Haluk Levent yazdı: Yağmacı devlet kavramı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yağmacı devlet kavramı doksanların sonundan bu yana giderek popülerleşti. Aslında geniş bir kullanım alanı olduğu için de bu durumu normal karşılamak gerek. Örneğin McSherry yazdığı kitabın başlığında bu kavramı kullanırken ABD’nin yetmişli yıllarda Latin Amerika’daki diktatörlüklere karşı muhalif hareketleri ve genel olarak solu ezmek için gerçekleştirdiği operasyonları anlatıyordu. Ama McSherry dışında çok sayıda iktisatçı, kurumlar ve iktisadi mekanizmalar üzerinden hükümran olduğu ülkede devletin belirli bir halini nitelemek için bu kavramı kullanmaya başladı.

Petrol, elmas vb. gibi uluslararası piyasalarda doğrudan işlem gören büyük doğal kaynaklara sahip ülkeler bu anlamda tipik örnekler sayılabilir. Tanım itibariyle toplumsal müşterek, kamu malı sayılması gereken doğal varlıklar bir oligarşik yapının kontrolünde yağmalanır, mülk edinilir ve bir dizi büyük servete dönüşürken geniş kitlelere sınırlı bir gelir transferi gerçekleşir. Hatta Afrika başta olmak üzere bazı küçük ülkelerde geniş kitlelerin payına derin ve yaygın bir yoksulluk düşer. Neredeyse acımasız bir kolonyal diktatörlük yönetimine eşdeğer manzaralar ve olgular ile karşılaşabiliriz.

Bir diğer tipik ve açık örnek ise, Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist cumhuriyetlerin çözülüşü sonrasında ortaya çıkan ülkelerdir. Bu ülkelerde de kolektif mülkiyet altındaki kamusal varlıklar süratle eski dönemin yüksek bürokratları tarafından özelleştirme adı altında ele geçirildi. Piyasa mekanizmasına geçiş adı altında devlet yağmacı oligarşik yapı tarafından yeniden örgütlendi. Yağmacı devlet karakteri daha başından perçinlenmiş oldu.

Fakat, bu çıplak görünümün ötesinde iktisadi mekanizmaların tasarım uygulama şekli, kurumların yapısı ve işleyişi ile yağmacı devlet nitelemesini hak eden “demokratik ülkeler” de var. Örneğin Galbraith, ABD’yi Reagonomics döneminden başlayarak yağmacı devlet statüsünde değerlendirmektedir. (1)

Belki de yağmacılık devlete içkin bir özellik. Dünya tarihini üretim tarzları yerine mübadele biçimlerini esas almayı öneren Kojin Karatani üç mübadele biçimi tanımlar: tarih sahnesine çıkış sırası ile, armağan (karşılıklılık ilkesi), yağma ve meta mübadelesi. Henüz yaratılmamış olan dördüncü mübadele biçiminin ise karşılıklılık ilkesinin çok daha gelişmiş ve bolluk toplumuna özgü biçimde ortaya çıkacak bir türü olacağını öne sürer (2). Karatani, mübadele biçimlerinin varlıklarını her zaman koruduklarını ve hakim olanın üretim tarzını belirlediğini söyler. Karatani’ye göre devlet, bir mübadele biçimi olan yağma ile ortaya çıkmıştır.

Yağmacı devlet açısından şirket-devlet ilişkisi özel bir önem taşır. Zaten şirket ile devlet arasında organik bir bağ olduğu da söylenebilir. Pek çok iktisat tarihçisi modern anlamda kurulmuş ilk şirketler Levant Company ve East India Company’nin aynı zamanda kapitalist devletin embriyonik hali olduğunu düşünürler. Özellikle Londralı tüccarların kurduğu East India Company, özel sektör çıkarları ile kamusal düzenin içiçeliğini en saf haliyle göstermesi bakımından ilginçtir. Esas itibariyle Hint yarımadasında ticaret yapmayı amaçlayan ama aynı zamanda kolonyal yönetim erki olarak savaş açmak, insanları yargılayıp asmak ve yol yapmak gibi “kamusal hizmetleri” de yerine getiren bir kurum olarak faaliyet göstermiştir.

Modern ulus devletin temeli ise yurttaşlarına kamusal (politik) mal ve hizmetleri sunmaktır. Kamusal hizmet listesi ise oldukça uzundur: kişilerin ve mülkiyetin güvenliği, uyuşmazlıkların çözümü, politik katılım vb. için gerekli kurumların yaratılması, merkez bankacılığı, ortak kaynakların, sağlığın, eğitimin ve fiziki altyapının idaresi için yöntemlerin geliştirilmesi. Ama siyaset bilimi çerçevesinde yapılan bu tanım gerçekten de öngörüldüğü gibi çalışmakta mıdır?

Sosyal haklar ve sosyal devlet uygulamaları hiç kuşkusuz uzun ve sert bir sınıf mücadelesi sonucunda elde edilmiştir. Seksenlerde başlayan güçlü neoliberal saldırı ile de sosyal haklar pek çok ülkede büyük ölçüde gerilettiğini not etmek de uygun olur. Neoliberalizmin en belirgin hedefleri, piyasa regülasyonlarını rahatsız edici olmaktan çıkartmak, sosyal devleti mümkünse tasfiye etmek ve kamu mülkiyetini daraltmaktı. Bu hedeflere ulaşmakta da büyük başarı kazandı. Hatta şirketlerin fiilen hükümetleri işgal ettikleri bile söylenebilir. Doksanlı yıllardan bu yana İtalya, ABD, Fransa, Türkiye gibi ülkelerin hükümet üyelerine bakıldığında pek çok bakanlık koltuğunun şirket sahipleri veya şirketlerin yüksek memurları tarafından doldurulduğu görülür. Bu açıdan bakılacak olursa bakanlık ile CEO’luk arasında kurulan analoji Türkiye ile sınırlı değildir.

Son olarak yağmacı devlet kavramını tanımlamak ve faaliyetleri örneklemek etrafımızdaki devletleri sınıflandırmak açısından faydalı olacaktır. Galbraith, “The Predator State” kitabında yağmacılığı şöyle tanımlar. “yağmacılık: kamu kurumlarının özel çıkarlar için sistematik olarak kötüye kullanılması veya eşdeğer olarak, kamu himayesinin özel kesim lehine sistematik olarak baltalanması.” Galbraith bu kitabını Katrina kasırgasının hemen ardından yazmaya başladığını ifade ederek ‘bilimsel öğreti açısından politika’ ile ‘uygulama olarak politika’ arasındaki büyük çelişkiyi irdeliyor.

Büyük felaketler bu çelişkinin çıplak halde görülebilmesi için önemli bir fırsat olarak değerlendirilebilir. Çok daha ağır bir kriz olarak pandemi, aşı dağıtımından kırılgan kesimlerin korunmasına, bir kamusal alan olarak bilim ile fikri mülkiyet haklarına dayalı teknoloji arasındaki gayri ahlaki ilişkilere kadar bize bu anlamda çok daha yalın örnekler sundu. Özellikle son aylarda ağırlaşan pandemi koşullarında ekonomik çıkarlar uğruna halk sağlığının hiçe sayılması ve kurtarılabilecek pek çok canın feda edilmesi yağmacı devlet karakterini ortaya koymak bakımından çarpıcı bir örnek olarak değerlendirilebilir.

Bu örnekleri artırmak mümkün. İklim yıkımı ve muhtemel gıda krizi koşullarında özel mülkiyete konu tarımsal arazilerde üreticilik yapmaya çalışan insanları desteklemek için kayda değer hiçbir şey yapmazken, ormanların, değerli tarım arazilerinin madencilik için bir avuç sermayedara ruhsatlanması çok sayıda ülkede karşımıza çıkan bir uygulamadır. Hatta küreselleşen ekonomilerde döviz şokuna açık hale getirilmiş herhangi bir sektörü korumak bir yana bilinçli olarak izlenen politikalar ile kur şoku yaratmak, ortaya çıkan dalgalanmalardan rant elde eden bir avuç oligarkı kovuşturmak bir yana destek olmak. Kamu bankalarının fonlarını kamusal varlıklarını özelleştirme adı altında mülk edinilmesi için kullanılmasına izin vermek ve hatta kredi borcunu tahsil etmemek. Çeşitli vergi türleri ile geniş halk kesimlerini vergi yükü altında ezerken 2008-09 krizinde pek çok ülkede görüldüğü gibi kriz bahanesi ile defalarca vergi tıraşlamak, silmek. İnşaat başta olmak üzere çeşitli sektörlerde ortaya çıkan kamusal rantların parasallaştırılmasına müdahale etmemek, hiç vergilemek ama kamunun temel ve ucuz hatta yer yer ücretsiz olması gereken kamu hizmetleri için bütçe oluşturmamak. En iyi örnekleri post-sovyetik ülkelerde görülen kurumsallaştırılmış rüşvetle mücadele etmek bir yana onu kamusal hayatın vazgeçilmez bir parçası yapmak…

Örneklerin sonu yok, uygulama alanı olarak çok sayıda ülkeyi saymak mümkün. Acaba devlet tarih sahnesine çıktığı haline, özüne mi döndü? Yoksa belki de hep bu öze sadık mı kalmıştı?

(1) Galbraith J (2008) The Predator State: How Conservatives Abandoned the Free Market and Why Liberals Should Too, Free Press.

(1) Daha geniş bilgi için, Kojin Karatani (2017) Dünya Tarhinin Yapısı, Metis Yayınları ve Karatani (2018) İzonomi, Metis Yayınları

Haluk Levent’in önceki yazıları:

Paralel evrenler – Bir iktisat teorisinin yazılmamış tarihi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
 

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus