Transatlantik: Kılıçdaroğlu’nun ABD ziyareti, ABD’nin F-16 kararı, Putin-Erdoğan görüşmesi

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Amerika Birleşik Devletleri’ndeki (ABD) temasları devam ediyor. Kılıçdaroğlu ziyareti kapsamında bilim insanları ile görüştü, Türk öğrenciler ile konuştu ve bazı sivil toplum kuruluşlarını ziyaret etti. Kılıçdaroğlu’nun ziyareti Vaşington’da nasıl yankılandı?

ABD Senatosu, 2023 savunma bütçesini içeren Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasa (NDAA) tasarısının son halinden Türkiye’ye F-16 satışını bazı koşullara bağlayan eklemeleri çıkardı. Bu karar ne anlama geliyor?

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya lideri Vladimir Putin ile bugün bir kez daha görüştü. İki lider böylece dört ayda dördüncü kez bir araya geldi. Görüşmeden neler çıktı?

Ruşen Çakır ve Gönül Tol, Transatlantik’te yorumladı.

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Transatlantik” ile karşınızdayız. Bu hafta sâdece Gönül Tol ile yayın yapıyoruz; o da biraz rahatsız, sesinden anlayacaksınız, o nedenle de çok fazla uzatmayı düşünmüyorum. Gönül merhaba, geçmiş olsun öncelikle. 

Gönül Tol: Merhaba Ruşen. Teşekkürler.

Ruşen Çakır: Dün normal saatimizde, yani Türkiye saati ile 17:00’de yayını yapamadık; zîra sen ve Ömer, Kılıçdaroğlu’nun Washington’daki Center For Amerikan Progress (CAP) adlı düşünce kuruluşundaki toplantısındaydınız. Orada kendisiyle sohbet etme imkânı da bulduğunuzu biliyorum.  Ama genel olarak geziyi de biliyorsun. Öncesinde seninle konuştuk; taslak program üzerinden de tartışmıştık ve bu geziyi niye yapıyor acaba sorusu çıkmıştı ortaya; çünkü Amerika’yı yönetenlerle doğrudan bir temas yoktu. Demokrat Parti senatörü Bernie Sanders ile bir görüşme olabileceği söyleniyordu — ki o da ne kadar yönetimin parçası sayılır ayrı bir husus; ama o da olmadı sonuçta, gördün. Yaptıklarını biliyorsun, temaslarını biliyorsun. Ortada şöyle bir soru var: Niye gitti? Gitmese de olur muydu? Sen ne diyorsun?

Gönül Tol: Ruşen bence bu gezi kesinlikle iptal edilmeliydi; çünkü ülkeyi yönetmeye tâlip bir lider için bence program çok zayıftı. Şunun da altını çizeyim: Önemli görüşmeler de yaptı; meselâ Amerika’nın en önemli üniversitelerinden akademisyenlerle görüştü, öğrencilerle buluştu. Bunları önemsiyorum; fakat ben şunu da düşünüyorum: Bu tür görüşmeler muhâlefet liderlerinin genel olarak dış politikada takındıkları tutum açısından önemli. Görüştükleri liderlerin şöyle bir fonksiyonu var: Bunlar hem bir siyâsetçi olarak sizin şahsî kimliğinizi inşâ etmenizin, hem de partinizin kim olduğunu seçmene anlatmanızın yollarından bir tânesi. O nedenle bence yapılan bu program üzerinde yeterince vakit harcanmamış ve hebâ edilmiş bir fırsat olarak görüyorum bunu. Amerikan yönetimiyle görüşme talep etmeyeceklerini söylemişti Kılıçdaroğlu. Şimdi bunu kısmen anlıyorum; yani CHP’nin içinde bulunduğu zor durumu anlıyorum, çünkü genelde Amerikan yönetimi, özellikle müttefik… –yani her ne kadar Türkiye-Amerika ilişkilerinde olduğu gibi o müttefikliğin içi boşaltılmış dahi olsa, yine de Türkiye bir NATO müttefiki– müttefik bir ülkenin muhâlefet lideriyle görüşme konusunda Amerikan yönetimleri –sâdece bu yönetim değil– çok zor karar alıyorlar. Yani bu çok ciddî bir karar onlar için; çünkü muhâlefet liderleriyle görüşmeyi aslında bir siyâsî beyan olarak görüyorlar. Yani meselâ iplerin tamâmen atıldığı ülkelerin muhâlefet liderleriyle en üst düzeyde görüşme oluyor — Başkan düzeyinde, Dışişleri Bakanı düzeyinde, vs.. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu ekibi görüşme talep etti mi bilmiyorum. Görüşme talep etse dahi, Kılıçdaroğlu’na üst düzeyde –Kılıçdaroğlu’nun şahsı yüzünden değil, bir muhâlefet lideri olduğu için– çok üst düzeyde randevu verilme ihtimâli düşük bir ihtimal. Yani pek çok şey düşünüyorlar; bu ihtimalleri düşünürken, ülkedeki Amerikan karşıtlığını da düşünüyorlar. Meselâ Türkiye gibi bir ülkede, Amerika’nın darbenin arkasında olduğu algısı çok kuvvetli. Böyle bir ülkede muhâlefetle verilecek bir kare, çok üst düzeyde verilecek bir kare de, işte, meşrû hükûmetin altını oyma çabası, içişlerine karışma olarak okunabilir o ülkede. Bu kaygılarla bu karârı kolay vermiyorlar; o nedenle de muhtemelen Kılıçdaroğlu ekibinin perspektifinden bakıldığında, üst düzey bir görüşme olmayacaksa, alt düzey bir görüşmeyi de kabul etmek onlar açısından çok mantıklı değil. O nedenle ben bunu anlıyorum; fakat Kongre ile görüşme olmalıydı bence; çünkü Kemal Kılıçdaroğlu Kongre üyeleriyle görüşme yapıp demokrasi ve insan hakları vurgusu yapabilirdi ve bunu da çok dikkatle dinleyecek bir karşı taraf olurdu bence. Şimdi bunu söylüyorum, ama yine şunun altını çizeyim: Burada da problemler var. Meselâ Kılıçdaroğlu gibi bir lideri kim görmeye değer bulur Amerikan Senatosu’nda? Senato Dış İlişkiler Komisyonu üyeleri, komisyon başkanı; çünkü sonuçta dış politika ile ilgileniyorlar. Muhtemelen Kemal Kılıçdaroğlu’nu tanıyorlar, Türkiye’deki muhâlefeti tâkip ediyorlar; buna zaman ayırmak isteyeceklerdir. Yine bir siyâsî beyan olarak, “Biz Türkiye’deki demokratik hareketi de destekliyoruz” gibi bir siyâsî mesaj vermek açısından da Kılıçdaroğlu ile görüşmek isterler. Fakat Kılıçdaroğlu açısından şöyle bir problem var: Senato Dış İlişkiler Komisyonu üyelerine baktığımızda, komisyon başkanı Bob Menendez. Yani soykırım meselesinden tutun, pek çok konuda Türkiye’deki özellikle milliyetçi kesimin çok tepkisine neden olacak bir siyâsî duruşu var. Onunla bir görüşme Kılıçdaroğlu’nu milliyetçilerin hedefi yapabilir. Diğer üyelere baktığımızda, meselâ Maryland senatörü Chris Van Hollen var; o da YPG’ye çok yakınlığıyla biliniyor, muhtemelen onunla bir görüşme talep etseler Chris Van Hollen görüşmek isterdi. Fakat Kemal Kılıçdaroğlu açısından iç siyâsette bu sorunlu olabilirdi. Dolayısıyla benim anladığım kadarıyla Kılıçdaroğlu ekibi senatörlerden randevu talep etmişler; fakat iç siyâsetle ilgilenen senatörlerden randevu talep etmişler ve tabiî onlar için de Kemal Kılıçdaroğlu tanıdık bilindik, siyâseten ilgilendikleri bir isim değil. O nedenle anladığım kadarıyla randevu alınamamış. Şunun altını çizeyim: Bence meselâ Bernie Sanders ve Senatör Elizabeth Warren gibi isimlerle görüşmek çok önemli olurdu. Bence Bernie Sanders da Kılıçdaroğlu ile görüşmek isterdi; çünkü Sanders hem Avrupa’daki sosyal-demokrat liderlerle görüşmeye önem veriyor, hem otokratik rejimlerdeki demokratik muhâlefetle görüşmeye önem veriyor. Bence Sanders bu görüşmeyi isterdi; muhtemelen lojistik bir problem oldu, bu nedene de iptal edilmeliydi Kemal Kılıçdaroğlu gezisi. Ya da Elizabeth Warren… Bunlar partinin sol tarafını temsil eden isimler; söylemlerinde eşitlik ve adâlet vurgusu yapan insanlar ve genç seçmeni heyecanlandıran isimler Amerika’da ve Amerika’daki sömürü düzenini eleştiren isimler. Bu iki isim ile görüşmek Kemal Kılıçdaroğlu açısından, sosyal-demokrat imajını içeride tâzelemek ve yine seçmene kim olduğu mesajını vermek açısından önemli olurdu; ama maalesef o görüşmeler gerçekleştirilemedi. Bu nedenle ben bu seyâhati çok verimli görmüyorum Kılıçdaroğlu açısından.

Ruşen Çakır: Şimdi bu icâzet meselesini konuşalım. Her şeye rağmen, kimseyle görüşmemiş olmasına rağmen, yine muhâlefet –ve muhâlefette gibi olan Zafer Partisi bile– Kılıçdaroğlu’nun icâzet almaya gittiğini, seçim kampanyasını ABD’den başlattığını söylediler. Bir de tabiî, klasik, her zamanki gibi “Fethullahçılar ile görüşecek” meselesi. Herhalde onlar da, kurdukları ilişkilerde, gittikleri kurumlarda bunlardan da bayağı endîşelenmişlerdir: “Bir yerlerde karşımıza çıkarlarsa aleyhimize kullanılır” diye. Ama anladığım kadarıyla kazâsız belâsız atlatmışlar. Fakat buna rağmen yine de birtakım haberler –büyük bir ihtimalle dezenformasyon olan haberler– çıkmaya devam ediyor; yani ne kadar dikkat ederse etsin, nasıl olsa diyeceği olan diyor — o anlamda çok bir şansları yok yani. 

Gönül Tol: Ben şunu söyleyeyim: Ben şunu çok takdir ettim, çünkü sayısız AK Parti delegasyonunun Washington seyâhatini izlemiş ve bir kısmında yer almış bir insan olarak, bir kere Ömer Çelik’in “İcâzet mi almaya gidiyorsunuz?” söylemine çok bozuldum; çünkü ben 2010 yılını hatırlıyorum. 2010 yılı, Birleşmiş Milletler’de Türkiye’nin İran’a yaptırımlara “hayır” oyu kullandığı yıldı, Amerika ile ilişkiler çok kötüydü ve Obama yönetimi çok öfkeliydi Türkiye’ye karşı. Hükûmet de Hillary Clinton’dan görüşme talep ediyordu. Yani neredeyse her on günde bir AK Parti delegasyonu geliyordu Washington’a; hiç kimseyle görüşemeyip gidiyorlardı. O dönemde, meselâ bizimki gibi kurumda böyle kapalı toplantılar gerçekleştiriyorduk; yani on günde bir geliyordu neredeyse. O zamanlar icâzet mi almaya geliyordu? Yani bu tür söylemlerin önünü kesmenin imkânı yok; hani şunu söyleyeyim: Çok takdir ettiğim bir şey var. Bütün problemlerine rağmen bu CHP delegasyonunun burada yaptığı görüşmelerde, İngilizce “micromanaging” deniyor, yani Türkçe’ye nasıl çevrilir? O gelecek insanların kimliğine dâir bir baskı yapmadılar bu kurumlara. Meselâ “Center For Amerikan Progress’e şu gelsin bu gelmesin” demediler. Ve bu hem buradaki kurumların hem bizim gibi Türkiye’yi izleyen insanların çok takdir ettiği bir şey; çünkü bu çok demokratik bir tavır. Yani birincisi karşı tarafa saygı gösteriyor, ev sahibi kuruma saygı gösteriyor; bir liste verip, “Şu gazeteciler gelsin, bu analistler gelmesin” demediler. Bu çok demokratik bir tavır ve ben çok takdir ediyorum. Diğer taraftan, meselâ AK Parti’nin dev gibi bir kırmızı listesi var. Yani meselâ benim kurumuma gelip, “Türkiye ile ilgili bir toplantı yapalım, ama Gönül Tol kesinlikle gelemez” diyebiliyorlar; yani bu cesâreti görüyorlar kendilerinde ve bu hep geri tepen bir taktik ve demokratik olmayan bir tavır. O anlamda CHP’yi takdir ettiğimi söylemeliyim. 

Ruşen Çakır: Ama Amerika’da görev yapan Türk gazeteciler de birçok toplantıyı izleyememiş diye bir şey gördüm; oraya heyetle gidenler girebilmiş, ama bâzıları girememişler diye gördüm. Ben de bir zamanlar orada gazetecilik yapmış birisi olarak, eğer başıma böyle bir şey gelseydi herhalde ben de haklı bir şekilde şikâyet ederdim — onu da not düşelim. Türk-Amerikan ilişkilerindeki en önemli gelişme, Kongre’de, Senato’da F-16’lar konusundaki birtakım şartların kaldırılması haberi. Bu tam olarak nedir? Ne anlama geliyor?

Gönül Tol: Şimdi bu Türkiye’ye F-16 satışı, biliyorsun Ruşen, iki Demokrat senatör tarafından şarta bağlanmıştı. Senatör Bob Menendez, Senato’nun Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı ve Maryland senatörü Chris Van Hollen, Türkiye’ye yeni F-16 satışının ve bu modernizasyon kitlerinin satışının bir kere yapılmaması hükmü karâra bağlanmıştı; fakat bu maddeye muâfiyet getirilmişti. Deniyordu ki: “Türkiye’ye bunlar satılamaz, fakat Amerikan Başkanı’na muâfiyet verdiler. Nedir? Şu şartlar yerine gelirse, Amerikan Başkanı bu satış karârını alabilir. Neydi öne sürdükleri şartlar? Eğer Amerikan Başkanı bu satışın Amerika’nın ulusal güvenlik menfaatlerine hizmet ettiğini belgelerse, ikinci olarak da eğer bu silâhlarla Yunan hava sâhasının ihlâl edilmeyeceği garantisi Türkiye tarafından verilirse ve uçakların YPG’ye karşı kullanılmayacağı garantisi verilirse, bir dördüncü şart da Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini onaylamasıydı. “Bu koşullar sağlanırsa satış olabilir” dendi. Şimdi bu koşullar, 2023 Ulusal Savunma Yetki Yasası, yani İngilizce NDAA denilen yasanın Senato versiyonundan bu şartlar çıkarıldı. Bir de Temsilciler Meclisi versiyonu var; oradan da çıkarılması gerekiyor, sonra da Senato ve Temsilciler Meclisi’nin bir ortak metinde uzlaşması gerekiyor ve bunu Başkan’a sunması gerekiyor. Şimdi bu şartların NDAA’den çıkarılmış olması üzerine Türkiye tarafından, “Washington’daki büyükelçiliğin yürüttüğü diplomasi sâyesinde oldu” falan diye çok büyük bir zafer hikâyesi yazıldı. Bu doğrudur; bunun çıkarılması önemli, ama bu Türkiye’nin sorununu çözmüyor, çünkü Amerika Anayasası Kongre’ye, Senato’ya dış ilişkiler konusunda önemli yetkiler veriyor. Şimdi bu yetkilerin bir kısmı muğlak; o nedenle de genelde Başkan ve Senato arasında bir didişme oluyor bu konuda. Fakat hâlâ Senato’nun özellikle yabancı ülkelere silâh satışı konusunda önemli bir yetkisi var. Senatör Bob Menendez’in de bu F-16 satışını veto etme yetkisi var. Ve bu veto yetkisini de kullanacak; yani hep bunu söylüyordu, başından beri bunu söylüyordu Bob Menendez. Ve zannediyorum dün de böyle bir açıklama yaptı; “Ben bu veto hakkımı kullanacağım, bu konuda duruşum değişmedi” dedi ve ben Van Hollen’ın da duruşunun değiştiğini düşünmüyorum, o nedenle hâlâ Türkiye’nin bir Senato problemi var yani F-16 satışı konusunda.

Ruşen Çakır: Gönül, bugün Erdoğan Putin ile yine görüştü biliyorsun ve orada en öne çıkan başlık –aslında Rusya bunu önceden dile getirmişti– Türkiye’nin en büyük doğalgaz merkezi hâline getirilmesi önerisi. “Erdoğan bu öneriyi kabul etti” denmedi de, olumlu tepki verdiği gibi böyle diplomatik bir lâf var. Ama kritik bir olay; yani tabiî ki bu olay bugünden yarına olabilecek bir şey değil, ama şu hâliyle Rusya’ya uygulanan bütün o yaptırımlar vs. düşünüldüğünde de herhalde zor bir karar olacak Türkiye için. Ne diyorsun? Bu olabilecek bir şey mi? Türkiye bunu kabul ederse, bundan sonra özellikle Batı’da ne tür gelişmeler olur? Bildiğim kadarıyla Biden millî güvenlik stratejisinde Rusya ve Çin’i tehdit olarak bayağı tanımlamış durumda.

Gönül Tol: Bu çok riskli bir şey Ruşen ve bence o nedenle de zâten bu Astana’daki görüşmede Erdoğan’dan net bir yanıt gelmedi; “Bunu araştıracağız, konuşacağız, istişâre edeceğiz” dendi, çünkü bu çok riskli bir hamle olur. Nitekim Türk bankalarının bu Mir sisteminden çıkma kararını gördük. Ne zaman oldu bankaların bu kararı? Amerikan Hazine Bakanlığı baskıyı artırdı Türkiye üzerinde; yani “Biz Rusya’ya yaptırımların delinmesi meselesini çok önemsiyoruz ve Türkiye zaten hâlihazırda yaptığı pek çok şeyle bizde çok endîşe yaratıyor, fakat özellikle bu Türk bankalarının yaptıkları bizim radarımızda, çok dikkat edin” mesajı verdi ve bunun üzerine Türkiye doğal olarak bu riski almak istemedi ve böyle bir karar aldı bu bankalar ve bu karar bana şunu gösteriyor: Evet, Erdoğan Amerika ve Rusya ile ilişkilerinde ibreyi uzun zamandır, seçimler yaklaştıkça Rusya tarafına kaydırmış durumda; fakat bu kadar da büyük bir riski almak istemeyebilir, çünkü Türkiye’ye karşı Batı yaptırımları söz konusu olabilir. Nitekim Avrupa Komisyonu bir uyarıda bulundu; “Biz Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşan ticârî ilişkilerinden çok endîşeliyiz” dedi; çünkü gerçekten de yani Türkiye aslında bir can simidi oldu Putin için ve bu öncelikle Washington’da ve ikincil olarak da Avrupa başkentlerinde çok endîşeye sebep oluyor ve alternatif senaryolar konuşuluyor Washington’da. Yani Hazine Bakanlığı’nda, “Türkiye’nin yaptırım rejimini delmemesi için nasıl adımlar atabiliriz?” diye bu tür şeyler ciddî ciddî konuşuluyor ve konuşulanlar arasında da gerçekten Türkiye ekonomisini çok ciddî sıkıntılara sokacak adımlar da söz konusu. Henüz bir karar alınmış değil; ama Türkiye’nin gelecek haftalarda aylarda nasıl bir tutum takınacağı gözlemlenecek bence. O nedenle Erdoğan açısından böyle bir karar çok riskli olur diye düşünüyorum. Bir de şunu da söyleyeyim: Bu Astana’daki resmin ya da Erdoğan ve Putin’in bu kadar sık görüşmesinin bana söylediği… meselâ görüşmeden önce şu tür şeyler haber yapıldı, burada çok önemsendi. Yani yeni bir planla Türkiye yeni bir arabuluculuğa soyunacak dendi. Sorun çözülür mü? Rusya ve Ukrayna arasında bir gelişme sağlanır mı barış müzâkerelerinde? Bu çok konu edildi, ama ben bunu çok ciddîye almıyorum. Benim için önemli olan, bu görüşmenin verdiği en temel mesaj, Erdoğan ve Putin’in birbirlerine ne kadar ihtiyâcı olduğu meselesi. Yani dediğim gibi, Erdoğan Putin için can simidi oldu; iki ülke arasında ticâret hacmi korkunç arttı savaş başladıktan sonra. Ve meselâ işte bankalar geri adım attılar; fakat yine de Rus iş adamları –ve bunların bir kısmı Batı tarafından yaptırımlı ve sakıncalı görünen isimler– yatırımlarına devam ediyor, Türkiye’de iş yapmaya devam ediyor. Meselâ Türkiye’nin vatandaşlık verme kriterlerini değiştirdiği söyleniyor. 400 bin dolar yatırım yapan herkesin vatandaşlık aldığı ve Rus iş adamlarının da yaptırımlardan kaçmak, yaptırımları delmek için bu yolu kullandığı söyleniyor. Şimdi dolayısıyla çok izole olmuş bir Rus ekonomisi için ve Putin için Erdoğan ciddî bir can simidi oldu. Erdoğan için de Putin bir can simidi; çünkü seçimler yaklaşıyor ve Körfez ülkelerinden gelecek para akışına bel bağlamıştı, o henüz gerçekleşmedi. Böyle bir resimde Putin’in Türk ekonomisine enjekte edeceği para –ki işte bu ROSATOM’dan Akkuyu için gelen bu beş milyon dolar önemliydi– ekonomik dengeleri değiştirdi mi? Hayır, fakat yine de Erdoğan için Putin bu anlamda çok önemli. Bence Putin’in asıl Erdoğan’a hizmeti Suriye’de olabilir, bunu da söylemem lâzım. Yani ben seçimlere gitmeden önce Erdoğan’ın Suriye’ye yapacağı bir müdâhalenin Erdoğan’ın lehine olacağını düşünüyorum. Çünkü bunu halka şöyle satabilir: “Biliyorum, mülteciler konusunda çok mustaripsiniz; fakat bu sorunu ben çözebilirim. Bakın Suriye’ye müdâhale ediyorum, orada bir alan kuracağız” diyebilir. Bugüne kadar bu müdâhaleye Rusya izin vermemişti; fakat bugün gelinen noktada, bu kadar Erdoğan’a bağımlı hâle gelmiş bir Putin buna yeşil ışık da yakabilir. O anlamda Putin Erdoğan’a en büyük kıyağı yapmış olur diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Demin Körfez ülkelerinden bahsettin; bildiğim kadarıyla ABD yönetiminin ve Biden’ın en önemli gündem maddesi petrol fiyatları ve OPEC’in üretimi azaltma karârından duyulan rahatsızlık. Biden’ın bu konuyu açıkça dile getirdiğini gördüm. Halbuki yakın zamanda ziyâretler olmuştu, iyileşmeler olmuştu, bir de seçim var Amerika Birleşik Devletleri’nde ve seçim öncesinde ekonomik koşullar çok önemli, burada da petrol fiyatları çok önemli. Şu anda kendini ihânete uğramış gibi mi hissediyor Biden Suudi Arabistan konusunda?

Gönül Tol: Gayet tabiî. Sâdece Biden değil, yani bu arada Demokratlar da; çünkü Biden çok tâviz verdi Muhammed Bin Salman’a, her şeyden önce kendi imajını bence yerle bir etti. O çok sık söylediği, “Demokrasi ve insan hakları bizim dış politikamızın bel kemiğidir” mesajını o Muhammed Bin Salman’ı ziyâretiyle yerle bir etmiş oldu ve içeride de çok eleştirildi. Bu arada sâdece insan hakları örgütleri tarafından değil, aynı zamanda 11 Eylül’de hayâtını kaybetmiş âilelerin yakınları da mektup yazdı Biden’a. Kendi partisinden isimler, Demokrat Parti’den çok önemli isimler de çok eleştirdi. Yani aslında çok şeyi riske attı Biden. Çünkü kendi açısından bakıldığında şöyle düşünüyordu: “Gerçekten OPEC’in petrol arzını artırması önemli, çünkü seçimlere giderken enflasyonla mücâdele edebilmem için bu gerekli”. Kendi açısından bu nedenle tâviz verdi Muhammed Bin Salman’a. Fakat diğer taraftan da çok kredi kaybetti ve güvenilirliğini kaybetti bir bakıma aslında. Karşılığında ne aldı? Hiçbir şey. Ve bu neye sebep oldu? Zaten Kongre’de uzunca bir süredir Amerika’nın Suudi Arabistan ile ilişkilerini yeniden gözden geçirmesine dâir bir baskı vardı. Fakat ne zaman bu konu gündeme gelse, en son Kaşıkçı’nın öldürülmesiyle alevlenmişti bu tartışma ve insan hakları meselesini dert edinen senatörler, “Yeter artık. Yani jeopolitik çıkarlar için insan hakları ihlâllerini bu kadar da göz ardı demeyiz” demişti. Fakat günün sonunda reel-politik galip geldi ve dediler ki: “Evet, Suudi Arabistan gerçekten bizim ideallerimize, bizim kurmaya çalıştığımız o demokratik imaja uymuyor Suudi Arabistan ile ittifâkımız. Fakat Suudi Arabistan’a bölgedeki İran etkisini kırmak için ihtiyâcımız var. Kontra terör konusunda ihtiyâcımız var. İsrail’in çıkarlarını korumak açısından Suudi Arabistan ile işbirliğine ihtiyâcımız var”. Günün sonunda reel-politikle ilgili kaygılar baskın gelmişti; fakat bugün reel-politik konusunda da Suudi Arabistan’ın istenileni Amerika’ya vermediğini gördüler. Bu nedenle de artık Kongre kesin olarak şu karârı verdi: “Yeni bir sayfa açmak zorundayız; çünkü kral döneminde daha pragmatik bir Suudi Arabistan vardı”. Böyle düşünüyor Kongre. Fakat Muhammed Bin Salman, sağı solu belli olmayan, Rusya’ya yanaşmayı isteyen, bu arada Biden’dan ve Demokratlar’dan da nefret eden, yeni bir Trump yönetimine hazırlanan bir lider. O nedenle, “Bizim artık bu ilişkilerde yeni bir sayfa açmamızın zamânı geldi” deniyor. Biden da yaptığı açıklamayla buna destek vereceğinin sözünü verdi. İşte NOPEC (No Oil Producing and Exporting Cartels) diye bir oluşum var; OPEC karşıtı bir oluşum bu. Kongre tarafından çok öne çıkarılan yapılan bir inisiyatif. İşte OPEC’i kartel ilan ederek Amerikan halkını bu fiyat dalgalanmalarından korunmak ve OPEC’e karşı tutum almak için oluşturulmuş bir inisiyatifti. Biden yönetimi bugüne kadar buna çok mesâfeliydi. Şimdi Biden yönetimi bunu destekleyeceğinin mesajlarını veriyor. Bunun içerisinde önemli senatörler ve Bob Menendez de var. Diyor ki: “Silâh satışı dâhil bütün önemli kalemlerde işbirliğini kesmemiz lâzım. Derhal kesmememiz lâzım Suudi Arabistan ile” diyor. Şimdi Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı bunu çok ciddîye almadığını gösteren şeyler söyledi. “Bu ilişki çok eski bir ilişki; bu baskıya, krizlere dayanır, bundan sağlam çıkar” dedi. Ama ben farklı bir şey seziyorum bu kez Washington’daki havadan. O nedenle o şeyi önemsemek gerekiyor; yani Kongre’deki ve Biden yönetimindeki o Suudi Muhammed Bin Salman’a dâir endîşeyi önemsemek gerekiyor bence. 

Ruşen Çakır: Gönül, kısa tutarız dedik, ama seni yine bayağı yorduk; kusura bakma, çok sağol, burada noktayı koyalım, çok teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de çok teşekkürler, haftaya buluşmak üzere, iyi günler. 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus