Türkiye’de sol, sağın trampleni olmak zorunda mı?

Türkiye’de sol, sağın trampleni olmak zorunda mı? Türkiye siyasetindeki bütün yükü sol mu çekiyor? Sağ, solun hassasiyetlerine aynı şekilde davranmıyor mu? Sol, sağa mecbur mu?

“Türkiye’de sol, sağın trampleni olmak zorunda mı?” Ruşen Çakır yorumluyor.

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

Merhaba, iyi günler, iyi hafta sonları. Bugün Ünsal’la (Ünlü) çok keyifli bir yayın yaptık. Şimdi biraz siyâsete doğrudan girelim. Bu yayını yapmamın esas nedeni, Ahmet Şık’la pazartesi günü yaptığımız canlı yayın. Ahmet yine ortalığı karıştırdı biliyorsunuz. Sonradan sohbet ettiğimizde, “Sen bana uğursuz geliyorsun” dedi. Daha önce de hatırlanacaktır, Kılıçdaroğlu’nun Alevîliği meselesini gündeme getirdiğinde ortalık bayağı bir karışmıştı. Her neyse, orada söylediği “yargılanma”, “AKP’nin kapatılması” vs. gibi olaylar üzerinden AKP’liler tabiî ki öncelikle bir tazmînat davası açtılar. Ve Ömer Çelik Ahmet’i “faşistlik”le suçladı. Sivil siyâseti engellemeye çalışmakla suçladı. 

Bütün bunların hepsini, iktidârın verdiği tepkiyi anlamak mümkün; ama muhâlefetin içerisinde de, kendini muhâlefette gören bâzı kişiler de Ahmet’in söylediklerini, “Pişmiş aşa su katmak” gibi yorumladılar. Yani nedir o? Muhâlefet içerisinde tam bir uyum sağlanmışken, bu tür çıkışlar gereksiz sarsıntılara yol açar. Şimdi açıkçası Ahmet’i savunmak, Ahmet’in yanında olmak –hep daha önce yaşadığımız örneklerde olduğu gibi, biliyorsunuz defâlarca cezâevine girdi ve yanında olduk, bundan sonra başına gelebilecek şeylerde de yine yanında olacağız–, ama umarım başına bir şey daha fazla gelmeyecek. Bu ülkedeki demokrasi, hukuk devleti eksikliğinin ceremesini yeteri kadar çekmiş bir arkadaşımız; o kendi kendini zâten savunacak birisi ve yaptığı konuşmalarda sâdece gazeteci değil aynı zamanda Türkiye İşçi Partisi’nin milletvekili olduğu için siyâsetçi olarak da konuşuyor. 

Burada görüşlerine katılmanız vs. çok da şart değil. Meselâ AKP’nin kapatılması önermesi beni rahatsız etti. Ben böyle bir şey düşünmem; hiçbir siyâsî partinin kapatılmasını düşünmem. Benim düşünceme göre zâten bu seçimleri kaybettikten sonra AKP’nin toparlanması kolay kolay mümkün olmayacak. Ve bir zamanlar ANAP’ın, Doğru Yol Partisi’nin yaşadığına benzer bir süreci pekâlâ yaşayabilir. Dolayısıyla çokpartili sistemlerde partilerin kaderini kendi politikaları ve seçmen tercihi belirler. Yargı müdâhalelerinin doğru bir şey olduğunu düşünmüyorum. Tabiî ki onun önermesi, “suç örgütü” vs. önermesi içerisinde belirli bir mantıkla bunu söylüyor. Ama o mantığın da bence bir yerde doğru olduğu kanısında değilim. Olabilir, onun bakışı olabilir. Buradaki esas husus, o kapatılma meselesi gerçekten zirve bir lâftı; ama esas husus, “hesap vermek”, “yargılanmak” meselesi. Bu da bizi klasik hesaplaşma-helâlleşme dengesine getiriyor. Ve burada nasıl bir tutum takınmak gerektiği sorusuna getiriyor. 

Bu yayının başlığı: “Türkiye’de Sol, Sağ’ın trampleni olmak zorunda mı?” Tramplen nedir? Üzerinde zıplanır, yükseklere çıkılır. Şu anda Türkiye’de garip bir şekilde bütün yükler muhâlefet cephesinde; baktığımız zaman bütün yükleri büyük ölçüde sol merkez, sol –artık ne derseniz– o kesimin yüklendiği; sağ partilerin, sağda olduğunu bildiğimiz partilerin, meselâ Altılı Masa’nın beş partisinin bir şekilde yükleri CHP’nin ve Kılıçdaroğlu’nun sırtına yükleyip, ondan sonra çok da fazla hareket etmedikleri, CHP’li kesimin hassâsiyetlerini gözetmek konusunda da çok mecbûriyet hissetmediklerini görüyoruz. Bu büyük ölçüde şundan kaynaklanıyor: Türkiye’nin siyâsî haritasına bakıldığı zaman, üçte ikisi sağ, üçte biri sol diye bir gelenek var. Halbuki bu büyük ölçüde değişti. Özellikle Kürt hareketinin yasal alanda mevcut olmasıyla birlikte tablo büyük ölçüde değişti. Ama hâlâ tabiî ki Türkiye’de sağ partiler toplamının ülkedeki oyların yarısından fazlasını aldıklarını görüyoruz. Bir anlamda Türkiye’de sağ, kendisini bu ülkenin gerçek sâhibi, ev sâhibi olarak görüyor. Solu da, bir şekilde bulunmasında sakınca olmayan ama çok da fazla sesini çıkartmaması gereken bir kesim olarak görüyor. 

Öte yandan tabiî ki biliyoruz: AKP iktidârı ve MHP de, CHP düşmanlığı üzerinden iktidarlarını korumaya çalışıyorlar. Ne demek istiyorum? Şöyle bir hatırlayın: 2018 seçimleri öncesinde CHP çok sayıda milletvekilini İYİ Parti’ye ödünç verdi. Çok basit; çünkü İYİ Parti iktidar tarafından seçime sokulmak istenmedi. Yeni kurulmuştu, değişik sözümona hukukî gerekçelerle girmesine izin verilmek istenmedi. Bunun üzerine, Anayasa’daki, “Grubu olan partiler seçime girme hakkını otomatik olarak kazanır” maddesinden hareketle, CHP apar topar hızlı bir şekilde milletvekillerini İYİ Parti’ye verdi. Grup başkanvekilleri bile vardı içinde; çok acayip bir andı. Çok iyi hatırlıyorum: Kanada’daydık, Ali Deniz’in okulu için Müge ile beraber gitmiştik. Ve ben burada arkadaşlara demiştim ki: “Ben bir müddet hiç yayın falan yapmayacağım. Bensiz Medyascope’u sürdürün.” Ama o fotoğraf, acayip bir şekilde işin renginin değiştiğini, Türkiye’de çok ilginç şeylerin olduğunu düşündürdü bana. Sonra yaptığım birtakım görüşmeler vs., haber kaynaklarımla konuşarak olayın sâdece o fotoğraf olmadığını, çok daha ötesinde birtakım şeylerin olduğunu, meselâ Kılıçdaroğlu ve Karamollaoğlu’nun Abdullah Gül’ün adaylığı konusunda mutâbık kaldıklarını öğrendim. Ve sözümü bozup orada iki gün üst üste yayın yaptım; Abdullah Gül’ün ortak aday olma ihtimâli üzerine ve haber doğruydu. Nitekim daha sonra helikopterler indi vs.. 

Neyse, şimdi Abdullah Gül kısmını bir kenara bırakalım; CHP’nin orada İYİ Parti’ye verdiği hayat öpücüğünü hatırlayalım. Sonra o hayat öpücüğünün ardından bir şekilde iktidar geri adım attı ve İYİ Parti zâten olan seçimlere girebilme hakkını geri kazandı. O günden bugüne dört yıldır yaşayıp görüyoruz: İYİ Parti, CHP ile birlikte Millet İttifakı’nda; yerel seçimlere de birlikte girdiler. Altılı Masa’da da birlikteler. Kılıçdaroğlu’yla Meral Akşener bence olması gerekenden az olmakla birlikte, berâber fotoğraf da veriyorlar. Ama İYİ Parti cenâhından, meselâ CHP’nin bu tür fedakâr ve şaşırtıcı çıkışına benzeyen bir çıkış yapmaları zâten mümkün değil, ihtiyaç da yoktu; ama bunun ötesinde, onların da iyiliğine yönelik, onların işini kolaylaştırmaya yönelik herhangi bir ciddî çıkış yaptıklarını bilmiyorum. Hattâ tam tersine bir şekilde, meselâ İYİ Parti’de sürekli olarak Kılıçdaroğlu’nun adaylık ihtimâlini sabote etmeye çalışan insanlar var. Bunu açık açık yapmıyorlar. İYİ Parti’nin değişik kademelerinde insanlar açıkça çıkıp da “Kılıçdaroğlu olmasın, şu olsun bu olsun” demiyorlar; ama kimi zaman gazetecileri kullanarak, kimi zaman başka yollarla, dolaylı açıklamalarla bunu yapmaya çalışıyorlar. 

Şunu demek istemiyorum yani: “Kılıçdaroğlu size milletvekili vermişti; siz de onun adaylığına evet deyin” demek istemiyorum. Ama sağın Türkiye’de bildiğimiz o ayak oyunlarını, kendilerinin yanıbaşında olan bir partiye çok da fazla yapmaları gerekmiyor. Öte yandan diğer partilere baktığımız zaman, bir “endîşeli muhâfazakârlar” meselesi var. Gelecek ve DEVA bunu çok yapıyor. “Aman ürkütmeyelim!” vs. diye, bu konuda Kılıçdaroğlu gerçekten çok şey yapıyor. Kendi tabanını da şaşırtan helâlleşme girişimleri yapıyor; ama diyelim ki bir hesaplaşma çıkışı yaptığı zaman, doğrudan bâzı bürokratlara seslendiği zaman, meselâ doğrudan SADAT’ın önüne gittiği zaman, “Ya, ürkütmeyelim insanları. Böyle yaparsa şu ne olur? Şu kaçar, kararsızlar gider” vs. deniyor. Yani hep bir tarafıyla –benim gördüğüm, tabiî ben de kendini solda gören birisi olarak, CHP’nin de solunda gören birisi olarak çok nesnel bakmıyor olabilirim; işin içerisinde birtakım öznel yaklaşımlar da olabilir, buna îtiraz etmem– ama sol olarak bilinen yerlerin sağı gözetmesinin binde biri kadar sağdakilerin sola böyle bir yaklaşım içerisinde olduklarını açıkçası görmüyorum. 

Sanki birisi mecbur, diğeri bütün bunları kabul etmekle mükellef; yani ev sâhibi olduğu için, sol birinci parti de olsa –ki şu anda Altılı Masa’nın birinci partisi CHP–, birinci parti de olsa, bütün saldırıları ilk o göğüslese de, genellikle “misafir umduğunu değil bulduğunu yer” yaklaşımıyla misafirin önüne çok da fazla bir şey konulmuyor. Zâten misafirlik yaklaşımının başlı başına yanlış olduğunu düşünüyorum. Yıllar önce, 1991 seçimlerinde ANAP döneminin kapandığı Doğru Yol Partisi’nin Süleyman Demirel’le iktidâra geldiği dönemde de benzer bir olayı yaşamıştık. Sosyal Demokrat Halkçı Parti ve son yıllarda Türkiye siyâsî hayâtına girmiş en düzgün siyâsetçilerden birisi olan Prof. Erdal İnönü liderliğindeki Sosyal Demokrat Halkçı Parti’nin o iktidârın ortağı olarak, nasıl Demirel’in yine bildiğini okumasına, yani bildiğimiz klasik sağcılık yapmasına tramplen işlevi gördüğünü de çok iyi hatırlıyorum. Sivas’ta katliam olduğunda, Erdal İnönü başbakan yardımcısı olarak hiçbir şey yapamadı. Sivas Katliamı’nda yapamadı; olayın bir şekilde önemsizleştirilmesinde, hem devlet tarafından verilecek, hem de toplum tarafından verilecek cevâbın yumuşatılmasında çok da fazla etkili olamadı. Ama onun dışında başka bir yığın şey oldu. Meselâ Süleyman Demirel, “Kürt realitesini tanımak” dedi. “Şeffaf karakol” dedi. Ama Demirel’in başbakan olduğu dönemde, ilk yapılan Newroz kutlamalarında kan aktı. Bütün bunlar Türkiye’de bir şekilde sağın değişik dönemlerde sol diye bilinen… yani kimileri tabiî ki CHP’nin sol olup olmadığını tartışacak, ama bence sol demekte bir sakınca yok; kimileri de zaten sağ sol kavramlarının aşıldığını tartışacak, bence böyle bir şey de yok. Hâlâ sol var, solun önermeleriyle sağın önermemeleri arasında çok büyük farklar var. 

Buradan Ahmet Şık’a tekrar dönecek olursak, Ahmet’in söylediği, “Yargılanacaksınız! Yargılanacaklar” vs. çıkışlarının belli bir karşılığı var. Ve bu karşılık büyük ölçüde toplumda kendini solda gören insanlarda var. Ahmet de solcu bir siyâsetçi. Dolayısıyla bunu söylemesinden rahatsız olunacak bir şey yok. Kaldı ki partisi Altılı Masa’nın dışına atılan bir hareketin içerisinden geliyor. Ama bunu bile insanlar çok görüyorlar. “Aman böyle yapmayalım, ürkütmeyelim, pişmiş aşa su katmayalım” vs.. Ama bunları da birilerinin seslendirmesi gerekiyor. Ve sağın da, muhâlefette yer alan sağ partilerin de bir şekilde bu tür çıkışların normal olduğunu, en azından ayıp olmasın diye diyelim, hani bir protokol îcâbı kabul etmeleri lâzım; ama çok net bir şekilde, “söylenecekler/söylenmeyecekler, ürkütülecekler/ürkütülmeyecekler” gibi ayrımları Türkiye’de hâlâ şu anda, seçim sürecinde sağın belirlediği bir şekilde gidiyoruz. Sonuçta buradan nasıl bir sonuç çıkartılabilir? Tamam, iktidar değişebilir olabilir. Benim hep söylemeye çalıştığım gibi: Muhâlefet seçimi kazanmak zorunda kalabilir. Ama şu anda yaptıklarının, kazanmayı hızlandıracak, kazanma ihtimâli tırmandıracak çıkışlar olmadığını söylemek mümkün. Daha önemlisi, böyle bir perspektifte giden bir muhâlefetin, iktidârı aldıktan sonra da Türkiye’de çok beklenen, arzulanan değişimleri yapmasını, Türkiye’yi yeniden inşâ etmesini, bir restorasyona gitmesini beklemek de çok inandırıcı olmaz. 

Sağın belli ölçülerde sola doğru gelmesi gerekiyor. Sol zâten sürekli sağa doğru gidiyor. Ama bu yakınlaşma olacaksa, bir araya geliş olacaksa, karşılıklı olmak zorunda. Ama bizde zâten nedir? “Sessiz yığınların sesiyiz, milletin sesiyiz. Biz zâten milletiz” deyip diğerlerinin kendilerine gelmesinii doğrudan ya da dolaylı bir şekilde dayatmayla, Türkiye’nin çok da fazla değişme ihtimâli olduğu kanısında değilim. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum. Böyle bir rahatsızlığı yaşayan çok insanın olduğunu da düşünüyorum. Ve burada tabiî şöyle bir olay oluyor: “Ne olacak? Îtiraz etsinler, kızsınlar, şu olsun bu olsun, ama nasıl olsa herhalde Erdoğan’a oy verecek değiller” şeklinde bir yaklaşım var. Bu noktada haklı olabilirler. Birçok insan rahatsız da olsa, yine Erdoğan yerine muhâlefetin göstereceği adaya oy vermeye yönelebilir. Ama bu bir burukluk varsa –ki bence var–, bu burukluğu daha da büyütmemeleri gerektiğini özel olarak masadaki sağ partilere nâçizâne tavsiye etmek istiyorum. 

Tabiî bu olayın bir başka bir versiyonu da var. Nasıl Türkiye’de sol kendini sağa beğendirmeye çalışıyorsa, Kürt hareketi de kendini sola beğendirmeye çalışıyor. Bu konuda zamânında çok yazmıştım, Medyascope’ta da yayın yaptım. O da işin ayrı bir boyutu. Bu kadar güçlü olan bir hareketin –özellikle HDP’yi kastediyorum– Türk soluna kendini benimsetmeye çalışması, onları yanına çekmeye çalışma konusunda gösterdiği gayretin de bir yığın soru işâreti ya da bir yığın eşitsizliği berâberinde getirdiğini de vurgulamak lâzım. Yani şu âna kadar bu hareketler Kürt hareketine ne kattı? Kürt hareketi bu hareketlere ne kattı? Arasında bir hesap yapacak olursa, çok ciddî bir dengesizlik var; ama o ayrı bir konu. Fakat şöyle bir olay oluyor: Kürt hareketi kendini sola, sol kendini sağa beğendirmeye çalışıyor. Kimse kendi ayakları üzerinde bağımsız gidemiyor, gitmiyor, gidemiyor. Hep birtakım ittifaklara ihtiyaç var. Aslında demokrasi böyle bir şey, tamam; ama buralarda, bu ittifaklarda herkesin kendi kimliğini koruyarak var olabilmesi, bir diğerine bu kadar mahkûm olmaması, diğerinin kendi üzerinde atlayıp zıplamasına göz yummaması gerektiğini düşünüyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.      

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus