İzleyicilerimiz okudukları zaman görecekler. Márquez, ekonomi tartışmasını siyâsî bir tartışmanın dışına çıkartarak, siyâsî bir tartışmanın dışına çıkarttığı için de farklı görüşlere zemin sunarak, insanların ekonomi politikası üzerinde özgürce konuşabilmesini sağlayarak başardığını iddia ediyor. Eğer ekonomi politikası bir devlet politikası hâline gelirse, o da millî güvenlik zırhının arkasına saklanırsa, farklı görüşler hızlı bir şekilde kriminalize edilirse, orada muazzam bir ekonomik çöküş bekliyorlar. Ekonomik ayağa kalkmanın, şahlanışın veya ekonomik kalkınmanın ana yollarından bir tanesi bu tartışmayı bir şekilde kamusal tartışma hâline getirmek, sübjektivitesini kabul etmek ve bilimsel bir zemine oturtmak. Bugün hükümetin uyguladığı ekonomi politikasını, sadece askerlerle hükümet tartışabiliyor. Tayyip Erdoğan’ın bizzat atadığı insanlarla tartışabiliyor. Hükümetin uyguladığı ekonomi politikasını hükümet asla ekonomistlerle tartışamayacak. Bunun için ekonomistlerin de kendi aralarında tartışmasına izin vermiyor. 

Son olarak, Ayşe’nin söylediğine tamamen katılıyorum. Hannah Arendt’i de analım ve referans verelim: Şiddet artmışsa, orada otorite ve iktidar kaybolmuş demektir. Rızâ üretemiyor demektir. Çünkü aslında iktidar dediğimiz mekanizma, rızâ üretmeyle alâkalı. Şu anda rızâ üretmekten yoksun. Çünkü ekonomi Fethullahçılar’a benzemiyor. Ekonomi Sedat Peker’e benzemiyor. Ekonomi Gezi olaylarına benzemiyor. Yani bir sosyal olguyu elinizdeki medya gücüyle eğip büküp başka bir şeye çeviremiyorsunuz. Büyük bir siyâsî mücâdele verip, belâgat kuvvetiyle, örgütlenme yeteneğinizle ya da ittifak kurma kapasitenizle mağlup edebileceğiniz bir varlıkta tecessüm etmiş somut bir hâdise yok ortada. O yüzden, rızâ üretme konusunda ciddi anlamda zorluk yaşıyorlar. Bahsettiğim, hükümetin karşılaştığı zorlukların hepsi –asker olsun, Fethullahçılar olsun, Gezi protestoları olsun, birçok olaydan bahsedebiliriz– sâbit değişken olarak ekonominin iyi olduğu zamanlara geliyor dikkat ederseniz. Şu anda o sâbit değişken biraz bozulmaya, hareket etmeye başlıyor. Hükümetin paniği, bunu bastırmaya çalışmasının sebebi de bu bence.

Ruşen Çakır: Evet Kemal, aynı soru ortada. Şunu özel olarak da sormak istiyorum, Ayşe ve Burak da değindi: “Erdoğan bu ihtiyâcı, yani MGK metnine sokma ihtiyâcını neden hissetti?” sorusu da burada önemli diye düşünüyorum. 

Kemal Can: Birincisi, bu yeni değil aslında. Doğru bir tarafı var: Ekonomik kriz çok daha fazla sallıyor iktidarı; çok daha yakıcı bir mesele. Çok daha geniş kesimler tarafından hissediliyor, yaşanıyor. İşin böyle bir tarafı var. Ama bu güvenlikçi politikayı kendi meşruiyetinin kaynağı hâline dönüştürme siyâseti, ekonomik krizle birlikte zuhur etmedi. Hatırlayalım, daha önce de bir MGK toplantısı sonrasındaki kararda, “Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan” tezine destek çıkmıştı. Yani, bir tür iktidarın güvenlikçi anlayışla târif ettiği, öyle tanımladığı her türlü alanla ilgili –bu, dış politika olabilir, toplumsal meseleler olabilir, ekonomiyle ilişkiler olabilir, hatta dinle ilişkiler bile olabilir– güvenlikçileştirme; her türlü sorunu, problemi, attığı adımı, yapıp ettiklerini, böyle bir meşrûiyet kalkanıyla tahkim etme ihtiyâcında devlete müracaat ediyor. Bu yeni değil. Burada çok daha belirgin biçimde uyguladığı ve pek çok kesim tarafından sadece eleştirilmeyen, doğrudan sonuçları îtibâriyle daha büyük tepkilere neden olabilecek bir şeyi, buradan, bir meşrû dayanakla güvenlikçileştirmeye çalışıyor. Bunun bir parçası olarak da, aslında kamuoyunda eskisi gibi “MGK’dan ne karar çıktı?” diye gazetecilerin canlı yayın arabalarıyla kapısında beklediği bir şey olmayan, etkisi çok zayıflamış bir şeyi yine de kullanıyor. Burada bunun etkisinin büyüklüğüyle ilgilendiğini çok sanmıyorum. “MGK böyle dedi” diye kimse daha fazla korkmaz. MGK çok etkili olduğu için ya da herkes gözünü buna çevirdiği için değil. İktidar şimdiye kadar büyük bir kalabalığın, çoğunluğun desteğini almış olmasıyla sağladığı meşruiyeti, uzunca bir süredir başka şeylerle tamamlamak zorunda. Çünkü artık öyle bir iddiayı zaman zaman –Ayşe’nin söylediği gibi– sanki öyleymiş gibi söylese bile, herkesin bildiğini kendisinin de bildiği bir hakîkat olarak görmüş durumda. Meşrûiyetinin tek kaynağının, büyük çoğunlukları temsil ediyor olmanın, büyük çoğunlukların desteğini almak olmadığını biliyor. Dolayısıyla başka meşrûiyet kaynaklarına ihtiyâcı var. Bu meşrûiyetin en verimli kaynağı da devlet ve onun her şeyin üstüne konulabilecek bir örtüye dönüşmüş olan güvenlikçi süreklileşmiş politikası. Aslında yıllar itibariyle, Burak’ın “süreklilik” olarak ifâde ettiği pek çok şey, temel iktidarın korunması ve istikrarı îtibâriyle, 12 Eylül temel aklına dayanıyor. 

Bundan on yıl önce yapılan tartışmalarda, MGK’nın rolü ya da Burak’ın değindiği gibi Ergenekon davalarında, “iktidara karşı darbe girişimi” îmâları aşaması geçilmiş durumda. Bugün, iktidara dönük bir darbe iddiasını değil, iktidarı değiştirme fikrinin kendisinin darbe olduğunu söyleyen bir tutuma gelmiş durumda. Şunu demiyor: “Bize karşı ekonomiyi kullanarak, bizi dış politikada zorda göstererek, gücümüzü kaybettiğimizi göstererek bize karşı darbe hazırlanıyor”. Bir adım daha ileri giderek, bunu düşünmüş olmak, bunun kafalardan geçmiş olması… Erdoğan’ın, “Hiç bunu aklınızdan geçirmeyin!” konuşması var. Onun ötesinde, doğrudan pek çok metne, yargı kararına, birtakım soruşturma dosyalarına açıkça, “İktidarın değişmesine çalışmak” gibi bir suç tanımı yerleştiriliyor. Bu, çok temel bir şey. Kanûnî olmayan birtakım şeyleri, darbeyi çağırmak gibi şeyleri geçtik, “iktidarın değişmesine çabalamak” diye suç târif edilen bir dönemden geçiyoruz. Dolayısıyla burada devletin çok kritik bir rolü var. Ama bu, şu anda sadece ekonomik kriz dolayısıyla doğan âciliyetten kaynaklanan bir başvuru değil. Bu, neredeyse 2015’ten itibaren başlayan –daha doğrusu ben o tarihten îtibâren başladığının tartışmalı olduğunu düşünüyorum, milâdı o tarihe koymuyorum–, o tarihten sonra görünür olan şey, bugün tartışıldığı gibi, Bahçeli’nin etkisi önce koltuk değneği olmak, şimdi de her şeyi ele geçirmiş gardiyan olmaya çevrildi. Bence o sürecin bütününde, iktidarı, genel süreklilik kazanan devletle paylaşmak ve bunun için de, devleti iktidarın içine almak vardı. Yani AK Parti, kendisini ve rejimi bir tür parti devletine çevirmeye çalışırken, bunun tek taraflı bir şey olduğu kanaatinde değil, bunun iki taraflı işlediği kanaatindeydi. O güvenlikçi tercihleri hep tartışıldığı gibi, “Bahçeli her şeyi ele geçirmiş, mecbur kaldığı için yapıyormuş” değil; o birbirinin içine giren ve birbirini etkileyerek birbirini dönüştüren, birbirini birbirine benzeten bir sürecin parçası olduğunu düşünüyor. 

Bu çerçeveden bakınca, çok açık biçimde “MGK kararıyla Erdoğan’a büyük bir fayda sağlanır mı sağlanmaz mı? Bununla birlikte bütün dengeler değişir, bu güç gösterisi sonuç verir mi vermez mi?” meselesi ayrı bir mesele. Ama iktidarın sürekliliği ve iktidarın güvencesinin neye dayandırılacağıyla ilgili tercihi gösteriyor bence. Artık muhâlefet, bütün anket sonuçlarını göstererek, iktidara çoğunluk olmadığını dayatıyor. Dolayısıyla bunun, onun bitişinin göstergesi olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Buna karşılık iktidar, hâlâ çoğunluk olduğunu söylese bile, kaybetmesine rağmen meşrûiyetini ve gücünü kaybetmeyeceğini gösteren başka dayanakları da yanında tutmaya devam ediyor. MGK kararına bu alay konusu olan ekonomi politikasını yerleştirmek ve ona karşı çıkmanın sorun olduğunu söylemek, iktidarın, bunun “Kurtuluş Savaşı” olduğu iddiasının devlet tarafından da kabul edildiği anlamına geliyor. O kurulun zaten çoğunlukla kabine üyelerinden oluştuğunu, askerlerin eskisi gibi çok da etkisi olmadığını söyleyebiliriz. Ama Erdoğan’ın konuşmasından da görüyoruz ki bunu, bu meşrûiyetin dayanağı olarak kullanıyor. Bunu daha önce dış politika meselelerinde de kullandı, şimdi de ekonomide kullanıyor. Bu bence önemli. Ve buradaki sorun, Erdoğan’ın bunu niye yaptığından çok, muhâlefetin iddia ettiği gibi aslında öyle bir nötr ve “AK Parti devlet değil” görüntüsünü veren başka ne olup olmadığıyla, buna îtiraz eden herhangi bir şeyin olup olmadığıyla, bunun iktidarın parçasına dönüşmüş olan devlet bürokrasisi tarafından ne kadar kabul gördüğüyle ilgili bir şey. Henüz bununla ilgili cevaplar belirsiz ve asıl tartışmalar da burada cereyan ediyor. Kılıçdaroğlu’nun çıkışı da bu yüzden. 

Ruşen Çakır: İkinci bölümde tam da bunu konuşmak istiyorum. Erdoğan’dan bağımsız bir devlet var mı? Erdoğan iktidardan giderse devlet ne olacak? Gelen iktidar sahipleri, var olan mekanizmayı ne yapacaklar? Bunları ikinci turda konuşmak istiyorum.

Kemal Can: Burada şöyle nokta koyayım o zaman, ikinci tura pas olarak da kalsın. Burada asıl mesaj: Kalabalıklar, “MGK’dan da böyle karar çıkmış” diye iktidara desteğini artırmayacak. O mesajın gittiği yer başka bir yer — onu söylemek istiyorum. Halkın desteğini almak için MGK’yı arkasına almıyor. Dolayısıyla o tür sonuç vermeyecek olmasının da bir anlamı yok. 

Ruşen Çakır: Ben ne zaman Erdoğan’la devletin aynılaştığını söylesem, birbirinden farklı ama aynı zamanda birbirine benzer profiller, muhâlif olarak kendini tanımlayanlar, “Devlet başka, hükümet başka” deyip devlete el sürdürtmemeye, Erdoğan’a her şeyi söyleyip devleti ayrı tutmaya çalışıyorlar. Ben bunun doğru olmadığını düşünüyorum. Bu bölümde bunu konuşalım. Erdoğan, devletin tamamını kontrol altında tutan ve devletle özdeşleşmiş birisi mi? Değil mi? Erdoğan iktidarı sona erdikten sonraki devlet, yani yeni iktidar ve devlet yapısı ne olacak? Bir restorasyon mu olacak, bir direnç mi olacak? Ayşe, sen ne bekliyorsun?

Ayşe Çavdar: Bu soruya cevap vermek için “Devlet nedir?” sorusunu sormamız lâzım. İki cevabı var bunun: Devlet, orada kalabilen bürokratlar ve insan kaynaklarından ibarettir. İkincisi de benim altını çizdiğim cevap: Devlet, bir yapma-etme şablonları toplamıdır. Yani insanları devlet kılan, devlette yerleşik hâle gelmiş etkileşme, ilişkilenme şablonlarını kullanmalarıdır. 

“Eski bürokrasiden ne kaldı?” sorusuna cevap, meselâ Sedat Peker, “Orada hâlâ şeref sâhibi, namus sâhibi bürokratlar var, savcılar var” diyordu. “Devletle AK Parti aynı şey” veya “aynı şey değil” iddialarının hipotezi bu zannediyorum. Orada hâlâ, az önce söylediğim şablonu, eski devletin kaidelerini uygulayan birtakım insanların olması. Ve o eski devlette, sanki biz bu devletin her hâlini çeşitli şekillerde, çeşitli zamanlarda yaşamamışız gibi, onlar da nedense şeref sahibi, namus sâhibi oluyorlar. Bunu bir tarafa bırakıyorum. Orada yine devletin içinden çıkacak olan bir şeyin, devletin kendisini savunma refleksinin, bizi de, onun yurttaşları olarak savunacağı ve koruyacağı şekilde görmesinden kaynaklanıyor. Zannediyorum ki Türkiye Cumhuriyeti’ni de, bu coğrafyanın, bu kültürün ürettiği önceki devletlere dâir her ne varsa, Cumhuriyet döneminde üretilmiş tarihyazımının da sürekli devleti küllerinden doğan bir tür töz, bir tür mistik yaratık olarak görmesinden kaynaklanıyor. Bu mistik devlet anlayışı, seküler veya dindar fark etmeksizin, hemen her kesimde tezâhür ediyor: Kimi kesimlerde devlete şeytânî bir mistisizm yükleniyor, kimi kesimlerde de “Ah ne güzel! Zümrüdüanka’nın çeşitli formları bizi kurtaracak” şeklinde tezâhür ediyor. 

Fakat ben AK Parti’nin “Devlet benim” söyleminin, artık sadece kendi kitlesinde değil, muhâliflerin kitlesinde de bir karşılık, bir yanıt bulduğunu düşünüyorum. Bunun da sebebi, AK Parti’nin, önlerine koydukları bütün yasaları sessiz kalarak bile onaylayıp geçirmeleri, ya da AK Parti’nin, “yerli-millî” kavramlarının çizdiği sınırlar içinde siyâset yapmaları. Millî Güvenlik Kurulu’nun gündemine ekonominin dâhil olması, oradan bununla ilgili iki cümle bile olsa bir şey çıkması, “yerlilik-millîlik” hikâyesinin alanının ne kadar daraldığını ya da iktidar açısından ne kadar genişlediğini gösteriyor. Çünkü o sınırlar içerisinde kalırsanız, o sınırlar sürekli olarak üstünüze gelecektir. Muhâlefeti de sıkıştırıyor. 

Ben başka şeylere de değinmek istiyorum. “AK Parti eğer devletse, ne yapıyor devlet olarak?” sorusuna cevap vermek için iki kişiden bahsedeceğim. Bu iki kişiden biri, bir ekonomist: Ümit Akçay. Liberal teorisyenlerin, Ali Babacan’ın ya da bizim muhâlefetin çoğunluğunun da yıllardır söyledikleri, “Bir yerde hukuk iyiyse, adâlet mekanizması iyiyse yatırım da gelir” iddiasının artık doğru olmadığını ya da Türkiye gibi ülkelerde doğru olmadığını söylüyor Ümit Akçay. Bence haklı bir yanı var. Şunu söylüyor: Kanunsuzluğu, belirsizliği ve çeşitli ahbap-çavuş mekanizmalarıyla ilerletebileceği ekonomik yatırım ortamlarını seven sermâyedarlar da dünyada çok var. Ben, mevcut iktidarın bu hipotezi gördüğünü, satın aldığını ve buna yatırım yaptığını düşünüyorum. İkinci bahsedeceğim kişi bir psikiyatrist: Cemal Dindar. 24 Ocak hakkında çok yazmıştır. Birkaç makalesinde, 1980 İhtilâli’nden sonra 24 Ocak Kararları’nın, topluma, millete yönelik bir tür kastrasyon olduğunu anlatır. Böylece devlet topluma, “Senin kendi kaderin hakkında söz sahibi olduğun durum bitmiştir. Kendi değerini belirleyemezsin. Senin değerini ben belirlerim” demiştir. Bu ikisini yan yana koyduğumuz zaman, AK Parti’nin yeniden ton verdiği devletin, bizimle ne yapmak istediği de ortaya çıkıyor. “AK Parti devlet değildir” diyenler, devletin 24 Ocak deneyimini unutuyorlar. 

Akçay’ın söylediğini nereye bağlayacağıma gelince: Bir taraftan döviz yükselir, TL değerini kaybederken, emeğimizle geçinen insanlar olarak, emeğimizin, dolayısıyla bizlerin de dünya piyasasındaki değeri düşüyor. Erdoğan bunu ayrıntılı bir şekilde dün de anlattı. Kafasında bir şey var: “Döviz yükselecek, fâizler düşecek, enflasyon şimdilik artacak; ama bir yerden sonra sâbitlenecek; onu halledeceğiz. Bu şekilde ne olacak? Sıcak para gelmeyecek. İçerideki sermâye de, dışarıdan gelen sermâye de kalıcı olacak. Üretim yapabileceğimiz, dolayısıyla şimdi de zaten ‘çok yüksek’ olan büyümeyi, üretim aracılığıyla kalıcı hâle getirebileceğimiz bir ekonomik sistem yaratacağız.” Arada da çok acayip bir cümle söylüyor: “Gelen sermâyenin de kim olduğuna bakmayacağız”. Bence çok acayip bir cümle. Ümit Akçay’ı hatırlatan cümle de bu zaten. Erdoğan şunu yapıyor: Bir ülkede yatırım yapabilmek için hukuk arayan, adalet arayan, güvenilir mekanizmalar arayan sermâyeye, “Sen git, sana ihtiyâcım yok. Sana sunabileceğim bir şey yok. Benim seninle bir işim yok, beni bu mekanizmalar üzerinden sıkıştırmayacak sermâyeye ihtiyacım var. Benim, hukuk gözetmeyecek, bu ülkeyle ilişki kurarken, bu ülkenin ekonomisine ve piyasasına yatırım yaparken, insanlarını istihdam ederken, onlardan bir şey alıp verirken, yalnızca ve yalnızca beni muhâtap alacak bir sermâyeye ihtiyâcım var” diyor. Ümit’in hipotezini bir şekilde doğrulayan bir hamle yapıyor yani. Birleşik Arap Emirlikleri’yle barışma hikâyesini göz önünde bulundurursak, bu sermâye çağırma hikâyesinin aslında neye tekabül ettiğini de görürüz. Bir tür kan değişimi yapıyor. Dışarıdan kan almak istiyor, ama o kanı da seçiyor: “Ben şunu almam, bunu istiyorum” demeye getiriyor.

Bu nereye bağlanıyor? Evet, AK Parti devlet. Uzun zamandır AK Parti devlet. Şöyle bir sorun var: İktidardan vazgeçemedikleri, iktidarı “olmazsa olmaz” gördükleri, iktidarda kalmayı gerçekleştirmek için ele geçirdikleri ve yapısını bozdukları kurumların meşrûiyetini ortadan kaldırdılar. MGK bunlara örnektir, yargı başlı başına bir örnektir, Merkez Bankası da aynı şekilde. Bir kurumun meşrûiyetinin ortadan kalkması ne demek? Yalnızca hukukuyla, iç işleyişiyle ilgili değil; aynı zamanda toplum nezdindeki îtibârını ve saygınlığını da ortadan kaldırdılar. AK Parti devlet ve AK Parti’nin nüfuz ettiği bütün devlet kurumları meşrûiyetlerini, îtibarlarını halk nezdinde kaybetmiş durumdalar. Onlara ne kadar başvurursa başvursun, her birini birer “zor mekanizması” olarak kullanıyor. Tıpkı 12 Eylül’de, 24 Ocak Kararları’nda yaptığı gibi, bu ele geçirip birer baskı mekanizmasına, zor mekanizmasına dönüştürdüğü kurumları kullanarak topluma, “Senin değerini ve senin ileride dünyanın neresiyle ne şekilde bağ kuracağını, kendini dünyanın neresinde hissedeceğini, adresini, dünya piyasasında kaç para olacağını sana ben söylerim” diyor. Bir kez daha, toplumun her anlamdaki otonomisini soğurarak var kalmaya adanmış bir iktidar mekanizmasından bahsediyoruz. Devlet de başka nedir ki? Evet, AK Parti devlettir bu durumda. Muhâlefetin bunu görmesini lâzım ki, mevcut devleti talep etmek yerine, yeni bir devlet târifi yaparak kendi yolculuğuna yoldaş ve rızâ alabilsin. “Devlet mi AKP, AKP mi devlet? Hayır, onlar farklı şeyler” hikâyesinde bizim sıkıştığımız yer, devletin, yurttaşları olduğumuz ve dolayısıyla bizi koruyup kollayan ve sürekli birtakım insanların, birtakım yapıların elinden bizi kurtaran bir mekanizma, mistik bir varoluş olarak orada durması. Oysa devlet işte bu pratikler. 1980’le arasındaki şablon benzerliğini, hangi şablonun devam ettiğini söyledim. Dolayısıyla AK Parti devlet. Üstelik 12 Eylül’de modifiyeedilmiş devletin aynısı AK Parti. Yaptığı şey de gayet “devletlû” bir şey. Muhâlefet de ne yazık ki, bu devlet karşısında toplumu örgütlemek ve toplumla birlikte haşrolmak yerine, o devleti ele geçirerek, o mistik devletin, Zümrüdüanka kuşunun boynuna binerek bir yerlere uçabileceğini zannediyor. Bence bizim çıkmazımız AK Parti değil, muhâlefetteki bu devlet algısı.

Ruşen Çakır: Burak, sen ne diyorsun? Erdoğan devlet mi? Yoksa Erdoğan giderse devlet de mi gidecek? Ne olacak? 

Burak Bilgehan Özpek: Bu tartışmayı daha önce yapmıştık. Galiba orada fiilî ve normatif durumlar arasında bir ayrım yapmamız gerekiyor. Fiilî olarak, tabii ki vergiyi toplayan, bunu dilediği gibi harcayan, bürokrasiyi keyfî bir şekilde yöneten, kendisini herhangi bir kurallar silsilesine bağlı kalmadan ifâde eden, bu şekilde davranan ve kuralı kaideyi koyma tekelini kendisinde gören bir lider var. Dolayısıyla, Erdoğan’ın devletle özdeşleştiğini, fiilî durumun bu olduğunu söyleyebiliriz. Fakat eğer Erdoğan devletle özdeşleşiyorsa, ortadaki kurumdan devlet olarak bahsedebilir miyiz? Bahsedemeyiz. Erdoğan’ın özel mülküyle, kamusal bir yapı arasında fark olması gerekiyor. Bunu da normatif bir açıklamaya sığınarak belirleyebiliriz. Normatif olarak, devletin, kişilerden âzâde, bütün vatandaşların kolektif iyiliği için çalışan, dolayısıyla kanunlarla sınırlandırılmış, bürokratın sadece büroya bağlı olduğu, kişilere bağlı olmadığı bir yapı görüntüsünde olması gerekiyor. Biz maalesef Türkiye’de devleti bu şekilde göremiyoruz. Üstelik devletin sorumlulukları konuşulmalı. Sadece vatandaştan talep eden değil, aynı zamanda vatandaşa karşı da bâzı sorumluluklarını yerine getiren bir devlet kavramından bahsetmemiz gerekiyor. Daha doğrusu, devletten bahsetmemiz gerekiyorsa, bu olgudan bahsetmemiz gerekiyor. Açıkçası bunları da göremiyoruz. Kanun hâkimiyetinin, bürokratik hiyerarşinin yok olduğu, âdeta Tayyip Bey’in kişisel mülküne dönüşen bir yapı var. Kişisel mülkünün finansmanının bütün vatandaşların vergileriyle yapılması, onu devlet yapmıyor. Devlet olabilmek için, biraz önce söylediğim gibi, bütün vatandaşların hayrına işleyen bir bürokrasinin kanunla sınırlandırılmış olması lâzım. Ve kanun, tek bir kişinin iki dudağı arasından çıkan söz değildir. İki kişinin dudağı arasından çıkan sözün, o kişiyi de bağlıyor olması gerekir — ki bu, Tayyip Bey’in hiç tarzı değil. Eğer onun sözleri kanun olsaydı, kendi sözleriyle ilk yargılanacak ya da kanûnî müeyyideye ilk tâbi tutulacak insan yine kendisi olur. O yüzden değişen siyâsî süreçlere göre, konjonktüre göre, istediği gibi yeni bir içtihat geliştiren, bu içtihadı kanun olarak, devlet politikası olarak sunan bir fiilî durumdan bahsediyoruz. Ama bu fiilî durumun kendisi, zaten bizi bir devlete sâhip olmadığımız noktasına götürüyor. Ortada Tayyip Erdoğan’la bütünleşmiş bir devlet varsa, zaten devlet yok demektir. Onu söylemem gerekiyor. 

İkincisi, bence bu ayrımı da yapmak lâzım. Ümit Akçay’ı ben de okuyorum, ama siyâset bilimindeki bu despotik otoriteyle altyapısal otorite ayrımını iyi kurmak gerekiyor. Babacan ve onun temsil ettiği ekol, aslında son derece yüzeysel bir şekilde demokrasi ve ekonomik refah korelasyonu kuruyorlar. Ama demokrasinin dışında bir de devletlerin rejim şekillerinden, yani despotik otoritelerinden bağımsız olarak bir altyapısal gücü de var. Demokratik olmayan devletler, Türkiye benzeri ekonomik krizler yaşamıyor. Meselâ Singapur demokratik bir devlet değil; ama Merkez Bankası başkanını kendi çevresinden atamak veya Merkez Bankası başkanına doğrudan tâlîmat vererek ekonomi politikasını yönetmek de hiçbir siyâsetçinin aklına gelmiyor. Çin ve Rusya benzer şekilde. Bu ülkeler despotik olabilirler, ancak bu ülkelerde bir devlet yapısının, devlet kurumsallığının, altyapısal iktidarın olmadığı anlamına gelmez. Biz despotik iktidara çok odaklanıyoruz. Evet, Adalet ve Kalkınma Partisi despotik bir iktidar, doğru. Ama bunun ötesinde de bir şey var: Adalet ve Kalkınma Partisi despotik olabilir. Bu, ekonomide bu denli irrasyonel davranmayı mecbur kılmaz. Despot olup da ekonomiyi iyi yönetebilme ya da ekonomik kurumların otonomisine saygı duyabilme kültürü dünyada birçok ülkede var. O yüzden, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin zarar verdiği diğer olgudan bahsetmek lâzım. Yani bu ülkenin altyapısal iktidarını felç etmiş bir partiden bahsediyoruz. Belli bir kanunu yapma, bu kanunu uygulama, onu meşrûlaştırma, etkin bir şekilde bâzı hizmetleri sağlama, etkin bir şekilde bâzı sorumlulukları yerine getirme kavramından bahsediyorum. Asıl çöken mesele biraz bu bence. Despotluğun yanı sıra, bir de devlete atfettiğimiz altyapısal idâre sorumluluklarını yerine getirme noktasında bir çöküş yaşıyor.

Bu da bizi şuna götürüyor: Hem despotik olarak çok yüksek, yani hem hayatlarımızda etkisi, müdahalesi çok yüksek olan, bizim özgürlüklerimizi kısıtlayan bir hükümetle berâber yaşıyoruz; hem de getirisi çok düşük bir hükümet var. Bizim hayatımızı iyileştiremiyor. Temel hizmetleri sağlayamıyor. Halbuki büyük bir potansiyel var. Çok fazla vergi topluyor. 5,5-6 milyon memur çalıştırıyor. İşin bir de bu boyutu var. Fakat bunu felç eden bir şey var. Bunu felç eden şey de, bu altyapısal iktidarı keyfî olarak kullanma ve devleti, kendi kişisel, özel mülkü ve kendi kişisel kaprisleriyle üretilebilecek bir alan olarak görme alışkanlığı. Bunun ayırdına varmamız gerekiyor. 

Bu ayrım dünyada yapılıyor. Literatüre baktığımız zaman, son zamanlarda otoriter rejimleri kendi içinde kategorize eden çalışmalar var. Meselâ Amerikalı akademisyen Jessica Weeks, askerî cunta rejimleri, askeri tek adam rejimleri, siyâsî parti otoriterliği ve siyâsî tek adam otoriterliği arasında dört kategori yaptı. Bunlar arasında farklı politika sonuçları üretiliyor. Meselâ, askeri tek adam yönetimleri, dış politikada daha agresif. Devlet kurumlarını tahrip etmede daha agresif. Ama Çin Komünist Partisi gibi otoriter parti devletleri daha rasyonel davranabiliyorlar. Meselâ Waller Newell’ın Tiranlar kitabını okudum. Tiranları kendi içinde kategorize ediyor. Antik Yunan tiranlarına benzeyen, artık “deli kral” olarak tanımlayabileceğimiz tiranlar var. Kendisini ahlâkı tamamlamak için gönderilmiş sayan, dolayısıyla insanlığı yeniden biçimlendirmeye çalışan tiranlar var. Bir de, tiranlığı kurum inşa etmek için kullanan insanlar var. Yani despotik gücün yüksek olması, sizin, hayatın diğer alanlarında saçmalamanızı da berâberinde getirmiyor. Orada bir ayrım yapabilirsiniz. Bunu yapan ülkeler var dünyada. O yüzden Türkiye’de “Devlet Erdoğan’la bütünleşti mi?” sorusunun cevabı: Evet, doğru; ama artık bir devletten bahsedemiyoruz. Devletten bahsedemediğimiz içindir ki, Merkez Bankası başkanı, Tayyip Bey’in çok güvendiği, onun söylediğini ikiletmeden yapabilecek birisinden seçiliyor. Bu da bizim hayatımızı, refahımızı, belki güvenliğimizi etkileyen sonuçlar doğuruyor. Dolayısıyla ortada fiili olarak ve sadece pür bir despotik yapıdan bahsedebiliriz. Buna devlet diyemeyiz, altyapısal gücünü kullanan bir otorite diyemeyiz. Pür despotik bir yapıdan bahsedebiliriz sadece.

Ruşen Çakır: Kemal, devlet yok mu yani şimdi? 

Kemal Can: Bilmiyorum. İki tür şey var: “Devlet çok lüzumsuz” diyenlerin ya da “Devlet çok kıymetli bir şey” diyenlerin cevap vermesi gereken bir soru bu. Ben ikisinden de değilim. Bu çok tartışmalı bir şey. “Devlet, Weberyen anlamda târif ederek nötr bir şey olarak ve ona dâhil olanları ya da kontrol edenleri kategorize ederek tanımlanabilir bir şey midir? Yoksa kendisi ideolojik bir aygıt mıdır?” meselesi çok uzun ve derin bir tartışma. 

Vatandaşlarla devlet arasında denetim ilişkisinde, aslı”a ucu demokrasinin yaratılması, inşasına giden iki temel mesele var. Biri, “bütçe hakkı”, bu da, bütün ekonomik çıkar ilişkilerini târif eden bir şey. Devletin, vatandaşlar üzerinden vergi alması ya da onların nîmetlerden nasıl faydalanabileceğini belirliyor olmasından kaynaklanan bir denetim ihtiyâcı var. İkincisi de, askere alıp savaşa gönderdiği için, insanlar çocuklarını oraya gönderecekleri için, doğrudan ölecekleri için, verilecek savaş kararlarına ilişkin bunu denetleme talebi var. Siyâseti oluşturan şey de tam olarak bu: Siyâset üzerinden devlet üzerinde bir denetim yaratmak; bunun kurumsal araçlarını, müesseselerini oluşturmak. 

Şöyle bir temel sorun var: Pek çok ailenin çocuğunun Suriye’ye, Libya’ya, Afganistan’a gidip ölüp ölmeyeceğini, bu konularda hangi kararların hangi parametrelerle alınıp alınmayacağını belirlemenin, insanların dâhil olamayacağı, yani politika dışı, kendisine devlet, iktidar diyen aygıt tarafından tartışmasız belirlenebileceği bir şey olarak konduğunu görüyoruz. İkinci mesele de, ekonominin siyâset dışı olduğunu söylüyoruz. Zorlanan şey ve güvenlikçi politikaların temel tezi, aslında en temel vatandaşlık hakkının; kendi geleceğiyle ilgili temel kararlarda söz sahibi olma hakkının ortadan kaldırılması. Meselâ, tezkereye millî güvenlik meselesi olduğu için “Evet” deme mecbûriyeti gibi bir şey. Yok sosyoloji, yok bölge dengesi, yok başka bir şey… Ekonominin de güvenlikçi bir zemine oturtulması ve ekonomiyle ilgili her türlü kararın, “uğranılmakta olan bir dış saldırıya cevap” olarak ifâde edilmesi ve tartışılmaz hâle getirilmesi de aynı şekilde bir sorun. Ama bunun ters ucu da çok problemli. O ters ucunda da dış politikanın ya da uluslararası çıkarların siyâset dışı olmasını güvenlikçi politikalarla değil, aşırı bir rasyonellik ve çıkar algısıyla târif eden başka bir yaklaşım var. Aynı şekilde ekonomide de. Ayşe 24 Ocak Kararları’na referans verdi. 24 Ocak Kararları’nın bir tarafı 12 Eylül darbesiyse, öbür tarafı, “Ekonominin kendi kuralları vardır, saçma sapan hayallere kapılıp bunu tartışmaya çalışmayın” diyen neoliberal iktisat dayatmasıdır. İki ayrı otoriter zemin üzerinden çıkmış bir şeydir. 

Bugün de ekonomi meselesinde şöyle bir şey var: Bir yanda “Dış saldırı altındayız, bunu tartışmayın” diyenler, bir tarafta da “Ekonominin kendi kuralları vardır, bunu tartışmanın anlamı yoktur. Yapılacak şey bellidir, onu da biz biliyoruz. Daha önce de yapmıştık, yine yaparız” diyenler. İkisi de, alanı siyâset dışına çıkartma yaklaşımıdır. Ve ikisinden de yanlış sonuç çıkar. “İktisâdın herkes için geçerli kuralları var. Bunu beceremeyenler, bilmeyenler var, bir de bilenler var. Onun dışında bunun üzerinde söylenecek bir şey yoktur” tartışması da, en az “Bu iş bir saldırı meselesi. Biz ‘Kurtuluş Savaşı’ veriyoruz. Sesinizi kesin”den farklı değil. Şu anda, bu kumpasın ve –Burak’ın çok sevdiği tâbirle–  bu dikotominin içindeyiz. Bir yanda, aslında hiç de nötr olmayan, gayet sınıfsal tercihlere dayalı “iktisat kuralları” dedikleri şeye teslim olmakla ilgili bir siyâsetsizleştirmeyi dayatanlar ve bunun çâre olduğunu iddia edenler var. Diğer tarafta da, bir Kurtuluş Savaşı verdiğini düşünenler var. İkisi de, alanı tekrar ve başka parametrelerle, başka gerekçelerle siyâsete kapatma girişimi. Bu dış politika için de aynı şekilde yaşandı. Şimdi ekonomi için de aynı şey yaşanıyor. 

Bence problem şu: Burada devlet nötr bir araç değil, tam tersine, pek çok açıdan ideolojik fonksiyonları olan bir araç. Ama burada yaşadığımız şey, sadece bu nötr aracı ele geçirmiş kötü niyetli ve bunu şahsî emelleri için kullanan birinin yarattığı sorundan ibâret gibi gelmiyor bana. Birinci turda söylediğim gibi bir ittifak var. Erdoğan’ın tahrip ettiği kurumlara bugün ihtiyaç duyması: MGK’yı neredeyse îtibarsızlaştırmak, neredeyse tasfiye etmek için yürütülmüş bir şeyin sonunda, bugün kendi yaptığı politikaya, MGK’dan referans bulmaya çalışıyor. Aynı şeyin bir benzeri, ayaklar altına aldığını iddia ettiği milliyetçiliğin şu anda en kuvvetli dayanağı ya da sarıldığı en sıkı ip olması. Bunlar aslında şunu gösteriyor: Erdoğan, devletin gücünü şahsîleştirirken, Erdoğan etrafında şahsîleştirilmiş iktidarın, devletin de işine yarar hâle geldiği için, tıpkı Bahçeli’yle Erdoğan’ın ittifakıyla, devletle Erdoğan’ın ittifakı ya da bunların birbirinin yerine geçebiliyor olmasının anlamı aynı şey. Yani nasıl Bahçeli’yle Erdoğan arasındaki ilişkiyi hep bir taraftan açıklamaya çalışanlar, açıklayıcı olamıyorlar. “O ona tâbi olmuş da, o ona mecbur olmuş da, o ona esir olmuş da…” Değil. Bu bir ortak, herkesin dâhil olduğu, kendi ihtiyaçlarına göre karşılıklar üreten bir birliktelik. Ve bunun koşulları da böyle bir zeminde oluşuyor. Devletle aşırı şahsîleşmiş Erdoğan ilişkisinin de benzer bir süreçle işlediğini görüyoruz. Yani AK Parti’nin ürettiği dar çıkar ilişkilerine sadece en tepede kimlerin îtiraz ettiği değil, bütün kılcallara yayılırken, her aşamasında dâhil olan devletin bürokratik altyapısı, mahkemeleri, yerel yöneticileri, iş adamları var. Tamam, şahsîleşmiş ve bozulmuş bir tarafı var; ama ele geçirilmiş bir şeyden çok, o birlikteliğe iknâ olmuş, onun işe yaradığını düşünmüş ve bununla birlikte bir ittifak kurmuş bir tablonun olduğunu görmek lâzım. Dolayısıyla ben o çerçevede Ayşe’nin açtığı pencereden, sadece işgale uğramış, geçici olarak birileri tarafından rehin alınmış devleti, onların elinden kurtarmaktan daha ciddî bir meseleyle karşı karşıya olunduğunu düşünüyorum. 

Ekonomi meselesinde de, “aklını kaybetmiş, irrasyonel” birilerinin yaptıkları düzenin, tekrar 40 yılda, bütün bu eşitsizliği, gelir dağılımı sorunlarını, son beş yılda emek ücretlerinin nasıl indiğini, kabaca söylersek fakirin daha fakir, zenginin daha zengin olduğunu görüyoruz. Ama bu, kırk senelik paket, elli senelik paket, yüz senelik paket. Bu paketin kaynağı olan iktisâdın değişmez ve kimsenin oynatamayacağı kurallarını kabul ederek buradan bir yere gidilmez. Tam tersine, dış politikada da ekonomide de, tekrar siyâsetin, yani insanların kendileriyle ilgili karar süreçlerinin tamâmına müdâhale etme biçiminin ve bunun tartışılmasının açılabilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Bence kilitlendiğimiz ve daralan nokta bu. Çünkü karşı karşıya kaldığımız sorunun nasıl târif edildiği, onunla nasıl mücâdele edileceğini de belirleyen bir şey. 

Ruşen Çakır: Kapatmadan önce, Ayşe ve Burak, eklemek istediğiniz bir şeyler var mı? 

Ayşe Çavdar: Teşekkür ederim, hayır, sağ olasın.

Burak Bilgehan Özpek: Ben Kemal Abi gibi düşünmüyorum. Sadece onu ekleyeyim. 

Ruşen Çakır: İyi, güzel. Burada “Erdoğan ve devlet” başlığının adını koymaya çalıştık. Ayşe Çavdar’a, Burak Bilgehan Özpek’e ve Kemal Can’a çok teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere. İzlediğiniz için teşekkür ederiz. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus