Ruşen Çakır ve Reha Çamuroğlu tartışıyor: Erdoğan’ın cemevi ziyareti ne anlama geliyor?

Ankara’da 30 Temmuz’da Alevi vakıf ve derneklerine saldırılar düzenlendi.

İstanbul’da ise 5 Ağustos’ta Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF) İkinci Başkanı ve Kartal Cemevi Başkanı Selami Sarıtaş evinin önünde kimliği belirsiz kişiler tarafından saldırıya uğradı.

Alevilere yönelik saldırıların ardından AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ankara’daki Hüseyin Gazi Cemevi’ni ziyaret ederek, Alevi dedeleri ve kanaat önderleriyle oruç açmaya karar verdi.

Davet edilen bazı Alevi dedeleri ve kanaat önderleri davete katılmayı reddetti.

Ruşen Çakır ve Reha Çamuroğlu, Erdoğan’ın cemevi ziyaretinin ne anlama geldiğini tartıştı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu akşam Ankara’da Hüseyin Gazi Cemevi’nde Muharrem orucunda oruç açacak. Dün de Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu, ayrı ayrı cemevlerine gittiler. Bu sabah, Kemal Kılıçdaroğlu Alevîler’in değil ama Caferîler’in bir faaliyetine katıldı. Mâlûm, Muharrem ayındayız. Tabii bu arada Alevî kurumlarına ve şahıslarına yönelik saldırılar da oldu. Gündemde bir Alevîlik meselesi var ve bu konuların önde gelen uzmanlarından, siyâsetçi Reha Çamuroğlu ile konuşacağız bunları. Reha, merhaba.

Reha Çamuroğlu: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Siyâsetçi dedim, fakat şu anda fiilen bir partide siyâset yapmıyorsun. Ama bilenler bilir, bilmeyenlere hatırlatalım: Adalet ve Kalkınma Partisi iktidârındaki Alevî açılımında AK Parti milletvekili olarak kilit bir rol oynadın. Ama sonra o açılım yarım kaldı, akamete uğradı. Onları da konuşuruz, ama öncelikle Cumhurbaşkanı’nın bu akşamki ziyâretini konuşalım. Biraz önce, Davutoğlu ve Ali Babacan’ın cemevi ziyâretini söyledim. Kemal Kılıçdaroğlu da İstanbul’da CAFERİDER tarafından düzenlenen anma törenine katıldı. Her ne kadar Alevîlik olmasa da Caferîlik de aynı bağlamda diyebiliriz. Bu akşam da Erdoğan Ankara’da Hüseyin Gazi Cemevi’nde Muharrem ayı iftarına katılıyor. Muharrem ayları her sene siyâsetçilerin böyle gündeme aldığı bir konu mudur? Benim bildiğim, Bektaşî Şenlikleri olur ve orada protokol konuşur. Ama bu tür cemevi ziyâreti veya Caferîler’i ziyâret etmek, iftar yapmak gibi olayları ben mi kaçırdım? Sen daha iyi biliyorsun, bu sık olan bir şey midir? 

Reha Çamuroğlu: Bu, biraz bana Bektaşî fıkrasını hatırlattı. Bektaşî’ye “Namaz kılar mısın?” demişler, “Bayramdan bayrama” demiş. “Dem alır mısın?” demişler, “Akşamdan akşama” demiş. Yani, seçim yaklaştıkça ziyâretler ve ilgi çoğalıyor. Haklarını yemek istemem, meselâ Cumhuriyet Halk Partisi siyâsetçileri Alevî toplumuna genellikle daha yakın dururlar ve hemen her sene böyle etkinliklere katılırlar. Sonuçta, Alevî açılımından bu yana, siyâsîlerde böyle bir duyarlılık oluştu. Bugünlerde “Sayın Cumhurbaşkanı ilk defâ bir cemevini ziyâret edecek” diye bir şey kullanıldı. Hayır, Cumhurbaşkanı başbakan iken, 15 Temmuz 2007’de, İstanbul’da Erikli Baba Cemevi’ni ziyâret etti. AK Parti’nin İstanbul’da Kazlıçeşme’deki büyük mitinginden sonra Kazlıçeşme’deki cemevini ziyâret etti. 

Fakat tabii o ziyâreti bugünkü ziyâretten ayıran noktalar var. Birincisi, AK Parti’nin o güne kadar izlediği siyâset farklıydı. AK Parti’nin bugünkü pozisyonu farklıdır, o gün farklıydı. Ayrıca, Cumhurbaşkanı’nın bu akşam yapacağı Hüseyin Gazi Dergâhı’nı ziyâretinde, sâdece Hüseyin Gazi Vakfı’ndan dört kişinin bulunacağı söylendi. Yani bir kısıtlama getirildiği söylendi. 2007 Erikli Baba ziyâretinde ise böyle bir kısıtlama yoktu. Dergâhın avlusunda masalar kurulmuştu. Kendisine ikramlar yapıldı. O zaman Dışişleri Bakanı olan Sayın Gül de oradaydı. Ziyârette o da vardı. İkramlar yapıldı, avluda oturuldu, çay içildi ve sohbet edildi. Yani o zaman Sayın Başbakan, insanların çok daha rahat ulaşabileceği bir durumdaydı. Karşılıklı çay içilecek mesâfelerde oturuldu, çay içildi ve sohbet edildi. Şartlar da, şekil de çok farklıydı. 

Ruşen Çakır: Bugüne gelecek olursak, Ankara temsilcimiz Hıdır Göktaş, bu konuyla ilgili bir haber yaptı. Öğrendiğimize göre, dâvet edilen birçok kişi icâbet etmeyeceğini söylemiş. Hattâ Hüseyin Gazi Cemevi’nde, önde gelen bâzı isimlerin de katılmayacağı söyleniyor. Galiba daha bir mesâfe ve bir de daha farklı bir Erdoğan var.

Reha Çamuroğlu: Meselâ, Vakfın Mütevelli Heyeti Başkanı’nın katılmayacağı söylendi. Böyle bir bilgi geldi. Bir de o çatı altında bir dernek var. Dernek yöneticilerinin de katılmayacağı söylendi. Böyle bir kısıtlı ortam olduğu görünüyor. 2007’den bu yana 15 sene geçti. Bu 15 senede AK Parti’nin izlediği siyâsî çizgi ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu siyâsî çizgideki rolünün etkisi olduğu görülebilir. Bu süreçte pek çok şey yaşandı, pek çok vaatler verildi ve bunların hiçbiri yerine gelmedi. Bunların hiçbiri yerine getirilmediği gibi, Alevîler’in toplumdaki duruşları, pozisyonları geriledi. Gerek kamuda gerek kamu dışında özel alanlarda, Alevîler pek çok sıkıntıya mâruz kaldılar. Ciddî ayrımcılıklara uğruyorlar ve bu ayrımcılıklar devam ediyor. Bu noktada tabii ki çok sıcak bir ortamın olması mümkün değil.

Ruşen Çakır: Ayrımcılık meselesi yıllardır gündemde. Sen kişileri de tanıyorsun. 15 yıllık bu süre içerisinde, Türkiye’de üst düzey kamu görevlisi olan ve Alevî kimliğine sâhip kişiler oldu mu?

Reha Çamuroğlu: Hayır. 

Ruşen Çakır: Olsaydı bilirdik herhalde, değil mi?

Reha Çamuroğlu: En son 2013 yılında, Gezi olaylarından hemen sonra, Sayın Cumhurbaşkanı’yla açık açık bu konuyu görüştük. Kendisi o dönem başbakandı. O dönemde Başbakanlık Müsteşarı olan Sayın Efkan Âlâ’yla da bu konuyu görüştük. Sayın Âlâ, “Haklısınız, vali yok, büyükşehirlerde emniyet müdürü yok. Bunları yapalım. Bir yerden başlayalım” dedi. Hattâ bu konuda isimler istendi. Ama bunlar gerçekleşmedi. Olay, sürekli şöyle bir rota izledi: Geliyor, geliyor, geliyor; sanki bir şey geliyor ve bir yerde tıkanıyor, sil baştan oluyor. Sonra yeniden bir gün, “Seçim olacak, hadi yine bir şeyler olsa mı?” deniliyor. Yine bir şeyler olmuyor. Bu, artık temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp ortaya konulan bir konu hâline geldi. 

Oysa Alevîler’in talepleri atla deve değil. Evet, gerçekten bir A4 kâğıdına sığacak ve Sayın Cumhurbaşkanı imzâladığı zaman geçerli olacak basitlikte talepler var. Cemevlerinin ibâdethâne kabul edilmesi, cemevlerine diğer ibâdethânelere tanınan ayrıcalıkların tanınması, kamuda mülâkatlarda karşılaştığımız tutumların terk edilmesi, liyâkate göre uygulamalar yapılması, Alevîler’in liyâkatlerine göre kamuda görevlere gelebilmesi, Alevî köylerine câmi yapılmaması… Köy isterse olur. Ama Alevî köylerinin câmi istediğini zannetmiyorum, imam istediğini zannetmiyorum. Zorunlu din derslerinin kaldırılması, Alevîler’in bu derslere zorlanmaması gibi pek çok konuda çok basitçe halledilebilecek talepleri var. Fakat bu talepler her nedense bir yerde tıkanıyor.

Ama burada şunu da söylemek isterim: Burada tek sorumlu, bugünkü hâliyle AK Parti değil. Burada Türkiye’nin iki büyük kurumunun da geçmişte çok olumsuz etkileri oldu. Bunlardan biri Diyânet İşleri Başkanlığı, diğeri de TSK’nin bâzı yöneticileridir. Onların devlete verdiği tavsiyelerdir. 

Ruşen Çakır: Sedat Bozkurt’un Kısa Dalga’da çok yeni bir yazısı çıktı, sen de okumuşsundur. Yazıda, Alevî açılımı sürecinde üst düzey bir komutanın, o dönemde açılım sürecini başlatan ve yürüten Devlet Bakanı Faruk Çelik’i ziyâret ederek –“ziyâret” demek biraz yumuşak kaçabilir– ona, bir şekilde bu meseleyle çok ilgilenmemelerini söylediğini yazıyor. Sedat, güvendiğimiz bir gazeteci olduğu için, uydurduğunu ya da spekülatif bir şey söylediğini sanmıyorum. Belli ki doğrudan bilgi almış. Tabii bu çok ilginç. AKP’nin yapmak istediği bir açılıma, ordudan birilerinin müdâhil olması… İlk başta tam tersi olacağı varsayılır, ama Türkiye garip bir ülke.

Reha Çamuroğlu: Evet. Şunu söylemek isterim: Aslında tartışmayı biraz geriden başlatmamız gerekiyor. Önce “vesâyet” kavramının kendisini tartışmak gerekiyor: “Vesâyet nedir? Türkiye’de vesâyet neydi ve bugün nedir?” Türkiye’de vesâyetin iki büyük kurumu vardı. Bunlardan biri TSK, diğeri Diyânet İşleri Başkanlığı’ydı. Bu iki kurum, çok sıkı paslaştılar. Bu paslaşmaların, hayâtımızda doğurduğu çok önemli sonuçlar oldu. Bunlardan biri de bu alanda oldu. Yani “28 Şubat’çılar ya da ‘laikçiler’ Alevîler’e daha ılımlı, daha hoş bakarlar; Sünnî dindarlara daha sert bakarlar” gibi bir yaklaşım vardı. Bu yaklaşımın kökten yanlış olduğunu gördük. Alevîlik görünür oldukça, kendi ayakları, sivil ayakları üstüne basmaya başladıkça, “laikçiler”de –“ulusalcılar” demek daha net olur–, ciddî bir tedirginlik yarattı. Ulusalcılar bu oluşuma, çok ağır, çok ciddî, zaman zaman bölücülüğe, mezhepçiliğe varan eleştiriler, hücumlar geliştirdiler. Bugün görüyoruz ki, pek çok maske düştükten sonra, aslında ulusalcılarla otoriter İslâmcılar arasında çok sıkı yakınlıklar kurulabiliyor. Otoriter yönetimler zemininde, birbirleriyle çok sıkı dayanışma içine girebildiklerini görebiliyoruz. 

Burada sevgili Sedat Bozkurt’un görüşü konusunda benim de çok ciddî duyumlarım oldu. Sedat’ın yazısında bahsettiği târih 2008 yılı. 2008 yılını düşünün: O yıl, AK Parti’ye kapatma dâvâsı açılmıştır. Yani, “eski vesâyet” diyelim ona –“vesâyet”i hep tırnak içinde kullanıyorum, onu söyleyeyim–, eski vesâyet hâlâ kendini çok zinde görüyordu ve böyle bir kapatma dâvâsı açabiliyordu. O dönemde gidip, “Bu işe bir son verin. Bu Alevî açılımı meselesi nedir?” diyebildi. “Eski vesâyet” bunu söyleyebildi. 

Ruşen Çakır: Geçenlerde düşünürken aklıma geldi. Kimileri çok rahatsız olabilir, ama Türkiye’de laikliğin sigortası olarak Alevîler görülür — ki bence doğru. Ama Alevîliğin sigortası Türkiye’deki laik düzen oldu mu? Hiç emin değilim.

Reha Çamuroğlu: Hiç olmadı.Türkiye’de laikliğin en sıkı uygulamalarında, Jandarma cem âyinlerini basardı. Cem yapılan köylerde, Jandarma’nın gelip gelmediğini görmek için köyün dışına gözcüler konurdu. Öyle bir ayrımcılığa uğradılar ki… Bu süreç AK Parti ile başlamadı. Ayrımcılık süreci İslâmcılar’ın iktidâra gelmesiyle başlamadı. Türkiye’de eski vesâyet kesimleri için Alevîler, iyi saz çalan köylülerdi. Zenginlerin şoförüydü, evine gelen temizlikçisiydi. Alevîler’in bu kadar görünür olup kendi ayakları üstüne basmaları, sâdece Sünnî İslâmcılar’ı rahatsız etmedi; müesses nizamda belli oranda iktidar sâhibi olan her grubu rahatsız etti. Yeni bir ortak katılıyor sürece. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına eşit bir ortak olarak katılmak isteyen bir toplumsal kesim var. Bu kesim, eski kesimleri rahatsız etti. Ve bu rahatsızlıklarını çok çeşitli şekillerde dile getirdiler. Ve sonuçta bir “Vur abalıya!” yarattılar. Her kriz döneminde, Alevîler üzerine birtakım hesaplar yapıldığını gördük. Bu süreç bugüne kadar geldi ve bugün hâlâ sürmekte. En basiti şu son Ankara saldırıları. Neymiş efendim? Adamın biri yapmış. 

Ruşen Çakır: Tam o konuya gelecektim. Şimdi Muharrem ayının ilk gününde, aslen Karslı olan bir inşaat işçisi, İzmir’den kalkıp Ankara’ya geliyor ve neredeyse 1 saat içerisinde biri Mamak’ta, ikisi Çankaya’da peş peşe saldırı düzenliyor. Sen Ankara’da yaşıyorsun, o kurumları biliyorsundur. O saldırıdan sonra hiçbir şey olmuyor. Saldırgan Eskişehir’de yakalanıyor. Bugüne kadar da olayın ne olduğu konusunda devlet hiçbir şey anlatmadı. 

Reha Çamuroğlu: O saldırılardan birkaç gün sonra, bir saldırı daha oldu. 

Ruşen Çakır: Evet, tam da onu söyleyecektim. Ankara’daki bu saldırılardan birkaç gün sonra, İstanbul Kartal Cemevi Başkanı ve Alevî Vakıfları Federasyonu İkinci Başkanı Selâmi Sarıtaş evinin önünde motosikletli birinin saldırısına uğruyor ve gerçekten ucuz kurtuluyor. Bu saldırının ardından da kamuoyuna herhangi bir açıklama yapılmıyor.  Zanlılar yakalansa da yakalanmasa da, normalde bugünün Türkiye’sinde böyle bir olayın bireysel bir şey olamayacağını, meczup veya münferit bir olay olarak açıklanamayacağını hepimiz biliyoruz. Bu tür insanlar, hele de yakalanırsa, devlet bu kişileri çok kolay açığa çıkarabilir. Bence çıkardılar ama paylaşmıyorlar. Bana öyle geliyor. 

Şimdi böyle bir gündemin ortasında, Erdoğan, Ankara’daki Hüseyin Gazi Cemevi’ni ziyâret ederek, Alevî dedeleri ve kanaat önderleriyle oruç açmaya karar verdi. İlk başta insanın aklına, seçim süreci, kaos çıkartmak, iktidarın da bu kaostan yararlanma hesapları üzerine birtakım komplo teorileri geliyor. Daha olay çok yeniyken, Erdoğan’ın cemevi ziyâreti yapacağını görüyoruz. O zaman kafalar karışıyor.

Reha Çamuroğlu: Aslında şöyle bir şey var: Bu ortamda Sayın Erdoğan’ın cemevi ziyâreti olumlu bir işârettir. Sayın Soylu’nun da burada özel bir çalışma yaptığını görüyoruz. Aynı zamanda, TRT’de Muharrem ayına ilişkin özel bir program yapıldı. Çekimler yapıldı, değerli sanatçılar orada deyişleri, semahları dillendirdiler. Muharrem anlatıldı. 

Benim kanaatim odur ki, Türkiye savruluyor. Türkiye savrulurken, devlet de savruluyor. Devletin içinde ciddî bir çekişme olduğunu hissediyoruz ve görüyoruz. Meselâ, sence rahmetli Erdal İnönü, Madımak gibi bir olayın olmasını ister miydi? Asla. Kendisi o dönemde başbakan yardımcısıydı, bazı şeyler yapabilir miydi? Belki orada eksikleri olmuştur. Olmuştur da. Belki daha sert bir şekilde olayın üstüne gidilmesini isteyebilirdi, şiddetle bastırabilirdi, hükûmeti bozabileceğini söyleyebilirdi filan. Bunları geçiyorum. Ama Erdal İnönü, Madımak gibi bir olayı asla istemezdi. Fakat oldu. Meselâ, orada Temeltepe’de askerler vardı, polis vardı. Önlemek için her şey vardı, hiçbir şey yapılmadı; seyredildi. Böyle zamanlar Kenan Evren’in söylediği şeyi hatırlatır: “Olaylar sürüyordu. Biz sıkıyönetimdeydik. Olayların ve şartların olgunlaşmasını bekledik”. Kenan Evren bunu söyleyebildi. 

12 Eylül Darbesi’nin iki büyük nedeni vardır bence. Bir tânesi, ordu içinde gerekli tasfiyeyi yapabilmek. İkincisi, 24 Ocak Kararları’nı uygulayabilmek. Çünkü o kadar geniş sendikal hareketler varken, o kararları ancak demir yumrukla uygulayabilirlerdi, ona yöneldiler. Hattâ darbe şartlarının oluşması için kendileri bâzı işler yaptılar. Selânik’te Atatürk’ün doğduğu eve saldırının kimler tarafından yapıldığı sonradan ortaya çıktı. Ya da 6-7 Eylül olayları… Bunlar sonradan ortaya çıktı. Şimdi devletin içinde bir çekişme görüyoruz. Bu çekişme çok şiddetli olabiliyor. Dün dost olanların bugün düşman olduklarını, bugün düşman olanların yarın dost olabileceklerini biliyoruz ve görüyoruz artık. 

Biraz önce “Türkiye savruluyor” dedim. Neden savruluyor? Türkiye, dış politikasında ve rejim tercihinde savruluyor. Aslında Türkiye’nin dış politikasını şu anda rejim tercihi yönlendiriyor. Türkiye otoriter bir rejimle mi devam edecek, yoksa birden ya da tedrîcî olarak daha demokratik bir ülke olmaya mı yönelecek? Yüzünü Batı’ya mı dönecek, Şanghay Beşlisi’ne mi yönelecek? Türkiye artık bu kararları vermek zorunda. Ama bu kararların tarafları var. Türkiye, rejim tercihinde ve dış politikasında –ki bunlar birbiriyle çok sıkı bağlantılı– kararlarını veremedikçe, bu saldırılar ve devlet içindeki çatışmalar devam edecek. Ve korkarım giderek büyüyecek. 15 Temmuz darbe girişimiyle, bunların bir kısmının çözülmesinin beklendiğini düşünüyorum. Fakat çözülmedi. 

Ruşen Çakır: O zaman sen, burada Alevîler’in birtakım daha büyük hesapların bir parçası olarak hedef alındığını düşünüyorsun.

Reha Çamuroğlu: Evet, bir enstrüman olarak görülüyor.  

Ruşen Çakır: Peki, Erdoğan’ın bu akşam Muharrem ayı iftarına katılacak olması, bundan sonraki süreçte Alevîler’e yönelik birtakım artniyetli hesapları sekteye mi uğratır, yoksa fazla etkisi olmaz mı?

Reha Çamuroğlu: Sekteye uğratacağını umarız. Erdoğan, toplumun bir kesimi tarafından çok sevilen bir lider. Popülaritesi giderek azalsa da –ki bugüne kadar hiç bu şekilde düşmemişti– yine de toplumun belli kesimlerince sevilen bir lider. Onun verdiği işâretler topluma bir işârettir. Toplum şu âna kadar bir çatışma istemediğini çeşitli vesîlelerle ortaya koymuştur. Bir Türk-Kürt çatışması, bir Alevî-Sünnî çatışması yaratmak için neler yapıldı bu ülkede. Kitlesel olarak böyle bir çatışma olmadı, umarım olmayacak da. Ama yapılmaya devam ediliyor ve edecek, bunu görüyoruz. Meselâ Sedat Peker bir şeyler söyledi. Bundan bir süre önce, daha Türkiye’deyken, birdenbire kalkıp Beşiktaş’ta bir cemevini ziyâret etmişti arkadaşlarıyla. Bu ziyâret cemevinde ciddî bir tedirginlik yaratmıştı. Ne bu ziyâretin ne de tedirginliğin sebepsiz olduğunu düşünmüyorum. Sedat Peker’in bu konuda bildiği bâzı şeyler olduğu sonradan ortaya çıktı. Ama sonra Sedat Peker, belki belli bir pozisyondan dışlandığı için, belki kendisini oradan çekip çıkarmak istediği için, bu durumu ortaya koydu. Dolayısıyla, bugün Sayın Cumhurbaşkanı ve Sayın İçişleri Bakanı’nın bu ziyâretinin, bu tür çabalar içindeki insanlara bir uyarı olmasını dilerim. 

Ruşen Çakır: Olayın siyâsî yönüne geçelim: Seçime bir yıldan az bir süre kaldı. Erdoğan’ın bu ziyâretini seçim bağlamında da değerlendirmek lâzım. Alevîler’in AKP ve MHP ortaklığına, yani iktidâra oy verme potansiyelini nasıl görüyorsun ve bu tür ziyâretlerin seçime az bir süre kala yapılmasının oy verme tercihlerinde herhangi bir etkisi olabilir mi? Ne dersin?

Reha Çamuroğlu: Cumhur İttifakı’nın Alevîler’den alacağı oy oranının sıfıra yakın olduğunu düşünüyorum. Umarım, bu ziyâret de bu durumu etkilemek için yapılmamıştır. Ben 2007’de de kendisine, “Açılım yapacağız. Alevî oyları dalgalar hâlinde bize gelecek” gibi sözler söylemedim. O gün de kendisine söylediğim şey şuydu: “AKP ile Alevî toplumu arasında çok büyük mesâfeler ve çok ciddî gerilimler var. Bunları ancak yavaş yavaş açılarak giderebiliriz”. Sayın Cumhurbaşkanı yaşıyor; Allah sağlıklı, uzun ömürler versin. Ben de yaşıyorum. Bugün ise 2007’den çok daha geri bir noktadayız. 2007’de Avrupa Birliği’ne katılım, eşit vatandaşlık, yerel yönetim şartnâmeleri konusunda topluma çok ciddî vaatler sunuluyordu. Bugün bambaşka bir yerdeyiz. Bugün “Putin’le buluşuyoruz, Hamaney ile görüşüyoruz, Şanghay’la görüşsek mi?” gibi bambaşka tablolar çiziyoruz. 

Türkiye’de, devlet tarafından pompalanan ya da hayırhah görülen bir Batı düşmanlığı geliştirildi. Belki de târihî zirvesine vardı. Bunlar Türkiye için hayırhah bir geleceğin işâretleri değil. Dolayısıyla bugün, Alevîler’den bir oy beklentisinin bu ziyâretlere yol açtığını düşünmek istemiyorum. Çünkü bunun karşılığı yok. 

Ruşen Çakır: Son olarak şunu da sorayım: Kemal Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adaylığı ihtimâli her geçen gün artıyor gibi görünüyor. Ahmet Şık’la birkaç ay önce yaptığım yayında onun söyledikleri ve sonra başka yerlerde de konuşulan, Kılıçdaroğlu’nun Alevîliği meselesi aslında bayağı zor ve önemli bir tartışma. Şahsen, bu konunun sanıldığı kadar Kılıçdaroğlu’nun aleyhine olacağını düşünmüyorum — temennimin ötesinde de, objektif olarak. Nitekim sen de söyledin: Bütün kışkırtmalara rağmen, toplumun, Alevî-Sünnî meselesinde bir çatışma noktasına gelmekten kaçınması, Alevîler’in soğukkanlılığı kadar, Sünnî kesimde de oyuna gelmemesinin etkisi olmuştur. Kılıçdaroğlu ya da bir başkası, Alevî kimliğine sâhip birisinin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin en üst makamına gelmesi bir sorun olur mu, yoksa Türkiye bunu çoktan aştı mı?

Reha Çamuroğlu: Ahmet Şık’la yaptığınız o programda, onun söylediklerinin önemli bir kısmına katılıyorum. Türkiye’nin bu meseleyi aştığı kanaatinde değilim. Seçilecek cumhurbaşkanını –eğer bu yeniden Tayyip Bey olmazsa–, çok ciddî sorunlar bekliyor. Türkiye’nin yeniden kurulması, kurumlarının yeniden tesis edilmesi gerekiyor. Belki eski kurumların lağvedilip, yerine yeni kurumlar kurulması gerekiyor. Bunun için bürokrasinin desteği gerekiyor. Uyumlu bir bürokrasi ve siyâsî bir ekip gerekiyor. Bu noktada, Alevî bir cumhurbaşkanının biraz zorlanabileceği kanaati bende var. Çünkü yüz yıllık, bin yıllık önyargılar birdenbire ortadan kalkmıyor. Kemal Kılıçdaroğlu aday olsa ben gidip oyumu veririm. Ama mesele bu değil. Dolayısıyla, daha suhulet ve sükûnetle davranılması gerektiğini düşünüyorum. Daha geniş bir kesime hitap edecek bir adayın daha isâbetli olacağını düşünüyorum. Ama bu, Kemal Bey’in adaylığına karşı olduğum anlamına gelmiyor. Siyâsî ve ekonomik açıdan çok zorlu bir döneme gireceğiz. Biraz önce söylediğim gibi, dış politika, TSK’nın durumu ve Diyânet İşleri Başkanlığı’nın bugün geldiği nokta… Belki yeni bir anayasaya ihtiyaç duyulacak. Bu noktada cumhurbaşkanının kişiliği çok önemli. Ben “Meclis’te 400 milletvekili elde edilirse, o cumhurbaşkanlığından daha önemli” yaklaşımına katılmıyorum. Öyle değil. 400 millet vekil elde edebilirsiniz, ama meselâ cumhurbaşkanlığını Tayyip Bey kazanırsa, o 400 milletvekilliğinin çok anlamı olmayacağını söyleyeyim. Dolayısıyla, Altılı Masa’nın ortak irâdesinin ve tabii HDP’nin de bu süreçteki fikrinin, bütün bu sürecin en önemli parçası olduğunu düşünüyorum. Ama öyle görünüyor ki, Kemal Bey cumhurbaşkanı adayı olmak istiyor. 

Ruşen Çakır: Burada nokta koyalım Reha. Gerçekten de Alevîler hiç olmadığı kadar gündeme geldi veya getirildi. Kendileri bu kadar istiyorlar mıydı, emin değilim. Ama şu Muharrem ayını kazâsız belâsız atlatabilsek, öncelikle Alevîler ve tüm Türkiye için hayırlı olacak diye vurgulayalım. Çok teşekkürler.

Reha Çamuroğlu: Bir şey eklemek istiyorum Ruşen. Bütün bu süreç, çok hırpalanmış Alevî toplumu için çok ağır da bir yük. Umarım buradan başları dik ve huzur içinde çıkabilirler. 

Ruşen Çakır: Temennine katılıyorum. Çok teşekkürler Reha. 

Reha Çamuroğlu: Ben teşekkür ederim. 

Ruşen Çakır: İzleyicilerimize de teşekkür ederiz. İyi günler. 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus