Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (136): AKP’nin iktidardaki 20. yılı, Anayasa değişikliği teklifi & muhalefetin ortak aday tartışması

“Haftaya Bakış”ta Ruşen Çakır ve Kemal Can, AKP’nin iktidardaki 20. yılını; AKP’nin TBMM’ye sunacağı anayasa değişikliği teklifini ve muhalefetin adayı tartışmasını değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”la karşınızdayız. Kemal Can’la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba.

Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Evet. Senin bazı âilevî meselelerin nedeniyle, yayını iki hafta yapamadık. Allah kolaylık versin diyelim. Anlaşılan hâlâ sürüyor. 

Kemal Can: Evet. Çok teşekkürler. 

Ruşen Çakır: Bu hafta çok fazla bir şey olmadı. Ama AKP’nin iktidâra gelişinin 20. yılıydı dün. Ben onunla ilgili Ne devrim, ne karşı-devrim” başlığıyla bir yayın yaptım. İzleyicileri çok heyecanlandıran bir olay olmadığını düşünüyorum. Aslında AKP konuşuyor olmaktan da sıkılmış durumdalar. Hattâ birisi, “Artık bırak AKP biyografisi anlatmayı” diye fırça atmış. O zaman sen biraz anlat, ben susma hakkımı kullanıyorum. Ne diyorsun? 20 yıl… Tabiî çok şey var, ama özetle, Cumhuriyet târihinin en uzun iktidârı. 

Kemal Can: Evet. Onun kronolojisi, hikâyesi, nasıl dönemeçlerden geçtiği, dönemleri, devreleri… Bu 20 yıl içerisinde çok şey konuşuldu. Beşinci yılında, onuncu yılında, on beşinci yılında ve neredeyse her seçimde bunları konuştuk. Ama artık galiba, bu 20 yıllık AKP iktidârı meselesini, “Neler olduğunu, neler bittiğini bir geriye doğru hatırlayalım” kısmından çok, bilanço olarak konuşmak lâzım. Çünkü Türkiye’nin ihtiyâcı olan şey, “Bu 20 yıl nasıl geçti?” değil, “Bu 20 yıl ne yaptı ve değişse de değişmese de, bundan sonrası için ne bırakıyor?” Bence artık 20 yıllık AKP iktidârı meselesini, yaşananlar değil yaşananların bıraktıkları üzerinden bir bilanço olarak konuşmak lâzım.

Siyâsal hayatta siyâsete ne yaptı? Türkiye’nin siyâsî dengesini nasıl bozdu ya da zâten bozulmuş olan dengeyi nasıl kronik bir hastalığa çevirdi ve tâmiri zor bir tahrîbat yarattı? Zâten çok sağlam olmayan, son derece kırılgan toplumsal zemini, nasıl bir etkiyle dönüştürdü ya da ne yöne doğru evriltti ve bunun bu ülkeye şu anda ve yakın gelecekte yaşatacakları neler olacak? 

Yine aynı şekilde ekonomi meselesi… Özellikle son 1-2 yıldır yoğun biçimde ekonomik kriz konjonktürü konuşuluyor, bunun üzerine çok fazla yorum yapılıyor, yapısal bozulmanın öyle kolay kolay halledilebilecek bir şey olmaktan giderek çıktığı anlatılıyor. Özellikle gelir adâletsizliğinin, çok hızlı biçimde, kolay tâmir edilemeyecek bir aşamaya doğru ilerlediği görülüyor. 

Bunun dışında, devletin kapasitesine ne yaptığı… Senin o yayınında dinledim; eğitim başta olmak üzere, pek çok önemli alanda çok kalıcı ve uzun yıllar tâmiri kolay olmayacak bozulmalara neden oldu. Eğitimde, sağlıkta, kültür-sanat alanında bu tür tahrîbatlar yarattığını gördük, izledik.

Aynı şekilde yargı sistemi… Özellikle son yıllarda artık gerçekten tâmiri kolay olmayacak bir bozulma yaşıyor ve bunun iktidar değişimiyle hemen halledilmesi de hiç kolay görünmüyor. Başka bütün önemli alanlarda, demokratik işleyişin ya da siyâsî işleyişin etkili olduğu hemen her alanda, devlet hizmetlerinin işlediği hemen her alanda, bu tür bayağı ağır bilançolarla karşı karşıya bırakan bir 20 yılı idrak ettik. Bu sürecin içerisinde yaşananların hepsi, bu toplam bakıyeye hizmet eden ve aslında AKP iktidârının kendini devam ettirmek için yaptığı her hamlenin, her önemli adımın, aslında bütün ülkeye çok önemli mâliyetler, çoğu zaman da tahrîbatlar yaratarak devam ettiğini görmemiz lâzım.

Belki biraz sonra muhâlefet adayı meselesi üzerine konuşurken tekrar gündeme gelecek. Zâten defâlarca bunu konuştuk: Artık bu saatten sonra, “AKP neyi yanlış yaptı, ne yaptı ve bu yüzden neden kaybedecek?” hikâyesini anlatmanın kimseye bir faydası yok. Açıkçası bu târihten sonra, bu yaşanan büyük tahrîbatın nasıl tâmir edileceğini konuşma ihtiyâcı var. Burada toplumsal muhâlefetten kurumsal muhâlefete, yani muhâlefet partilerinin program ve kadro anlamında hazırlığı ve vizyonu çok belirleyici olacak. Çünkü söylediğin gibi, bu 20 yılın çok acayip bir hikâyesi, çok ilginç dönemeçleri var. Ama dediğim gibi, bıraktığı bakıye, bütün bu hikâyenin karmaşıklığından daha problemli bir yekûn oluşturuyor. Artık Türkiye’de, başta muhâlefet olmak üzere, akademisyeninden gazetecisine, aydın, münevver insanlarından sıradan insanlarına kadar, buna herkesin kafa yormaya başlaması, bunun çok ciddî bir mesele olduğunu idrak etmesi ve birbirini bunu konuşmaya, bunu müzâkere etmeye teşvik eden bir hatta girmesi gerekiyor. 

Bence Türkiye, siyâsî tarihinde bir iktidârın, hattâ bir insanın tek başına bu kadar çok hasar verebildiği başka bir dönem yaşamadı. Türkiye, pek çok sorunlu dönemlerden geçti, pek çok travmalar atlattı; ama bu kadar sistemli ve uzun süren bir tahrîbat mâcerâsını yaşamamıştı. Dolayısıyla meseleye artık 20. yıl vesîlesiyle böyle bakmaya başlamak gerektiğini düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Böyle diyorsun da, Erdoğan, “Türkiye Yüzyılı” vizyon toplantısında, “Yaptıklarımız yapacaklarımızın temînâtıdır” dedi.

Kemal Can: İşte bu yüzden zâten herkesin şapkayı önüne koyması lâzım. 20 yılda bu olduysa, bundan sonra devam edecek bir süreç olarak bunun yaşanmasının ne yaratabileceğini hakîkaten iyi düşünmek lâzım. 

Ruşen Çakır: Evet tabiî. Ama Erdoğan öyle bir 20 yıl resmediyor ki, bütün zorluklara rağmen, iyinin, her türlü kötüye karşı mücâdele ettiği bir masal gibi anlatıyor. Neyse…

Kemal Can: Sâdece 20 yılı bozuk anlatmıyor, 20 yıldan önceyi de bozuk anlatıyor ve o 20 yılı, önceyi anlattığı, biraz deforme edilmiş ve çarpıtılmış târih anlatısının üzerine yerleştirip, oradan hakîkate uymayan bir sanal gerçeklik üretiyor ve onu anlatmaya devam ediyor. Yani ne öncesi için anlattığı hikâye doğru, ne 20 yıl için anlattığı hikâye doğru, ne “Türkiye Yüzyılı” diye anlattığı, geleceğe yönelik hikâye doğru.  Hani biz hep, “Hikâyesi bitti” diye konuşuyoruz ya? O, bitmiş hikâyeyi tekrar anlatıyor. Ama bunu gerçekliği bozarak yapıyor. Sâdece 20 yılın gerçeğini değil, daha önceki yılların da gerçeğini bozarak yapıyor.

Ruşen Çakır: Önümüzde,iktidârın bir anayasa değişikliği arayışı var. Orada Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü çıkışını fırsat bilip, âile üzerine bir düzenleme yapmaya çalışacak. AKP heyeti Anayasa değişikliği teklifini görüşmek için partileri gezdi. Tabiî dün Ahmet Davutoğlu da vurgulamış, altını çizmiş: O kadar şeytânîleştirdikleri, bir suç örgütü gibi tasvir ettikleri HDP’ye de gittiler — ki olması gereken zâten buydu. Ama öyle bir HDP resmi çiziyorlardı ki, kapısının bile önünden geçmemeleri beklenirken, onlara da gittiler. HDP ve CHP’den net bir şekilde “Hayır” cevâbı aldılar, ama İYİ Parti’nin cevâbını henüz görmedim. Herhalde onlar da bu şeye girmeyeceklerdir. 

Burada mâlûm, seçim ve referandumu aynı anda yapmak ve bunu özellikle LGBTİ+ karşıtlığı üzerinden popülarize edip, buradaki referandumu aynı zamanda seçim için de kullanması söz konusu. Biliyorsun Erdoğan referandumu seviyor. Referandumlarda şu âna kadar hep başarılı oldu. Bence hep başarılı olması bir garanti değil. Belediyelerde de hep başarılı olmuştu, ama son seçimde kaybetti. Ama böyle bir arayışı var ve bu arayışın üzerinden bir şeyler yaratmaya çalışıyor.

Tabiî bir de fark ettiysen, Erdoğan, Ayasofya’yı, şunu bunu tükettikten sonra, son dönemlerde çok ciddî bir şekilde LGBTİ+ meselesini bir tema olarak kullanmaya başladı. Meselâ Meksika’da eşcinsel evliliğe izin çıktı, oraya bile lâf yetiştirdi. Oradan bir sorun çıkartıp, o sorunla mücâdele eden, âile yapısını, gelenekleri koruma iddiasındaki bir siyâsetçi profili çiziyor. Halbuki biliyorsun, değişiklik önerdikleri âile tanımını, kadın ve erkek olarak vurgulamak istiyorlar. Ama Türkiye’de kimsenin böyle bir talebi yok. LGBTİ+ bireyler sokağa bile çıkamıyor, her türlü şeyleri yasak, ama böyle bir talep varmış gibi yaratıyorlar. Belki de böyle bir talep olsun da bunlarla mücâdele edelim istiyorlar. Böyle bir alanda bir siyâset üretme derdi var. 

Anayasa olayı referanduma gider mi açıkçası çok emin değilim. Giderse ne çıkar onu da bilmiyorum. Ama bunu yapıyor olmaları, iktidârın hâlâ bir şeyler yapabiliyor, hattâ başkalarını da çağırıyor, millî mutâbakat arıyor gibi bir imaj vermesini sağlıyor tabiî.

Kemal Can: Sen referandumla seçimi birleştirmek ve ondan siyâsî bir fayda temin etmekten söz ettin. Aslında AKP iktidârının neredeyse her seçimi bir referanduma dönüştürerek siyâsî bir fayda temin etmek gibi bir alışkanlığı var zâten. Yani her bir seçimi bir referandum havasına sokuyor. Böyle şeyler tabiî ki işine yarıyor. Hatırlanırsa, en yüksek zirvelerinden birini sağlayan, tek başına %50’yi sağlayabildiği seçim olan 2011 seçimlerinin öncesinde bir 2010 referandumu var. Yine çok ciddî bir oy patlaması yaşadığı 2007’nin öncesinde, bir cumhurbaşkanlığı referandumu var. Kendi kontrolünde ve kendi belirleyiciliğinde yürütebildiği referandum havası, genellikle seçimlerde ona avantaj sağlayabiliyor. Bu sefer de benzer bir şeyi kullanmayı deneyeceği anlaşılıyor ya da en azından bu konuda bir yoklama yaptığı görülüyor.

Şimdi bu iş, ilk önce Kılıçdaroğlu bu başörtüsü meselesini gündeme getirdiğinde çokça tartışıldı. Hemen peşinden de Erdoğan bu referandum meselesini ortaya atınca, Kılıçdaroğlu’nun bu konuya pas verdiği düşünüldü. Hattâ siyâsî hatâ olup olmadığı kısmı da konuşuldu. Ama galiba, bu referandum hazırlığı olduğu için Kılıçdaroğlu’nun biraz hızlı davranıp o yasa teklifini götürdüğü yolunda da birtakım kulis bilgileri söz konusu. Dolayısıyla bence bu referandum meselesi biraz kafa yorulmuş, seçimin havasını belirlemenin yöntemi olarak kullanılmak istenen bir mesele olarak önümüzde duruyor. Bunun nasıl ilerleyeceğini, ne kadar sivriltileceğini önümüzdeki günlerde göreceğiz. 

Ama bir başka penceresi de senin söylediğin gibi zemin arama arayışları, hattâ HDP’nin kapısını çalmaları, İYİ Parti’yi sıkıştırmaya çalışmaları, aslında muhâlefetin kendi içindeki dengesini bozmaya da yarayabilecek bir hamle olarak kurgulanıyor olması. Yani ikinci bir tarafı da bu. Hem seçimi bir referandum havasına sokmak ve “âile, muhâfazakâr değerler’’ diyerek bir kimlik siyâsetinin ve kutuplaşmanın imkânlarından faydalanmak; ikincisi de, muhâlefet cephesinde, bu konudaki hassâsiyetler açısından bir kırılma meydana getirmek. Galiba böyle, bir taşla birkaç kuş girişimi var.

Referanduma gidecek Meclis çoğunluğunu sağlayabilirler mi sağlayamazlar mı meselesinde, galiba partilerin grup tavrından çok, böyle tek tek milletvekillerinin üzerine oynayabilecekleri bir taktik siyâset alanı gibi bakıyorlar bu meseleye. O konuda bâzı partilerde de fire ihtimâli hiç de düşük değil. Dediğin gibi, HDP meselesi de dikkat çekici bir nokta. HDP’yle bir arada, yan yana görünmek konusunda herkesi büyük bir suçlamayla yüz yüze bırakırken, kendileri gayet rahat biçimde bir anayasa paketi için görüştüler. Çıkıp muhâlefetin kendileri için “HDP’yle anayasa yapıyorlar” demelerinden hiç endîşe etmeden, ziyârette bulunabiliyorlar. 

Ama buradan ders çıkartılması gereken şey, çıkıp çıkıp AKP’ye, “Bakın, gördünüz mü? Bize öyle diyorsunuz, siz HDP’ye gittiniz” demek yerine, aslında muhâlefet partilerinin bu işten kaçınmanın ne kadar saçma olduğunu göstermesi lâzım. Yani muhâlefetin “AKP bizi HDP’yle yan yana gösteriyor” endîşesinin ne kadar lüzumsuz olduğu sonucunu çıkartmaları daha akıllıca olur. “Bakın, AKP de gidiyor” demek yerine, başından îtibâren, “Burada anayasa değişikliği gibi bir şey varsa, Meclis zemininde konuşulacak bir şey varsa, tabiî ki meşrû bir partiyle konuşulabilir” demek, bu tutarlılığı göstermek daha doğru bir şey. Çıkan bu sonuçtan da bu rahatlığı ceplerine koymaları; yani AKP’ye yüklenecek bir imkân bulmaktan çok, aslında kendilerini sıkıştıran AKP’nin elinden bir kozun kaydığını düşünmeleri daha akıllıca olur. 

Anayasa meselesinde getirilecek şey, âile, LGBTİ’ye avantaj yarattığı iddia edilen birtakım muğlaklıkları kapatmak filan… Senin de söylediğin gibi, aslında Türkiye’de, Batı’da olduğu gibi, bu tür konularda kimlik siyâsetinin sağladığı büyük ayrıcalıklar var olduğu için, büyük bir rahatsızlık yok. Muhâfazakâr kesimlerde bile büyük bir reaksiyon oluşmuş değil. Bu, yapay olarak üretilen, köpürtülen ve daha çok da muhâlefet aktörlerini sıkıştırmaya dönük bir şey olarak işleyecek gibi duruyor. Daha önce İstanbul Sözleşmesi’nde yaptıklarına benzer bir zemin yaratmaya çalışıyorlar. Burada tabiî ki birtakım cemaatlerin de önemli bir kışkırtıcı etkisi var. Ama ben bu referandum hikâyesinin, toplumsal direnç ya da bir konsolidasyon arayışından çok, daha taktiksel bir şey olduğunu, ama sonuç alıp alamayacağını muhâlefetin geliştireceği karşı stratejilerin belirleyeceğini düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Tabiî muhâlefet deyince, ölüm Allah’ın emri gibi, bu aday meselesi yine bir bilmece gibi bir şeye dönüştü. Sanki son dönemde adı unutulur gibi olan Ekrem İmamoğlu’nun sanki tekrar bir şekilde hatırlanıyor olması ve aslında onun da aday adayı olduğunun hatırlanması gibi bir süreç yaşanıyor, farkında mısın bilmiyorum. Gördüğüm kadarıyla, Kılıçdaroğlu’nun artık daha fazla kendini sunacağı, dayatacağı bir alan kalmadı. Ben hep böyle düşünüyordum, belki sohbetlerimizden de hatırlarsın: Kılıçdaroğlu kendisinin seçilemeyeceğinden iyice emin olursa, hissederse, muhtemelen birilerini işâret edecektir, masaya sunacaktır. Burada benim aklıma ilk gelen isim İmamoğlu olur. Bu kulise dayalı bir şey değil, tamâmen hissiyat.

Ekrem İmamoğlu’nun son 29 Ekim konuşmasını gördün mü bilmiyorum. Orada sanki daha ortaya konuşuyormuş gibi, ama bayağı bir siyâsî iddia var. Mansur Yavaş yine bu konularda tam anlamıyla sessizliğini devam ettiriyor. Tabiî bu arada, birbirinden farklı kamuoyu araştırmalarında, iktidârın özgüveninin arttığı, muhâlefetin de azaldığı görülüyor. Biliyorsun, PANORAMATR geçen ay bunu saptamıştı. Bu aykinde de aynı trendin devam ettiğini söylüyorlar. Tabiî bunlar çok büyük oy hareketleri değil; ama az da olsa, Erdoğan’ın kendi kararsızlarından oy aldığını, ama öte yandan muhâlefette çok büyük bir hareket olmadığını buluyorlar. Tabiî rakamlar farklı, ama Erdoğan’ın bir anlamda biraz daha toparlar gibi olduğu ortada. 

MHP konusu biraz tartışmalı. Kimisine göre çok iyi toparlıyor, kimisi de bu %7 barajının da altında olduğunu söylüyor. Şu çok ilginç: Birçok birbirinden farklı yerde gördüğüm, Altılı Masa değil de Millet İttifâkı ile Cumhur İttifâkı’nı karşılaştırdığın zaman, az da olsa Cumhur İttifakı önde gözüküyor. AKP artı MHP, CHP artı İYİ Parti’den önde gözüküyor. Bu, Türkiye’nin şu anda yaşadığı ekonomik koşullar göz önüne alınırsa, irrasyonel demeyeceğim ama, küçük çaplı bir mûcize. Burada da, yine dönüş dolaşıp iktidârın yaptığından çok, muhâlefetin yapmadığı ya da yanlış yaptıklarının belirleyici olduğu kanısındayım.

Meselâ Çarşamba günkü “Adını Koyalım”da da bunu konuştuk biliyorsun: Bağımsız Türkiye Partisi’ni (BTP) masaya katması gündem oldu. Böyle bir gündem… ne alâkası var? Herkes muhâlefetten bir şey beklerken, Erdoğan “Türkiye Yüzyılı” diyor, “Toplu konut projeleri” diyor, EYT konusunda vaatte bulunuyor, asgarî ücrette çok iddialı birtakım rakamlar söylüyorlar… Muhâlefete bakıyorsun, ortada bir “BTP katılsın mı, katılmasın mı” tartışmasından başka bir şey yok. Böyle garip bir durum var ve iş dönüp dolaşıp yine aday meselesinde düğümleniyor. Şu an îtibâriyle, önümüzdeki günlerde sanki İmamoğlu’nun adını daha fazla duyacağız gibi. Kendisinin de birtakım hazırlıklar içerisinde olduğunu duyuyorum, öğrendim. Bunlar gerçekten kulis bilgisi. Aday olma ihtimâline yönelik birtakım hazırlıklar içerisinde olduğunu da biliyorum. 

Kemal Can: Evet, ben de birtakım araştırmaları gördüm. Meselâ bir ara kararsızlar çok yüksekti. Her ankette neredeyse çok yüksek çıkıyordu. İktidar erimesi başladıktan sonra, iktidar blokundan kararsızlara büyük bir akış olurken, bir yandan da kararsız blokunun yavaş yavaş küçülmeye başladığını görmüştük. Ama şimdi tekrar kararsız blokunun büyümeye başladığını, hattâ bazı araştırmalarda kararsız blokundan iktidâra ya da Erdoğan’ın kontrolüne yakınlaşma eğilimlerinin baş gösterdiğine ilişkin şeyler var. 

Aslında özeti şu: Belirsizlik kararsızlığı artırır. Bu, bu kadar açık bir şey. “Biz aday konusunu risksiz bir alanda, belirsiz ve muğlak bir yerde tutuyoruz” meselesi, kaçınılmaz olarak kararsız blokundaki katılaşmaya neden oluyor. Bunun artısını, eksisini muhâlefet aktörleri herhalde hesaplamışlardır.  

Ruşen Çakır: Hiç sanmıyorum Kemal.

Kemal Can: Ben iyimser bakayım. Herhalde bakan birileri vardır diye düşüneyim. Ama bakmış olsalar bile bugün çıkan sonuçlar bize belirsizliğin, olması gerektiği gibi, kararsızlığı artırdığını gösteriyor. Artık seçim taktiği açıklansın lâflarının da bir anlamı yok. Şurada 7 ay sonra seçim söz konusu zâten. Erkeni olmasa bile zâten seçim sürecinin içerisindeyiz, üstelik de çok uzun bir süre değil bu. Bu belirsizliğin devam etmesi, artık iktidârı sıkıştıran bir şey olmaktan çıkacak. Ayrıca iktidar, senin de söylediğin ve son “Adını Koyalım”da konuştuğumuz üzere; ister çok sağlam olsun, ister çok çürük olsun, bir tür strateji kurmuş ve yürüyor görünüyor. Burada da savunmacı bir pozisyona çekilmeyeceğini, hattâ biraz üst perdeden, hem sertleşme anlamında hem de “Gelecek Yüzyıl vizyonu” gibi, altı boş da olsa birtakım iddiaları gündeme getirerek yürüyeceği anlaşılıyor.

Bunun karşısında hakîkaten kuvvetli bir alternatif oluşturulması ve bu alternatifin kazanma iddiasını rakiplerine bile kabul ettirecek bir ivme yaratması gerekiyor. Bu da kaçınılmaz olarak, belirsiz olan şeylerin azaltılmasıyla mümkün. Bunların en başında da adaylık meselesi geliyor. Adayın saptanması anlamındaki bir belirsizliği kaldırmadan bahsetmiyorum. Adaylık sürecinin artık önlerinde olduğunu ve bunu nasıl halledeceklerini, nasıl bir yöntemle çözeceklerini daha netleştirmeleri ve bu süreci başlattıklarını göstermeleri gerekiyor.

Aday isimler üzerinden yürüyen tartışmadaki senin görüşlerine ve kulis bilgilerine katılıyorum. Orada şöyle bir şey var: Kılıçdaroğlu dışındaki diğer adaylar, kendileri bir perspektif, bir program önermek yerine, birilerinin işâret ettiği, birilerinin öne çıkarttığı, arkasında olduğunu îmâ ettiği aktörler olarak gündemdeydi. Hattâ Mansur Yavaş bizzat birtakım partilerin adayı olarak îlân edildi. Birileri onu istiyor, birileri onun olması durumunda daha aktif olacak. Burada İmamoğlu, biraz da bu hevesin atağıyla, daha önce bâzı hamleler yaptı ve ondan dolayı birtakım problemler yaşadı. Bunların ne kadarının iletişim problemi, ne kadarının daha yapısal problemler olduğu tartışmaya açık, ama yaşadı.

Şimdi benim anladığım, biraz o sürecin sonrasında birkaç adım geriye çekildikten sonra, vazgeçmeyen, bekleyen bir potansiyel aday olarak pozisyonunu devam ettiriyor. Senin söylediğin gibi birtakım çevreler de bu konuda, eski davrandıkları gibi davranmayan, biraz daha ihtiyatlı ve sabırlı bir bekleyişte davranmaya çalışan bir pozisyonu tercih ediyor. Ben de bu anlamda senin gördüğün türden bir şey görüyorum. 

Öte yandan, Kılıçdaroğlu, bireysel performans meselesi olarak adaylığı en fazla sürükleyen, adaylığı hakkında en çok konuşulan ve kendisini konuşturan aktör olmayı başardı. Bunun çıkardığı rakamsal sonuçta, ben, eğer muhâlefet blokunun yöntem konusunda bir mutâbakat oluşturması durumunda, seçeneklerinin ve iktidar karşısında oynayabileceği hamlelerin hâlâ azalmadığı kanaatindeyim. Muhâlefetin daha fazla imkânı var, daha fazla hamle imkânına sâhip. Ama bu belirsizlik devam ettiği sürece ve belirsizliği sâdece bir avantaj olarak seçmene kabul ettirmeye zorladıkları takdirde, sonradan toparlamaları zor olan bir motivasyon kaybına neden olabilirler. Bunun zamanlamasının çok doğru yapılması gerektiğini düşünüyorum. Yine aynı şeyi söyleyeceğim: Umarım bunu düşünüyorlardır, hesaplıyorlardır.

Ruşen Çakır: Evet, ummak istemeye devam et Kemal. İstersen bu hafta burada noktayı koyalım. Biraz diğerlerine göre kısa bir yayın oldu, ama çok da fazla konuşacak bir gelişme olmadı. İstersen Kılıçdaroğlu’nun İngiltere seyâhatini konuşalım diyeceğim, ama kalsın. Evet, burada noktayı koyalım. İzleyicilerimize de teşekkür edelim. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler. 

Kemal Can: İyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus