Ruşen Çakır’ın izleyicilerle ortak yayını | Altılı Masa’da ikinci tur: Beklentiler ve gerçekler

Altılı Masa, ikinci tur toplantılarına dün (2 Ekim) Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ev sahipliğinde başladı.

Liderler, dokuz konuda politika çalışma grupları oluşturulmasına karar verdi.

Altı liderin imzasıyla açıklanan toplantı bildirisinde belirlenecek ortak cumhurbaşkanı adayının 13. cumhurbaşkanı olacağı, Meclis çoğunluğunun kazanılacağı ve seçimden sonra da güçlü kurumlar oluşturulacağı taahhüdünde bulunuldu.

Ruşen Çakır, izleyilerle ortak yayında Altılı Masa’dan beklentileri ve gerçekleri değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Dün yine sizlerle Demirtaş konusunu konuştuk. Bugün, dün de söylediğim gibi Altılı Masa’yı konuşmak üzere bu yayında birlikteyiz. Altılı Masa ikinci tur görüşmelere başladı. Dün CHP Genel Merkezi’nde yapıldı ve elimde üç sayfalık bir metin var. Bunun dışında fazla da bir şey yok. O metinde neler var? Neler bekleniyordu, neler karşılandı? Beklentilerin ne kadarı karşılandı, ne kadarı karşılanmadı? Bu yayın boyunca sizlerin soru, yorum ve eleştirilerinizle bunları ele almak istiyoruz. Benim ve Medyascope’un YouTube sayfalarından, chat butonlarından mesajlarınızı iletebilirsiniz ve bu yayını hep birlikte canlı olarak yapacağız. 

Evet, ilk toplantısı 12 Şubat 2022’de Cumhuriyet Halk Partisi’nde olmuş. Bayağı bir zaman geçti ve şimdi dünkü toplantı oldu. Ne oldu şu âna kadar? Şu âna kadar olan, açıkçası, Altılı Masa’nın dağılmaması oldu. Onun ötesinde, taraftarlarının, kendini muhâlefette görenlerin çok da fazla heyecanlanacağı bir şey çıkmışa benzemiyor. Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem mutâbakatı çıktı; ama hâlâ meselâ bir aday yok.

Bir izleyicimiz sormuş, diyor ki: “Altılı Masa, ‘Adayı henüz konuşmadık’ dedikçe komik duruma düşmeye başladı. Katılır mısınız?” Komik demeyelim de, güvendiğim bir kamuoyu araştırmasında muhâlefete yakın seçmenin hatırı sayılır bir bölümü adayın açıklanması için erken olduğunu söylemiş — yıpratılması endîşesinden dolayı. Ben buna katılmıyorum şahsen; ama bayağı sayıda, muhâlif olarak görünen kişiler, adayın seçim takvimi belli olduktan sonra açıklanmasını tercih ediyorlar. Fakat aday üzerinde bu kadar çok spekülasyon varken, Altılı Masa’da bu konunun hiçbir şekilde konuşulmuyor olması gerçekten yadırgatıcı. En son bugün Kemal Kılıçdaroğlu, “Seçim takvimi açıklansın, iki gün içerisinde adayımızı açıklarız” dedi. Şimdi kendilerini böyle bir şeye bağladılar. Seçim takviminin açıklanması ne kadar zaman alır bilmiyorum; ama bu yıl bitene kadar olmayabilir. Dolayısıyla biz adayı görmeyebiliriz. 

Sorular, yorumlar şimdiden gelmeye başladı.

Meselâ Furkan Biçer sormuş: “ ‘Adayı konuşmadık’ diyorlar, ama sizce bu doğru mu? Bence konuşuyorlar arkada ve anlaşamıyorlar şu anda.” Sanmıyorum. Bunda anlaşamama ihtimâlini gördükleri için de konuşmuyor olabilirler — bunu hesaba katmak lâzım. Altılı Masa şu âna kadar sorun çıkartabilecek alanlara mümkün olduğu kadar girmemeye, yani tehlikeli sularda yüzmemeye çalıştı. Dün yapılan toplantıdan çıkan metnin ilk sayfasına baktığımız zaman, şimdi şöyle bir husus var — tam da adaylık meselesiyle alâkalı aslında: “Bu ilk toplantıda yaklaşan seçim takviminin ve artan toplumsal beklentinin bilincinde olarak…” Yani bir toplumsal beklenti var; ama “…bunun bilincinde olarak iki temel konuyu ele aldık” diyorlar. Bu konulardan hiçbirisi aday değil. Birincisi: “Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme’e geçiş sürecinde yol haritası” — ki bu önemli; ama bugün en çok beklentinin burada olduğunu açıkçası sanmıyorum. İkincisi: “Ülkenin önemli temel politik alanları için ortak bir çalışma grubu kurulmasına, halkımızın menfaatleri doğrultusunda ortak politikalar belirlenmesine ve bu politikaların ortak taahhütlerimiz olarak kamuoyuna îlân edilmesine karar verdik.” Şimdi bu da bir gelişme tabiî, ama niye bu zamâna kadar buna karar vermedikleri de bir soru işâreti. Zâten birlikte hareket ediyorsanız, bu konuda daha 12 Şubat 2022, hadi diyelim ki Mart ya da Nisan ayındaki toplantıda da karar verilmesi pekâlâ mümkündü. Bu temel politikalarda da zâten bildiğimiz her şey var: “Hukuk, adâlet ve yargı, kamu yönetimi, şeffaflık, denetim vs. ekonomi, finans ve istihdam, sektörel ve bölgesel konular, bilim ve teknoloji, eğitim ve öğretim, sosyal politikalar, dış politika, güvenlik, savunma.” Yani bir tür hükûmet programı gibi, bunun üzerinde çalışacaklar. Şubat’ta başlayan bir yolculuğun, Ekim ayında bu konuları hazırlamaya başlaması bence geç kalmış bir şey. 

Şimdi sorulardan ve yorumlardan gidelim. 

Metin Eksen demiş ki: “Altılı Masa toplantılarının artık ayda bir yerine 15 günde bir yapılacağı açıklaması sizce seçime az zaman kaldığını gören liderlerin panikle almış olduğu bir karar mıdır? Yoksa liderlerin halledilmesi gereken konuların çok olduğunu ve bunun çok zaman alacağını sonunda ciddîye almaları mıdır?” İkincisi bence. 15 günde bir toplanmak… yani şöyle bir şey de var açıkçası: Günümüzde artık herkesin illâki hep bir araya gelmesi de gerekmeyebilir. Pekâlâ online olarak da toplanabilirler. Ama bâzı konularda hızlı bir şekilde karar alıp bunları da kamuoyuna duyurmalarında bence yarar var. Meselâ şöyle bir husus var — dünkü açıklamada çarpıcı bir şey: “İktidârın yarattığı yozlaşma öyle bir boyuta ulaşmıştır ki borsa manipülasyonlarıyla bir avuç yandaşın zengin edilerek, küçük yatırımcının yok edilmesi dâhi bu dönemde yaşanmıştır.” Şimdi tamam; ama bu olay üzerinden zaman geçti. Değişik muhâlefet partileri bu konuda açıklama yaptı; ama ânında, bu olay olduğu zaman partilerin liderleri ya da altı partinin ekonomik kurmayları bu konuyu ânında açıklasaydı çok daha etkili olurdu bence. Şimdi üzerinden zaman geçiyor. Artık siyâsette saatler önemli. Üzerinden birkaç gün geçmiş. İnsanların belki, “Hangi spekülasyon? Nedir?” diye düşünmeleri gerekecek. Siz ânında bu olay olduğu zaman, borsa birden çıkıp bir düştüğü zaman ve Bakan Nebati’nin, “Hadi borsaya yatırım yapın” açıklamasını da göstererek bunu o târihte yapsaydınız çok daha etkili olurdu. Şimdi buluşmaların 15 günde bir olacak olması, bu tür konularda daha sık birlikte açıklama yapacakları anlamına geliyor. Ama şunu da özellikle vurgulamama izin verin: Bu metinler çıkıyor, dağıtılıyor ve biz gazeteciler de bunları kullanıyoruz. Sizler de belki bakıyorsunuz, belki kısa kısa alıntılar görüyorsunuz vs.. Bunların insanları etkileyebilmesi için bir şeyler lâzım. Bu metinleri böyle dağıtmakla olacak bir şey değil bence. Artık bu toplantıların ardından altı lider medyanın karşısına çıkıp, kendilerinin buradaki metni anlatmasında bence bir yarar var. Yani çıksınlar, diyelim ki sırayla okusunlar ya da birisi bir şeye değinsin birisi başka bir şeye değinsin ya da metni yollasınlar, metinden sonra gazetecilerin sorularına cevap versinler. Metinden hareketle sorular sorsun insanlar, onlar da cevap versin. Biraz dinamizm olur. 15 günde bir toplanacak olmak tabiî ki dinamizm anlamına geliyor ve bu anlamda pozitif bir gelişme. Ama 15 günde bir toplanıp yine aynı yöntemle yapacak olurlarsa, bu kendi aralarındaki birtakım sorunları çözmekte yardımcı olabilir; ama kamuoyunun beklentilerini karşılamakta ne kadar yardımcı olur açıkçası emin değilim. 

Ahmet Erden diyor ki: “Bence İYİ Parti, HDP’nin desteğiyle kazanacak bir adaya sıcak bakmıyor olabilir. Böyle bir durumda pek çok denge değişir. Bu konuda sizin görüşünüz nedir?” Ben bunu zâten birkaç kere dile getirdim. Burada HDP konusundaki îtirâzın en önemli nedeni ya da başkan adayları konusundaki tartışmaların gerisinde yatan, HDP desteğiyle seçilmiş aday fikrine bâzılarının antipatik bakması. 

Murat Çağlar Kavaklı: “​Altılı Masa’nın sürenin ne kadar daraldığı konusunda bir fikri var mı acaba? Seçmen olarak Parlamenter Sistem’in geri getirileceği dışında ortaklaştıkları başka vaatlerini ne zaman duyarız?” Evet, hep bunu konuşuyoruz. Aylardır bunu konuşuyoruz. Daha da konuşacağa benziyoruz. Bu komisyonlar toplanacak, bu komisyonlardan birtakım şeyler çıkacak. Şimdi ne çıkacağı önemli, bunların kamuoyuna nasıl anlatılacağı da önemli ve bir de tabiî ki şu husus çok önemli: Aday belli olmadığı zaman bunlar genellikle teorik kalıyor. Şimdi siz diyelim ki buradaki konulardan birisini, ekonomide finans ve istihdam sorunu hakkında çözüm önerileri geliştirdiniz. Bunu kim anlatacak? Yazılı olarak yazdınız diyelim ki ekonomi kurmaylarından birileri anlatacak. Ama meselâ diyelim ki birinin, meselâ Mansur Yavaş’ın aday olduğu kesinleşti. Bunu Mansur Yavaş’ın anlatması başka, “Beni seçerseniz Altılı Masa’nın bileşenleri olarak, ben de onların başkan adayı olarak ekonomide şunu şunu vaat ediyorum” demesi çok daha farklı olacak. Yani burada varılacak mutâkabatın bir seçim kampanyası malzemesi olması lâzım. Onun için de Altılı Masa’nın seçim için çalıştığını gösteriyor olması lâzım. Henüz o konudan epey uzağız. 

Doğan Özkan: “Altılı Masa kapsayıcı bir muhâlefet oluşturacak mı, yoksa kutuplaşmayı kabul edecek mi?” Etmeyeceğe benziyorlar. Kutuplaşmayı kabul konusunda özellikle Kılıçdaroğlu’nun helâlleşme açılımları bu anlamda önemli. Fakat Kürt meselesi konusundaki tutukluk hep bir şeylerin eksik kaldığını da gösteriyor. Ama “kapsayıcı muhâlefet” derken, genellikle AKP’den ve MHP’den koptukları varsayılan, kopacağı varsayılan kararsız seçmeni kazanmak gibi bir dert daha fazla öne çıkıyor gibi. Halbuki onun dışında kendi tabanlarını da bir şekilde hareketlendirmeleri lâzım. Kendi tabanlarını hareketlendirmenin yolu kutuplaştırmayı tırmandırmak değil; tam tersine bu hareketin, bu birliğin Türkiye’de bir kardeşliği yeniden tesis edeceği iddiasıyla olabilir diye düşünüyorum. 

Abdülvahit Gezer: “Altılı Masa’nın ortak politika üretmek için bir ortak irâdeye sâhip olduğunu düşünüyor musunuz? Ekonomi ve göç gibi konularda üzerinde uzlaşacakları bir ajandayla gelebilirler mi seçmen karşısına?” Evet, çok kritik bir konu bu. Altı parti var. Altı partinin birçok konuda çok temel farklılıkları da var. İşte siyâset de bunun için var. Böyle bir şey, Türkiye’de ender olan bir birliktelik hayâta geçirildi. Liderlerin böyle bir sorumluluğu ve görevleri var. Bütün bu anlaşmazlıkların olduğu yerlerde birleşebilecekleri noktaları nasıl bulacaklar, nerelerde mutâbık kalacaklar? İzleyicimizin söylediği gibi, bu irâdeyi hayâta geçirip geçiremeyecekleri… kritik olan bu. Ama şu âna kadar bu Masa’nın dağılmadan gelmiş olması, bunun yapılabileceğini gösteriyor. Fakat tabiî burada aday ve ekip meselesi tekrar öne çıkıyor. Siz şimdi birtakım politikalar saptarsınız, bunları açıklarsınız ortak politikalar diye; ama iş başına geldiğinizde onu icrâ edecek olan kişiler şu ya da bu şekilde bu politikaların dışına çıkabilir. O zaman ne olacak meselesi de var. Yani şu anda ortak politika saptamak bir yere kadar zor, ama mümkün. Seçimi kazanmak zor, ama mümkün. Ondan sonra da bu politikaları hayâta geçirmek zor ve orada yaşanacak sıkıntılar daha sonra hallolacak, bunlar gerçekten çok kritik noktalar, çok kırılgan noktalar ve iktidar da zâten hep bu kırılganlıklar üzerinden oynuyor. 

Yaman Öğüt diyor ki: “Açıkçası Kürt meselesi hiç ele alınmamış diye anladım ben. Ülkenin en can alıcı meselesi konu bile olmamış sanki.” Evet, çıkan metinde bunu pek göremiyoruz. Ne olabilir meselâ? Hukuk, adâlet ve yargıda kısmen vardır. Dış politika, güvenlik dedikleri yerde, güvenlik bağlamında vardır. Ama temel hak ve özgürlükler konusuna bir madde açılmadığı için, hukuk, adâlet ve yargıda olduğunu varsayabiliriz. Kamu yönetiminde var mıdır çok emin değilim. Evet, şu hâliyle görüldüğünde yok. Metinde de zâten buna gönderme yapabilecek herhangi bir şey yok. Meselâ, “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’i tesis edecek Meclis çoğunluğunu kazanacağız” diyor. Bu Meclis çoğunluğunu kazanmaktan bahsederken HDP’yi de bunun içerisine katıyor mu katmıyor mu o da belli değil. Aslında çok müphem ifâdeler var. Kürt meselesinin konuşulmadığı, en azından şimdilik konuşulmadığı muhakkak. Ama bir şekilde konuşmak zorunda kalacakları da muhakkak. Aday çıktığı zaman, aday belirlenip kampanya yapmaya başladığı zaman da bu konuya değinmesi kaçınılmaz, şöyle ya da böyle. Neyi, nasıl ele alacağını bilmiyoruz; ama yokmuş gibi davranılabilecek bir konu değil. Özellikle ikinci tura kalması durumunda. 

Bir izleyicimiz diyor ki: “Cumhurbaşkanlığının kazanılıp Meclis’in kaybedilmesi durumunda nasıl bir tabloyla karşı karşıya kalırız sizce?” Şu hâliyle bakıldığı zaman çok zor olmaz. Şu anda Meclis çoğunluğunun Erdoğan’da olması onun çok da fazla işini kolaylaştırmıyor — zâten işi kolay. Başkanlık Sistemi’nde birçok şeyi kararnâmelerle vs. yapabiliyor. Ama şunu da söyleyeyim: Böyle bir ihtimâl çok telâffuz ediliyor. Tersten söyleyenler de var. “Meclis çoğunluğunu muhâlefet kazanıp, Erdoğan tekrar kazanırsa” diyenler de var. Ben böyle bir şey olacağını açıkçası sanmıyorum. Yani kim kazanırsa iki tarafı birden kazanacaktır. Ama Meclis çoğunluğu anayasayı değiştirmeye yetecek bir çoğunluk olmayacaktır — onu özellikle vurgulamak lâzım. Böyle bir durum çıkarsa, diyelim ki muhâlefetin cumhurbaşkanı adayı kazandı ve Meclis’te de AKP+MHP çoğunlukta: Biraz işler karışır. Sert bir muhâlefet olur; ama orada işte cumhurbaşkanının kim olduğu ve nasıl bir tutum takınacağı etkili olur. Şu hâliyle baktığımız zaman, Türk tipi başkanlık sisteminde Meclis istese de Başkan’ı çok fazla engelleyemiyor. Ama bu iktidârın devlet içerisindeki kadrolarından yerlerini tutanlar, bu süreç içerisinde Meclis’teki muhâlefete destek verirse, işte o zaman kaotik bir durum olabilir. Normal şartlarda cumhurbaşkanlığını kazanan tarafın eli çok daha güçlü olur. Şu hâliyle maalesef Meclis ikinci plana itilmiş durumda.

Saniye Özbey demiş ki: “Aday belirlenip açıklansa bile –kim olduğundan bağımsız olarak– iktidar, kampanyasını bunun üzerinde kurup, diğer hiçbir programın konuşulmasına izin vermeyecekleri bir gündem yaratmaz mı?” Yaratmak isteyebilir; ama yaratamaz. Önemli olan iktidârın ne yaptığı değil sizin ne yapacağınız. Diyelim ki Mansur Yavaş aday oldu ve Özer Sencar’ın dediği gibi Erdoğan Mansur Yavaş’ı perîşan etmek için elinden geleni yapıyor. Mansur Yavaş onları hiç ciddîye almayıp, sâdece ve sâdece ekibini ve yapacaklarını anlatırsa, sâkin olursa, Erdoğan’ın çekmeye çalıştığı kavgadan kaçarsa bence başarı şansı olur. Aynı şekilde Kılıçdaroğlu, İmamoğlu, Meral Akşener… her kim olursa olsun. İktidârın aday yıpratmaya yönelik bir harekâta girişeceği muhakkak. Bunu hepimiz bekliyoruz. Ama bunların bir yerden sonra çok da fazla etkili olmadığını görüyoruz. Bunlar ne zaman etkili oluyor? Rakip olan kişi bu kavgayı kabul ederse. Bunun örneği de Muharrem İnce’dir. Muharrem İnce, Erdoğan’la bilek güreşi yapmaya kalktı ve kaybetti — o kadar açık. 

Çiğdem Çetemen: “Sizce seçim târihi ne olacak? Mayıs ayı ağır mı basıyor?” Vallahi ben artık seçim târihi söylemiyorum. Bence Türkiye’de çoktan seçim olması gerekirdi. Erdoğan nedense geciktire geciktire… bence yanlış yapıyor. Kimilerinin iddiasına göre son dönemde toparlamaya başladı, böyle söyleyenler var. Ben bunun mümkün olacağını sanmıyorum. Ne kadar gecikirse, Erdoğan için yenilgi o kadar ağır olacak diye düşünüyorum. Tabiî muhâlefet onu ikram etmezse. Şu hâliyle bakıldığı zaman Mayıs ayı ilk akla gelen aylardan birisi. Onu özellikle söylemek lâzım. Çok ince hesaplar yapılıyor bu konuda. Yok okulların açık olması vs. filan gibi. Onları çok fazla tâkip etmedim. Bir şekilde ama, 9 ay, zâten az bir zaman kaldı. 

Hikmet Durukanoğlu diyor ki: “Neden adayın belirlenmesinde önseçim uygulanmaz ve basın olarak neden bu sorgulanmaz? Biz ülke olarak neden önseçimi tartışamıyoruz?” Çünkü bizde önseçim de bambaşka bir şey. Meselâ partilerin delege sistemleri de bambaşka. Önseçim olursa nasıl olacak? Bu da bambaşka ve önseçim denen olayı, eğer Altılı Masa’ya tâbi olan, meselâ üyelerinin oy kullanacağı bir şey olarak düşünürseniz, o zaman daha fazla oy alan partilerin gücü daha fazla olur. Bunu da daha az oy alan partilerin, az oy alması beklenen partilerin kabul etmesi çok beklenemez. Açıkçası olacağını sanmıyorum. Bunu gündemlerine bile almış olduklarını düşünmüyorum. 

Kadri İnce demiş ki: “CHP’nin neo-liberalizm karşıtı söylemine baktığımızda, DEVA ile ortak ekonomik bir söylem üretilmesi mümkün mü? Çünkü halk ekonomi alanında çözüm bekliyor ve bu oy tercihinde ciddî bir etken seçmen için.” Olabilir, ama uzlaşma yolunu da bulurlar. Çünkü her şeyden önce ekonomide çok büyük bir hasar var ve bunun düzeltilmesi, onarım gerekiyor. En azından onarım noktasında anlaşırlar ve bu da ilk aşamada bence onlar için yeterli olur.

Onur Görken Ermeral: “Meral Akşener’in çıkışı sonucu Altılı Masa’nın siyâsetsizliği son bulur diyebilir misiniz?” Burada siyâsetsizlikten ne anladığımıza bakmak lâzım. Meral Akşener’in son çıkışında siyâset yoktu. Daha doğrusu Altılı Masa arasındaki bir iktidar mücâdelesinin yansıması vardı. Ama Meral Akşener hâlâ ülke geneline yönelik siyâsî söylemlerden bilinçli bir şekilde kaçınıyor ve bunu yaptığı ölçüde de İYİ Parti’nin merkez sağda önemli bir odak olmasını da engelliyor. Engellemek için yapmıyor tabiî; ama sonuçta buna yol açıyor ve son kamuoyu araştırmalarında İYİ Parti’nin yükselişinin durmasını, hattâ gerilemenin gözlemlenmesini de ben buna bağlıyorum. Meral Akşener, siyâseti çok dar bir alanda yapmayı tercih ediyor. Çok daha geniş bir alanda yapmaktan imtinâ ediyor, kaçınıyor. Özellikle Erdoğan’la çok sert kavgalara girmekten kaçınıyor. Sert kavgaya girmese bile, daha önemli bir demokrasi vizyonunu sunabilir. Daha merkezde, çoğulcu bir perspektifi sunabilir. Dolayısıyla Akşener’in çıkışı Altılı Masa’daki suskunluğu bir ölçüde gidermiş olabilir; ama ülke genelinde Altılı Masa’nın siyâsî müdâhalelerinin önünü açmış gibi görmüyorum ben açıkçası.

Berk Çirişçi: “Altılı Masa’nın ya da altı partinin ortak açıklamaları başlarsa, milletvekili seçiminde bundan en iyi ve en kötü hangi partiler etkilenir? Kimlerin bu ortaklıktan oyları artar, kimlerin azalır?” Evet, bu önemli bir soru. Daha güçlü olan partilerin oylarının daha fazla artması söz konusu olabilir. Genellikle böyle oluyor. Gücün etrafında toparlanma oluyor. Ama az oy alan partiler de masada yaptıkları pazarlıklardan hareketle kendilerine birtakım iktidar alanlarını açabiliyorlar. Ama şu hâliyle kamuoyu araştırmalarına baktığımız zaman, en son benim baktığım araştırmalarda şöyle bir görüntü var: CHP %20’nin üzerinde bir oy alıyor, İYİ Parti CHP’nin yarısı kadar alıyor, diğer dört partinin toplamı İYİ Parti’nin yarısı ediyor mu çok emin değilim. Böyle bir ilginç bir durum var ortada. Sonuçta birlikte hareket edilmesinden, kamuoyu araştırmalarına göre az oy alan partilerin oylarının artmasından ziyâde, İYİ Parti ve CHP’nin oylarının daha da artmasını bekleyebiliriz. Tabiî burada başarısız programlar ortaya çıkarsa, kamuoyunu heyecanlandırmayacak önermeler çıkarsa, CHP ve İYİ Parti’den oy kayıpları anlamına gelecektir bu. 

Feyzi demiş ki: “Özer Sencar’ın da dediği gibi, ikinci tura kalan bir seçimde muhâlefetin işinin epey zorlaşacağını düşünüyorum. Ne dersiniz?” Şimdi bir Brezilya örneği var. “Lula kazanır” denildi. Yanılmıyorsam %48 civârı bir oy aldı; ama ikinci tura kaldı. Şimdi Bolsonaro’nun kazanma ihtimâli olduğu söyleniyor. Çünkü şu anda iktidar da onun elinde. Acayip popülist bir isim. Birçok şeyi kullanabilir ve bir aya yakın bir zaman var. O arada arayı kapatıp öne de geçebilir deniyor. Türkiye’de de eğer ilk turda diyelim ki Brezilya gibi bir şey olsa, %48’e %45 filan gibi bir şey olsa, herhalde muhâlefet ciddî ciddî endişelenecektir Erdoğan’ın yeniden kazanabilmesinden. Evet, ilk turda bitmesi tabiî ki herkes için en kolay yolu; Erdoğan için de böyle; ama şu âna kadarki kamuoyu araştırmalarının hiçbirisinde Erdoğan’ın ilk turda %50+1 oyu alabileceği gözükmüyor. Buna karşılık bâzı muhâlefet adaylarının, özellikle Mansur Yavaş’ın kazanabileceği gözüküyor. Tabiî ki bugünkü kamuoyu araştırmaları, yarın yapılacak seçime birebir denk gelmez; ama gerçekten çok hassas ve bunların nasıl ölçülebileceği, nasıl rasyonel bir yol bulunacağı meselesi gerçekten zorlu bir iş. 

“Zafer ve Memleket Partisi ittifâkı görebilir miyiz yakında?” Görürüz, mümkündür. Ama ne işe yarar çok emin değilim. %7 barajını aşmalarına yeteceğini sanmam. Başkalarını da katabilirler. Yine çok zor olur; ama birlikte hareket etmeleri ihtimâli hep bir şekilde var. 

Ali Kartal: “Kürtler Erdoğan’a oy verir mi Ruşen Bey?” demiş. Zâten veren Kürtler var, çok sayıda Kürt var. Yani Kürtler’in hepsi HDP’ye oy verir diye bir şey yok. En büyük ikinci parti şu anda AKP; hattâ bâzı yerlerde birinci parti. Dolayısıyla zâten veriyorlar. Daha fazla da verebilirler. Ama Erdoğan’ın Kürtler’i kazanma yolunda ne yaptığına bakmak lâzım. Şu anda bir şey yapmıyor. Bir beklenti: Abdullah Öcalan’ı devreye sokmak — ki bu konuda saat 18.00’de bir yayın yapacağım. Orada, Erdoğan’ın Öcalan beklentisinin çok da gerçekleşmeyebileceğini anlatacağım. Kaldı ki Öcalan desteğini alsa bile, yerel seçimde alır gibi oldu, pek de bir işe yaramamıştı. 

Devrim demiş ki: “Yeni sosyal medya yasası üzerinde muhâlefetin kampanya yapması gerekiyor. Ne yapıyorlar?” Îtiraz ediyorlar. Herkes îtiraz ediyor. Ama sonuçta fazla bir şey değişmeyecek. Tabiî ki yeni sosyal medya yasası seçim düşünülerek yapılan bir şey. Zâten engelli olan bir yer iyice engelli hâle getirilecek. Ama zâten engellere rağmen yolunu bulabilen bu mecrâ, yolunu yine bulacak. Tabiî biraz daha zorlaşacak; ama bu tür yöntemlerle bu işi çözebileceklerini düşünüyorlarsa bence yanılıyorlar. 

Mehmet Peker: “Muhâlefetin cumhurbaşkanı adayıyla birlikte ekibi de aynı anda açıklanır mı sizce? Yoksa yine yardımcıları, bakanları vs. bilmeden adaya mı oy vereceğiz?” Sanmıyorum, öyle olmayacak. Açıklanacak diye düşünüyorum ve “yol haritası” filan derken aslında bunu da kastediyorlar. Ana hatlarıyla bâzı konuların kimlerde olacağını da herhalde oturup, tartışarak pazarlık edip –pazarlık lâfını burada kullanmakta hiçbir sakınca yok– bunları belirleyeceklerdir ve biz sâdece adayı değil; yardımcılarını, birtakım kilit yerlerdeki kişileri ve belki de bâzı yüksek bürokratların adlarını da, yani seçimin kazanılması durumunda atanacak isimleri de öğreneceğiz. Başka türlü yapmaları çok abes olur. Şimdi, Muharrem İnce’ye soruluyordu, “Ekibiniz nerede?” diye, “Var; ama ikinci tura saklıyorum” demişti. İkinci tur olmayınca da ekibini göremedik. Galiba ekip de yoktu ortada ve onun o fiyasko sonucu almasında da bence –kendisi çok başarılı olduğunu söylüyor; ama bence bir fiyaskoydu– ekipsiz çıkması ve kendini Erdoğan’ın karşısına tek çıkartmasının çok fazla etkisi olmuştu. Bu hatâyı bir daha yapacaklarını sanmıyorum. Bir de tabiî Muharrem İnce’den önce, “Ekmek için Ekmeleddin” skandalı var; o bambaşka, çok daha vahim bir olaydı. Herhalde bu sefer öyle olmayacaktır. Herhalde birileri bunu söyleyecektir ve bir mutâbakat oluşacaktır. 

Uğurcan Akçadağ diyor ki: “Bâzı kesimlerin Masa’dan demokrasi mânâsında hayli beklentileri var. Siz Masa’daki partilerin Türkiye’ye bir demokrasi vizyonu sunabileceğini düşünüyor musunuz?” Düşünüyorum. Kolay olmayacak; ama demokrasiden başka çârelerinin olmadığını herhalde görmüşlerdir. Bu son dönemde, özellikle Başkanlık Sistemi’yle berâber yaşananlara bakınca, özellikle de oyları çok fazla olmayan partiler, en büyük ihtiyaçlarının çoğulcu demokrasi, hukuk devleti olduğunu herhalde görmüşlerdir. Dolayısıyla demokrasi artık bütün bu partilerin ortak müştereki olmak zorunda. Tabiî ki her birinin birtakım rezervleri filan olabilir; fakat burada demokrasi, temel hak ve özgürlükler ve hukuk devleti vurgusunun bu Masa’nın kimyasını oluşturması gerekiyor. Aksi takdirde Erdoğan’ı değiştirip yerine yeni bir Erdoğan koyarak nereye kadar gidecekler? Bir de yeni bir Erdoğan koyarlarsa, o Erdoğan kendilerinden de hesap sorar, kendilerini de yasaklar vs.. Dolayısıyla hani isteseler de istemeseler de demokrasiye mecburlar — öyle söyleyelim. 

“Eğer altı parti çok sık ortak açıklamalar yaparsa, gerçekten de adı geçen üç adayın herhangi birisinin gerçek aday olduğunun önemi kalmadan muhâlefet kazanır mı? Bu durumda Kılıçdaroğlu, kesin aday olur mu?” Anladığım kadarıyla şunu diyorsunuz: Politikalar anlatılsın vs., ondan sonra o politikalarla kamuoyu motive edilsin, sonra aday gelince onun üzerinden sörf yapsın. Bu çok idealize edilmiş bir şey. Ama Türkiye böyle bir ülke değil. O politikaların tabiî ki önemi var; ama o politikaları kimin söylediğinin, kimlerle birlikte söylediğinin de önemi var. Dolayısıyla zâten hep, “Önemli olan ilkelerdir” diye söylenir, “Önemli olan politikalardır” diye, ama lider ya da başkan adayının kesinlikle çok ciddî bir önemi var. 

Bir izleyicimiz sormuş: “Size göre Kılıçdaroğlu’nun kazanma şansı mı yüksek Akşener’in mi?” İlk başta tabiî ki Akşener’indi. Ama sonra Akşener, “Ben aday olmayacağım. Ben başbakan adayıyım” dedikten sonra, zâten kendini geri çekince bir gerileme yaşanıyor Akşener’de. Kılıçdaroğlu da tam aksine adaylığını ısrarla vurgulayınca o daha fazla öne çıkıyor. Ama Akşener tekrardan, “Neden olmasın?” deyip adaylığını dillendirmeye başlarsa işin rengi değişebilir. Ama şu hâliyle bakıldığı zaman zâten Akşener “Olmayacağım” dediği için Kılıçdaroğlu ondan daha ileride gözüküyor. 

Bir izleyicimiz diyor ki: “Ekonomi konusunda İYİ Partili Bilge Yılmaz ile diğer partilerin ekipleri arasında bir çekişme mi var?” Olabilir, bilemiyorum; ama bunu çözmeleri gerekecek. Ekonomiyi kimin yöneteceğini çözmeleri gerekecek. Bilge Yılmaz olayı olmadan önce, bu Altılı Masa’nın ekonomisinin Ali Babacan’a bırakılacağı düşünülüyordu. Herkes herhalde böyle olur diyordu; ama sonra işin rengi değişti. Şu anda İYİ Parti’nin ekonomi ekibinin daha ağır bastığı görülüyor. Fakat her partinin bu konuda iddiaları ve her partinin bu konuda birtakım kurmayları var. Dolayısıyla bunların birlikte hareket edebilmesinin yolunu bulmaları gerekiyor. Nasıl yapacaklar? Gerçekten zor olacak. Ama bu sâdece ekonomi konusunda olmayacak. Dış politikada da olacak, başka alanlarda da olacak. Ama tabiî en çok merak edilen konu, şu anda ekonomik kriz yaşadığımız için ekonomi. 

“Yolsuzluk konusunda Ahmet Şık’ın ve tabiî ki hepimizin ağzını sulandıracak tarzda bir temiz eller operasyonu başlar mı?” Yani başlarsa, seçimden sonra başlarsa herhalde yıllarca sürmesi gerekir. Gerçekçi olalım. Birtakım şeyler olur; ama birtakım şeyler de olmaz diye tahmin ediyorum. Tabii ki bu, adayın kim olacağı, ekonominin kimler tarafından ele alınacağı, yargıda nasıl bir yapılanmanın olacağı gibi birçok şeye bağlı. Bir de tabiî ki seçimi kaybetmesi durumunda Erdoğan’ın ve şimdiki iktidar ortaklarının nasıl bir çizgi izleyeceklerine de bağlı. Bütün bunları şu anda kestirmek mümkün değil. Ama şu anda Türkiye’de yaşananlara bakınca görülüyor: Yani Anadolu’nun en ufak bir yerinde, iktidâra yakın bir ismin karıştığı iddia edilen yolsuzluk iddialarında meblağlara filan bakıyorsunuz… yani her yer mâden. Dolayısıyla bağımsız bir yargı yıllarca uğraşsa bütün bunlarla baş edemez gibi bir durum var sanki. Nasıl olur? Yaparlar mı? Cesâret değil de, karar vermekle ilgili bir şey. Bu yönde bir karar alırlar mı açıkçası emin değilim. Alsalar iyi olur; ama gerçekçi bir şekilde bakarsak, daha temkinli, daha ayakları frende gidebilirler.

“Ülkede sayılarının 7-8 milyonu aştığı iddia edilen ve vatandaşlık verilip seçimde oy kullanabilecek Suriyeli ve benzeri göçmenlerin seçim sonucuna etkisi olur mu sizce?” Bu rakam her geçen gün artıyor. 7-8 milyon diyorsunuz; yani bilmiyorum rakamın kaç olduğunu, ama 7-8 milyon biraz fazla gözüküyor bana. Bir etkisi olur; ama seçimlerin belirlenmesinde etkili olacağını sanmıyorum. Fakat sığınmacıların geleceği konusunda partilerin, adayların ne söyleyeceğinin etkisi olur. Yani sığınmacıların kendisi değil de bu konuda dile getirilen politikaların etkisi olur. 

Devrim Aydın: “Erdoğan aday almayabilir mi?” Aday olduğunu söyledi. Geri döneceğini sanmıyorum. Olmama ihtimâli bir ara telaffuz edilir gibi oldu; ama kendisi tekzip etti. Bence olur diye tahmin ediyorum. Yani tabiî siyâsette her şey mümkün, ama normal şartlarda Erdoğan’ın adaylığı kesin. Karşısına kimin çıkacağı belli değil. 

Ülkü sormuş: “Altılı Masa’nın Türkiye’nin köklü sorunlarına, müesses nizâmın aksine çözüm getirebileceğine inanıyor musunuz? Bu sorunlar çözülmedikçe, Türkiye’de eninde sonunda tekrar bugünkü sorunlar yaşanmaz mı?” Müesses nizâmın aksine çözüm getirebilirler. Sonuçta o çözümü getirdikten sonra müesses nizâmı da yenilemiş olurlar. Yani müesses nizâm dediğiniz şey hep aynı kalmaz. Meselâ uzun bir süre Erdoğan’ı kabul etmeyen bir establishment, müesses nizâmımız vardı. Sonra Erdoğan’ı kabul ederek, ama kendi değerlerini vs. Erdoğan’a dayatarak yoluna devam etti. Tabiî birtakım değişiklikler oldu. Birileri gitti, birileri geldi vs.. Şimdi de bir şeyler değişir. Yeni bir müesses nizâm da kendini yeni koşullara uyarlar. Her şey aynı kalacak diye bir şey yok. Ama çok büyük, köklü değişiklikler olacağını açıkçası düşünmüyorum ve bugün yaşadıklarımızın aynısı olmasa bile, Türkiye’nin temel sorunlarının kolay kolay çözülebileceğini açıkçası sanmıyorum. 

Kemal Yunus diyor ki: “Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu tamâmen denklemden çıktı mı sizce?” Sanmıyorum. Ama burada garip olan, Ekrem İmamoğlu’nun adının çok az geçiyor olması. Bunu bir yayında daha söyledim. Bence onun hâlâ aday olma ihtimâli, Kılıçdaroğlu’nun eğer kendisi aday olmayı şu ya da bu şekilde, özellikle seçilememe endîşesiyle istememesi durumunda, kendisi yerine İmamoğlu’nu gösterme ihtimâlinin olduğu kanısındayım. Ama bu bir bilgi değil; tamâmen bir akıl yürütme. 

“Erdoğan’ın seçimi kaybetmesi hâlinde durumu kabullenmeyip rejim değişikliğine gitme olasılığı var mı?” Artık neyi değiştirecek, değiştire değiştire? Yani seçimi kaybetmesi hâlinde durumu kabullenmemesi olabilir. Trump da bunu yapmaya çalıştı Amerika’da, ama gitti. Burada önemli olan, demin bahsettiğimiz müesses nizâmın isimlerinin, özellikle güvenlik bürokrasisinin nasıl tutum takınacağı olur. Ama şunu söyleyeyim: Diyelim ki seçim yapıldı, Erdoğan kaybetti. Ama Erdoğan bir şekilde, İstanbul seçimlerinde olduğu gibi seçimleri iptal ettirdi ve iktidarda kalmaya devam ediyor. Bunu düşünen çok kişi var. Ben olacağını düşünmüyorum. Bunun olabilmesi için özellikle güvenlik bürokrasisinin yanında durması lâzım. Ama hadi diyelim ki onlar da durdu. O zaman bu Türkiye nerede, dünyanın neresinde, ne yapacak? Kim bu ülkeye güvensin? Yani hiçbir seçimi de artık geçerli saymayan bir ülkede hukuk vs. olmayacağı için Kore gibi bir ülke olur. Bir zamanlar, yıllar önce Arnavutluk vardı. Artık Arnavutluk bile değil, Kuzey Kore gibi bir ülke oluruz. Türkiye’nin böyle bir seçeneğinin olduğunu düşünmüyorum. 

Alpay demiş ki: “Özellikle seçim günü seçim güvenliğine ilişkin görüşleriniz nedir? Karışıklık çıkarılmasını bekliyor musunuz?” Pekâlâ bekliyoruz. Bu Türkiye’de her şey oluyor, oldu, olacak. Ama önemli olan; halkın irâdesi ya da sağcı bir jargonla söyleyeceksek: Millî irâde. Millî irâde bir şekilde tecellî ederse, ne kadar karışıklık çıkarılırsa çıkarılsın, o iktidar giderse o iktidar gider. Onun için bunları büyüterek karamsarlık üzerinden, yani işte, “Sandıkta kaybetse bile vermez, ortalık karışır” vs. gibi şeylerin çok fazla konuşulmasının doğru olduğu kanısında değilim. 

Evet, burada toparlayalım. Bayağı verimli bir yayın oldu. Özellikle son dönemde bu sorulu cevaplı yayınlar tahminimin ötesinde çok iyi gidiyor. Benim mahçup ediyorsunuz. Çok teşekkür ediyorum. Bu akşam saat 18.00’de Öcalan-Demirtaş ilişkisi üzerine bir yayınım olacak. Konuyla ilgili olanların onu da izlemesini öneririm. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus