Transatlantik: ABD ara seçimlerine kim damga vurdu? Ankara, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine ne zaman “tamam” diyecek?

ABD’de dün yapılan ara seçimlerde oy sayımı sürüyor. 435 üyeli Temsilciler Meclisi’nde Cumhuriyetçi Parti 198-173, 100 üyeli Senato’da ise Demokrat Parti 48-47 önde. ABD’de katıldığı televizyon programlarıyla ünlenen Mehmet Öz, ara seçimlerde Pensilvanya eyaletinde senatörlük seçimini kaybetti. Peki Cumhuriyetçiler ara seçimlerde istediğini neden bulamadı? Trump’ın geleceği ne olacak?

Türkiye, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine daha ne kadar direnecek? İsveç Başbakanı Ulf Kristersson’un Türkiye ziyaretinden ne çıktı?

Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Transatlantik” ile karşınızdayız. Geçen hafta yayın yapamamıştık; bu hafta tam kadro Washington’da Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’la ağırlıkla Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ara seçimleri konuşacağız. Arkadaşlar merhaba, beni böyle pek göremezsiniz; onun için değerini bilin, takım elbise kravat karşınızdayım. Evet, o ara seçimi çok konuştuk ve genellikle beklenti Demokratlar’ın ağır bir yenilgi alma ihtimâli üzerineydi — ki orada galiba başkanlık seçiminden sonra yapılan ara seçimlerde, başkanlığı kazanmış olan parti genellikle hüsrana uğruyor, böyle bir gelenek var. Ama sandıklar açıldı ve Cumhuriyetçiler –neydi o söyledikleri? “Kırmızı dalga” mı?”– onu gerçekleştiremediklerini de îtiraf ettiler — öyle gözüküyor. Gönül, sana söz vereceğim, ama önce kişisel bir not düşmeden edemeyeceğim: Mehmet Öz’ün kazanamamasına gerçekten memnun oldum. “Senin ne üstüne vazîfe?” diyecekler ama, yani ilk başından beri bana hep böyle bir, sâhici olmayan –yani siyâsetçi değildi zaten–, sâhici olmayan birisi gibi gelmişti; hani bilgisayarda yaratılmış yapay tipler gibi; ama anladığım kadarıyla da Cumhuriyetçiler’in Pensilvanya’yı kazanamaması, Senato dengesinde çok önemli bir rol oynadı. Ne dersin Gönül?

Gönül Tol: Evet Ruşen, aslında tabiî Mehmet Öz’ü şahsî olarak sinir bozucu bulabilirsiniz, ama ondan daha problemli bir siyâsî tutumu da vardı tabiî. Yani Trump’ın çok desteklediği bir insan; ama pek çok liberal insan için önemli siyâsî meselelerde durduğu nokta problemliydi zâten. Onun kaybetmiş olması çok önemli ve aslında seçimlerdeki büyük resmi göstermesi açısından da önemli; çünkü Mehmet Öz hem Cumhuriyetçiler tarafından hem Demokratlar tarafından izlenen bir adaydı. Çünkü Mehmet Öz gibi bir insanın böyle dışarıdan gelip, hattâ Pensilvanya’ya bile dışarıdan gelmiş bir insan, aslında oralı olmayıp sâdece Trump tarafından desteklendiği için bu seçimleri kazansaydı, sâdece Trump tarafından desteklendiği için kazanmış olacaktı. Çünkü kendi tabanı, Cumhuriyetçi taban içinde bile çok böyle takdir edilen bir aday değildi, doğru aday olarak görülmüyordu. Buna rağmen kazansaydı, bu bütün ülke çapında aslında Trump’ın Cumhuriyetçi Parti üzerindeki etkisini göstermesi açısından önemli olacaktı. Şimdi onun kaybetmiş olması da aslında seçimlerin bir özeti. “Kırmızı dalga”dan bahsettin; gerçekten pek çok kamuoyu yoklaması, özellikle son birkaç ayda, yani yaz aylarında Demokratlar’ın lehine bir tablo çiziyordu; fakat Ağustos’tan îtibâren yapılan kamuoyu yoklamalarında Cumhuriyetçi Parti’nin Demokratlar’a açık fark atacağı, hem Senato’yu hem Temsilciler Meclisi’ni büyük bir çoğunlukla kazanacağından bahsediliyordu; hattâ Senato’da belki az bir çoğunluk olsa da, özellikle Temsilciler Meclisi’nde Demokratlar’a çok büyük bir fark atacağı bekleniyordu Cumhuriyetçiler’in — bu olmadı. Şimdi hâlâ açılan sandıklar var, özellikle bu salıncak eyalet denen kritik yerlerde henüz seçim sonucu belli olmadı. Fakat görünen o ki hem Senato’da hem de Temsilciler Meclisi’nde hâlâ Demokratlar’ın kazanma şansı var. Şimdi bu çok pek çok açıdan târihî bir olay. Senin de söylediğin gibi, Beyaz Saray’da oturan, yani başkanlığı elinde tutan parti genelde ara seçimlerde kaybeder. Bunun sebebi de: Çünkü seçmenini yeterince heyecanlandıramaz; başkanlığı elinde tutan partinin seçmeni genellikle ara seçimlerde sandığa gitmez, bu nedenle de karşı taraf kazanır seçimleri. Buna istisnâlar var; meselâ 2002 yılında oğul Bush döneminde, 11 Eylül’ün de etkisiyle ara seçimleri başkanın partisi kazanmıştı. O zamandan beri ilk kez başkanın partisinin bu kadar iyi bir performans gösterdiği söyleniyor. Şimdi bunun nedeni ne? Bunun nedeni — aslında hep biz “Transatlantik”te söylemiştik: Demokratlar kendi tabanını mobilize etmeyi başardı. Bunun da bence en temel sebebi kürtaj meselesi, yani Anayasa Mahkemesi’nin kürtajı bir anayasal hak olmaktan çıkarma karârının ardından, Demokrat Parti özellikle kadın seçmenini çok mobilize etti. Daha yeni sandıklar açılıyordu, Ömer ile sohbet ediyorduk, sandığa gitme oranını gördüğümde, 2018 seçimlerine oranla –ki 2018’de de Cumhuriyetçiler kaybetmişti–Demokratlar’ın çok büyük bir oranda sandığa gittiğini görmüştüm ve bu nedenle de Demokratlar’ın beklenenden çok daha iyi bir performans göstereceğini sezmiştim. Nitekim öyle oldu. Dediğim gibi kürtaj meselesi bu konuda çok etkiledi. Yapılması gereken ikinci bir çıkarım: Şimdi, Biden yönetimi seçimi demokrasi için bir ölüm kalım mevzûu olarak göstermişti, böyle bir seçim stratejisi benimsemişti ve parti içerisinden parti stratejistleri bunu çok sakıncalı bulmuştu. Yani, “Ekonomiye konsantre olalım, yaptığımız iyi şeyleri anlatalım, dış politikadaki başarılara dikkat çekelim” demişlerdi. Bugün Demokrat seçmenin bu kadar yoğun bir şekilde oy kullanması bize şunu gösteriyor: Demokrat seçmen için ekonomik problemler, enflasyon vs. kadar, en az onlar kadar, kürtaj meselesi ve “Demokrasi elden gidiyor” kaygısı en az o konular kadar, ekonomi kadar önemli — bunu görüyoruz. Cumhuriyetçiler ise bu seçimi Biden yönetiminin bir referandumu olarak görmüştü; yani biliyorsun Biden’ın özellikle son aylarda destek oranı çok azalmıştı ve bunu Biden’dan ibâret bir seçim olarak göstermeye çalışıyorlardı. Bu stratejinin de geri teptiğini gördük. O yüzden şimdi hâlâ burada Cumhuriyetçiler kazanabilir, Senato’yu kazanabilir, Temsilciler Meclisi’ni de kazanabilir; fakat beklenenden bu kadar kötü bir performans göstermiş olması, 2024 seçimleri açısından önemli. İkinci bir önemli dinamik ise, Trump’ın desteklediği adayların da beklenilenden kötü bir performans göstermiş olması. Meselâ işte Pensilvanya buna en büyük örnek; ama onun gibi pek çok kritik eyâlette Trump’ın desteklediği adaylar kötü bir performans gösterdiler, bu da Trump’ın parti üzerindeki gücünü sorgulatmaya başladı. Meselâ dün akşam ben Fox News’daki haberleri izliyordum –ki biliyorsunuz, Fox News çok Trump yanlısı söylemleriyle biliniyor–; orada Trump’a çok ciddî eleştiriler yöneltiliyor ve şu söyleniyordu: “Demokratlar Trump’a bir teşekkür borçlu; çünkü Trump bu kadar müdâhil olmasaydı, bu kadar seçilmesi güç ama Trump’a tam bağlılığı nedeniyle aday olmuş adayları bu kadar öne çıkartmasaydı eğer, biz bu ‘kırmızı dalga’ denilen şeyi gerçekleştirmiştik. Bu Trump yüzünden olmadı”. O yüzden Cumhuriyetçi Parti yeniden ne yöne doğru evrilmek istediğini düşünmek zorunda. Belki Trump yerine Florida Vâlisi DeSantis (Ron De Santis) önemli bir figür ve Trump onu kendisine rakip olarak görüp çok eleştirmişti. Meselâ DeSantis Florida’da inanılmaz bir başarı kazandı; rakibinin 20 puan önündeydi. Hattâ meselâ önemli yerler var: Miami-Dade gibi, Florida içerisinde, Miami içerisinde; bunlar genelde yıllarca Demokratlar’a oy vermiş yerler — onlar bile DeSantis’i destekledi. Bu da yine Trump’ın parti içindeki geleceği açısından sakıncalı ve Trump’a yakın pek çok ismin dünden beri yaptığı yorumlara baktığımda da parti içinde böyle bir tartışma başlayacak. Meselâ bir tânesi şöyle dedi: “Partimizin artık bir Trump sorunu var” dedi — ki bunu o Kongre Baskını’ndan sonra bile söylemeyen isimler söyledi. Bu nedenle de seçimleri Cumhuriyetçiler kazansa bile, Kongre’nin her iki kanadını ne şekilde kazandıkları, 2024 seçimlerinin dinamiklerini etkileyecektir diye düşünüyorum. 

Ruşen Çakır: Tabiî Trump deyince hemen Ömer’e sözü bırakmak lâzım. Ömer, şimdi “Transatlantik” târihini düşündüğümüz zaman, Trump’ı önemsememe, “Ya bir dakika! Bunda bir şey mi var?” falan dedikten sonra, adamın ne kadar önemli birisi olduğunu, son dönemde yaptığımız yayınlarda da genellikle Trump’ın siyâseten güçlü bir damar olduğunu söyledik. Cumhuriyetçi Parti’yi şimdi Gönül bayağı bir anlattı; ama kaldığı yerden seninle devam edelim. Aslında tüm yaptığımız tartışmalarda başkalarından da bahsettik: Bu sâdece ABD’ye özgü bir olay değil; dünyada, Batı dünyası, meselâ bir İsveç seçimleri, İtalya seçimleri, hattâ Fransa seçimleri bağlamında da benzerlikler görüyorduk; ama şu olayda, gerçekten “Kimlik politikaları artık kaybettiriyor” denirken bu olayda kürtaj meselesi yüzünden kadınların özellikle haklarına sâhip çıkma çabasını gördüğümüzü düşünüyorum. Trump’ın o sağ popülist söylemlerinin bir sınırı olduğunu gördük herhalde, değil mi Ömer?

Ömer Taşpınar: Doğru. Yani o kürtajdan başlayalım istersen Ruşen — Trump’a geliriz. Kürtaj meselesinde, Amerika’da topluma baktığımda, toplumun yüzde 60, 65, bâzen 70’e varan çoğunluğu kürtajı kazanılmış bir hak olarak kabul ediyor. Dolayısıyla kürtaj konusunda Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karar Amerika’daki çoğunluğun çok karşısında bir karar; yani kürtajı yasaklamadı ama kürtajı anayasal hak olmaktan çıkarmayı eyâletlere bırakınca, Güney eyâletlerinde birdenbire kürtajın bâzı eyaletlerde yasaklandığı bir ortama girdik. Bu aslında gerçekten Demokratlar için hiç beklemedikleri derecede önemli bir hediye oldu; çünkü böylesine önemli bir kararda, bu kadar büyük bir çoğunluğun karşısında verilen bu karar, bir bakıma Anayasa Mahkemesi’nin bundan sonra verebileceği kararları da gündeme getirdi ve önümüzdeki iki yıl içerisinde Anayasa Mahkemesi “pozitif ayrımcılık“, “silâh taşıma” ve “basın özgürlüğü” gibi kritik üç konuda karar vermek zorunda kalacak. Dolayısıyla şu anda Anayasa Mahkemesi’nde altıya üç oranında bir muhâfazakâr çoğunluk var; bu muhâfazakâr çoğunluk Trump döneminde üç tâne Anayasa Mahkemesi üyesinin değişmesi ve Cumhuriyetçiler tarafından oraya atanma yapılması sonucu sağa kaymış durumda. Bu, Demokratlar’a bir bakıma bir mobilizasyon, Gönül’ün anlattığı gibi bir şekilde seferberlik ve sandığa gitme motivasyonu getiriyor. O nedenle de özellikle gençlerin ve kadınların daha yüksek katılımda bulunduğu bir seçimle karşı karşıya kaldık. Bunun yanında şu da bir gerçek ki Demokratlar bu konuyu iyi kullandılar; fakat Cumhuriyetçiler de sürekli ekonomi konuşmak isteyerek zannettiler ki Amerika ekonomik bir çöküntü içinde ve halk buna oy verecek. Ona baktığımızda da, Amerika köklü bir ekonomik çöküntü içinde mi? İşsizlik oranı Amerika’da târihinin en düşük noktalarında seyrediyor. Amerikan ekonomisi henüz bir durgunluk içinde değil; enflasyon yüksek, evet,  yüzde 8 oranında. Bu bir memnûniyetsizlik yaratıyor; fakat bir çöküş olmadığı gibi, bir durgunluk bile daha henüz söz konusu değil; oraya doğru gidiyor yavaş yavaş. Fakat zamanlama açısından da, özellikle işsizliğin bu kadar yüksek olmadığı bir ortamda seçime gidilmiş olması, bence ekonomi konusunda bu Cumhuriyetçiler’in beklediği tsunami’yi  de yaratmadı. Şimdi yani şunu da belirtelim: Henüz erken; daha birkaç eyâlet, meselâ Georgia eyâleti henüz açıklanmadı; hattâ orada yüzde 50’nin üstünde oy alınmazsa tekrar seçime gitme olasılığı var, yani Senato’daki dengeyi tam olarak bilmemiz birkaç haftayı bulabilir. Sonrasına baktığımızda, Temsilciler Meclisi’nde de henüz erken, fakat orada Cumhuriyetçiler’in kazanma ihtimâline de biraz daha yüksek bakılıyor. Bu da yani Gönül’ün anlattığı gibi şunu getiriyor berâberinde: Trump’ın geleceği ne olacak? Yani benim hep Trump’ı ciddîye almamın nedeni, Trump aslında dünyada popülizm açısından, dünya sağı açısından önemli bir olguyu daha da ciddî bir şekilde gündeme getirdi. Yani Türkiye’de sağa baktığımızda, Türkiye’de sağ hep bir bakıma orta sınıftan destek aldı; sol güçlü değildi. Ama dünyada sağa baktığımızda, sağ partiler genelde daha iş kesiminden, burjuva kesimden, üst orta sınıftan, hâli vakti daha yerinde olan toplumsal kesimlerden oy alırdı. Trump’la berâber bu Cumhuriyetçi Parti’nin seçmen profilinde çok ilginç bir değişim olmaya başladı; mavi yakalı alt orta sınıf, daha eğitimsiz kesim, hattâ sendikalar bile Trump’a gitmeye başladı. Yani Trump’ın Çin’le girdiği o ticâret savaşı, küreselleşmeye karşı bir pozisyon alması, korumacı ekonomik politikalar –ki bunlar daha çok Demokratlar’ın politikalarıydı– bir bakıma Cumhuriyetçi Parti’nin ve Amerika’daki sağın sosyal ve ekonomik kimliğini değiştirmeye başladı. eskiden Reagan döneminde, İngiltere’de Thatcher döneminde bu sağ partiler, “Vergileri indireceğiz ve vergilerin inmesi sonucu üretim artacak, sanayiciler daha fazla üretim yapacak” söylemi üzerinden genelde daha zenginleri kollayan politikalar üretirken, şu anda artık sağ partilerin ekonomik açıdan bir bakıma sosyal devleti gözeten, orta sınıfı kapsayıcı, daha popülist politikalar üretmeleri gerekiyor. Baktığımızda bu gerçeği henüz kavrayamamış sağ politikacılar da var. Meselâ ekonomi konusunda hâlâ zenginlere vergi indiriminden bahseden, dolayısıyla bu sosyal devleti, meselâ sağlık sigortasını, genelde vergi konusunda daha progresif/müterakkî vergiyi, zenginlerden daha fazla vergi alınmasını isteyen politikaları benimsememiş bâzı politikacıların da kaybettiğini gördük. Yani alt orta sınıfların ekonomik taleplerine cevap veremeyen bâzı sağ politikacılar kaybediyor. Bunu da İngiltere’de çok ilginç bir şekilde çok çabuk gördük. Meselâ İngiltere târihinde sâdece dört hafta iktidarda kalmış Liz Truss zenginlere vergileri indirmeye kalkmıştı ve çok ciddî bir tepki geldi kendisine. Bugün hâlâ Cumhuriyetçi Parti içinde bu tür politikaları izlemek isteyen bâzı adaylar var. O nedenle Cumhuriyetçi Parti’nin geleceği, bir bakıma bu yeni ekonomik ve toplumsal gerçeğe adaptasyona bağlı — vergi konusunda, sosyal devlet konusunda. Trump bunu daha iyi başarıyor; çünkü bir yandan o popülist yöntemiyle orta sınıfla, alt orta sınıfla, işçi sınıfıyla daha rahat diyalog kurabiliyor; ama bunu yapamayan, hâlâ eski Cumhuriyetçi kafa içinde gidip, meselâ “Vergileri sâdece üst kesime indireceğiz” diyen politikacıların da daha başarısız olduğu bir ortama doğru gidiyoruz. Bir de son olarak, 2024 için bir şey söyleyelim: Trump’ın 2024’te aday olma meselesi bir bakıma herkesin kabullendiği bir şey, olacak gibi gözüküyor; fakat asıl mesele, karşısına Cumhuriyetçi Parti’den bir aday çıkacak mı? Yani: “Trump tek başına ön seçimlerde büyük bir zafer kazanacak mı? Yoksa karşısında, Trump aleyhinde konsolidasyona gidebilecek, Trump’ın bâzı fikirlerini benimsemiş ama Trump’tan daha iyi Trumpçılık yapabilecek bir aday olur mu?” tartışması var. İşte o aday artık var; o adayın ismi de: DeSantis. Yani Gönül’ün anlattığı gibi Florida seçimlerini çok rahat kazandı. Kendisi vâli, ikinci dönem vâliliğe giriyor ve çok ciddî bir destek var Cumhuriyetçi Parti içinden. Trump’ın karşısına tek aday olarak o çıkarsa, Trump’ı yenme ihtimâli yükseliyor gibi gözüküyor. Yani DeSantis eğer ön seçimlerde Trump’ı yenerse yeni bir isim olarak dünya kamuoyunun bunu öğrenmesi gerekecek ve herkes, DeSantis’in dış politikası nedir, ekonomi politikaları nedir buna odaklanacak; fakat şimdi bir DeSantis dönemine giriyoruz gibi gözüküyor. Bu da Biden’ın aday olup olmayacağını etkileyebilir; çünkü Biden, 2024’te Trump aday olursa, onun da kesin aday olacağını söylüyordu. Öyle düşünülüyordu, kendisi de buna yakın bâzı açıklamalarda bulunmuştu; ama daha genç ve Cumhuriyetçi Parti içinde Trump kadar hem Amerika’yı hem partiyi kutuplaştırmayan DeSantis’in çıkması, Biden’ın emekli olmasını da sağlayabilir; yani Biden rahatlayıp, “Bir Trump dönemi daha olmayacak” demesiyle, bu sefer Demokratlar da daha genç bir isimle çıkabilir. DeSantis’in çıkması, Amerika’da bir bakıma yeni jenerasyonun, daha genç jenerasyonun çıkmasına sebep verebilir. Kim çıkabilir? O konuda da şu anda erken; ama Demokratlar’ın Kaliforniya vâlisi üzerinde duruluyor. Oldukça sola yakın, Demokrat Parti’nin sol kesimini taşıyabilecek, Kaliforniya’nın demokrat vâlisi Gavin Newsom’ın da ön planda olduğu bir döneme girebiliriz.

Ruşen Çakır: Evet, belli ki önümüzdeki “Transatlantik”lerde bu isimleri sıklıkla anacağız, öyle gözüküyor. Gönül, bir şey söyleyeceksin, söyle.

Gönül Tol: Şimdi Ömer dedi ya? Biden emekli olabilir; yani DeSantis bu kadar yükselirse… Çünkü söylediği gibi, hep, “Eğer Trump aday olursa Trump’ın karşısına çıkarım“ diyordu; ama bu seçimlerin Biden’ın 2024’le ilgili karârında şöyle bir etkisi de olabilir: Şimdi, çok ilginç bir şekilde, Biden siyâset sahnesine çıktığı andan îtibâren, yani senatör olarak, başkan yardımcısı olarak ve nihâyetinde başkan olarak hep çok küçümsendi — hem kendi partisi içerisinde, hem Cumhuriyetçiler arasında çok küçümsendi, çok yetersiz bulundu ve seçim başarıları her zaman çok şaşkınlık yarattı ve bir kez daha, Biden’ın popülaritesinin bu kadar düştüğü bir dönemde, herkesin bu kırmızı dalgayı beklediği bir anda, yine Biden’ın partisi beklenilenden daha iyi performans gösterdi ve bir sürpriz yapmış oldu yeniden. Bu da tabiî Biden’ı 2024 için cesâretlendirebilir de. Yani ters bir etki de yaratabilir; ama diğer taraftan da Ömer’in söylediği bu isim dışında, Demokrat Parti içerisinde yükselen başka isimler var; yani meselâ bu seçimin sonuçları, parti içerisinde çok parlak figürlerin olduğunu gösteriyor. Meselâ konuşulanlardan bir tânesi Michigan vâlisi bir kadın. Son derece başarılı bir kampanya yürüttü ve Michigan gibi bir eyâlette, inanılmaz şeyleri, her tür kaynağı seferber etmiş olmasına rağmen Cumhuriyetçi rakibi karşısında önemli bir başarı kazandı. Şimdi bu tür insanların da birden parti içinde konuşulmaya başladığını görüyorsunuz; yani bu seçimler aslında pek çok farklı şekilde etkileyecek 2024’te olanları. Bir de şöyle bir gelişme var: Meselâ partinin sola yakın, Bernie Sanders’a yakın kesimi de aslında beklenilenden çok daha iyi bir performans gösterdi. Genelde şöyle bir söylem vardır: İngilizce progressive denilen, yani partinin sol kesimi, ilerici kesim olarak tâbir edilen kesim, genelde Demokratlar’ın rahat kazandıkları eyâletlerde, yani mavi denen eyâletlerde iyi performans gösterirler — böyle bir algı var. Fakat bu seçimlerde gördük ki aslında partinin sol kesiminden bu isimler kritik eyâletlerde de iyi bir performans gösterdi. İşte bu da ilginç bir dinamiğe sebep olacak. Yani bir tarafta yeniden rûhunu arayan bir Cumhuriyetçi Parti. “Bizim artık bir Trump sorunumuz var” diyen, “Bu kadar radikallik bizim altımızı oydu” diyen bir Cumhuriyetçi Parti var; diğer tarafta, sol kanadın daha güçlendiği bir Demokrat Parti var ve bir de şunu eklemek istiyorum — bu dinamik bana çok ilginç geliyor: Şimdi meselâ diyelim ki Cumhuriyetçiler Temsilciler Meclisi’ni kazandı; beklenilenden çok daha küçük bir marjla kazanmış olacaklar, daha küçük bir çoğunlukla kazanmış olacaklar. Şimdi, buna sebep olan faktör neydi? Yani neden çok büyük bir marjla kazanamıyorlar Temsilciler Meclisi’ni? Çünkü aslında seçmen bu radikal söylemi, Trump’ın öne çıkardığı radikal adayları bir anlamda cezâlandırdığı bir mesaj verdi; partiye, “Bu kadar da sağa kayma” dedi. Ama diğer taraftan eğer Cumhuriyetçi Parti böyle küçük bir marjla, küçük bir çoğunlukla Temsilciler Meclisi’ni ele geçirirse, Trump’a yakın adayların sesinin daha yüksek çıktığı bir partiye dönüşecek. Çünkü Cumhuriyetçi Parti, Temsilciler Meclisi’nde karar aldırabilmek için bu küçük azınlığın, Trump’ın desteklediği azınlığın onayına ihtiyaç duyacak — bu da ilginç bir dinamik yaratacak. Yani bir taraftan seçmenin net bir mesajı var, partiyi daha merkeze çekme kaygısı var; ama diğer taraftan Temsilciler Meclisi’ndeki bu küçük çoğunluk partiyi daha sağa çekmeye çalışacak. Öbür taraftan da daha sola kayan bir Demokrat Parti var. 2024 seçimlerinin dinamiklerini bu çok radikal şekilde değiştirecek gibi geliyor bana.

Ruşen Çakır: Ömer, sen sanki biraz rahatsızsın, yanılıyor muyum? Yüzünde bir şey var, geçmiş olsun! Bu NATO meselesini de konuşalım istiyorum, ama hızlıca konuşalım isterseniz; çünkü bu seçimlerle ilgili gerçekten çok kapsamlı değerlendirmeler yaptık. İsveç Başbakanı Türkiye’deydi biliyorsunuz ve gelmeden önce de çok açık mesajlar verdi: Hattâ PKK’nın yanına YPG’yi de ekledi ve o şaşırtıcı oldu birçokları için. Ama İsveç’te yeni bir yönetim olduğu için bâzıları da normal karşıladı. Biz Cengiz Çandar’a sorduğumuzda –biliyorsunuz İsveç’te yaşıyor–, “Türkiye F-16’ları beklemeden dahi İsveç ve Finlandiya’nın –Finlandiya’da zâten çok büyük pürüzler yok gibi gözüküyor– üyeliklerini kabul edebilir” dedi. Önce Gönül’e şunu sorayım: ABD’de daha çok Kongre’de Türkiye’ye özellikle sorun çıkartan isimlerin bir kısmı da yeniden yarışa girdi; onlar seçildiler mi seçilmediler mi? Yani bu yeni Kongre yapılanmasında, Türkiye’ye bakışlarını bildiğimiz isimleri yine görecek miyiz? O konuda bir şey söyleyebilir miyiz?

Gönül Tol: Evet Ruşen, dün baktım, yavaş yavaş seçim sonuçları belli olmaya başlayınca. Şimdi Senato’da birkaç tâne isim var, önemli; yani Erdoğan karşıtlığıyla bilinen, Türkiye’deki insan hakları ihlâllerini mesele edinen, dile getiren, bu nedenle “Türkiye’ye F-16 satmamalıyız” diyen bir grup var. Bu senatörlerden önde geleni senatör Van Hollen, Maryland senatörü, yeniden kazandı ve Demokrat partili. Oklahoma’dan Cumhuriyetçi senatör James Lankford var; meselâ o da Türkiye’deki insan hakları ihlâllerini vs. eleştiren bir senatör — o da kazandı. Hatırlarsan, Bob Menendez Senato Dışişleri Komisyonu başkanıydı; onun oğlu da Temsilciler Meclisi’ne seçildi. Temsilciler Meclisi’ne baktım, bu yılın Şubat ayında 50 tâne Temsilciler Meclisi üyesi, Amerikan Dışişleri Bakanı Tony Blinken ve Savunma Bakanı Lloyd Austin’e mektup yazmıştı ve mektupta şunu söylüyordu: “Türkiye’ye kesinlikle F-16 satmamalıyız”. Hem Doğu Akdeniz’de girilen çatışmacı ortam, onlara göre Türkiye’nin izlediği agresif siyâset, hem de içeride yaşanan demokratik erozyon nedeniyle, artık Türkiye’ye F-16 satılmamalı diye bir mektup yazdı. Şimdi bu elli kişiye tek tek baktım ben. Bu elli kişinin çok büyük bir çoğunluğu yeniden girmiş Temsilciler Meclisi’ne. O nedenle şunu biliyorum: Pek çok insan, yani sâdece Türkiye’de değil, hani Macaristan vs. gibi otokratik başka yerlerde de, hattâ Rusya’da da, Cumhuriyetçiler’in zaferini bekliyorlar Kongre’de; fakat Türkiye açısından bu çok büyük radikal bir değişiklik yaratmayacak. Bunun sebeplerinden bir tânesi, her iki tarafta da, hem Cumhuriyetçi Parti hem Demokrat Parti içerisinde, yani partiden bağımsız olarak Türkiye’ye dâir duyulan bir endîşe var. Fakat ikinci bir dinamik olarak –o belki bir parça F-16 konusunda tartışma yaratabilir–, bir yandan da Rusya’ya çok yakın isimler de girdi Temsilciler Meclisi’ne. Bunlar tabiî Türkiye’nin Rusya’dan S-400 almış olmasını ya da Ukrayna’nın işgalinden sonra Rusya’yla hem ticâret hem enerji işbirliğini artırmış olmasından çok endîşe duymayacak bir grup; fakat yine de dün baktım, benim edindiğim ilk intibâ, “F-16 satmayalım” diyen kanadın daha kuvvetli olduğu. O nedenle Türkiye açısından, Kongre’nin iki kanadında Cumhuriyetçiler kazansa dahi, sorunların çözümünde radikal bir değişiklik, farklı bir tablo çıkacağını düşünmüyorum.

Ruşen Çakır: Ömer, ne diyorsun Cengiz Abi’nin söylediklerine? Yani F-16 meselesini hep öyle düşünüyorduk ya? Erdoğan bir anlamda İsveç ve Finlandiya’yı F-16 konusunda bir koz olarak kullanılıyor, kullanmak istiyor diye. Ona gerek olmayabileceğini ve Türkiye’nin bu söylenenlere bakarak “evet” diyebileceğini yüksek ihtimal olarak tanımladı.

Ömer Taşpınar: Evet, haddimize değil Cengiz Abi’nin dediğine karşı çıkmak. Tabiî ki şimdi İsveç politikasına çok hâkim, İsveç’i çok iyi tâkip ediyor. İsveç’te bence şu politika değişikliği, yani İsveç’in sağa kayması, bu Kürt meselesindeki pozisyonunu Türkiye’nin istediği yöne doğru çekebilir; yani PYD ve YPG’nin PKK’nın bir boyutu olduğu ve dolayısıyla bunların teröre bulaşmış örgütler olduğunu söylemek çok radikal bir şey değil. Yani akademik dünyada, think tank dünyasında bile aslında Amerika’nın yaptığı bu ayrımın yapay bir ayrım olduğu kabul ediliyor; yani PKK’nın Suriye kolu olarak bakılıyor YPG/PYD’ye. Dolayısıyla bu partinin, hele şu anda Rusya’yla ilişkilerin bu kadar gerildiği bir ortamda NATO gibi önemli bir askerî bir kuruma girmek için bu konuda feragat etmesi, bu konuda Türkiye’yle uzlaşmaya gelmesi şaşırtıcı değil. Fakat benim tahmin edebildiğim kadarıyla, Türkiye PKK konusunda İsveç’i istediği yere getirebilecek olsa da, kendisinin terör örgütü olarak kabul ettiği FETÖ konusunda, Fethullahçılar konusunda daha zorlanabilir. Orada düşünce özgürlüğü ve İnterpol’ün Fethullah Gülen örgütünü terör örgütü olarak kabul etmiyor olması nedeniyle Türkiye istediğini tam olarak elde edemeyebilir. O nedenle bir pürüz çıkabilir; fakat bu pürüz bence PKK kadar önemli değil. Türkiye’nin F-16’ları ön plana çıkarmak istemesi mantıklı; fakat ancak NATO konusunda Türkiye Amerika’nın istediği adımları attıktan sonra bence F-16 konusunda da eli güçlenecektir. Yani “F-16 konusunda bakalım Amerika önce davransın ve F-16’ları versin, biz ondan sonra NATO’da karârımızı vereceğiz” demek Türkiye’yi zorlar. Yani şu anda yeni Kongre’de de zorlar, Amerikan yönetimiyle de zorlar. Eğer F-16’ları istiyorsak, gerçekten bence bu konuda da Cengiz Abi haklı, Türkiye’nin NATO konusundaki pozisyonunu netleştirmesi ve Amerikan yönetimine ve Kongre’ye, “Bakın, sizin için ulusal güvenlik konusunda önemli bir kararda biz esneklik gösterdik; Finlandiya’yı ve İsveç’i kabul ediyoruz NATO’ya. Karşılığında ise F-16 konusunda sizin de bir iyi niyet jesti yapıp bunu vermenizi bekliyoruz” sinyaliyle bir pazarlık içine girmesi bence daha mantıklı olur.

Ruşen Çakır: Sıralamayı ters çevirmesi gerekiyor diyorsun.

Ömer Taşpınar: Evet.

Ruşen Çakır: Gönül, sen ne dersin buna?

Gönül Tol: Yani bence bunu onaylayacak Erdoğan. Hele en son biliyorsun Macaristan ve Türkiye kalmıştı NATO içinde bunu onaylamayan. Şimdi Macaristan bunu oylayacak; Macaristan’ın dahi bu aşamaya geçtiği bir noktada, Türkiye’nin NATO içerisinde yalnız kalmak isteyeceğini düşünmüyorum; ama tabiî Erdoğan her pazarlıkta olduğu gibi bunu sonuna kadar kullanacak, özellikle şimdi seçimler söz konusu iken, “Mümkün olduğu kadar fazla tâviz aldık, PKK konusunda alabildiğimiz en büyük tâvizi aldık” diyecek. Hattâ şunu da söyleyecekler: “Bakın, işte İsveç’e anayasasını değiştirttik”. Zannediyorum ki gelecek hafta bir oylama olacak İsveç’te; terör örgütü tanımı vs. konusunda — ki böylece oradaki PKK ağlarını da kapsaması açısından önemli ve Erdoğan bunu böyle kullanacak: “İsveç’e anayasasını değiştirttik” diyerek. Ve alabileceği kadar tâviz koparmaya çalışacak. Bir toplantı daha var zannediyorum, yıl bitmeden evvel; ama bir noktada bunu onaylayacağını düşünüyorum ben. 

Ruşen Çakır: Evet Ömer, sana tekrar döneyim ve kapatalım. Sen de bu olayın hızlı bir şekilde çözüleceğine düşünüyorsun anladığım kadarıyla.

Ömer Taşpınar: Evet. Yani Türkiye zâten rengini ve elini yeterince kullandı burada, yani isteksiz olduğunu belli etti. Fakat bu konuda Biden yönetimi sert durdu. Yani Erdoğan’ın istediği şey bence en başından beri Beyaz Saray’a bir dâvetti ve Biden’la bu konuların daha üst perdeden konuşulmasıydı. F-35’e dönmek gibi konulara bile girebilirdi bu. Fakat Amerikan yönetimi Türkiye’nin müzâkere tarzını da bildiği için, eğer bu kapıyı açarsa, yani İsveç ve Finlandiya’nın üyeliği karşılığında Türkiye’nin beklentilerinin farkına vardı Biden yönetimi, yani bu kapıyı açsaydı Türkiye’ye, Erdoğan muhtemelen, “Sâdece F-16’lar değil. Bu çok önemli NATO için; biz bunun karşılığında F-35’e dönmek istiyoruz, Fethullah Gülen’in iâdesini istiyoruz, Halkbank Dâvâsı’nın kapatılmasını istiyoruz” gibi maksimalist bir şekilde masaya gelecekti. Bunun farkında olan Biden yönetimi bu kapıyı açmadı Türkiye’ye. Dolayısıyla F-16’larda kaldı mesele. Türkiye de bunun farkına vardı. Şu anda yapabileceği en büyük şeyin aslında İsveç’i zorlamak olduğunu, Amerika karşısında elinin güçlü olmadığını anladı. F-35’lere bir dönüş yok ve Türkiye açısından F-16’ları almak bile şu anda bir başarı hâline geldi — ki bu konuyu muhâlefetin çok daha güzel bir şekilde kullanmasını bekler insan. Yani şöyle bitireyim: Aslında Türkiye açısından ciddî bir başarısızlık söz konusu; S-400’ler konusunda Türkiye’nin izlediği politika bir fiyasko hâline geldi ve F-35’leri alamıyor. F-16’ları almak bile başarı hâline geldi; bu fiyaskoyu normalde muhâlefetin çok daha güçlü bir şekilde kullanması beklenirken, biz maalesef CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun Washington’daki ziyâretinde bile bunun yeterince dile getirilmediğini gördük. Dolayısıyla bir başarısızlık söz konusu Türkiye açısından ve Türkiye, İsveç ve Finlandiya’ya kısa zamanda “evet” diyerek karşılığında F-16’ları alma ümidi içinde kalacak.

Ruşen Çakır: Evet, burada noktayı koyalım. Çok dolu dolu bir “Transatlantik” oldu. Yine Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’a çok teşekkürler, izleyicilerimize de teşekkürler. İyi günler. 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus