Erdoğan-Kılıçdaroğlu soru düellosu: Kim kazanıyor?

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dün (1 Haziran) partisinin grup toplantısında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na 10 soru yöneltti. Kılıçdaroğlu ise akşam saatlerinde bu soruları yanıtladı ve gece 23:00’te Erdoğan’a 10 soru sordu.

Ruşen Çakır, bu soru düellosunda kimin kazandığını yorumladı.

Spotify’dan dinleyebilirsiniz:

Yayına hazırlayan: Baran Yalçınkaya 

Merhaba, iyi günler. Dün AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, grup toplantısında Kılıçdaroğlu’na 10 soru yöneltti, biliyorsunuz. Bu sorular üzerine, dün sizlerin de katılımıyla, uzun bir yayın yaptım ve orada bu soruların anlamını kendimce yorumladım. Bana göre, Erdoğan’ın bu konuşmasında Kılıçdaroğlu’na sorduğu sorular artık Erdoğan-Kılıçdaroğlu ilişkisinde rollerin değişmekte olduğunu, bayağı bir değiştiğini, en azından durumun eşitlendiğini, Erdoğan’ın artık Kılıçdaroğlu’nu bir özne olarak görmeye başladığını; sanki Kılıçdaroğlu iktidarda, kendisi muhâlefetteymiş gibi bir üslûpla ona sorular sorduğunu söyledim. Çok kişi bu görüşte değil, farkındayım. Hattâ birçok kişi, Erdoğan’ın bu yolla Kılıçdaroğlu’nu bir yere çekmek istediğini ve karşısında aday olarak Kılıçdaroğlu’nu görmek istediğini ve bir anlamda tahrik ettiğini düşünüyor. Bunu Erdoğan’ın kurduğu bır oyun olarak görüyorlar. Dün söyledim, tekrar söyleyeyim: Erdoğan karşısındaki adaylardan Kılıçdaroğlu‘nu tercih ediyor olabilir, fakat Kılıçdaroğlu’nu tercih ediyor olması dahi, onun Kılıçdaroğlu’nu her halükârda yeneceğinden emin olduğu anlamına gelmiyor. Belki bir süre önce böyleydi; ama bir süredir anket sonuçları da bunu gösteriyor: Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na karşı kazanmasının garanti olduğuna dâir ortada hiçbir emâre yok ve tam tersine, Kılıçdaroğlu son dönemde attığı adımlarla, yaptığı hamlelerle, meselâ SADAT olayı, meselâ Maltepe Mitingi ya da TÜRGEV Vakfı açıklaması gibi olaylarda, Erdoğan’ın kelimenin gerçek anlamıyla canını acıttı. Erdoğan’ın verdiği ya da veremediği tepkilerden bunu anlamak mümkündü. Şimdi, Erdoğan böyle bir durumda Kılıçdaroğlu’na 10 tâne soru yöneltti ve bu soruların hepsi hamâsî sorular, cevâbını herkesin bildiği sorular veya Kılıçdaroğlu’nun vereceği cevâbı herkesin bildiği sorular. Buradaki üslûbuna baktığımız zaman –ki Erdoğan uzun süredir bu çizgide, üslûpta– Erdoğan’ın, kendisini iktidâra getiren ve uzun bir süre iktidarda güçlü bir şekilde kalmasını sağlayan özelliklerin hepsinden uzaklaştığını, tamâmen klasik, katı ve hattâ aşırı sağcı bir siyâsetçi profili çizdiğini gösteriyor. Tamâmen olay “Vatan-Millet-Sakarya” üzerinden gidiyor — ki kendisi, uzun bir süre bu çizgiyle mücâdele ederek merkezdeki sağ seçmenin de oylarını almayı başarabilmişti. Yani İslâmcılıktan gelip, hem o tarafı, yani diğerlerini belli bir yere çekti, hem kendisi belli bir yere gelmişti; ama şimdi görüyoruz ki büyük ölçüde söylemini tamâmen MHP’nin söylemiyle yarışır hâle getirmiş, hattâ yer yer onu geçtiğini bile söyleyebiliriz. Her neyse, bunun üzerine Kılıçdaroğlu ne yaptı? Önce sosyal medyadan 10 soruya da cevap verdi. Cevaplarına şaşıracak pek bir şey yok, tahmin ettiğimiz şeyler söyledi. “NATO’dan çıkmayacağız, ama…”, “Operasyonlara karşı değiliz, ama…” gibi cevaplar var. En son soruda –ki Erdoğan’ın sorularından en önemlisi 10. soruydu– ne diyordu Erdoğan? “Yüreği yetip Cumhurbaşkanı adayı olacak mı olmayacak mı?” Yüreği yetmek… Kılıçdaroğlu da buna “Var mısın yarın erken seçim ilân etmeye? Aynı gün içinde adayımızı açıklayalım. Var mı sende o yürek Erdoğan?”… En kritik mesele, yani atışmanın olduğu yer burasıydı. “Aday olabiliyor musun, ben olurum, sen olabiliyor musun?” diye bir cevap. Düello meselesini bu gösteriyor. Dün söylemiştim, tekrar söyleyeyim: Erdoğan, eskiden olsa, bu on sorunun dokuzunu da böyle bir soruymuş gibi vermez, sâdece son soruyu sorardı. Şimdi ise böyle bir şeye gitti… Bunu nereden yapıyor aslında? Bu tür soruları daha önceden Kılıçdaroğlu ona soruyordu, Erdoğan’a sorular soruyordu, Erdoğan cevap veriyor, vermiyor… Ama hiçbir zaman Kılıçdaroğlu bana soru sordu, ben de size cevapları veriyorum diye yapmadı. Soruların bâzılarına zamânı kendince geldiği zamanlarda cevaplar verdi, geçiştirdi, şu oldu bu oldu… Şimdi ise, soru sorma formatını bir anlamda Kılıçdaroğlu’ndan ödünç almış durumda ve sorduğu sorular hiç de öyle can acıtıcı sorular değil. Şöyle söyleyeyim: Erdoğan’ın sorduğu sorular Kılıçdaroğlu’na oy vermeyi düşünen, oy veren seçmenin kafasını çelecek sorular değil. En fazla kendi seçmeni olup da muhâlefete yönelme ihtimâli olanları yerinde tutmaya yönelik sorular. Çok işe yarayacağını sanmıyorum.

Kılıçdaroğlu’nun cevaplarına gelince… Açıkçası bu cevapları vermese de olurdu. Herhalde şey diye düşündü: “Bana soru sordu, cevap vermezsem kaçmış gibi görünürüm”. Ama bu cevaplarda bizi şaşırtan hiçbir şey yoktu bence. Söylediklerinde doğrudan Erdoğan’a hitap ederek konuştu. Daha sonra da “Saat 11’de benim sorularım gelecek; doktorunu, danışmanlarını yanında tut, A Haber de alarma geçsin” dedi. Buradaki olay tabii, TÜRGEV açıklamasına gönderme. Orada, biliyorsunuz, açıklamayı yapar yapmaz, iktidar yanlısı kanallarda Erdoğan’ın kurmayları durumu anlatmaya çalışmışlardı. Ve bekledik. Açıkçası ben bir video bekledim, video gelmedi, yazılı bir text geldi, 10 soru. Ve bu soruların içerisinde yeni bir soru yoktu. İlk soru tabii bildiğimiz meşhur 128 milyar dolar meselesiyle başladı, NATO ile sonlanan 10 tâne soru. Bunların içerisinde yeni, üzerinde tartışacağımız şeyler yok. Tabii ki hepsinin birer anlamı var, bu soruları değişik zamanlarda Kılıçdaroğlu sormuştu, Erdoğan kimisine cevap verdi, kimisine vermeye çalıştı. Şimdi sonuçta, bütün bunlara baktığımız zaman, ortada bir düello var ve başlıkta sorduğumuz gibi: Kim kazanıyor bu düelloyu? Bence şu anda baktığımızda kazanan yok gibi. İnisiyatif Kılıçdaroğlu’nda, orası kesin. Fakat, bana göre, Kılıçdaroğlu nasıl bir fırsat yakaladığının tam farkına varabilmiş değil. Dünkü yayını izleyenler hatırlayacaktır, kısaca söyleyeyim: Erdoğan’ın bu soruları sorması, Erdoğan’ın aslında en azından bilinçaltında seçimi kaybettiğinin bir anlamda bir teyidiydi. Bence bu soruları sorması ve eskiden hep küçümsediği, aşağıladığı, dalga geçtiği Kılıçdaroğlu’nu şimdi doğrudan muhâtap alması, doğrudan sorular sorması, onu sıkıştırmaya çalışması büyük ölçüde bence çâresizlik göstergesi. Kılıçdaroğlu bunu böyle anlamamış anladığım kadarıyla. O hâlâ eski sistemde, onlara ânında, çok gecikmeden cevap verip sorularını sordu. Burada Kılıçdaroğlu’nun eline geçmiş olan fırsatın nasıl bir fırsat olduğunu kavrayamadığını düşünüyorum. Erdoğan çok zayıf bir anda şu hâliyle. Ekonomi bunun en önemli nedeni. Hâlâ bunu umuyor, ama bir şekilde kaynak bulamayacağı için yapamayacak gibi gözüküyor: Eskiden sıkıştığı zaman, kaynak dağıtımıyla, özellikle yoksul kesimlere yönelik birtakım hizmetler, doğrudan yardımlar aracılığıyla insanları kendine bağlı kılmayı ya da bağını kuvvetlendirmeyi gerçekleştirebiliyordu; artık öyle bir şansı kalmadı. Yapabileceği yegâne şey sınır-ötesi harekât, Suriye’ye, Irak’a vs.. Yunanistan’la sertleşme, Batıyla kavga vs. gibi daha ideolojik bir yerden gitme ihtimali. Şu anda çok kırılgan bir Erdoğan var ve inisiyatif muhâlefetin elinde bence. Ve muhâlefette de en çok öne çıkan kişi Kılıçdaroğlu olduğu için bu inisiyatif Kılıçdaroğlu’nda. Ama tam olarak bu durumun farkında oldukları kanısında değilim. Tüm muhâlefette çok baskın olan, “Erdoğan’ın güçlü olduğu, kolay kolay yıkılamayacağı” düşüncesinden bir şekilde herkes –Kılıçdaroğlu da dâhil– bence etkileniyor.

Kılıçdaroğlu Erdoğan’ı nasıl köşeye sıkıştırdı — özellikle son dönemde? Erdoğan’a hitap etmedi. Tabii Erdoğan’a hitap ettiği oldu; ama genellikle kamuoyuna, bürokratlara hitap etti — ki bürokratlara hitap etmesi çok önemli bir husus, bu başlı başına önemli bir husus; çünkü bürokratlara hitap ederken Erdoğan’ın üzerinde yükseldiği zemini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Erdoğan da bunun farkında olduğu için, o da ayrıca bürokratlara sesleniyor ve Kılıçdaroğlu’nun bu tür çağrılarını darbe teşvikçiliği olarak da nitelendiriyor.

Darbeyi kim yapar Türkiye’de? Asker yapar esas olarak. Dolayısıyla burada başka bir şeyler dönüyor. Onun dışında Kılıçdaroğlu kime sesleniyor? Seçmene sesleniyor. Helâlleşme çağrısıyla kendisine uzakta olan seçmene sesleniyordu ve bunlarla etkili oldu. Meselâ Erdoğan’ın dünkü konuşmasında Kılıçdaroğlu ve belediye başkanlarının Van’a gitmesinden çok rahatsız olmuş Erdoğan. Van’a gittiği için rahatsız olmuş! Van’da CHP yok gibi, Güneydoğu’nun her yerinde olduğu gibi CHP zayıf. AKP geleneksel olarak güçlü öteden beri; tabii ki birçok yerde birinci parti değil, ama yine de güçlü. AKP’nin gücü erirken, CHP Kürtler arasında da güçleniyor, en azından ikinci parti tercihleri olarak güçleniyor ve Erdoğan bundan rahatsız oluyor. Yani doğrudan Kılıçdaroğlu’nun toplumla bağ kurmasından ya da kurmaya çalışmasından rahatsız oluyor. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’la böyle düellolara girmesine, ona lâf yetiştirmesine, sâdece ona yönelik bir şeyler söylemesine ihtiyaç olduğu kanısında değilim açıkçası. Aynı soruları, aynı eleştirileri Erdoğan’a değil, topluma hitap ederek yapmıştı, bundan sonra da yapabilir. Burada, şu hâliyle bakıldığında, ilk âna baktığımda, benim gördüğüm: Bu bir polemiğe dönüşebilir. Polemiğe dönüştüğü zaman da –eğer dönüşürse– bundan Erdoğan mutlu olur. Çünkü Erdoğan, Türkiye’nin sâhici sorunlarının sâhici zeminlerde konuşulmasını, tartışılmasını istemiyor. Bunların bir kavga zemini olmasını istiyor, kutuplaşmayı tırmandırmak istiyor. Dolayısıyla, Kemal Kılıçdaroğlu son zamanlarda sertleşen dilini muhâfaza da edebilir — bâzıları bundan rahatsız olduklarını söylüyorlar muhâlefet içerisinden, bence bu çok ciddî bir sorun değil. Dilin sert olması, kutuplaşmaya hizmet ettiği anlamına gelmez. Bu, bir anlamda kararlılıktır. Meselâ, bu sorulara verdiği cevaplardan birisinde şöyle demişti: “Aparatlarının canına okuyacağız”.  Bu lâfta çok da sorun olduğunu sanmıyorum. 5. soruda şu çok çarpıcı: “Âilece bir araya geldiğinizde birbirinizin suratına nasıl bakıyorsunuz?” Bu çok çarpıcı ve çok ağır. Herhalde Erdoğan da bundan özel olarak rahatsız olmuştur.

Neyse, çok fazla uzatmayayım. Kemal Kılıçdaroğlu nasıl bir fırsat yakaladığının, benim anladığım kadarıyla tam olarak farkında değil. Bundan sonra farkında olur mu bilmiyorum. Eğer farkında olmadan oyunu eski tip sürdürmeye kalkarsa bundan Erdoğan mutlu olur. Ama, oyunun kurallarının ve başrol oyuncularının değiştiğinin farkına varması durumunda, yeni bir oyun kurabilir. Evet, bitirmeden, KONDA’nın anketinden bir parça yayınladık, biliyorsunuz. “Bugün bir seçim olsa hangi partiye oy verirsiniz?” sözleriyle sorulmuş anketi yayınladık Medyascope’ta. Çok ilgi gördü. “Doğru değil” diyenler oldu. Ama sonra kesinlikle doğru olduğu da netleşti. Tabii, biz zâten doğru olduğunu biliyorduk. Bu anket başlı başına çok ilginç bir anket. Bugün saat 21.00’de Medyascope’un Twitter hesabından Şükran Şençekiçer ve Ali Deniz Çakır moderatörlüğünde bir Spaces odası açacağız. Sizlerin soru, yorum, eleştiri, vs. katkılarınızla berâber ben bu anketi yorumlayacağım — ne kadar süreceğini bilmemekle berâber, tabii çok uzun sürebilir, çünkü çok ilginç bir anket ve üzerinde konuşulacak çok husus var. Bunları akşam 21:00’de Spaces’ta Medyascope Twitter hesabında konuşacağız. Hepinizi bekliyoruz!

Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus