Cumhur İttifakı’nın adayı kim olacak?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışması yine gündemde. Ruşen Çakır, bu kez “Cumhur İttifakı’nın adayı kim olacak?” sorusuna yanıt aradı.

Spotify’dan dinleyebilirsiniz:

S
p.p1 {margin: 0.0px 0.0px 0.0px 0.0px; font: 12.0px Times; color: #000000} p.p2 {margin: 0.0px 0.0px 0.0px 0.0px; font: 12.0px Times; color: #000000; background-color: #ffffff} span.s1 {background-color: #ffffff}
Yayına hazırlayan: Tuğbanur Toprak

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. “Cumhur İttifakı’nın adayı kim olacak?” diye sordum. Bunu sormamın nedeni tabii ki öncelikle adayın henüz belli olmaması. Hepimiz Erdoğan’ın olacağını düşünüyoruz. MHP lideri Devlet Bahçeli de bunu açıkça ilân etti; adaylarının Erdoğan olduğunu ilân etti. Fakat AKP’den ve Erdoğan’ın kendisinden bu konuda bir şey duymadık. Bunu birazcık irdelemek istiyorum. Ama onun öncesinde, Millet İttifakı’nın adayının kim olacağı meselesi –ki günlerdir, belki de aylardır konuşulan bir husus–
belli bir noktada üç kişiye kilitlenmiş durumda: Kemal Kılıçdaroğlu, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş. Bugün Mansur Yavaş, önce Meral Akşener’i ziyâret etti İYİ Parti’de; sonra
Kılıçdaroğlu’nu CHP’de ziyârete gitti. Belki başka yerlere de gidecektir — muhâlefet partilerine. Şu an îtibâriyle, kendisinin belediye başkanı olduğunu, bu
cumhurbaşkanı adaylığı iddiaları hakkında kendisinin bir bilgisinin olmadığını söyledi. Ama biliyoruz ki, Millet İttifakı’nın adayının kim olduğu, olacağı meselesi bayağı bir ortalığı karıştırıyor ve birileri de bunu çok ciddî bir şekilde trollüyor, tam anlamıyla trollüyor. 
Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ meselâ, önce “Bizim adayımız Mansur Yavaş” dedi, sonra da, “Eğer altı parti Mansur Yavaş’ı aday göstermezse biz kendisine teklif götürebiliriz” dedi. Fakat ortada bir sorun var: Cumhurbaşkanı adayı gösterebilmek için Zafer Partisi’nin de tek başına şu hâliyle milletvekili sayısı yetmiyor. İmzâ toplamak gerekecek. Sonuçta Ümit Özdağ’ın bu belirsizliği kullandığını ve bu sâyede de gündeme kendini yerleştirdiğini görüyoruz. Bir siyâsetçi için belki anlaşılabilir bir şey; ama bu arada siyâsetçi de olmayan isimler ortalığı karıştırıcı başka isimler atabiliyorlar ortaya. En son Anayasa Mahkemesi eski başkanı Haşim Kılıç’ın ismi öyle bir ortaya atılıyor ki — “Olur mu yahu?” diyerek. Yani neye dayanarak söylendiği belli değil; önce ismi ortaya atıp, ondan sonra “İkinci bir Ekmeleddin İhsanoğlu vakası” diye bunun üzerinden Millet İttifakı dövülmek isteniyor. Haşim Kılıç’ın açıklaması da ilginç, “Benim bilgim dışında gelişiyor” diyor. Açık bir şekilde, “Kesinlikle böyle bir şey söz konusu değil, ben adaylık düşünmüyorum” falan gibi bir açıklama görmedim. “Benim haberim yok” açıklaması var. Hani “Pekâlâ olabilir” demeye getiriyor, ama olacağını sanmıyorum. Türkiye’de Millet İttifakı’nın bir Haşim Kılıç’la seçime girmesi, açıkçası baştan seçimde yenilgiyi kabul etmesi demek. 
Aynı şekilde buradan Cumhur İttifakı’na gelelim. Cumhur İttifakı’nın Erdoğan dışında bir adayla seçime katılması baştan yenilgiyi kabul etmek olur — bu kadar net düşünüyorum diyeyim. Tabii ki kâhin falan değiliz; ama Erdoğan’ın yerine pek isimler pek telaffuz edilmiyor, ama akla gelen birtakım isimler var. Örneğin Hulusi Akar belki; Süleyman Soylu’yu çok sanmıyorum, yani bir-iki yıl önce olsaydı belki söz konusu olabilirdi, ama artık sanmıyorum.
Yeni damadı, yani Selçuk Bayraktar’ın adını bile zikredenler var; ama bunların Türkiye realitesiyle hiçbir ilişkisi yok. Erdoğan’ın en son gösterdiği bir aday var biliyorsunuz, İstanbul’da Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı’na, en güvendiğini düşündüğümüz isimlerden birisini, Binali Yıldırım’ı gösterdi, bir şekilde atadı. Binali Yıldırım orada herhalde siyâsî hayâtının en büyük şokunu yaşadı. O zamandan bu zamâna kadar da Binali Yıldırım’ın pek bir adını filan duymuyoruz. Arada sırada gazetelere çıkıyor. Ama Binali Yıldırım’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adaylığı, başbakanlıktan sonra Binali Yıldırım için tam bir kötü jübile oldu diyelim — ki İstanbul’u kazanma ihtimâli en azından aday gösterildiği zaman hayli yüksekti ve hattâ bir iddiaya göre Ekrem İmamoğlu’na, Kılıçdaroğlu adaylığı teklif ettiğinde, Ekrem İmamoğlu bayağı bir tereddüt etmiş; çünkü kazanma şansı çok çok az gözüküyordu. Buna rağmen Binali Yıldırım orada Erdoğan tarafından aday gösterildi ve kaybetti. Kendisinin desteğine rağmen kaybetti. Hattâ belli bir aşamadan sonra, özellikle ikinci turda, Binali Yıldırım değil Erdoğan yarışıyormuş gibi oldu, ama kaybetti.

Erdoğan’ın aday olması beklenen bir seçime Erdoğan dışında birisinin Erdoğan’ın rızâsıyla ve tâlîmâtıyla gösterilirse, bir kere akla ilk şu soru gelecek: “Niye Erdoğan aday olmuyor?” Yasal engeller olduğu yolunda, anayasal engeller olduğu yolundaki iddiaların çok önemli olduğunu sanmıyorum. Hele bugünün Türkiye’sinde, bugünün Yüksek Seçim Kurulu’yla Erdoğan’ın aday olması yönünde yasal görünen zorluklar olsa bile, engeller olsa bile, bu engelleri –Türkiye’nin bir hukuk devleti olmadığı gerçeğinden hareketle söylüyorum, tabii ki bunu olumlayarak söylemiyorum– aşacaktır. Dolayısıyla Erdoğan’ın aday olmamasının tek nedeni, Erdoğan’ın seçimi kazanmasının riskli olduğunu düşünmesi olacaktır. Başka türlü bir seçenek kesinlikle söz konusu olamaz ve cumhurbaşkanlığı seçimine girip kaybetmiş bir Erdoğan, hayat boyu böyle hatırlanacak ve kendisinden sonra da insanlar, onun diyelim ki 20-21 ülkeyi tek başına yönetmiş olmasını söyleyecekler belki, ama en son yaşadığı –eğer yaşarsa tabii– seçim mağlubiyetiyle hatırlayacaklar. Genellikle böyle oluyor, hâfızalar böyle çalışıyor. Dolayısıyla Erdoğan da, kazanması riskli olan bir seçime girmek istemeyebilir. Son âna kadar kazanmak için zorlayacaktır. Ama artık belli bir aşamada kazanmasını imkânsız gördüğü yerde, aday olmak istemeyebilir ve burada da birtakım gerekçeler –sağlık vs.– gösterebilir. Bu ihtimâlin çok çok düşük olduğunu tekrar tekrar vurgulamak istiyorum. Ama Ekonomi Bakanı’nın, “Enflasyon Aralık’tan îtibâren düşmeye başlayacak” sözü, bize işlerin, ekonomide işlerin daha uzun bir süre düzelmeyeceğini,  o Aralık diyorsa, herhalde en aşağı birkaç ayı daha olacağını düşünmemiz için çok neden var. Zaten ondan sonra da ülke seçime giriyor. 
Şu hâliyle bakıldığı zaman, iktidârın kendi ifâdeleriyle baktığımız zaman, Türkiye seçime, yurtdışından hangi sıcak parayı hangi şekillerde bulursa bulsun, ekonomik koşulların çok kötü olduğu, belki daha da kötü olacağı bir ortamda girecek ve bu da Cumhur İttifakı’nın adayının kazanma şansının iyice azalmasına yol açacak. Fakat tekrar söylüyorum: Erdoğan son âna kadar kendi şansını sonuna kadar zorlayacaktır. Adaylığını açıklamamasının en önemli nedeni olarak da, karşı tarafı adaylık konusunda iyice bunalıma sokmak olarak görüyorum. Yani şöyle söylüyor: Türkiye’nin tek bir meselesi var şu anda, tek bir sorunu var, o da muhâlefetin kimi aday göstereceği. Bakıyoruz: İktidar yanlısı medya sürekli olarak bunu işliyor, arada sırada birtakım isimleri öne çıkarıyor, arada sırada birtakım isimlere saldırıyor — bir ara Ekrem İmamoğlu’na yaptıkları gibi. Son dönemde özellikle iktidar yanlıları doğrudan ya da dolaylı olarak bir şekilde Mansur Yavaş lehine propaganda yapıyorlar. Israrlı bir şekilde şu hava yaratılıyor: “Erdoğan’ın gönlünde yatan aday Kemal Kılıçdaroğlu “diyorlar. Gerçekten bu kadar gönlünde yatıyorsa, bunu çok da fazla zikretmemesi lâzım tabii ki — onu da bir yere not etmek lâzım. Bana göre Erdoğan, adaylığını açıklamayarak öteki tarafı, yani rakiplerini yalnız bırakıyor ve onlarla herkesin uğraşmasını sağlamaya çalışıyor. Fakat şunu da özellikle vurgulamak lâzım: Adaylığını açıklamayarak da son âna kadar kendisine bir hareket serbestliği sağlıyor. Şöyle düşünelim: Bugün adaylığını açıklarsa –ki hiç kimse şaşırmaz–, “Tabii ki adayım, tabii ki yeniden kaldığımız, başladığımız işi sürdüreceğiz, devam edeceğiz” deyip 2023’ün 29 Ekim’inde ülkenin başında olmak istediğini söyleyecektir. Bunu söylerse şaşırmayız. Fakat bugün bunu ilân etmesi durumunda, yarın öbür gün artık geri adım atması iyice bir felâket olacaktır Erdoğan için. Çok zor bir durumda. 
Her şeye rağmen, son dönemde dış politikadaki birtakım kendi lehine yazan gelişmelere rağmen, Erdoğan’ın krizi aynen sürüyor. Özellikle ekonomide yaşananların önüne geçememesi nedeniyle ve buna müdâhil olamaması nedeniyle, Erdoğan çok ciddî bir şekilde zorlanıyor. Fakat tekrar tekrar şunu da söylemek lâzım: Onu rahatlatan, onun bir nebze nefes almasını sağlayan şey, muhâlefetin hâlâ çok güçlü bir şekilde gündemi belirleyememesi. Özellikle de artık normal şartlarda yaklaşık 14 ay kalmış olan cumhurbaşkanlığı ya da gerçek tâbiriyle başkanlık seçimine kiminle, hangi ekiple ve hangi programla gireceğinin belirlenememesi. Erdoğan’ın bence en büyük avantajı, belki de yegâne avantajı bu. Şöyle bir akıl yürütmeme izin verin: Türkiye bir yerel seçim yaşadı, üç yıl oldu ve muhâlefet, özellikle de ana muhâlefet partisi çok büyük bir başarıyla çıktı. İstanbul’u ve Ankara’yı yıllar sonra, 25 yıl sonra geri aldı. O seçim başarısının bir sonraki cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerde bir şekilde etkili olacağı belliydi. Çok ciddî bir rüzgâr yakalamıştı muhâlefet ve üç yıl içerisinde o rüzgârdan bence yeterince istifâde edemedi. Şöyle bir akıl yürütme yapalım: Seçimin hemen ardından, kısa bir süre sonrasında Kılıçdaroğlu ve Akşener, seçilmiş olan belediye başkanlarından herhangi birisini ya da ikisini birden bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçiminin en güçlü adayları olarak lanse etmiş olsalardı, Türkiye’de bu son üç yıl bambaşka yaşanırdı. İyi mi olurdu, kötü mü olurdu? Tabii ki muhâlefet için eksileri ve artıları olurdu. Ama bence artıları daha fazla olurdu. Çünkü o andan îtibâren, adayı muhtemelen belli bir muhâlefet blokunun gündemi belirlemesi çok daha kolay olurdu. 
Şu hâliyle baktığımız zaman, altı lider ayda bir bir araya gelecek, bir yazılı açıklama yapacaklar vs.. bununla gidiyor. Halbuki bugün, meselâ Mansur Yavaş’ın Meral Akşener’i ziyâret edecek olması, “Allah Allah! Neler oluyor?” sorusunu sordurdu ve insanların aklına hemen cumhurbaşkanlığı seçimleri geldi. Fakat sonra CHP’ye de gitti ve bunu düzenleyeceği başka bir toplantının dâveti olarak lanse edince, insanların birazcık heyecanları azaldı. Ama yine de son günlerin en popüler, en çok konuşulan ismi olan Mansur Yavaş’ın bu trafiği bile insanlarda bir merak uyandırabildi. Bu merakı, bu heyecânı, muhâlefetin yaratmakta bayağı bir geciktiğini ve gecikmeye devam ettiğini görüyoruz. Eğer baştan îtibâren, erken bir zamanda, her kim ise o kişi, belediye başkanı ya da bir başkası ya da bir partinin liderinin ilân edilmesi durumunda, Türkiye’nin gündeminde o kişi ve o kişinin programı, o kişinin ekibi üzerinden bir muhâlefetin takibi olacaktı. Bunu yapmadılar. Bu nedenle de Cumhur İttifakı zamânın kendi lehine geliştiğini düşünüyor — özellikle de Erdoğan. Ve Erdoğan işi hiç aceleye getirmek istemiyor. Burada tabii şöyle bir soruyu da özellikle vurgulamak lâzım: “Neden Bahçeli, Erdoğan’ın bile kendi adaylığını dile getirmemesine rağmen, AKP’nin herhangi bir yetkili ismi ‘Tabii ki adayımız Erdoğan’ diye çok açık ve net, bağlayıcı bir şekilde konuşmamış olmasına rağmen, aday olarak Erdoğan’ı açıkladı?” İşte bu bence kilit sorulardan birisi. Bahçeli’nin birçok konuda Cumhur İttifakı içerisinde daha hızlı, daha sert, daha aceleci davrandığını ve çıtayı kimine göre yükselttiğini, kimine göre iyice alçalttığını görüyoruz ve Erdoğan Bahçeli’nin yükselttiği ya da alçalttığı çıtaya göre hareket etmek zorunda kalıyor. Erdoğan’ın adaylığını, Erdoğan’ın kendi adayları olduğunu çok önceden
ilân etmiş olması, bence Bahçeli’nin Erdoğan’a adaylık dışında bir seçenek, Erdoğan’ın yeniden adaylığı dışında bir seçeneğin olmadığını dayatması. Ama şöyle düşünelim: Erdoğan eğer cumhurbaşkanı adayı olmaktan vazgeçerse –şu ya da bu nedenle, tabii ki tek neden kazanamayacağını görmesi olacaktır–, bu aynı zamanda Cumhur İttifakı’nın da sonu olacaktır.
Diyelim ki ortak bir aday gösterdiler. Ama bunun hiçbir anlamı olmayacaktır. Böyle bir olayın ardından da eğer Erdoğan kazanamayacağını düşünüp aday olmazsa, kimi gösterirse göstersin yenilgiyi baştan kabul etmiş olacak ve ardından da herhalde birtakım pazarlıklarla Millet İttifakı’nın güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçiş arayışına destek verecektir diye düşünüyorum. 
Burada hafta sonu, cumartesi günü yaptığımız “Medyascope’a Sorun”yayınında, Ankara temsilcimiz Hıdır Göktaş’ın belirttiği bir husus var, onu özellikle hatırlatmak istiyorum: “Cumhurbaşkanlığı seçimine girip kaybetmiş olan Erdoğan’ın dokunulmazlığı olmayacak. Ama cumhurbaşkanı adayı olmayıp milletvekili seçilen bir Erdoğan’ın böyle bir dokunulmazlık zırhı olacak.” Bunun ne derece önemli olduğunu kestirmek mümkün değil; ama bu olayı da bir yere not etmek lâzım.

Toparlayacak olursak: Erdoğan kendi adaylığını ilân etmeyi geciktirerek, hem bir kapıyı açık bırakıyor, ama esas olarak da herkesin sâdece ve sâdece Millet İttifakı’na odaklanmasını ve Millet İttifakı içerisinde karışıklık çıkarılmasını sağlamaya çalışıyor. Eğer kazanamayacağını görürse aday olmayabilir — çok düşük bir ihtimal de olsa. Onun aday olmadığı bir durumda da, herhalde Millet İttifakı’nın adayı ilk turda rahatlıkla –Erdoğan’ın son seçimde kazandığı gibi– kazanır ve bu da Türkiye’nin Erdoğan sonrası döneme daha hızlı ve daha kendinden emin bir şekilde geçmesine vesîle olur. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus