Aydın Selcen yazdı: Yeni Soğuk Savaş, eski Türkiye

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Rusya’yla Türkiye yaygın kullanılan hesaba göre 1568’den 1914’e dek on iki kez kapışmış. Bu savaşlardan on yenilgi, belki bir beraberlik, bir yengi çıkarmışız. O tek galibiyet, Britanya ve Fransa ile birlikte girilen Kırım Savaşı. Savaşta Osmanlı’nın kaybı diğer iki ağır sıkletin gerisinde. Fransız’la, İngiliz’in derdi İstanbul’u Rus’a kaptırmamak ve Osmanlı’nın birden yıkılarak Rusya’nın önünün açılmasını engellemek. Osmanlı’nın çıkardığı başarıysa 1856’da Paris’te Avrupa Uyumu’na katılmak.

Yan yola sapıp, biraz bilgiçlik taslayalım. Paris’teki başmüzakereci Sadrazam Âli Paşa. Devleti ayakta tutan, yıkımı en az bir yüzyıl geciktiren, batılılaşmanın tepeden aşağı öncüsü, Teşkilât-ı Esasiye’nin belkemiği, hariciye anlatısının kökenleri oralarda aranabilir. 19.yüzyıl başında II.Mahmut’tan oğlu II. Abdülmecit’le devam eden vizyonu, stratejiye dönüştürüp uygulayan Mustafa Reşit, Emin Âli, Fuat ve Midhat paşalarda. Anlatıya takla attıran İslâmcıya göreyse başkahraman II. Abdülhamit. Şimdi geri dönelim anayola.

Kırım Savaşı’nı izleyen 1856 Avrupa Uyumu kazanımı gibi, 1923 Lozan Anlaşması da I. Dünya Savaşı’nı izliyor. II. Dünya Savaşı’nın fırtına bulutları ufuk çizgisini kararttığında 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve 1939 Hatay’ın ilhakı kotarılıyor. Molotov-Ribbentrop saldırmazlık paktı, Stalin’in Finlandiya, Polonya, üç Baltık ülkesine saldırması Ankara’da da kadayıfın altını kızartıyor. Barbarossa Harekâtı Ankara’ya soluk aldırsa da ABD-Britanya’nın Stalin’in 1939’da başlayan Kars, Ardahan, Boğazlar, üs taleplerine omuz silkmesi kaygıları artırıyor. 

Böylece 1950 Kore Savaşı’na gidiliyor, 1952’de NATO’ya kapağı atıyoruz, 1953’te SSCB’nin başına Hruşçov’un geçmesiyle rahat soluk alıyoruz. Soğuk Savaş’ın 1989 bitmesi ve SSCB’nin 1991’de yıkılmasının ardından da 1999 Helsinki’de AB’ye tam üyelik hedefli adaylık sürecini tescil ettiriyoruz. 19. Yüzyıl başlarında çıkılan yolda bugün Türkiye NATO, AGİT, Avrupa Konseyi, OECD, G-20 üyesi. Başka deyişle, ortalık kızışınca diplomatik kazanç hanesine önemli bir şeyler yazmayı hep becerebilmiş Türkiye. 

Bu defa da öyle mi? Yarın Türkiye, Ukrayna’da savaş sönümlendiğinde yönelim ve kimlik konularında ne yapacak, ne yapmalı, ne yapabilir? Yeni Soğuk Savaş demokrasiler ve otokrasiler arasında olacaksa, Türkiye eski jeopolitik değere dayalı oyununu yine tutturabilir mi? Yanıt belki ikisinin arasında: Şimdilik evet ama ilelebet hayır. Nitekim Büyükelçi Rıza Türmen şu öngörüde bulunuyor: “Batı’ya verilen mesaj şu: ‘Türkiye öylesine bir stratejik öneme sahiptir ki hiçbir sorunu onsuz çözemezsiniz. O nedenle siz Türkiye’deki demokrasi, insan hakları sorunlarını görmemezlikten gelin.’ Batı’nın bu mesaja yanıtını Ukrayna savaşı bittikten sonra göreceğiz.”

NATO Genel Sekreter Stoltenberg savaşın aylar hatta yıllar süreceğini belirtti. Putin ise “şahsı” ve Rusya’sı için en önemsediği gün olan 9 Mayıs (İkinci Dünya Savaşı Zaferi) geçit resminde bir “zafer” sunmak istiyor. Dolayısıyla, Kiev’den çektiği kuvvetleri doğu cephesine yığıyor. Türkiye’nin barış kolaylaştırıcılığı rolünün buharlaşabileceği, tarafını daha keskin biçimde seçmeye zorlanacağı, güçlü olasılıkla bu yönde üzerinde baskı kurulacağı bir döneme giriyoruz. 

Böyleyse peş peşe Türkiye’de ağırlanan Mitsotakis, Scholz, Rutte, Duda, Herzog; Brüksel’de ayrı ayrı görüşülen Macron ile Draghi ve önce Antalya sonra Dolmabahçe’de kurulan masaların sermayesinin bu anlamda çok da uzun ömürlü olmayacağı gerçeğiyle yüz yüze gelebilir Erdoğan. Hazır Fransa ve İtalya ile SAMP-T için üçlü eşgüdüm adımı atılmışken, ABD Dışişleri F-16 alımı ve modernizasyonu konusunda Kongre’ye olumlu görüş bildirmişken S-400’den kurtulmanın bir yolu bulunsa iyi olmaz mı? Bence olur da olmaz. Nasıl demokratikleşme olmayacaksa o da olmaz.     

Sonuç olarak, yeni bir dünya kurulur Türkiye yine altında kalır.  Yeşil dönüşümün artan ivmesi ıskalanır. Tedarik zincirleri kısalır, kendine yeterlik öne çıkarken biz tarım alanlarına beton dökeriz, kazar maden ararız. Oligarklara uygulanan ve genel olarak yaptırımlar bağlamında, ulusal egemenlik nerede başlar, nerede biter işin o tarafına ilişkin çıktısını da üzerimize almayız. Hukuk devleti, yerinden yönetim, ifade özgürlüğü, eşit anayasal yurttaşlık filan zaten bunlar haşa mübarek günde abdestleri bozar.     

Firenkçe “raison d’état”nın Türkçesi “hikmet-i hükümet”ken onu baasçı kafayla “devlet aklı” yaparız- o dönüşüm bile ne çok şey anlatır aslında. Bu günlerde de muhalefet, “sadakat değil liyakat” istiyor idarede. Hangi terkiple sahaya çıkacağı teknik direktöre kalmış: “Âli-Fuat-Mustafa Reşit-Midhat” olabilir. Ama “Enver-Talât-Cemal” de var. “Tevfik Rüştü-Numan-Feridun Cemal-Muharrem Nuri” ise başka bir oyun anlatır. Hele “Mevlüt-İbrahim-Hulusi” ise bambaşka. Nerede ne oynayacağını bilmek sanırım kadro derinliği denli önemli.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus