Burak Bilgehan Özpek yazdı: Siyasi bir epic fail örneği olarak Kazakistan

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Kazakistan’daki protestolar bütün dikkatlerin bu ülkeye çevrilmesine sebep oldu. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Orta Asya ülkeleri arasında en dikkat çeken ülke kuşkusuz Kazakistan’dı. Zira, içinde bulunan hatırı sayılır Rus nüfusa rağmen, Kazak yönetimi istikrarlı bir ülke kurmayı başarmış görünüyordu. Bir yandan kimseyi tedirgin etmeden inşa edilen Kazak kimliği, öte yandan küreselleşme ile entegre olma isteği beraberinde takdir gören bir pragmatizm getirmişti. Nursultan Nazarbayev, Özbek ve Türkmen mevkidaşları kadar paranoyak davranmıyor ve kendisini gülünç durumlara düşürmüyordu. Hepsinden önemlisi, Kazak seçkinler Rusya, Çin ve ABD arasında yaşanan jeopolitik rekabetin mezesi olmamaya dikkat ediyor, çok boyutlu bir dış politika izliyor ve egemenlik kavramını, ulaşılmış bir son olarak değil sürekli olarak derinleşmesi gereken bir amaç olarak, yani süreç olarak algılıyorlardı.

Ne var ki, bu mutlu aile tablosu geçtiğimiz hafta derin bir sarsıntı geçirdi. Geçtiğimiz 30 seneyi, makul ve dengeli bir şekilde atlatmayı başaran Kazak hükümetinin tabiri caizse ayarları bozuldu ve protestolar karşısında şimdiye kadar elde ettiği bütün kazanımları bir çırpıda gözden çıkardı. Devlet Başkanı Kasım Cömert Tokayev, göstericilere karşı yumuşamadı ve sert tedbirler alarak meydan okudu. Öyle ki, sokağa çıkan binlerce kişi hemen terörist ilan edildi ve bu insanlara herhangi uyarı olmaksızın ateş açılacağını duyurdu. Bununla da kalmadı, Kazak yönetimi duruma el koyması için Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’nden yardım istedi ve bu örgütün ana unsuru olan Rusya’nın askerlerini ülkeye sokmasına vesile oldu.

Artık Kazakistan’ı daha karanlık bir gelecek bekliyor ve hükümetin bütün farklılaşma çabalarına rağmen Özbekistan ve Türkmenistan ile aynı lige düşeceğini tahmin etmek güç değil. Peki böyle olmak zorunda mıydı? Kazak hükümetinin önündeki tek yol, protestocuları hain ve terörist ilan ederek egemenliğini bir başka ülke hükümeti ile paylaşmak mıydı? Bu sorulara benim cevabım çok net: Böyle olmak zorunda değildi ve atılan adım, Kazaklar’ın topyekûn kaybedeceği bir oyunun başlangıcı oldu.

Öncelikle protestoların mantığını ve niçin insanların bu kadar sinirli olduğunu anlamaya çalışmak gerekiyor. Bunu yaparken Alain Tourraine’in sivil alan, siyasal alan ve devlet arasında yaptığı ayrıma odaklanarak işe başlayabiliriz. “Demokrasi, bu üç alanın birbirinden ayrı olmasına ancak birbirleriyle doğru iletişim kurmasına bağlı” diyor. Devlet burada aslında güç ile özdeşleştiriliyor ve bu gücün bir anlamı olabilmesi için onun varlığından ziyade uygulanma süreçlerine eğilmek gerektiğini söylüyor. Bu süreçler ise sivil ve siyasal alanın kompozisyonuna ve birbirleriyle olan ilişkilerine bağlı. Sivil alanın çatışmacı karakterini saygıyla selamlıyor ve bu çatışmanın farklılaşmadan doğduğunu, dolayısıyla otoriterliğin sırtını yasladığı türdeşliği tahrip ettiğini söylüyor. Türdeşlik, devletin toplumu hızlı bir şekilde seferber etmesini kolaylaştırdığı için sevimsiz bir kelime. Sivil alandaki farklılaşan çıkarlar, kimlikler, tercihler bu yüzden demokratikleştirici bir faktör olarak görülüyor. Bu farklılaşma çatışmaya dönüşebilir ancak illa ki bölünmüş veya kutuplaşmış bir toplum yaratmak, kısır bir şiddet döngüsü yaratmak zorunda değil. Bu yüzden siyasal alan var olmalı ve farklılıkların temsil edilmesi sürecinde aktif bir rol oynamalı. Farklı toplumsal grupların kamu politikasını etkileme fırsatı siyasal alanın da kendi içinde rekabetçi olmasını gerektiriyor. Dolayısıyla, kuralları belli olan bir siyasi rekabet aynı zamanda türdeşliği aşması gereken bir çeşitliliği cesaretlendiren, besleyen bir şey.

Bütün otoriter liderler türdeş bir ulusu temsil etmek isterler. Bu türdeşlik, devletin süreçlerini anlamsız kılar ve doğrudan devletin gücüne odaklanır. Daha doğrusu, ulusun kendi içindeki uyumu, aynı ulusun devlet ile uyumunun da yollarını döşer çünkü toplumun uyumu siyasal alanı gereksiz kılar. Çatışmanın olmadığı bir yerde siyasi rekabete de lüzum yoktur çünkü. Otokratlar, bu neden sonuç ilişkisini ellerine alır, yoğurur ve yeniden şekillendirir. Buradan, ulusun türdeşliğini sağlamak için siyasi rekabeti ilga etmenin gerekli olduğu sonucu çıkarılır. Parlamenter demokrasiye sanki ulusun uyumunu ve barışını bozan bir fitne mekanizması gözüyle bakılır. Yani temsili demokrasi, toplumdaki çatışmaların bir göstergesi, bir sonucu olarak algılanmaz bizzat bu çatışmaların sebebi olarak görülür. Siyasi alanın kısıtlanması veya topyekûn ortadan kaldırılması ise iktidar sahiplerini güç ile yani devlet ile bütünleştirmeye yardımcı olur. Böylece, devlet, siyaset ve toplum arasındaki mesafe kaybolur ve Ertem Eğilmez filmlerinde gördüğümüz sımsıkı bağlarla birbirlerine tutunan aile bireyleri gibi bir ulus, hükümet ve devlet ortaya çıkar. Bu otoriterliktir.

Kazak halkının sokaklara dökülmesi ve isyan bayrağı açması aslında olmayan, olması istenmeyen siyasal alanın bir sonucudur aslında. Öte yandan toplumun, kendi çıkarlarını ve beklentilerini hatırlatma ve adına ister devlet ister hükümet deyin, onunla bütünleşik olmadığını söyleme biçimidir. Bu tip protestolarda gözden kaçan şey genelde budur. Protestocuların talepleri elbette ki önemlidir ama asıl talep, talepleri kamu politikasına aktarmak için doğru bir yöntem bulma arzusudur.

Aşikâr ki, Kazak hükümeti bu olguyu anlayabilecek veya bu olguya göre esneyebilecek bir psikoloji içerisinde değil. Devlet ile bütünleşmiş bir elit grubun, elde ettiği iktisadi ve siyasi imtiyazları bırakmaya pek niyeti yok. Öyle ki, bu uğurda, egemenliğini Rusya ile paylaşacak kadar büyük bir ihtiras içindeler. Halbuki, bu protestolar Kazakistan için bir fırsat olabilir, Tokayev yönetimi yeni ve kapsayıcı siyasi kurumlar inşa etmek için müzakere masasına oturabilirdi. Yani Rusya ile konuşmaktan ve ona taviz vermektense kendi vatandaşları ile bir pazarlık süreci yürütebilirdi. Ancak bu genellikle mümkün olmuyor. Zira, otoriter yönetimler bir yabancı ülke ile kendi imtiyazlarını değil ülkelerinin, maliyetini bütün toplumun ödediği, menfaatlerini paylaşıyorlar. Böylece kendi korunaklı alanlarında kalmaya ve hesap vermeden iktisadi kaynakları sömürmeye devam edebiliyorlar. Oysa, toplumsal gruplar ile müzakere etmek ve bunu rekabetçi bir siyasal alanın inşası için yapmak doğrudan maliyetini kendilerinin ödeyeceği bir sonuç üretecek, imtiyazlarından taviz vermelerini gerektirecekti. Tokayev yönetimi şaşırtıcı olmayan bir şekilde bunu yapmak yerine, ülkelerinin kaynaklarını, kimliğini ve egemenliğini Rusya’nın yorumlamasına razı oldu.

Kazakistan, 30 yıllık mücadelesini “epic fail” diyebileceğimiz bir sonla noktaladı. Elinde gücü bulunduran iktidar sahiplerinin, kendilerini denetlemeye açmadığı, halkın çıkarlarını temsil edecek kapsayıcı kurumlar kurmadığı ve uzlaşmak ve taviz vermek yerine gücü istismar ederek halkını sömürmeyi seçtiği sistemlerin sonu aşağı yukarı bellidir. Bu işin “fail” kısmı. Epic olan ise Kazakistan’ın bunu 30 yıldır sürdürdüğü politikadan sonra yapması.

Burak Bilgehan Özpek’in önceki yazıları:

 Siyasetin Çiftlikbank’ı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus