Ruşen Çakır’ın izleyicilerle ortak yayını: Muhalefetin adayı kim olacak, kim olmalı?

Ruşen Çakır, izleyicilerle ortak yayınında “Altılı Masa’nın adayı kim olmalı?”, “Aday ne zaman açıklanmalı?”, “Yol haritası nasıl belirlenecek?” sorularına yanıt aradı.

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler. Altılı Masa pazar günü Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezi’nde ikinci tur görüşmelere başlıyor. Pazar öğleden sonra yapılacak. Bir tur bitti. Şu âna kadar çok da fazla bir şey ortaya çıkmadı ve bütün bu süre içerisinde en çok tartışılan husus: “Adayı açıklamak gerekir mi gerekmez mi? Kim olacak, kim olmayacak? Kim kazanabilir, kim kazanamaz?” Bunlarla geçen bir süre oldu. En az 6 ay geçti. Şimdi pazar günü yeni tur başlıyor ve bu turun başlamasından önce, ev sâhibi CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu diğer parti liderlerini tek tek ziyâret etti. Bugün son olarak Meral Akşener’le görüştüler. 2 saate yakın bir görüşme oldu. Hiçbir soruya cevap vermediler ve önemli bir görüşme oldu. Zîra önce Kılıçdaroğlu’nun kendi partisine yönelik “Yanımda mısınız?” çağrısı, ardından Meral Akşener’in “Altılı Masa noterlik yeri değildir” açıklaması ile işler biraz karışır gibi olmuştu ve şimdi pazar günü tekrar bir araya geliyorlar. Neler bekliyoruz? Neler bekleniyor? Ne olabilir? Altılı Masa’nın bugüne kadar varlığını sürdürmesi başlı başına önemliydi; ama çok da büyük bir heyecan yaratmışa benzemiyor. Sizlerin soruları, görüşleriyle bu yayını yapmaya çalışacağız. Bu konuda açıkçası merak ediyorum. Neler bekliyorsunuz? Neler düşünüyorsunuz? Şu âna kadar yaşananlar neye işâret ediyor? Bundan sonra neler olabilir? YouTube’dan benim ve Medyascope’un sayfalarından, oralardaki chat bölümlerinden sorularınızı, yorumlarınızı, eleştirilerinizi dile getirebilirsiniz.

Şunu açıkça söylemek lâzım: Bu yayını yapmadan önce de biraz tereddütlüydüm; çünkü gerçekten Altılı Masa şu âna kadar çok büyük bir heyecan yaratmadı. Beklentileri çok fazla karşılamadı. Ama insanlar en azından dediler ki: “Hiçbir şey yoksa bile en azından 6 partinin lideri bu âna kadar berâber durdular. Bu bile çok büyük bir başarıdır.” Ve biliyoruz ki iktidar, iktidârın sözcüleri, öncelikle Cumhurbaşkanı Erdoğan, tabiî Devlet Bahçeli ve iktidârın o muazzam medya ordusu sürekli olarak Altılı Masa’yı sabote etmeye, dağıtmaya çalıştı, daha da çalışacak. Buna rağmen Altılı Masa hayatta. Altılı Masa’ya yönelik iktidar tarafından en fazla dile getirilen husus mâlûm: Aslında Masa’da yedinci bir ortağın daha olduğu, o ortağın da HDP olduğu, Masa’nın altında olduğu, gizlendiği hep söylendi ve bunun üzerinden Altılı Masa’yı bir şekilde îtibarsızlaştırmaya çalıştılar. Altılı Masa’yı, altılı ganyan gibi lâflarla küçümsemeye çalıştılar. Ama şurası muhakkak ki Altılı Masa’nın varlığı bile iktidârı çok ciddî bir şekilde rahatsız ediyor. Kamuoyu çok büyük heyecanla beklemese de, herhalde iktidar temsilcileri, iktidar sözcüleri Altılı Masa’da neler konuşulduğunu, ne tür tartışmaların yapıldığını, ne tür projelerin geliştirildiğini merak ediyorlar. En sonunda yapılan açıklamalar, şu âna kadar yapılan yazılı açıklamalar gerçekten muhâlefete gönül vermiş seçmenlerde çok büyük bir heyecan yaratmamıştı; ama eminim iktidâr temsilcileri bunu çok ciddî bir şekilde değerlendiriyorlar. 

Sorulara bakalım:

Mustafa Kaya diyor ki: “0-100 puan arasından Ekrem İmamoğlu’nun adaylığına kaç puan ihtimal veriyorsunuz?” Gerçekten çok zor bir soru. Altılı Masa, “altılı ganyan” dedik –ki bilenler bilir, ben gerçekten at yarışlarına meraklıyımdır– Ekrem İmamoğlu’nun favori olmadığını, ama plase olduğunu biliyoruz. Zâten çok da fazla isim yok. En çok dile getirilen isim tabiî ki Kemal Kılıçdaroğlu. Ama özellikle İYİ Parti çevreleri Mansur Yavaş’ı çok ciddî bir şekilde dile getiriyorlar. Mansur Yavaş’ı sâdece Altılı Masa’dakiler değil; Altılı Masa dışındakiler de çok dile getiriyor. Örneğin Ümit Özdağ defâlarca adını verdi, hattâ Mansur Yavaş’ın adaylığını ilk o telâffuz etti, bu da var. Ekrem İmamoğlu’nun adaylığının da bir plase olduğu kanısındayım. Eğer Kemal Kılıçdaroğlu, kendisi aday olmaktan bir şekilde vazgeçerse, şu ya da bu şekilde –ki burada temel kıstas seçilebilirlik olacaktır herhâlde, seçimi kazanabilirlik olacaktır– vazgeçerse, o zaman Ekrem İmamoğlu’nun adı da kesinlikle gündeme gelecektir. Dolayısıyla şöyle diyelim: %50 Kılıçdaroğlu, %25’er İmamoğlu ve Mansur Yavaş diyelim. Böyle bir orta yolcu cevap vereyim.

Şule Samurkaş diyor ki: “Kılıçdaroğlu o Masa’dan kalkarsa ne yapacaklar?” Evet, çok önemli bir soru. Ama şunu unutmamak lâzım: O Masa’dan kim kalkarsa kalksın Masa çok ciddî zarar görecek. Tabiî ki büyük partilerden birisi kalkarsa –büyük parti derken, en çok oy alan, yani CHP ve ardından İYİ Parti–, onlardan birisinin kalkması durumunda çok daha fazla etkilenir; ama herhangi birisinin kalkmasının da etkisi, sembolik olarak da olsa olur. Oylara nasıl yansır bilemiyorum. Ama bu Masa’nın olmazsa olmazları her hâlükârda İYİ Parti ve CHP. Onun dışında diğer dört partinin de tabiî ki bir değeri var; ama esas olarak bu iki parti. Benim görüşüme göre kimse Masa’dan kalkmaz. Kalkanın gidebilecek yeri yok. Cumhur İttifâkı’na mı gidecekler? Cumhur İttifâkı’na Meral Akşener –hep söylerim–, bizim burada yaptığımız yayında bu soruyu sorduğumda, “Ben gitsem seçmenim, tabanım gelmez” demişti. Bunu da herkes biliyor. Dolayısıyla Cumhur İttifâkı’na kimse gitmez ya da gidenlerin çok fazla bir kazancı olmaz diyelim. Kendi başına hareket etmeleri durumunda da, bir kere çok oy almayan partilerin baraj engeli olacak, ittifakla giremeyecekleri için. Onlar için çok riskli olur. CHP ya da İYİ Parti’den herhangi birisinin ayrılması durumunda Meclis’te bir grup kurarlar muhakkak, iki partiden de birisi. Ama cumhurbaşkanlığı seçimine birlikte giremezlerse Erdoğan’a seçimi hediye etmiş olurlar. Dolayısıyla Masa’dan kimsenin kalkacağını sanmıyorum. Herkes birbirine muhtaç durumda. 

“Kılıçdaroğlu bu söylenenlere rağmen ısrarcı olacak mı, yoksa iknâ etmeye çalışır mı?” Burada çok ince bir mesele var. Kimse Kılıçdaroğlu’nun adaylığına potansiyel olarak karşı olduğunu söylemiyor. Ama herhangi bir ismin kendilerine dayatılmasını istemediklerini söylüyorlar — en son Meral Akşener bunu söyledi. Yani Kılıçdaroğlu kendisini önerebilir Masa’da. Masa’da tartışılır. Bir mutâbakat olursa Kılıçdaroğlu aday olabilir. Ama Kılıçdaroğlu’nun, “Aday benim, başka da bir seçenek yok, beni seçmek zorundasınız” diye bir tavır almasından endîşeleniyorlar — ki Kılıçdaroğlu da böyle yapmayacağını söylüyor. Dolayısıyla ortada teorik bakımdan olmayan bir sorundan pratikte bir sorun çıkartıldı — öyle söyleyelim. Kılıçdaroğlu’nun adaylığı hâlâ Masa’da, bana göre ilk seçenek olarak duruyor. Ama aralarındaki tartışmanın, Masa’daki tartışmanın nasıl gelişeceğini bilemiyoruz. 

Bir izleyicimiz demiş ki: “Sedat Peker gibi siyâset dışı gündemlerin konuşulması esas sorunların gündeme gelmesini engellemiş olabilir mi?” Sanmıyorum. Esas sorunları, Sedat Peker’in dile getirdiklerini konuşarak da diğer sorunları konuşabilirsiniz. Zâten Sedat Peker’in dile getirdiği hususların büyük bir kısmı da Türkiye’deki esas sorunlarla doğrudan alâkalı. Bu kadar endîşeye mahal yok. Yani esas sorunlar derken özellikle ekonomi kastediliyorsa, muhâlefetin bunu konuşmayı ve konuşturmayı başarabilmesi gerekiyor. Bunun yolu da sâdece durum tespiti yapmak değil; inandırıcı, iknâ edici birtakım çözüm önerilerini ve bir kadroyu gösterebilmesi olmalı. Bu konuda şu âna kadar çok ciddî bir ilerleme kaydetmiş değiller.

Mersin’deki saldırıyla ilgili bir şey sormuş bir izleyicimiz. Zâten PKK yaptığı açıklamada adı geçen kişinin, resmî açıklamada dile getirilen kişinin ölmediğini, eylemde olmadığını, saldırıda olmadığını söyledi. Burada CHP’yi bir şekilde îtibarsızlaştırmak için alelacele yapılmış bir açıklama var. Belli ki CHP raporunda yıllar önce gazeteci olarak gözaltına alınan bir kişinin adı geçiyor. Daha sonra onun PKK’ya katıldığını devlet tespit ediyor ve bu saldırıda da onun olduğunu varsayarak bu açıklamayı yaptılar. Ama belli ki o olmadığı ortaya çıkıyor. Parmak izleri de tutmamış zâten. Örgütün yaptığı açıklama da o yolda. Ama bunun da iktidar tarafından CHP’yi ve esas olarak da Altılı Masa’yı yıpratmak için kullanıldığını görüyoruz. 

Fikret Eren diyor ki: “Seçim sonuçlarına göre Türkiye’de yaşayıp yaşamayacaklarına karar verecek iyi eğitimli insanların sayısı hayli fazla. Altılı Masa’nın bu gerçekliğe göre ilerlemesi gerekirdi. Umarım fark ederler.” Bu soru tabiî ki Erdoğan’ın geçen söylediği “Süflî amaçlarla ülkeyi terk edenler” sözünü çağrıştırdı. Artık gidenleri geri döndürmek çabasına girmek yerine; gidenleri kötüleme tercihine yöneldi Erdoğan — onu görüyoruz. Kılıçdaroğlu da yanılmıyorsam önümüzdeki hafta Amerika Birleşik Devletleri’ne gidiyor ve orada esas olarak Türk öğrencilerle buluşacağını ve onları mezun olduktan sonra Türkiye’ye geri dönmeye çağıracağını söyledi. İlginç bir durumla karşı karşıyayız. Evet, birçok insanın baktığı yer, aslında tüm Türkiye’nin baktığı yer bu seçimler. Bu seçimlerde iktidârın yani Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını tekrar kazanması hâlinde ülkede kalmayı düşünmeyen epey sayıda insan olduğunu varsayabiliriz. Onları düşünerek nasıl hareket edecekler? İzleyicimiz neyi kastediyor tam anlamadım.

Bir izleyicimiz diyor ki: “Medya üzerinden yapılan çıkışları zararlı buluyorum. Mâdem habire bir araya geliyorlar, diyalogları da ona göre olmalı bence.” Evet, çok isâbetli bu. Dün biz “Ana Haber Bülteni”nde de bunu konuştuk Gökçe’yle. Orada altı kere toplandılar. Hattâ daha fazla toplandılar. Oradan doğru dürüst mesajlar çıkmadı; ama bütün mesajlar doğrudan kamuoyu üzerinden, medya üzerinden, sosyal medya üzerinden veriliyor. Kendi aralarında konuşmadıklarını anlıyoruz sonuçta bunları. Dolayısıyla bugünkü Kılıçdaroğlu-Akşener görüşmesi, 2 saat süren görüşme herhalde artık birtakım şeylerin açık açık konuşulmaya başlandığı bir an oldu. Öyle düşünmek lâzım ve pazar günkü toplantıda artık daha somut konulara, kamuoyunu doğrudan ilgilendiren konulara gireceğini varsaymak lâzım. Bu medya üzerinden konuşmak, doğrudan kamuoyuna hitap ederek ve genellikle de tartışmak, çatışmak, muhâlefete oy vermeyi düşünen insanları gerçekten rahatsız ediyor. 

Ömer Yalçın Timur’dan çok güzel bir soru: “Altılı Masa, Erdoğan’ın çizdiği muhâlefet çerçevesinin dışına çıkmaya neden korkuyor, cesâret edemiyor?” İşte bu en kritik olaylardan birisi. Hâlâ Altılı Masa, Erdoğan’a bakarak kendi yolunu çizmeye çalışıyor. Halbuki Erdoğan’a bakmak yerine Erdoğan’ın kendilerine bakmasını öne çıkartmaları gerekiyor. Bunun da yolu somut olarak birtakım isimlerin, ekiplerin, programların dile getirilmesi, bunların kamuoyuyla paylaşılması ve buradan gündemi belirlemek. Öncelikle de tabiî ekonomi konusu; ama sâdece ekonomi konusu değil. Dış politika, güvenlik gibi konularda da, tabiî ki hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler konusunda da çok somut bir şeyler söylemesi ve bunları kimlerle, nasıl yapacağını anlatabilmesi lâzım. Ama Erdoğan’ın çizdiği sınır içerisinde, “Şunu yaparsak Erdoğan bizi yıpratır mı, şuraya gidersek ne olur, bunu yaparsak ne olur?” diye düşündükleri müddetçe o sınırın içerisinde kalıyorlar ve o heyecânı yaratamıyorlar.

Bir izleyicimiz diyor ki: “Altılı Masa bu kafayla giderse, aday belirlendikten sonra HDP ile diyalog kurabilecek mi? Siyâset diyalog gerektirir.” Bu zâten en kritik konulardan birisi ve deminki soruyla birleştirirsek, Erdoğan’a bakılarak yapılan en önemli hususlardan birisi bu. Çok kritik bir şey. Şu anda genellikle şöyle konuşuluyor: “Şu kişi olursa HDP’liler oy verir, şu kişi olursa HDP’liler oy vermez” şeklinde bakılıyor. Halbuki bir bütün olarak muhâlefetin, bir bütün olarak Altılı Masa’daki muhâlefetin –ki HDP de muhâlefetin içinde, ama Masa’da değil– HDP ile nasıl ilişki kurduğu, kuracağı meselesi önemli. Şu aşamada daha çok HDP ile ilişkiyi CHP yürütüyor gibi. Diğer partiler, İYİ Parti dışındaki Gelecek, DEVA ve Saadet partilerinin de HDP ile bir diyalogları var. Yani HDP ile görüşmeyi reddetmiyorlar. Ama geçen Ali Babacan bir toplantıda da söyledi: “Birbirimizle görüşüyoruz; ama herhangi bir konuda bir işbirliğimiz yok” dedi. HDP meselesini bir şekilde tabiî ki çözmeleri gerekecek. 

Ertan Sağol demiş ki: “Masa dağılırsa eğer, ilk turda Erdoğan %50’yi geçebilir mi?” Masa’nın dağılacağını sanmıyorum. Dağılsa bile Erdoğan’ın ilk turda %50’yi geçebileceğini sanmıyorum. Ancak şöyle bir senaryo olabilir; Masa dağılır ve ayrılanlardan birileri Erdoğan’a destek açıklaması yapar. O zaman da demin söylediğim husus gündeme gelir. O açıklamayı yapanın ardından kendi partisinin seçmeninin önemli bir kısmı gitmeyebilir. Dolayısıyla herhangi bir partinin ayrılıp Erdoğan’a destek vermesi o partinin geleceğini çok ciddî bir şekilde riske atar. Her durumda, ayrılıp destek verseler dahi ya da taraftarlarını serbest bıraksalar da ilk turda Erdoğan’ın, Altılı Masa dağılsa bile kazanabileceğini sanmıyorum.

İsmail Savur demiş ki: “Sizce Altılı Masa için şu an en mantıklı ve en doğru aday –seçilmesi olarak soruyorum– kimdir?” Bu zor bir soru, yani bunun cevâbı yok. Şu andaki kamuoyu yoklamalarına göre bakarsanız Mansur Yavaş, daha sonra Ekrem İmamoğlu. Ama geçen Özer Sencar’la yaptığımız yayında Özer Bey’in dediği gibi, Mansur Yavaş Erdoğan’a karşı kampanyada ne derece başarılı olur? Özer Sencar, “Erdoğan, Mansur Bey’i perîşan eder” demişti. Biraz sert kaçabilir; ama sâdece bugünkü kamuoyu araştırmalarına bakarak konuşmak doğru olmayacaktır. Dolayısıyla burada kampanyanın nasıl olacağı, o kişinin ekibinin nasıl olacağı önemli — yani başkan adayı, cumhurbaşkanı adayı ve yardımcıları kim? Şekillenen hâliyle kabinesi ne? Sloganları ne? Çözüm önerileri ne? Bütün bunların hepsini hesâba katmak lâzım. Bu kişinin performansı nasıl olacak? Seçim mitinglerinde ne yapacak? Televizyon tartışmalarında nasıl olacak? Bütün bunların hepsi çok önemli olacak. Dolayısıyla bugünden, “Kesin şu kazanır, şunun kazanması daha garanti” demek mümkün değil. Kamuoyu araştırmalarına bakarsak da, biliyoruz ki: Kılıçdaroğlu’nun ilk araştırmalarda elde ettiği sonuçla bugün arasında kendisi lehine bayağı bir bir ilerleme var. Daha da ilerler mi bilmiyorum. Ama şu hâliyle bakıldığı zaman tabiî ki Mansur Yavaş, ardından Ekrem İmamoğlu’nun seçilmeleri daha kolaymış gibi gözüküyor. Ama bugün îtibâriyle böyle. Seçim aşamasına gelinip aday açıklandıktan sonra ne olur, nasıl olur? Kestirmek çok zor. 

“Millet İttifâkı’nın adayı kim olursa olsun Erdoğan’dan çok daha iyi olacağı kesinken Altılı Masa’nın belirleyeceği adaya îtiraz edilmesi ne kadar doğru olur?” Şimdi bu îtiraz meselesinde şunu diyen çok var: “Ben muhâlifim, ama şu olursa kesin vermem, sandığa gitmem, ya da Erdoğan’a veririm. Şu olursa ya da şu olmazsa…” Böyle diyenler var. Bunların çok belirleyici olacağını sanmıyorum. Sonuçta bir anlamda bu seçim, neresinden bakarsanız bakın “Erdoğan’a ‘evet’ ya da ‘hayır’ seçimi olacak. Dolayısıyla insanlar bunu düşünerek hareket edecekler. Son 20 yılı düşünerek hareket edecekler. Bu 20 yıldan memnunlarsa, özellikle son yıllardan memnunlarsa Erdoğan’ı seçecekler. Bunun yolu Erdoğan’a oy vererek olabilir ya da sandığa gitmeyerek olabilir. Fakat Erdoğan’ın artık ülkenin başında olmasını istemeyen kişilerin, bir yerden sonra aday kim olursa olsun Altılı Masa’nın saptayacağı isme oy vereceğini düşünüyorum. Tabiî ki buna çok îtiraz eden olacaktır. Tabiî ki “Biz çantada keklik değiliz” diyenler olacaktır. Hepsinin bir haklılık payı var. Ama reel olarak baktığımız zaman, bu îtirazların adayın belirlenmesi sürecinde bir anlamı olabilir. Ama belirlendikten sonra şu olur: Meselâ Selahattin Demirtaş, yerel seçim öncesi Millet İttifâkı’na destek anlamında yaptığı açıklamada, “Bağrımıza taş basarak” demişti, birçok insan istemediği bir isme de bağrına taş basarak oy verecektir diye düşünüyorum. 

Faruk Başaran diyor ki: “Mansur Yavaş aday gösterilirse Kürt seçmene karşı tavrı tasfiye üzerine mi olacak yoksa samîmî mi?” Valla bu konuda ne söylesek yalan olur. Bir tâne, Selahattin Demirtaş ile ilgili bir “inşallah” lâfı etti ve ondan sonra da onun anlamının o olmadığını söyledi. İlginç bir deneyimdi. Çok zor olacak; eğer aday olursa Kürt seçmene yönelecek mi? Nasıl yönelecek? Açıkçası çok emin değilim. Gerçekten kritik bir konu. Açıkçası sırf bunu görmek için bile Mansur Yavaş’ın aday olması ilginç olabilir. Gerçekten kritik. Eğer tüm Türkiye’yi yönetmek istiyorsa, aday olmayı istiyorsa –ki istediğini tahmin ediyorum–, tüm Türkiye’yi yönetme iddiasındaysa, Kürtler’le de bir bağının olması gerekiyor. Bunu kurabilmesi gerekiyor. Ancak bunu yapabilmesi hâlinde seçilebilir diye düşünüyorum. 

Onur Kaçar diyor ki: “Kılıçdaroğlu’na İYİ Parti’den gelen îtirazların sebebi gerçekten seçilebilirlik kriteri mi, yoksa ideolojik sâikler mi?” Kişisel olarak seçilebilirlik öne çıkartılıyor; ama daha çok ideolojik olduğu kanısındayım. Hattâ bâzılarının –Meral Akşener böyle değil ama–, bâzılarının Kılıçdaroğlu’nun Alevî olmasından dolayı da tereddüt ettiklerini düşünüyorum. Bir diğer önemli husus da: Kılıçdaroğlu’nun aday olması durumunda HDP seçmeninin ona oy vermesi –en son Selahattin Demirtaş’ın yaptığımız söyleşide de söylediklerini hatırlarsanız– büyük ölçüde garanti gibi. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi durumunda HDP seçmeninin, “Bizim sâyemizde seçildi, biz olmasaydık seçilemezdi” deme ihtimâli var –ki bu çok olabilecek bir şey–; bundan da rahatsız olduklarını düşünüyorum. Dolayısıyla politik gerekçelerin aslında daha önemli olduğunu; ama kolay olanın seçilebilirlik üzerinden olayı anlatmak olduğunu düşünüyorum. 

İsmail Savur diyor ki: “Altılı Masa’nın aday belirlememesini anladım bir yere kadar; ama en azından bir kadro ve seçim bildirisiyle karşımıza çıkmaları gerekmez miydi?” Evet, gerekirdi. Ama yine bunun da adayla alâkası kesinlikle vardır. Adayın profiline göre bir kadro çıkması söz konusu olacaktır diye düşünüyorum. Yani sâbit bir kadro saptayıp adayı sonra belirlemek biraz zor olur. “Seçim bildirisi” derken seçim bildirgesini kastediyorsunuz herhalde. Bu biraz daha zaman alacağa benziyor. Şu anda elimizde birtakım konularda yapılmış açıklamalar var. Birtakım komisyonlar var çalışan. Ama daha katedecek çok yol var ve aslında çok konuda fikir ayrılıkları var. Yani bu en basit görünen meselelerde bile ciddî fikir ayrılıkları var. Birbirine benzemeyen altı parti söz konusu. Meselâ AKP’den kopmuş iki parti arasında bile çok ciddî şekilde farklılıklar var. Dolayısıyla bu daha zor olabilir.

Mustafa Kaya diyor ki: “HDP ve Demirtaş’ın son dönemde mütemâdiyen özeleştiri yapmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?” Özeleştiri denebilir mi bilmiyorum, ama daha bir uzlaşmacı, açılımcı bir politika izliyorlar diyelim. Bu iyi bir şey; ama Mersin olayında gördük, PKK da üstlendi. Bu tür saldırılar devam ederse işleri çok zor olacak. Murat Yetkin’le bugün bir yayın yaptım, izleyenler görmüştür. Murat da yerinde bir şekilde, tam da Emek ve Özgürlük İttifâkı’nın açıklanmasından bir gün sonra eylemin yapıldığını söylüyor ve HDP’nin barışçıl siyâset üzerinden gitmesinin birilerini rahatsız ettiğini söylüyor. Çok anlaşılır bir şey. HDP’nin ve Demirtaş’ın işi hiç kolay değil. Ama şu hâliyle bakıldığı zaman genellikle pozitif — genellikle diyorum, istisnâlar oluyor ama genellikle pozitif bir çizgide ilerlediklerini görmek mümkün. 

Elif Korhan diyor ki: “Vaktiyle vesâyet kalksın diye ‘Yetmez ama evet’ diyenler şimdi neden konuşmuyor? Bu masa için de en azından ‘Yetmez ama evet’ diyemiyorlar mı? Ben birkaçı dışında seslerini duymuyorum. Bugün yaşadığımız da vesâyet.” Bu “Yetmez ama evet” meselesi acayip bir mesele. Seslerini duymuyorsanız bunların büyük bir kısmının zâten artık toplumda bir etkisi kalmadığı içindir. Yoksa hani sesleri var da bu konuda konuşmuyorlar değil. Birçok konuda konuşmuyorlar. Dolayısıyla bu Masa, yani muhâlefet için “Yetmez ama evet” anlamında okunması ilginç bir şey. Çok da fazla kurcalamak lâzım değil sanki. 

Bir izleyicimiz diyor ki: “Neden sürekli sağ siyâsetin talepleri öne çıkıyor? En azında sola daha yakın bir kişi aday olmalı. Sağcı kadrolar nasıl sağcılar ve milliyetçilerle temizlenecek?” Evet, yani bunu ben daha önce de yazdım, söyledim. Kendini solda gören birisi olarak gerçekten kişisel olarak beni rahatsız ediyor. Bu kadar sağın soldan kendini sürekli kanıtlamasını istemesi durumu var. Aslında sağın çok ciddî bir şekilde –demin HDP için bir izleyicimiz söyledi– özeleştiri yapması gerekiyor. Meselâ AKP’den kopup gelen iki partinin hâlâ yeterince bir özeleştiri yaptıklarına kamuoyunun önemli bir kısmı tam emin değil, iknâ olmuş değil. Sağcılık böyle bir şey daha çok, öyle söyleyeyim. Çok da fazla beni bu konuda konuşturmayın. 

Berkant Çokkorkmaz diyor ki: “Şartların değiştiğini öne sürüp Meral Hanım kendini aday gösterir mi?” Ben açıkçası Akşener’in adaylığının % 0 ihtimal olduğunu düşünmüyorum. Büyük bir ihtimalle olmayacak; çünkü bağlayıcı şeyler söyledi. Ama bir şekilde partisinin içerisinden isteyenler olduğunu da biliyoruz. Daha önce aday olmuş olduğunu da biliyoruz. Kendisi aday olur mu? Sanmıyorum. Eğer Masa’da bir kriz çıkarsa o zaman bir ara formül olarak belki düşünülebilir. Ama şu anda gördüğüm kadarıyla en uzak ihtimal o. 

Mete Demir diyor ki: “Altılı Masa’nın en önemli gündeminin seçim güvenliği olması gerekmez mi? İktidârı kazanması için tek bir yolu kaldı çünkü.” Seçim güvenliğini çalışıyorlar. Komisyon var. Bayağı bir çalışıyorlar. Her parti ayrı ayrı, bir de bütün partiler birlikte çalışıyor. Ama en önemli gündem bu mudur? Çok önemli bir gündem tabiî ki. Bir de seçim güvenliğini, seçim gününün güvenliği olarak almamak lâzım. Seçime giderken Türkiye, nasıl bir ortamda gidecek? Mersin saldırısı bu anlamda çok önemli. “Türkiye bir daha 2015 Haziran-Kasım arasını yaşar mı?” meselesi önümüzde duruyor. 

“Aday belirleme, sorun çözmede yetkin bir kişi değil de, ‘bizden olsun, sizden olmasın’ üzerine kurulu gibi değil mi sizce?” Evet, şu hâliyle bakıldığı zaman biraz öyle, biraz da seçilebilirlik üzerinden konuşuluyor. Ama seçilirse neyi nasıl yapar meselesi çok fazla konuşulmuyor. Esas konuşulması gereken husus bu. Buna da gerekçe olarak; “Ya, iyi birisi, çok da iyi olur, ama seçilemez” diyerek özellikle Kılıçdaroğlu’na îtiraz edenler böyle dile getiriyorlar. 

“Diyelim ki Masa’ya CHP’den Kılıçdaroğlu, İYİ Parti’den Yavaş ismi geldi. Sonra ne olacak?” Masa’nın diğer ortakları da söz söyleyecek. Ama büyük bir ihtimalle CHP’nin dile getirdiği olay — bir eşitlik hâlinde herhalde onda mutâbık kalırlar ya da eğer bir eşitlik durumu olursa daha sonraki sürece bırakırlar. Ama gerçekten zor bir iş. Yani o Masa’da oturmak iyi bir şey olmayabilir. Meselâ şahsen orada olmak istemezdim diyeyim. 

Emre Onur Gürsöz diyor ki: “Altılı Masa, Erdoğan’ın çoğunluk siyâsetinden çıkamıyor. Bu durumda tüm muhâlefeti kapsamasını beklemek çok zor bir görev. Tüm muhâlefeti denklem içine alacak ittifaklar arası ittifak kurması gerekmez mi?” Gerekir diyeceğim; ama bu çok zor. Daha Altılı Masa’da 6 partinin birlikte yol almasında sorunlar yaşanırken, hem ittifâkı kurup bir de ayrıca kurulan ittifaklarla ittifak kurmak filan… bunlar zor işler. Belki o daha sonra, Meclis açıldıktan sonra sandalye sayısına göre olabilir. Ama şu aşamada 6 partinin bir arada olması başlı başına çok önemli. Bir ölçüde de yeterli. Cumhurbaşkanı seçimi için yetmeyeceğini biliyoruz, öyle gözüküyor. O zaman da işte ikinci tura kalma ihtimâli, HDP seçmeninin oy verme ihtimâli vs. devreye giriyor. 

“Adaylar belli olduğunda münâzara olacak mıdır?” Olmayacaktır. Erdoğan zâten aday ve böyle bir tartışmaya girmez. Böyle bir ihtiyaç duymaz. Boşuna niyetlenmeyelim. Ama bu seçimi kaybedip bir sonraki seçime girecek olursa münâzara isteyebilir. Ama şu hâliyle istemez. 

“Acaba ‘6 ayda sırayla üçer ay yöneteceğiz ve 18 ay sonra da Parlamenter Sistem’e geçip seçime gideceğiz’ deseler.” Bu olmaz. Türkiye 20 yıldan çıkıp bir normalleşmeye girecek. Böyle yöntemler çok anlaşılır yöntemler değil. 

Renas Kalkan: “Sizce HDP niye CHP ile ortak aday çıkarsın?” Böyle bir şey yok zâten. Yani HDP’nin Altılı Masa’nın çıkaracağı bir adaya ilk turda olmasa bile ikinci turda oy verme ihtimâli söz konusu. Yoksa ortak aday çıkarma diye bir olay şu âna kadar kimse tarafından dile getirilmiyor.

Deniz demiş ki: “Kılıçdaroğlu’nu İYİ Parti istemiyor ve kendisinin AKP seçmeninden oy alması çok zor. Yavaş’ı HDP veto ediyor. Her kesimden oy alacak İmamoğlu formülü varken işler niye böyle zorlaştırıldı?” Yani İmamoğlu’nun adının eskiye göre çok daha az konuşuluyor olması gerçekten ilginç bir durum. Sâdece Karadeniz’deki o Nagehan Alçı, Ertuğrul Özkök olayıyla bunu açıklamak da çok gerçekçi değil. Normal şartlarda adının daha fazla geçiyor olması lâzımdı. Ben bunu açıkçası anlayabilmiş değilim. Olması anlamında söylemiyorum. Ama bakıyoruz, kamuoyu araştırmalarında da, azalsa bile hâlâ ikinci sırada gözüküyor. Onun için gerçekten ilginç bir durum. 

Çağrı Erdem diyor ki: “ ‘Kılıçdaroğlu kendini dayatıyor’ yerine; ‘Kılıçdaroğlu tüm potansiyel adaylardan daha çok emek veriyor’ şeklinde bir okuma neden yaygınlaşamıyor?” Demek ki Kılıçdaroğlu bu okumayı mümkün kılmıyor. Demek ki halkla ilişkilerinde bir sorun var. Yani onun bir şeylere gayret ediyor olması kamuoyunun onu onun istediği gibi algılamasını tek başına sağlamaz. Şu hâliyle bakıldığı zaman, ana hatlarıyla başarılı bir şey izlediğini kabul etmek lâzım. Ama hâlâ sorunlar var. Dolayısıyla bunları anlamak da, eğer aday olmak istiyorsa ve adaylığını kabul ettirmek istiyorsa ona düşer. Yani onun bu konuda daha çok çalışması gerekir. 

Kül Tigin diyor ki: “Altılı Masa’nın sağduyulu davranmasını ve Kılıçdaroğlu’nu aday göstermesini bekliyorum. TÜSİAD’ın ya da derin devletin adayını dışarıda tutmalılar. Bunu yapacaklarını pek sanmıyorum. Umarım ‘Bay Kemal’ başarır.” “TÜSİAD’ın adayı” derken İmamoğlu’nu, “derin devlet”in adayı derken Mansur Yavaş’ı kastediyor galiba izleyicimiz. Ben öyle olduğunu sanmıyorum. Ama yani derin devletin Kılıçdaroğlu’nu istemiyor olması anlaşılır. TÜSİAD Kılıçdaroğlu’nu istemez mi çok emin değilim açıkçası. TÜSİAD kendi çıkarlarına dokunulmadığı müddetçe herkesle çalışır. Erdoğan’la da çok iyi geçiniyorlar, mâlûm. Dolayısıyla Bay Kemal başarır mı bilemiyorum. 

Emokachi sormuş: “Bugün 6 parti lideri sinemaya gitmeye karar verseler ortak filmi seçmeleri kaç gün veya hafta sürer Ruşen Bey?” Vallahi film seçmekte çok zorlanmazlar diye tahmin ediyorum. Aday seçmekte zorlanmaları aslında anlaşılır bir şey. Ama buradaki kritik nokta: Şu âna kadar aday meselesi hiç Masa’ya gelmemiş. Bu kadar net. Bunu konuşmayı sürekli ertelemişler. Ama tahmin ediyorum bu pazar günü ilk defâ konuşmaya başlayacaklar. 

Bir izleyicimiz diyor ki: “Erdoğan aday olduğunu söylemedi bile. Sâdece ‘kazanacağız’ diyor.” Söyledi, İzmir’de söyledi. “Ben adayım. Bay Kemal, hadi sen de adaylığını açıkla” dedi. İzleyicimiz yanlış biliyor. Aday olması zâten anayasaya aykırı demiş aynı izleyicimiz. Bu çok tartışmalı bir konu ve Yüksek Seçim Kurulu’nun hiç de anayasaya aykırı bulacağını sanmıyorum. Mâlûm, Yüksek Seçim Kurulu’nun durumunu biliyoruz…

Yine Mansur Yavaş’ın Kürtler’den oy alıp alamayacağı meselesi üzerine birtakım yorumlar var. Bu artık hep bildiğimiz bir şey olduğu için çok fazla konuşmaya gerek yok. 

“Erdoğan’ın alacağını söyleyenler neye göre konuşuyor? Ülke nereden nereye geldi. Bir tâne olumlu gelişen bir şey yokken, muhâlefet olan çevremi Erdoğan’ın kaybedeceğine iknâ etmekten bıktım” diyor bir izleyicimiz. Gerçekten bu son günlerde çok popüler oldu. “Erdoğan galiba yine kazanacak” lâfları dolaşıyor. Yurtdışında çok dolaşıyor. Ben bunun mümkün olduğunu şahsen sanmıyorum. Ama şunu söylüyorum, tekrar tekrar söyleyeceğim: “Erdoğan kaybetti, ama kazanan belli değil ve de muhâlefet bu seçimi kazanmak zorunda kalacak” diyorum. Bakalım nasıl becerecekler bunu? Merakla bekliyorum. 

Atalay Mete diyor ki: “İmamoğlu açıklanırsa Kasım’da siyâset yasağı getirecekler.” O zaman ne olacak? Muhâlefet adaysız mı kalacak? Hayır. Yerine başkası aday olacak. Böyle bir şeyi, seçim yasağı getireceklerini açıkçası düşünmüyorum. Ama tabiî Türkiye’de her şey mümkün. İmamoğlu’nun aday olarak açıklanmasını beklediklerini ve yasağı ona göre getireceklerini söylemek… Neyse, burası Türkiye olduğu için her şey mümkün diyelim. Ama İmamoğlu’nun adaylık ihtimâli, başta da söylediğim gibi çok çok yüksek değil. Böyle bir şeyi yaparlarsa da karşısına muhakkak bir aday çıkacaktır. 

“Bu muhâlefet neden erkenden açıklamıyor adayı?” Ben açıkçası çok geç kalındığı kanısındayım. Birçok kişi de acele etmeye gerek olmadığını söylüyor. Ortada bir tartışma bu. Herkesin kendine göre fikri var. Ama bence aday kim olursa olsun, diyelim ki 6 ay önce açıklanmış olsaydı, biz şimdi bugün onu, ekibini, sloganlarını vs.’yi tartışıyor olacaktık. Somut bir şeyleri konuşuyor olacaktık. Hâlâ bir anlamda, bakın 40 dakika oldu, hâlâ bir anlamda havanda su dövüyoruz. Çünkü kim olacağı belli değil. O kişinin kimlerle çalışacağı belli değil. Neler söyleyeceği, neler söylediği belli değil. 

“Altılı Masa neden Almanya’da veya İsrail’de olduğu gibi bir koalisyon sözleşmesi yapmıyor? Hukuken bir bağlayıcılığı olmasa bile siyâseten bağlayıcılığı olacağı kesin.” Bunu yapacaklar, bunu konuşuyorlar. Bayağı dile getiriliyor. Değişik değişik liderler dile getiriyor. Herhalde böyle bir şey olacak. Bir protokol gerçekleştirecekler; ama neleri kapsayacağını şu anda kestirmek mümkün değil. 

Evet, bayağı bir soru oldu, bayağı dinamik bir yayın oldu. Yavaş yavaş toparlayalım.

Bir izleyicimiz demiş ki: “Kazanacak aday peşinde koşmak demek, başka bir popülist lideri parlatmak demektir.” Olabilir. Ama belli yerlerde de bir adayın bir popülaritesinin olması gerekiyor — Türkiye gibi ülkelerde.

“Bu seçimleri de Cumhur İttifâkı kazanırsa, sevgili muhâlif seçmenler bizim muhâlefet partilerini eleştirmemize izin verecek mi, yoksa yine ‘şimdi sırası değil’ mi diyecekler?” Evet, bu çok güzel bir soru. Evet, “Muhâlefeti eleştirmeyi bırakın” sözlerini çok duyuyoruz. Tamam, eleştirmiyoruz diyelim; ama muhâlefetin de bir şeyler yapması gerekiyor, izleyicimizin dediği o. “Eleştirmeyin eleştirmeyin diyorsunuz, sonra kaybederse görürsünüz gününüzü” demeye getirmiş. 

Ülkü demiş ki: “Adayın kim olduğundan daha çok ilkelerin konuşulması gerekmez miydi?” Tabiî ki gerekir, bu çok söylenen bir şey. Ama adayın kim olduğu da çok önemli gerçekten. Adayı görmeden sâdece ilkeler üzerine konuşmak çok anlamlı olmaz bence. İkisini berâber görmek lâzım. 

“Millet İttifâkı ve göstereceği adayın bu kadar çok tartışılıyor olması milletin bu ittifâka çok önem verdiğini mi gösteriyor?” Bir kere bu Millet İttifâkı değil, orada kafalar karışmasın. Bu Altılı Masa. Altı parti birden Millet İttifâkı içerisinde yer alacağını söylemedi; ama Altılı Masa’nın adayının bu kadar çok konuşuluyor olması tabiî ki önem veriliyor olmasından ve kazanma ihtimâlinin teorik olarak daha yüksek olmasından — burası doğru. 

Bir izleyicimiz demiş ki: “AB ve diğer ülkeler için en uygun aday Erdoğan ve bu süreç devam edecek.” Sanmıyorum. Yani buna AB’nin, ABD’nin Türkiye’deki seçimlere tabiî ki etkisi olur; ama belirleyebileceklerini sanmıyorum. Çünkü belirleyecek olan toplumun kendisi. Bu ülkenin vatandaşları, seçmenleri, yani sizler belirleyeceksiniz. O zaman boşuna sandığa gidiyoruz demektir. Böyle düşünmek çok isâbetli değil. Tabiî ki bir önemi var; ama onların belirlediği bir şey değil. 

Evet, noktayı koyuyorum. 45 dakika boyunca konuştuk. Çok da güzel oldu. Bir soru daha var ama çok ileriye dönük olduğu için onu geçelim. Burada noktayı koyuyoruz. Çok verimli bir yayın oldu. Hepinize çok teşekkürler. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus