AKP’nin 21. yılı | Ruşen Çakır anlatıyor – Üçüncü bölüm: İktidar giderse AKP ne olur?

AKP’nin 21. yılı.

AKP, Türkiye’yi dönüştürürken kendisi nasıl dönüştü?

Ruşen Çakır, AKP’nin dünü, bugünü ve yarınını anlatıyor.

Üçüncü bölüm: İktidar giderse AKP ne olur?

İzleyin: AKP’nin 21. yılı | Ruşen Çakır anlatıyor – İkinci bölüm: AKP iktidarında İslami hareketler

İzleyin: AKP’nin 21. yılı | Ruşen Çakır anlatıyor – Birinci bölüm: Geriye sadece Erdoğan kaldı

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler. Bugün 14 Ağustos; Adalet ve Kalkınma Partisi bugün 21 yaşına bastı. Biz de bu konuda iki gündür yayın yapıyoruz, değerlendiriyoruz. İlk gün, “AKP’den geriye ne kaldı?” sorusuna, “Erdoğan” diye cevap vermiştim. İkinci gün, “Toplumsal, siyâsal ve bir din olarak İslâm’dan geriye ne kaldı?” diye sordum ve çok da fazla bir şeyin kalmadığını –tabii ki İslâm hâlâ Türkiye’de çok güçlü, ama– toplumsal ve siyâsal İslâm’ın çok ciddî darbe aldığını söyledim, ileri sürdüm diyelim. Bugün daha kritik, geleceğe yönelik bir soru; “Eğer AKP iktidardan düşerse geriye ne kalacak?” sorusu hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Aslında cuma günü Kemal Can’la yaptığımız “Haftaya Bakış”ı izleyenler görmüştür. Son bölümde Kemal’le bunu konuştuk. Ben de aslında konuşmayacağım dedim ama, bu soruyu sordum Kemal’e ve ben de birtakım şeyler söyledim. Hani ne denir? Spoiler verdim bugünkü yayın için. Şimdi tekrar orada söylediklerimin üzerinden geçeyim. İzleyenler de hatırlayacaktır.

Her halükârda birinci önerme olarak şunu kabul etmek lâzım: Adalet ve Kalkınma Partisi belli bir aşamadan sonra artık iktidâra çok bağımlı bir parti oldu. Normal şartlarda, AKP’yi kurdukları zaman hızlı bir şekilde iktidâra geleceklerini düşünmüyor ve kendilerini muhâlefete hazırlıyorlardı. Fakat Türkiye olağanüstü bir döneme girip erken seçime gidince, Adalet ve Kalkınma Partisi birinci parti oldu ve birtakım partilerin seçim barajını aşamamasının da sâyesinde, yani seçim sisteminin sâyesinde tek başına iktidar oldu. Yani iktidar olmayı beklemezken iktidârı kucağında buldu; ama iktidarda kalmayı 20 yıl boyunca becerdi. Özellikle Haziran 2015 seçimi, AKP’nin tek başına iktidârını kaybettiği seçim olarak târihe geçti; ama Erdoğan oyunu değiştirerek –ülkenin kaos ortamına girmesine de imkân sağlayarak diyelim–, bu gerçeği erteledi. Artık önümüzde, hayâtı, her şeyi iktidâra bağlı olan bir parti ve bir siyâsetçi var. AKP ve Erdoğan artık eşitlenmiş durumda — ilk bölümde dediğimiz gibi. Peki iktidârı kaybeder mi? Bence kaybedecek. Normal şartlarda AKP’nin ve Erdoğan’ın kazanma şansı yok. Yine de tabii ki temkinli konuşmakta yarar var. “Eğer iktidârı kaybederse” diye soralım ve “Böyle bir durumda AKP’den geriye ne kalır?”ı birazcık yoklayalım.

Her şeyden önce, cuma günkü yayında da söylediğim gibi birtakım şartlara bağlı. Yani seçimi nasıl kaybedeceğine bağlı. Bence cumhurbaşkanlığını kazanıp Meclis çoğunluğunu kaybetmesi Erdoğan’ın kaybettiği anlamına gelmez; hele bu Başkanlık Sistemi’nde. Çok sorunlu olur; ama Erdoğan kazanmış olur. Ben kayıp derken, esas olarak cumhurbaşkanlığını daha doğrusu, başkanlığı kaybetmesini kastediyorum. Başkanlığı kaybeden Erdoğan’ın ve Cumhur İttifakı’nın Meclis’te çoğunluğu kazanması bence mümkün değil. Ama yine de belli bir güçleri olacaktır. Bir kere bu seçimden nasıl çıkacaklarıyla alâkalı bir olay bu. Kaç oy alacaklar? Kaç milletvekili kazanacaklar? Bir de muhâlefetin Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem vaadi olduğu için, Meclis’in yeniden önem kazanacağını varsayalım. Bu önemli olacak; ama bence belirleyici olmayacak. Bence belirleyici olacak olan, seçimi kazanıp kazanmayacağı. Kaybettiği andan îtibâren Erdoğan’ın nasıl tepki vereceğini, MHP ile işbirliğini sürdürüp sürdürmeyeceğini, söylemini değiştirip değiştirmeyeceğini göreceğiz; iktidârın el değiştirmesi durumunda, yeni iktidar sâhiplerinin Erdoğan’ın devletteki uzantılarını, hayâtın her alanındaki uzantılarını ne derece ve hangi hızda ayıklayacaklarıyla ilgili çok karışık bir dönem başlayacak. Ama her halükârda, normal şartlarda benim düşüncem, AKP’de bir çözülme olacağı yolunda. Burada akla ilk olarak Gelecek ve DEVA partileri geliyor. Şu âna kadar bir türlü gerçek bir çıkış yapamadılar ve bu partiler kurulduktan sonra buralara AKP’den de –ilk kurucuları saymazsak– güçlü şekilde bir katılım olmadı. Seçim yenilgisi yaşamış bir AKP’den olur mu? Teorik olarak olabilir. Özellikle İslâmî kaygıları daha yüksek olanlar, Gelecek Partisi’ne; daha ana akım bir İslâmcılık, yani AKP’nin ilk yıllarında dile getirdiği “muhâfazakâr demokrasi” gibi, daha merkez sağa yakın bir pozisyonu arzulayanlar için DEVA Partisi bir câzibe merkezi olabilir. Ama bu, o partilerin seçimde alacakları oya bağlı olacak. Eğer kamuoyu araştırmalarının bize gösterdiği oranlar seçimde tekrarlanırsa, AKP ne kadar çözülürse çözülsün bu partilerin çok başarılı olacağını, AKP’den kendilerine çok ciddî katılımlar olacağını sanmıyorum. Bunun bir örneğini 1999 seçimlerinde yaşamıştık. MHP’nin çok büyük bir patlama yaptığı o seçimde, Büyük Birlik Partisi çok zayıf kalmıştı. Çok ciddî bir oy artışı yaşamamıştı. Yani bir yerden bir yere kaymanın olması, orada bulunan bütün partilerin bundan istifâde edeceği anlamına gelmiyor. Saadet Partisi ne zamandır kabuğunu bir türlü kıramıyor; çok uğraşıyor ama kabuğunu kıramıyor. Bir tür, sembolik önemi daha fazla olan bir parti gibi duruyor. Hattâ o alanda, Millî Görüş alanında, Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan’ın kurduğu Yeniden Refah Partisi kamuoyu araştırmalarına göre Saadet Partisi’nden daha fazla oy alıyor. Dolayısıyla AKP’de bir çözülme olması durumunda, Yeniden Refah Partisi de seçime girer ve kamuoyu araştırmalarında gözüktüğü gibi belli bir oy alırsa oralara, o partiye ilginin daha fazla olabileceğini tahmin ediyorum. Ama bunlar çok yüksek oranlar olmaz. 

Geriye ne kalıyor? Geriye bence öncelikle İYİ Parti kalıyor. İYİ Parti, eğer şu anda söylendiği gibi %15’in üzerine çıkan bir parti olursa, seçimde %20’ye doğru yol alan bir parti görünümü kazanırsa ve AKP de seçimi kaybederse, İYİ Parti’ye çok ciddî bir yönelişin olacağını düşünüyorum. MHP’den de olabilir bu yöneliş; ama esas olarak AKP’den. İYİ Parti’nin merkez sağ yani yeni bir Doğru Yol Partisi olma ihtimâli durumunda, İYİ Parti’nin bu çözülmeden en çok istifâde edecek parti olduğu kanısındayım. Hattâ, daha önce de söylemişliğim var, Türkiye’de Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçilmesi hâlinde İYİ Parti’nin birinci parti çıkması ve Meral Akşener’in de iddia edildiği gibi başbakan olması kuvvetle muhtemel olur. Tabii bunların hepsi çok spekülatif şeyler; ama yine de üzerinde durmak lâzım.

Bir diğer husus: CHP bundan istifâde eder mi? Bence eder, Kemal’la yaptığımız yayında da söyledim. Birtakım CHP yöneticileriyle Edirne’deki sohbetimizde, birden fazla kişi, çok ilginç gözlemler aktardılar bana. AKP’nin dindar tabanından diyelim, CHP’ye yönelik ilginin arttığını söylediler. Kılıçdaroğlu’nun bu konuya özel bir önem atfettiğini biliyorum. Dolayısıyla bu bana hiç de boş gelmiyor. Şöyle söyleyelim: Refah Partisi’nin yükselişinde, sosyal-demokratların bırakmış olduğu boşluğun çok önemli bir rolü olmuştu — özellikle yerel yönetimlerde elde ettikleri başarıda. Öte yandan genel olarak İslâmcılık’ta, dünya çapında da Türkiye’de de İslâmcı hareketin içerisinde bir sosyal adâlet vurgusu hep vardır. Nitekim AKP de adını alırken “Adâlet”i onun için aldı. Adâlet kavramı önemli ve AKP’nin en çok çiğnediği kavram da herhalde adâlet oldu. Sosyal adâlet konusunu ise, özellikle son yıllarda çok ciddî bir şekilde geri plana ittiğini de biliyoruz. Dolayısıyla İslâmî hareketin içerisinde daha sol ya da sosyal-demokrat olan siyâsetlere karşı çok büyük bir kayıtsızlık yok. İdeolojik olarak sol karşıtı olanlar tabii ki çok var; ama sonuçta özellikle ekonomi konusunda beklentileri, dile getirdikleri, talepleri vs. sol partilerle çok uyuşabiliyor. Nitekim yurtdışında, Avrupa’da oy kullanabilen dindar Türkiyeli seçmenin tercihlerinin daha çok sol partilere olduğunu da biliyoruz. Hep söylenir ya: “Orada sola verip Türkiye’de AKP’ye nasıl veriyorlar?” diye. O aslında dipten gelen bir yakınlığın varlığı sebebiyle böyle. Dolayısıyla CHP’nin de bundan bir şekilde istifâde edebileceğini düşünüyorum. 

Geriye bir de Zafer Partisi kalıyor. Zafer Partisi ilginç bir parti. Her şeyden önce yükselişte olan bir parti. Köküne kadar popülizm yapıyor. Göçmen karşıtlığını çok ciddî bir şekilde tırmandırıyor ve belli bir ilgi uyandırıyor. Anketlerde baktığımız zaman, Gelecek ve DEVA’nın da önünde gözükebiliyor. Eğer bu tempoyu sürdürebilirse, Ümit Özdağ –Ümit Özdağ diyorum, çünkü parti deyince Ümit Özdağ’dan başka çok fazla bir şey yok ortada– önümüzdeki dönemde, seçimde de şu hâliyle göründüğü gibi, hattâ artırarak bir oy alabilirse –çok emin değilim açıkçası; ama tabii ki böyle bir ihtimal var– o zaman Cumhur İttifakı partilerinin çözülmesinden, yaşayacakları yenilgiden, hezîmetten istifâde edecek partilerden birisi olacaktır. MHP’den de oy alacaktır. AKP’nin içerisinde de son dönemde Erdoğan’ın bir şekilde tırmandırdığı o güvenlik temelli –özgürlük değil güvenlik temelli– milliyetçi söylemi benimsemiş olan AKP seçmeni içerisinde Ümit Özdağ’a yönelik, Zafer Partisi’ne yönelik ilgi artabilir. Bir diğer düşünceme göre –artık bu yayın tam uçma yayını oldu, ama olsun– Ümit Özdağ’ın hesâbının, bir şekilde MHP ile birleşmek ya da –nasıl diyeyim?– MHP’nin başına geçmek de denebilir, böyle bir hesâbı olduğunu düşünüyorum ve MHP’ye yönelik çok kibar olmasını, iktidârın ortağı olmasına rağmen MHP’yi, Devlet Bahçeli’yi çok fazla hedef almamasını özellikle hatırlatırım. Bu arada tabii iktidârı hedef aldığı da pek söylenemez. Daha çok Süleyman Soylu’yu hedef alıyor. Erdoğan’a karşı da daha dikkatli bir dil kullanıyor. Muhâlefete yönelik, CHP ve İYİ Parti’ye, onların liderlerine gösterdiği acımasızlığı Erdoğan’a tam gösteriyor mu bilmiyorum. Yani şu anda Zafer Partisi ilginç bir şekilde muhâlefette görünüp, iktidarla çok ciddî sorunlar yaşamayan bir parti. Dolayısıyla seçim sonrasında iktidar partilerinde yaşanabilecek çözülmelerden eğer şu an gösterdiği performansı sürdürebilirse –yükselterek, artırarak sürdürebilirse– yararlanacak partilerin belki de başında gelebilir.

Tabii burada bir yağmadan, bir ganîmet paylaşımından bahsetmiyoruz. Erdoğan tabii ki partisinin tabanını ayakta tutmaya çalışacak; ancak özellikle son dönemde kurduğu ilişki modeli, iktidârını kaybettiği zaman artık yürümeyecek. Erdoğan’ın tekrar başa dönmesi gerekecek. Bunu yapabilir mi? Yeni söylemler dile getirebilir mi? Yeni iddialar, bir gelecek vizyonu sunabilir mi? Açıkçası çok mümkün değil. Ancak şunu yapabilir: Eğer seçimi kaybederse öyle bir kötü durumda bırakacak ki Türkiye’yi, muhâlefet –hele bir de parçalı bir yapıda olduğu için– altından kalkmakta çok zorlanacak ve Erdoğan da iyi bir muhâlefet çizgisi tutturabilirse, o zaman partideki çözülmeyi erteleyebilir, iptal edebilir. Ama buradaki sorun, şu anda da gördüğümüz gibi, muhâlefetin iktidârı eleştirmesi tek başına bir şey değil, aynı zamanda muhâlefetin bir vizyon sunabilmesi lâzım, bir gelecek vizyonu sunabilmesi lâzım. Şu anda Altılı Masa’nın da yaşadığı en büyük problemlerden birisi bu. Eğer Erdoğan da kalkıp sâdece iktidârı eleştiren bir muhâlefet lideri gibi davranırsa çok da fazla bir şansı olmayacak. Ama ona karşılık bir diğer sorun da şu: Hangi vizyonu sunacak? Ne diyecek, ne diyebilecek? 20 yıldır ülkeyi yönetmiş bir siyâsetçi var. 20 yılda her istediğini yaptı. “Verin bana yetkiyi, ülkeyi uçurayım” dedi; özellikle ekonomik açıdan bakarsak ülkeyi uçurumdan aşağıya götürdü. Başkanlık Sistemi’nde, “Verin yetkiyi, Türkiye ekonomik olarak uçsun” dedi; tam tersine çakılmaya doğru gitti. Dolayısıyla Erdoğan’ın çok ciddî bir inandırıcılık sorunu olacak. Vaatlerinde çok ciddî bir inandırıcılık sorunu olacak. Demokrasi mi diyecek? Özgürlükler mi diyecek? Ya da Kürt sorununu çözmek mi diyecek? Bunlarla bir şey yapabilme şansını AKP’nin ilk yıllarında kullanabildiği kadar kullandı. Sonra hemen kenara attı. Yani yeni dönemde, kaybetmesi durumunda Erdoğan’ın önünde çok da fazla seçenekler olduğu kanısında değilim. Bir diğer seçenek de tabii şu: Erdoğan’ın devreden çıkıp, AKP’nin başka kişiler ya da kişi tarafından tekrar ayakta tutulabilmesi mümkün mü? Şu hâliyle bakıldığı zaman ortada bir isim yok. İsim diye söylenenlerin hemen hemen hepsi, Erdoğan sonrası, iktidar sonrası AKP’yi bir adım ileri götürmek bir yana; olduğu yerde bile tutma kapasiteleri olabilecek insanlar değil. Ya siyâsetle hiç ilişkisi olmayan birtakım kişilerden bahsediliyor ya da böyle bir kolektif hareket çıkar mı çıkmaz mı diye akıl yürütülüyor. Bence şu hâliyle bakıldığı zaman, Erdoğan öyle bir tek adam yönetimi inşâ etti ki ne halefi var ne başka bir şeyi var ve çıkabilecek gibi de değil. Dolayısıyla Erdoğan belli bir yerden sonra –ilk bölümde söylediğim gibi– Başkanlık Sistemi, tek adam sistemi, otoriterlik tercihini yaptığı andan îtibâren –bunu iktidârını uzatmak için yaptı– kendisini iktidârı kaybetmeye hazırladı ve tek adam rejimini başarabildiği ölçüde de partisinin üzerinde yükseldiği zeminin iyice daralması ve kısırlaşmasına yol açtı. Bu gemi gitmiyor, gider gibi gözüküyor olmasının yegâne aracı iktidarda olması. İktidar da gittiği anda, ânında bu geminin çoktan batmış olduğunu göreceğiz ve geminin tekrar yüzdürülmesi bana pek mümkün gözükmüyor. 

Evet. AKP’nin 21. yılını üç gün peş peşe değerlendirmeye, yorumlamaya kalktım. Daha söylenecek çok şey var; ama artık bir yerde kesmek lâzım. Söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus