Bu hafta vatan ve millet nedir muhafazakâr için diye yazacaktım ama bir seccade tartışmasıyla yazmak istediğim, hepimizin aslında gayet iyi bildiği, derinden hissettiği şey örnekleniverdi, kolektif bir performansa dönüştü hatta. Muhalefetin cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu, iftar için gittiği bir yerdeki bir ofiste, muhtemelen iftar sonrasında kazaya bırakmak istemedikleri namazlarını hızla eda edenler için yere serilmiş seccadelerden biri üzerinde duruyor ayakkabılarıyla fotoğrafta. “Fark etmedim orada serili olduğunu” diye açıklama yaptı, üzgün olduğunu beyan etti. Ama kimin umurunda? CHP’den ve iftarın ev sahibi İstanbul Platformu’ndan açıklama yapıldıkça troller abandı fotoğrafa. Onlar abandıkça insanların sinirleri bozuldu yazdılar, onlar yazdıkça troller daha bile kuvvetli abandı. Bunun böyle olduğunu bile bile, hatta insanlara söylerken ben de kendimle çelişip, kendime mani olamayıp “hadi ordan” minvalinde twitler attım. Bizi tam olarak istedikleri halet-i ruhiyeye soktular bir gün boyunca.
Daha iki ay önce “asrın depremi” oldu bu ülkede. On binlerce insan öldü. Yüzlercesi kayıp. Binlercesi DNA örneği bile alınmadan yani kimliksiz ve cenaze namazları kılınmadan defnedildi. Halen kaldırılıp tarım alanlarına dökülen molozların içinde kopmuş eller, bacaklar, dökülüp donmuş sonra eriyip kurumuş kanlar var. Binlerce çadırı sel bastı, kimi yerlerde fare baskınlarından söz ediyor insanlar. Bir yanda fahiş fiyata inşaat ihaleleri verilirken diğer yanda yarın çocuklarına ne yedireceklerini bilmeyen ana-babalar var. Bütün bu koşullar altında iktidardaki parti, trolleri vasıtasıyla bize seccade kutsal mıdır, değil midir onu tartıştırıyor.
Boş Furkan çantaları

Muhafazakâr için vatan ve millet kelimeleriyle kodlanan ve her bir muhafazakârın ayrı ayrı kendilerinde içeriklerini canları istediği zaman kafalarına estiği gibi, nasıl işlerine geliyorsa öyle değiştirebileceğini düşündükleri o soyut varlıkların işlevi de son performansa konu olan seccadeyle aynı. Canı istediğinde, mesela bir şeye çökmek ve yağmalamak üzere göz koyduğunda, ne bileyim kuyruğu sıkıştığında, bir suçu aleme faş olduğunda sarılıp “bu yaptığınız vatana ve millete karşı suçtur” diyebilmek için başvurduğu referanslar. Bu ikisini, yani vatan ve milleti duvara asılı içi boş birer Furkan kabı gibi düşünebilirsiniz. O dantel ya da nakışlı dikdörtgen çantacığın içinde Kur’an olduğunu düşünür, ondan yana bakmadan önce gözünüzün çapağını bile silmek istersiniz. İnançlı olmanız ya da olmamanız da fark etmez çoğu zaman. Öyle görmüş, öyle bilmişsinizdir. Ama muhafazakâr, işine öyle geldiğinde, canı öyle çektiğinde o Furkan kabının üzerinde tepinir. İçindekini üzerine tapulamıştır. Tam da içindekilerin tapusunu üzerine geçirdiği için boşalmıştır Furkan kapları. Ve o kapları, içindekilere el koyarak boşalttığını bildiği için hiç gözünü kırpmadan tepinir üzerlerinde muhafazakâr… Ne zaman muhafazakârlıktan bahsetsek onda başlayıp onda biten bir döngüden söz ediyoruz farkında mısınız? Bu bir tesadüf değil. Muhafazakâr onda başlayıp onda biten bir dünya tasavvurunun tek öznesidir kendi hayalinde… Bu yüzden kendinden başka mesnedi yoktur ve tam da gene bu yüzden muhafazakârlığın herhangi bir şeyi muhafaza etmekle hiçbir ilgisi bulunmaz.
Aslına bakarsanız muhafazakâr, vatan ve millet diye bildiğimiz o boş Furkan kaplarının ya da seccadenin üzerinde tepinme hakkı elde etmek için muhafazakâr ilan etmiştir kendini. Muhafazakâr kimliği sahiplenerek vazgeçtiği bütün o şeyler, aslında gene kendi fantezileri, karşılığında içindekine el koyarak boşalttığı kaplar üzerindeki tasarruf hakkı ona geçmiştir. Sermaye edinmiştir o kapların içindekini, kimseye kaptırmaz artık. O kapların içinde olduğu varsayılan şeyler hakkında konuşan, yani onlara temas etme cür’etinde bulunan herkes önce muhafazakâra arzu ettiği haracı ödemeli, yetmez bir de önünde eğilerek temenna etmelidir. Muhafazakâra haraç ödemeksizin ve önünde eğilmeksizin konuşan herkes haindir, teröristtir, yabancıdır, sahtedir, taklittir vs.
Gene bir kazanç bahsi
Peki bu uygulamada ne anlama gelir?
Vatan ne mesela gene uygulamada? Ülke, yurt. Üzerinde birlikte yaşadığımız yer yani. Birlikte yaşandıysa eğer, mevzunun bir de zaman boyutu var. Bir yanı geçmiş, bir yanı gelecek. Bunlar böylece burda dursun. Uygulamada olanlara bakmaya devam edelim.
Ez kaza birlikte yaşadığımız yerin geçmişi hakkında bir bilgiye vakıf oldunuz ya da gelecekte o yerin nasıl bir yer olması gerektiği ya da olabileceği konusunda bir fikir ya da düş belirdi aklınızda, gönlünüzde. Muhafazakâr yanıbaşınızda biter bir anda. Birlikte yaşadığımız yerin geçmişi ya da geleceği hakkında fikir üretmeden ya da düş kurmadan önce ona danışmamız gerektiğini hatırlatmak üzere belirmiştir tepenizde. Neden mi? Çünkü o, odur. O bu ülkenin yalnız bugününün değil gelmişinin ve geçmişinin de sahibidir. Nereden almıştır bu sahiplik belgesini? Kendisinden. Hepsi bu kadar…
Ona danışmadan hepimiz hakkında söylediğiniz her şey yalandır, iftiradır, hadi niyetiniz iyiyse bile istemeden mal-i hülyaya kapılmışsınızdır. En ama en iyi ihtimalle siz bu vatanı tanımıyorsunuzdur da o yüzden öyle düşler kuruyorsunuzdur. Geçmiş mi? Muhafazakârın kaleme almadığı ya da onun bu ülkenin sahipliği iddiasını onaylamayan her bilgi yalandır. Diyelim ki boş anına geldi bir şekil konuştunuz, aktardınız edindiğiniz bilgiyi ya da kurduğunuz düşü. Başlar muhafazakârın soruları: Peki senin bu hayalin içinde benim yerim ne? İlle de önlerde bir yer isteyecektir tabii.
“Muhafazakâr demokrasi”yi hatırladınız mı? O işte aynı sorunun demokrasi isteyenlere sorulmasıyla elde edilmiş bir cevaptı. Demişlerdi ki o soruya cevap verenler: “He ağam, he paşam, senin haracını almadığın demokrasi mümkün değil bu ülkede.” Niye mi? “Çünkü sen sensin, biz de sen olmayanız, sen olmayanın ne hakkı olabilir ki senin memleketinde.” Nedense akıllarına, “ya hu niye veriyoruz bu haracı biz sana” diye sormak gelmemişti pek çoklarının. Çok büyük bir garibanlıktı o, halen de devam ediyor kimi zihinlerde…
Fakat orada bitmez sorular, nitekim bitmedi de… Muhafazakârın ikinci sorusu, aslında ilkinin de gerekçesi olan şu soru: “Bundan benim ne kazancım olacak?” Daha doğrusu “En çok kazanan ben olacak mıyım?” “Herkes eşit kazanacak” dediniz diyelim. Dııııt, yandınız… Hainsiniz siz, bu ülkeyi tanımıyorsunuz, kesin başka birileriyle, iç ve dış mihraklarla falan dayanışma içinde onu yerinden etmeye, yani vatanı işgale uğratmaya çalışıyorsunuz. Muhafazakârın en çok kazananı olmadığı bir plan proje geliştirmeye nasıl cür’et edersiniz? O değil midir bu köprünün bekçisi? Geçenden 33, “bu köprü de ne saçma bir köprü, senin derenden su akmıyor ki” diyenden döve döve 40 akçe… Olayı bu çünkü, başka da hiçbir şeyi yok…
Muhafazakâr yankı: Bir çocukluk anısı
Daha da çoğaltabiliriz bu soruları ama sanıyorum bu ikisinden yola çıkarak “bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” dizelerinin anlamına ulaşabiliriz…
Mithat Cemal Kuntay’ın şiirini bildiniz mi? Yazık ki hiç unutamam bu şiiri. Anlatayım sebebini. Lise birinci sınıftaydım. Ortaokulu Iğdır’da okuyup Ankara’ya gelmiştim. Bir şiir okuma yarışması düzenlenmişti okulda, sanırım bir tür seçmeydi. Katılacağım tabii, olur mu bensiz :)? Evdeki kitaplar arasında bir hayli debelendikten sonra bu şiiri tutuşturdu biri elime, “daha güzelini mi bulacaksın, al işte bunu oku” diye. Baktım şöyle bir, devlet, vatan, millet, toprak falan… Tabii ya kim itiraz edebilirdi ki bu dizilime? İyi şiir nedir, nasıl olur nereden bileyim?… Okudum böyle bağıra bağıra… Seçmeye katılan arkadaşlarımın ve öğretmenlerimin bana nasıl baktıklarını dün gibi hatırlarım. Kıpkırmızı olmuştum ama heyecandan değil. İçi boşalıvermişti okuduğum her kelimenin… Ne tuhaf aynı şiirin utançla ilgili bir kıtası da var: “Bahsetme bugün sade dünün mucizesinden, insan utanır sonra yarın kendi sesinden.” Tam böyle olmuştu bana da… Şiirde benim “neden olmasın, kim itiraz edebilir ki” dediğim dizilimin herkes için en doğruyu anlatmayabileceğiyle ilk yüzleşmemdi o… O kadarcık olsun içgörüm varmış ki, şiiri bağıra bağıra okumayı bitirdiğimde yüzüme öylece bakan insanlara kızmadım. Seçmenin yapıldığı odada sonuna kadar kaldım ve diğer şiirleri dinledim. Bağırmıyordu okuyanlar. Tehditkâr değildi okudukları dizeler, had bildirmiyordu. Gene ölüm falan vardı ama başka türlüydü… Ben niye bilmiyordum ki öyle şiirler? İyi ki utanmışım o gün o kadar…
Ay nerden aklıma geldi bu anı şimdi? Ha tabii ya… Bayrak, kan, toprak, vatan dizilimi… Muhafazakârın sırf muhafazakâr olmakla tapusunu üzerine geçirdiği soyut varlıklar. Sanki hepsi yalnız onun… Çünkü o muhafazakâr olmayı seçti, başka bir şey ol(a)mamakta karar kıldı. O zaman, bu şeylere bir sahip gözüyle bakma hakkı da yalnız onun. Hadi ya, gerçekten mi?
Fakat tabii vatanla, yani yerle bu denli tek taraflı bir mülkiyet ilişkisi kurunca millet bayağı sıkıntılı bir varlığa dönüşüyor. Herkes milletse muhafazakâr nasıl o kadar imtiyazlı olacak, yani nasıl paylaşacak mülkü herkesle? O zaman en kârlı o çıkmaz ki. Hem herkesin imtiyazlı olduğu bir yerde aslında kimse imtiyazlı değildir. Ne yapmalı peki? Kimin millete dahil olduğuna ya da olmadığına da muhafazakâr karar vermeli. Niye? Artık biliyorsunuz cevabı. Çünkü o, o; yani kendisi… O, kendisi olmak için başka her şey olmaktan vazgeçtiği için herkesin ne olduğuna karar verme yetkisine sahip. Niye? Karıştırmayın artık… Çünkü öyle… O öyle istiyor. Öyle olmayacaksa muhafazakâr olmanın ne anlamı var?
Fakat şunda yanılıyorsunuz, kendisine benzemeyenleri değil asıl olarak benzeyenleri milletten dışlayarak imtiyaz alanını genişletir muhafazakâr. Varsa bir orijinalliği buradan gelir. Bunu tarihsel geleneğimiz içinde gayet deruni bir yeri bulan kardeş katline benzetebilirsiniz. O kardeşler, tam da kardeş oldukları, yani aynı tahtta hak sahibi oldukları için katledilirler. Muhafazakâr erken davranıp geriye kalanları katledebilendir… Hükümrânlığının sınırlarını, kendisine benzeyenleri teker teker ya da topluca ortadan kaldırarak genişletir. Ortadan kaldırmak için gerekçeler hazırdır… Aynı ülkede yaşıyoruz öyle mi? Ama senin kaşının üzerinde gözün var. Aynı tarihten geliyoruz öyle mi? Ama senin dedenin dededisinin dedesinin dedesinin dedesinin dedesinin dedesi başka yerden gelmiş meğer. Ha, benimki miymiş başka yerden gelen? O zaman bu vatanın sahibi benim dedemin dedelerinin geldiği yerden gelenlerdir, önceden burada olanlar değil. Neden mi? Çünkü beni buranın sahibi kılan şey bu. Saçma mı? Seni gidi hain, seni gidi terörist.
Artık duvardaki iki boş Furkan kabında var saydığımız, ama muhafazakârın çoktan el koyduğu vatan ve milletin ne olduğu, daha doğrusu muhafazakârın bu ikisinden ne anladığı konusunda bir fikrimiz var.
İkisini bir cümlede şöyle birleştirebiliriz belki: “Vatan muhafazakârın millete dar ettiği memlekettir.”
Vatan bir yer, millet o yerde birlikte yaşayan insanlardan mürekkep bir topluluk olamaz, hiç kimse vatanı ve milleti böyle tarif etmeye yeltenemez. Çünkü bu ikilini bu türlü tarifinden muhafazakâr fazladan ekmek çıkmaz.
Seccadeye dönelim

Şimdi tam bir gün boyunca gündemimizi işgal eden seccade tartışmasına dönelim. Vatan üzerinde yaşadığımız yer, millet hasbelkader birlikte yaşamakta olan insanlar değilse, seccade nasıl üzerinde ibadet edilen bir kilim parçası olarak kalabilir? Bir muhafazakârın bir şeyi olduğu gibi bırakması, kendi faydasına kullanmadığı herhangi bir nesneye varlık şansı tanıması mümkün müdür? Bu soruyu bu serinin bir başka yazısında tekrarlamıştım… Muhafazakârın dünyasındaki her şey onun yararına olan şeyler ve yararsız şeyler diye ikiye ayrılır. Ona faydalı bir şeye dönüşmeyen bir seccadeye ve hatta o seccade üzerinde kılınan namaza tahammül edebilir mi bir muhafazakâr? İnsanların onun faydasını gözetmeksizin aldıkları nefesi bile kendisine zül görüp mağdur olan muhafazakârın o seccadeden ve namazdan haraç kesmemesi düşünülebilir mi?
Hadi gelin özeleştiri yapalım… O fotoğraf ortaya atıldığı andan itibaren sanki başka işimiz yokmuş gibi izaha, açıklamaya, özre vs uğraşarak onun arzu ettiği haracı fazlasıyla ödedik. Hadi kardeşim ikile bu ülke de, bu din de, bu millet de senin tekelinde değil. Nasıl inanacağımızı da, nasıl amel edeceğimizi de, inandıklarımıza ve birbirimize saygımızı-sevgimizi nasıl göstereceğimizi de senden öğrenecek değiliz, demedik. Muhafazakârın duvardaki boş Furkan çantalarını gösterip burnumuza burnumuza parmak sallamasına müsaade ettik. Dedim ya, tam da böyle düşünürken ben de engel olamadım kendime… Niye engel olamadık kendimize?!
Bu sorunun cevabını ben veremem. Üzerine birlikte çalışmamız lazım. Geriye kalanların muhafazakârı ne sandığı ve niye öyle sandığı sorularıyla ilgilenerek başlayabiliriz belki. Onun kaç haftadır özetlediğim içi boş “ben benim, öyleyse her şey benim, bu vatanın, milletin, dinin haracını da ben yerim” şişinmesine ve iddiasına teslim olmaya neden bu kadar hazırız? Nedir onun bu basbayağı saçma sapan ve hayatın hiçbir hakikatine tekabül etmeyen sahiplik tezini “hadi ordan, bu ucubik iştir” deyip savuşturmamıza mani olan? Kimbilir belki de onun iddialarını inandırıcı bulmak değildir mesele. O iddialarda iler tutar tek bir yan yok. Asıl fena olan onun birbirinden komik ve ucuz bu iddialarına inanabilecek birilerini bulmakta hiç de zorlanmayacağına olan inancımız… Bu acayipler acayibi inançtan alıyor her türlü muhafazakârlık gücünü. Kendi inandıklarından değil, çünkü muhafazakârlık bir inanma biçimi değil, hatta tam tersine, her türlü inancı muhafazakârın faydalanacağı şekilde tahrif etmek üzere geliştirilmiş kötü bir metot. Bunları hepimiz biliyoruz, kaç on yıldır kaç türlüsüne şahit olduk. Ama bizlerin onun bu tuhaf iddia ve performanslarının mutlaka, hem de çok izleyici bulacağına olan inancımız bir türlü sarsılmadı. Burada bir problem var… O problemi bir çözebilirsek var ya…














