Ceyhun Elgin, Adil bir asgari ücret nasıl mümkün olabilir? yayınında iktisatçıların iktidara çağrısını Ruşen Çakır’a anlattı.
2025 yılında geçerli asgari ücretin ne kadar olacağına yönelik tartışmalar başladı. Merkez Bankası’nın 2024 enflasyonu tahmini yüzde 38, Orta Vadeli Program’ın (OVP) ise yüzde 41,5 oldu. Ancak Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan’ın ABD’de. yatırımcılarla yaptığı toplantıdaki açıklamaları asgari ücret artışının, beklenen enflasyona göre yapılacağı tartışmalarını yeniden gündeme getirdi. Karahan, yüzde 25’lik asgari ücret artışının enflasyon görünümüyle tutarlı olduğu mesajını verdi.

Türkiye’den pek çok iktisatçı, asgari ücret artışında beklenen enflasyon yerine gerçekleşen enflasyonun. dikkate alınması için iktidara çağrı yaptı. İktisatçıların ortak çağrısında, yüksek enflasyonun dar gelirlileri ekonomik olarak daha kırılgan hale getirdiği vurgusu yer aldı. İlk aşamada 126 iktisatçı metne imza attı.
İmzası bulunan iktisatçılardan Elgin, adil bir asgari ücreti, ücret artışını, enflasyonun dikkate alınması gerektiğini Ruşen Çakır‘a değerlendirdi.
Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Asgarî ücreti konuşacağız. Asgarî ücrette birtakım rakamlar telaffuz ediliyor devlet tarafından, Merkez Bankası tarafından. Bu rakamlar gerçekten çalışanların ihtiyâcını karşılayabilir mi? İşte bu konuda, ekonomi konusunda çalışan üç akademisyen, kısa bir açıklama, bir çağrı kaleme aldılar ve daha sonra çok sayıda meslektaşı da buna destek verdi. İşte bu çağrı metnini hazırlayanlardan Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Ceyhun Elgin’le, çağrılarını neden yaptıklarını konuşacağız. Ceyhun Bey, merhaba.
Ceyhun Elgin: Merhaba, hoş bulduk Ruşen Bey.
Ruşen Çakır: Siz şimdi Adem Yavuz Elveren ve Cem Oyvat’la birlikte bir kısa metin kaleme aldınız. Gerçekten çok kısa, ama çok net bir şekilde olayı ortaya koyan ve yanılmıyorsam 160’ı aşkın kişi de imzâ verdi buna, değil mi?
Ceyhun Elgin: 126 kişi, 126 kişi verdi şu âna kadar; ama basına duyurduktan sonra artmaya başladı sayı. Hâlâ ek imzâ vermek isteyenler oldu. Biz imzâyı kapadık aslında duyurduktan sonra, ama 126.
Ruşen Çakır: Görüyorum, Türkiye’nin dört bir tarafından, ama aynı zamanda yurtdışındaki üniversitelerde hocalık yapanlar da var. Zâten sizin berâber başlattığınız Adem Yavuz Elveren ve Cem Oyvat da esas olarak yurtdışında. Adem Bey hem İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde hem de Fitchburg State’te hocalık yapıyor. Şimdi, öncelikle şunu sormak istiyorum: Enflasyon yükünün âdil dağılımı. Burada kastınız, anladığım kadarıyla, yükün yine çalışanlara bindirildiğini ve bindirilmeye devam edeceğini düşünüyorsunuz.
Ceyhun Elgin: Doğrudur. Yani sonuçta millî gelirden iki tâne öge pay alıyor: bir tânesi işgücü, bir tânesi sermâye. Bu şekilde baktığımız zaman en büyük payın işgücüne bindirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Yani 2023 Mayıs-Haziran cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra, biliyorsunuz o sene Haziran ayında ekonomi politikası 180 derece değişti ve o değiştikten sonra uygulanmaya başlanan ekonomi politikası, enflasyonla mücâdele başlığı altında –tabiî ki mücâdele edilmesi gereken bir olgu, ona kuşku yok–; ama enflasyonla mücâdele altında en büyük katkıyı işgücünden bekliyor. Özellikle de dar gelirli, düşük gelirli işgücünden, yani asgarî ücretliden bekliyor. Biliyorsunuz, 2024 yılı boyunca yaz aylarında, geçtiğimiz birkaç senedir yapılıyordu yaz aylarında ara zam; 2023 Haziran sonu, Temmuz başında ara zam da yapılmadı, yine enflasyonla mücâdele gerekçesiyle. Şimdi 2025 Ocak ayında, yani 2024’ün sonunda belirlenecek, 2025’in 1 Ocak’ından îtibâren uygulanacak yeni bir asgarî ücret zammı gerekiyor. İşte o zam için de tabiî ki resmî bir açıklama yok esâsen. Yani basına yansımış, en azından benim bildiğim kadarıyla, siz de belki tâkip etmişsinizdir, yani ekonomi politikası yönetiminden açıkça kamuoyuna; “Biz şu kadar zam yapmayı düşünüyoruz” diye bir açıklama yok. Ama kapalı kapılar ardında yatırımcılarla, yurtdışındaki yabancı yatırımcılarla vs. yapılan toplantılarda bâzı rakamlar telaffuz edildiği söyleniyor. Biz bu bildiriyi de en son Sayın Merkez Bankası Başkanı’nın Londra’da sanırım, yabancı yatırımcılarla yaptığı toplantıda söylediği iddia edilen rakamı duyunca, artık bir yandan dayanamadık, öyle söyleyeyim yani ve bunu yapmaya, bu açıklamayı hazırlamaya başladık. Ve işte 2025 Ocak ayında da, şu anda şöyle düşünüyorum, yani gerçekleşen enflasyon değil, yani 2024 yılında yaşadığımız, asgarî ücretlerin gelirinden reel olarak kaybı işâret eden gerçekleşen enflasyondan değil, 2025 yılında ekonomi politikasının, çok da aslında geçtiğimiz yıllardan başarısız olan beklentisine dayalı bir zam yapılması gerektiği düşünülüyor. Bu da %25 rakamı, konuşulan.
Ruşen Çakır: Biraz tâne tâne gidelim bilmeyenler için. Ben de her ne kadar Boğaziçi ekonomi bölümünde birkaç sene okuduysam da bilmediğim çok şey var. Şimdi diyorsunuz ki: Bir beklenen enflasyon, bir de gerçekleşen enflasyon var. Beklenenle gerçekleşen arasında, gerçekleşen her zaman daha mı fazladır?
Ceyhun Elgin: Yok, illâ öyle olması diye bir şey söz konusu değil; ama şu anda enflasyon nispeten, yani geçtiğimiz yıla göre nispeten düşüş trendine girdi, iyi kötü. Tabiî burada da şunu da öncelikle vurgulamak isterim: Enflasyonun doğru ölçüldüğü varsayımıyla konuşuyoruz; çünkü biliyorsunuz, ülkemizde kurumların şeffaflığı kalmamış olduğu için tam olarak, TÜİK’in rapor ettiği enflasyonla başka bağımsız bâzı kuruluşların, İstanbul Ticaret Odası olsun, ENAG (Enflasyon Araştırma Grubu) olsun, hani onların da belki problemli olabilir, ama en azından Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti enflasyonu olsun, biraz farklı seyrediyor bir süredir. Dolayısıyla, hani o açıdan ne kadar doğru rapor ediliyor, onu bir kenara koyuyorum; ama doğru rapor edildiği varsayımı altında, 2023’ün Haziran’ından bu yana nispeten bir gerileme trendi başlamış gibi gözüküyor enflasyonda. Şimdi gerileme trendi başlayınca, enflasyon düşüşe geçince, hâliyle önümüzdeki zaman biriminde, yani önümüzdeki yıldaki enflasyon, bu gerileme trendi devam edecekse eğer, önümüzdeki zaman birimindeki enflasyonun geçmişteki zaman birimindeki enflasyondan daha düşük olması beklenir. Ekonomi politikası yönetimi de zannediyorum ki 2025 yılı enflasyonunun %25 olacağını bekliyor, öngörüyor, planlıyor, neyse artık. Ama 2024 yılı enflasyonu %25’in hayli uzağında. Yani daha tabiî 2024 yılı bitmemiş olduğu için ne kadar olacak bilmiyoruz; ama şu anda en azından %50’ler civârında. Hani düşsün düşsün, belki %40’lara düşsün Aralık sonunda. Şimdi dolayısıyla %40’lık bir enflasyonu yaşamış bir asgarî ücretli var, 1 Ocak 2024’ten 31 Aralık 2024’e kadar. Yani 1 Ocak’ta aslında elinde geçen paranın, maaşın, ücretin değeri 31 Aralık’a geldiğinde, diyelim ki enflasyon %40 oldu, %40 aralığında azalmış vaziyette. Ama siz bu kişiye diyeceksiniz ki: “Ben sana şimdi %25 zam yapıyorum; çünkü önümüzdeki sene enflasyonun da %25 olmasını bekliyorum”.
Ruşen Çakır: Anladığım kadarıyla önümüzdeki sene yine tek zam söz konusu olacak gibi gözüküyor.
Ceyhun Elgin: Tabiî.
Ruşen Çakır: Ocak’ta yapacaklar. Şu hâliyle baktığımız zaman, meselâ şimdi 2024 yılının hesapları, siz rakamları telaffuz ediyordunuz, yıl başında verilen zam ve arada yapılmayan zam, sonunda gerçekleşen enflasyon. Sonuçta çalışanlar, asgarî ücretliler ne kadar bir net kayıp yaşadılar, matematik olarak?
Ceyhun Elgin: Yani şu anda 31 Aralık 2024 îtibâriyle yaşayacakları, tabiî önümüzdeki Kasım ve Aralık ayı enflasyonları var, Ekim ayı da daha henüz açıklanmadı ama yaklaşık bir %20 diyebiliriz aradaki farka bakacak olursak. %20 de işte beşte birine tekabül ediyor, çok anlamlı bir gelir kaybı açıkçası. Bu da sonuçta dar gelirlinin gelir kaybı. Şimdi tabiî burada bir de şöyle düşünenler olabiliyor: Ben meselâ, diyelim ki beyaz yakalıyım, benim ücretim bundan âzâde — ama aslında öyle değil. Yani bir kere toplumun önemli bir kısmı asgarî ücretle çalışıyor, bu bir. İkincisi de, diğer maaş artışları da, diğer maaş zamları da diyelim, aslında asgarî ücretin bir fonksiyonu oluyor. Sonuçta asgarî ücretli düşük bir zam aldığında, siz bekliyor musunuz ki beyaz yakalı da; bir bankada çalışan olsun, ne bileyim ben, bir işte danışmanlık şirketinde çalışan olsun, üniversitede çalışan olsun, akademisyen olsun, fark etmez –devlet memurlarını bir kenara koyuyorum, onu ayrıca konuşuruz– bunlar sonuçta çok da fazla farklı bir zam almayacaklar. Dolayısıyla aslında bu sâdece asgarî ücretlinin sorunu olmayacak. Aslında toplumun çalışan kesiminin toplam sorunu.
Ruşen Çakır: Tam bunu sormak istiyordum aslında, cevâbı verdiniz büyük ölçüde. Şimdi şöyle bir olay var: Eskiden asgarî ücret hakîkaten çok yaygın değildi, daha az sayıda insan alıyordu, şimdi asgarî ücret neredeyse ortalama ücret gibi bir hal aldı. Bir de şöyle de bir husus oldu: Asgarî ücretin dışında maaş alanların da gelirleri giderek asgarî ücrete bayağı yakın tutuluyor.
Ceyhun Elgin: Maalesef.
Ruşen Çakır: Bir diğer husus da, asgarî ücrete yılbaşında verilen zammı, yani yüzdeyi, genellikle işletmeler bir veri olarak alıyorlar. Yani diğer maaş zamlarında da… Meselâ asgarî ücrete %25 dediği zaman, asgarî ücret dışındaki maaşlara da en fazla %25 yapıyor işletmeler. Böylece aslında tüm çalışanların kaderi bu rakamla belirleniyor.
Ceyhun Elgin: Aynen öyle. Burada belki kamu çalışanlarını, yani memurları –ki ben de bir memurum, devlet memuruyum esâsen– onları belki hâriç tutabiliriz. Çünkü onların biliyorsunuz toplu sözleşmeyle belirlenmiş bâzı hakları var. Fakat tabiî ilginçtir, meselâ toplu sözleşmede bizim, “Enflasyon artı şu kadar puan, enflasyon artı X puan” diyelim, o kadarlık bir artış hakkımız var esâsen. Ama yine meselâ bu kapalı kapılar ardında yapılan yatırımcı toplantılarında gene söylenen –bilmiyorum ne kadar doğru yansıyor ama basına veya medyaya–, ama orada da işte, “Kamu çalışanlarına da benzer oranda bir zam öngörüyoruz” dendiği, bunun sözünün verildiği falan söyleniyor. Tabiî bu yasal da değil, çünkü dediğim gibi ortada bir toplu sözleşme var. Yani bu böyle yapılabilir mi açıkçası bilmiyorum; ama hukukî açıdan aslında bunun da yapılamıyor olması lâzım. Ama yine de özetle söylemek istediğim, toplumun hiçbir kesimi aslında kendisini bundan âzâde hissetmesin; beyaz yakalı, mavi yakalı, memur, işçi falan… böyle bir ayrım yok. Dolayısıyla asgarî ücret zammı hepimizi etkileyecek olan bir şey. Dolayısıyla ses çıkarmak da bence o açıdan oldukça önemli yani.
Ruşen Çakır: Peki buradaki mantık nedir? Enflasyonla mücâdelede, çalışanların ücretlerini sınırlı tutmak gibi bir arayış var; sizin de zâten “enflasyon yükünün âdil dağılımı” derken esas vurgulamaya çalıştığınız husus bu — yani anladığım kadarıyla tabiî. Şunu sormak istiyorum; Yani şimdi maaşlar enflasyonun artışında bir kalem olabiliyor, ama tek kalem bu değil herhalde; nasıl bir adâlet talep ediyorsunuz?
Ceyhun Elgin: Yani kesinlikle… Şimdi şöyle, yani diyelim ki asgarî ücret üç katına çıkartıldı şu anda, tabiî ki çok daha anlamlı ve çok daha pozitif anlamda enflasyonu artırıcı bir etkisi olacaktır. Bizim zâten bildiride de öyle bir önerimiz yok; asgarî ücreti üç katına çıkaralım, iki katına çıkaralım gibi. Tabiî ki gönül çok ister böyle bir şey olmasını; ama tabiî ki onun enflasyonu çok daha fazla artırıcı bir etkisi olacaktır. Ama burada tabiî şu var, yani işte ekonomi teorisine dayanarak herhalde politika yapıcı veya ekonomi politikası yapıcıya danışmanlık yapanlar, görüş bildirenler, etkileyenler şöyle anlatıyorlardır: “Talep yanlısı bir enflasyon var Türkiye’de, talep yönlü bir enflasyon var, talebi de mümkün mertebe kısmak lâzım”. Nasıl kısacağız onu da? İşte, bu milyonların, çalışanın, işçinin gelirlerini sınırlı tutarak; “Para harcamasınlar, talepte bulunmasınlar, işte kredi kartı düzenlemeleri…” –yine harcamayı engelleyici bâzı diğer önlemler de, maaş ve ücret zammı dışında da buna yönelik gibi gözüküyor– “…Talebi kısıtlayalım, eğer talebi kısıtlarsak enflasyonu da kontrol altına alabiliriz”. Ama tabiî burada ortada şöyle bir hesap yok: “Asgarî ücrete %20 zam yaptık, bu enflasyona da %20 olarak yansıyor” diye bir bulgu yok. Aksine, asgarî ücretteki artışları –tabiî ki farklı akademisyenlerin farklı bulguları var, ama özellikle bununla ilgili yapılan çalışmalarda–, asgarî ücrete yapılacak olan zammın, %10’luk bir zammın çok sınırlı, yani %1’in bile altında bir enflasyona katkısı oluyor, etkisi oluyor.Dolayısıyla çıkıp da orada %50 yerine %25 zam yaptığınız zaman enflasyondan kazanacağınız 2-2,5 puan, bu da maksimum yani, en çok 2 puan, 2,5 puan. Dolayısıyla gidip de hani burada enflasyonla mücâdelenin tek ayağını asgarî ücreti sınırlı tutmak olarak görmek çok doğru değil. Bir de biz şeye bakıyoruz aslında, yani işletmeler asgarî ücret zammı… Şimdi yani fiyat artışlarının gerekçeleri açıklandığı zaman, araştırıldığı zaman… Özellikle yurtdışında bu da yapıldı. Tabiî yurtdışında, Amerika’da da Avrupa’da da biliyorsunuz 2022 yılından îtibâren bir miktar bir enflasyon dalgası oldu. Tabiî Türkiye ile kıyaslanacak boyutta değil, yani orada enflasyon dalgası oldu dediğim, %7, %10 enflasyon olduğu zaman ciddî bir panik dalgası oluyor. Bizde biliyorsunuz çok daha fazla rakamlar gerçekleşiyor. Ama bu %7, %10 rakamları görüldüğü zaman, bâzı çalışmalar gösterdi ki aslında mâliyetten, yani işverenin meselâ asgarî ücret gibi mâliyetinden gelmiyor da bu enflasyonlar, aslında kâr paylarındaki ciddî artıştan geliyor. Dolayısıyla aslında bu şirketlerin kâr payları ciddî derecede şişiyor. Bir şekilde enflasyonla mücâdele edilecekse, şirketlerin bu kadar aşırı kâr etmelerinin önüne geçmek lâzım bir şekilde. Ama bizde bunlar hiç konuşulmuyor. Çünkü zâten bizde politika yapıcı, bilim insanlarından görüş, geri bildirim vs. almadığı için, hiç sormadığı için, o yüzden araştırma yapmamıza imkân vermediği veya en azından bizi çağırıp konuşmadığı için, bunlar konuşulmuyor bile yani. Dolayısıyla bizdeki kâr artışları ne kadar? Kâr artışlarının enflasyona etkisi ne kadar? Konuşmuyoruz. Beklentilerin bozulmasını konuşuyoruz meselâ. Yani enflasyon konuşulduğu zaman en çok konuşulan olgulardan bir tânesidir enflasyon beklentileri. Meselâ işverenler ne kadar enflasyon bekliyor önümüzdeki yıl için? Ona göre de tabiî fiyatları belirliyor. O beklentiler çok bozuldu Türkiye’de; çünkü 2023 yılından evvel seçim kazanılması amacıyla çok irrasyonel, bizim kitâbî olarak bildiklerimizin tam tersi yönünde bir iktisat politikası uygulandı. Bu, seçimi kazandırdı; ama tabiî ciddî bir enflasyon yükü de getirdi. Şimdi de işte o enflasyon yükü, tam o politikaların 180 derece zıddıyla, insanların aslında belki de oy verdiği, desteklediği politikaların 180 derece zıddıyla, mâliyeti dar gelirliye veya işgücüne ödetilmeye çalışılıyor. İşte biz de açıkçası buna ses çıkarmak istiyoruz: Mücâdele edilsin. Yani biz de çıkıp, “3 katına çıkarılsın asgarî ücret” demiyoruz tabiî ki. Ama tamam, asgarî ücret zammı belki bir derece değerlendirilir. %20 çok düşük bir zam; hakîkaten insanların gelirlerinde çok ciddî derecede, anlamlı kayba, reel kayba neden olabilecek bir zam; ama öte yandan enflasyon düşürmenin başka yolları da var. Yani işte, dediğim gibi, meselâ şirket kârlarına odaklanılabilir, kamunun başka harcama kalemlerinden, hakîkaten çok lüks, gereksiz, anlamsız harcama kalemlerinden kesinti yapılabilir. İşte bunlar konuşulmadan direkt asgarî ücret zammını konuşunca, açıkçası işte bu âdil bölüşüm olmuyor. Yani en azından enflasyonla mücadelenin yükü, âdil bir şekilde çaba sarf edilerek üstlenilmiş olmuyor.
Ruşen Çakır: Burada şöyle bir boyutu da var mı işin: Türkiye’nin işgücünü ucuzlaştırıp, yabancı yatırımı çekmek? Çünkü dünyada böyle bir olay var, biliyoruz; bâzı yerler ucuz işgücüyle doğrudan yabancı yatırımı çekmeyi kullanıyorlar. Türkiye’de asgarî ücret üzerindeki bu hesapların böyle bir boyutu da var mıdır ve varsa bu gerçekçi mi?
Ceyhun Elgin: Yani tabiî şöyle bir boyutu var: Şimdi Türk Lirası, biliyorsunuz, yine seçimden sonra –cumhurbaşkanlığı seçimini kastediyorum–, seçimden sonra uygulanan politikaların bir bütünü olarak, hattâ öncesinde de KKM ile falan başlamıştı, döviz kuru çok ciddî derecede tutulmaya çalışılıyor. Ve yine tabiî çok net, şeffaf bir bilgi akışı olmadığı için %100 kesinlikle konuşamıyoruz ama, anladığım kadarıyla Merkez Bankası’nın da veya Maliye Bakanı’nın da kafasındaki kurgu şu: “Bizim dövizi tutmamız lâzım, dövizi tuttuğumuz zaman da enflasyonun en azından beklenti kısmını da kontrol altına alacağız”. Ama dövizi tuttuğunuz zaman şöyle bir sıkıntı ortaya çıkıyor; Türk Lirası… Yani şöyle bir şey düşünün: Şimdi 100 liraya ben tişört satıyorum; burada, Türkiye’de bir tişört üreticisiyim, 100 liraya tişört satıyorum, işte dolar da 30 lira diyelim, yani 3 dolar civârı bir fiyatı var tişörtün. Şimdi Türkiye’de enflasyon oluyor, %100 enflasyon oluyor diyelim, tişörtün fiyatı 200 liraya çıktı; ama siz doları tutuyorsunuz, 33 lirada kaldığını varsayalım doların. Tişörtün fiyatı dolar cinsinden inanılmaz derecede artmış oldu. Yani 200 TL, 33 lira dolar kuru olduğu zaman iki katına çıktı 100 liradan çıktığı zaman. Tabiî ki bunu ihrâcat piyasalarına, yurtdışına satmak zorlaştı; çünkü Türk tişörtü dolar cinsinden de çok pahalı hâle gelmiş oldu. Şimdi böyle olduğu zaman tabiî hâliyle bizim ihrâcat kapasitemiz zayıflıyor, rekabetçiliğimiz zayıflıyor, ihrâcatçı şikâyet ediyor, kan ağlıyor vs.. Bir şekilde doları hâlâ tutmak istiyorsunuz, çünkü enflasyonu artırdığını düşünüyorsunuz. Ne yapmanız lâzım? Bir şekilde maliyetleri düşürmeniz lâzım. Yani tişörtün fiyatı 100 liradan 200 liraya çıkmasın. Nasıl çıkmasın? “İşte, tişörtü üreten işçinin maaş zammını kısıtlayalım, daha az zam yapalım ve mâliyetleri bir şekilde kontrol altına almaya çalışalım.” Böyle, bu şekilde kontrol altına alınmaya çalışılıyor, böyle bir boyutu var bu işin. Ama ben tekrar şunu söylüyorum: Tabiî ki asgarî ücretlinin maaşını, maaş artışını çok ciddî şekilde kısarak nispeten, kısmen, tam birebir değil ama kısmen enflasyonla mücâdele edebilirsiniz. Ama bu hakkaniyetli değil, âdil değil. Yani enflasyonun yaratılmasında sebep olan kişilerin de biraz bu payı ödemesi gerekiyor, buna katlanması gerekiyor. Ve bu asgarî ücretle çalışanlar, eğer öyle bir enflasyonda payı olan kişileri sıralayacak olursak bayağı sonlarda geliyorlar. Dolayısıyla böyle bir haksızlık var ortada. Tabiî ki asgarî ücreti bu şekilde sınırlayarak enflasyonu belki bir miktar kontrol altına alabilirsiniz; ama bu hakkaniyetli değil. Enflasyonla mücâdele etmenin başka yolları da var. Bir de enflasyona sebep olanların mâliyet ödemesi lâzım; yoksa dar gelirlinin, asgarî ücretlinin değil, diyoruz biz.
Ruşen Çakır: Tabiî, ama bütün bunlar sonuçta bir siyâsî tercih meselesi. Bir yandan, devlet harcamalarının kısılması meselesi başka bir şey; yani “îtibardan tasarruf olmaz” mantığı var. Bir diğer yandan sınıfsal bir şey sonuçta. Yani sizin bu söylediğiniz, kârların azalması yerine ücretlerin düşük tutulması tercihi çok baskın bir şey. Ama sonuçta siz şimdi iktisatçılar, akademisyenler olarak bu çağrıyı yaparken herhalde siyâsî iktidârı etkileyebileceğinizi düşünmüyorsunuz. Kime sesleniyorsunuz? Muhâlefete mi?
Ceyhun Elgin: Biz bir farkındalık yaratmaya çalışıyoruz açıkçası. Sonuçta tüm iktisatçıların mevcut iktisat politikasında konsensüs sağladığına inanmıyorum ben. İşte bu bildiride de belki bunu görüyoruz zâten; yani farklı düşünen, bu işe başka bir boyuttan bakan insanlar da var, iktisatçılar da, bilim insanları da var, diyoruz. Sonuçta bu bildiriyi herkes imzâlamadı, Türkiye’deki bütün iktisatçılar imzâlamadı. Bir kısmı belki çekinmiş olabilir siyâsetçiden, bir kısmı da hakîkaten içeriğine katılmıyor olabilir, yani mevcut politikaları destekliyor olabilir. Olabilir, tamam, tabiî ki. Ama biz sâdece şunu söylemeye çalışıyoruz: “Böyle düşünen iktisatçılar da var, ‘başka bir yol mümkün’ diye düşünen iktisatçılar da var ve aslında işin tek doğrusu bu değil. Yani iktisat ders kitapları, iktisat literatürü sâdece bunu söylemiyor. Mevcut iktisâdî uygulamaların, ekonomi politikası uygulamasının doğru olduğunu söylemiyor. Başka bir şey daha var, bakın, bu işin böyle bir boyutu da var” diyoruz ve bir yandan da aslında târihe de not düşmek için, yani târihin doğru tarafında da yer almak istediğimiz için. Çünkü hakîkaten iktisat literatürü bu konuda konsensüs sağlamış değil, bu konuda görüşler bir değil ve “Böyle düşünen bir grup da var en azından. Biz, âdil bölüşümün de enflasyonla mücâdele edilirken ciddî derecede ayak olması gerektiğini düşünüyoruz” diyoruz. Bir de şunu da söylemek isterim: Aslında siyâseten de… yani meselâ imzâlamak istemeyen bâzı iktisatçı arkadaşlar arasında şöyle düşünceler de vardı: “Sonuçta insanlar bu politikalara oy verdi, bunların bir kısmı, önemli bir kısmı asgarî ücretli herhalde. Dolayısıyla tabiî ki bunun etkilerini yaşayacaklar. Yapacak bir şey yok”. Ama aslında orada da bir yanlış görüş var. İnsanlar bu politikaya oy vermedi. Yani 2023 cumhurbaşkanlığı seçiminden evvelki iktisat politikası çok daha başkaydı; Nureddin Nebati’nin mâliye bakanlığı zamanındaki iktisat politikaları. İnsanlar oy verdiyse eğer ona oy verdi; ama ondan sonra 180 derece politika değişti. Dolayısıyla aslında asgarî ücretliyi veya oy veren vatandaşı da bu açıdan da suçlamamak gerekiyor, çünkü onlar bu politikaya oy vermediler verdilerse de.
Ruşen Çakır: Şimdi sizin bu metninizde şöyle bir cümle var: “Asgarî ücretlilerin alım gücünün korunmasının sosyal devletin bir gerekliliği olduğu…” diye bir cümle var. Güzel cümle, ama gülümsetiyor. Yani “sosyal devletin gerekliliği”, tamam, ama sosyal devlet diye bir şey kaldı mı Türkiye’de?
Ceyhun Elgin: Yani anayasamızda değiştirilmesi teklif edilemeyen maddeler arasında.
Ruşen Çakır: Anayasamızda var, biliyorum.
Ceyhun Elgin: Biliyorsunuz, şu aralar da tartışılıyor yani “O maddeler değişir mi, değişmez mi?” diye; ama sonuçta “sosyal bir hukuk devleti” yazıyor anayasada. Dolayısıyla ben hâlâ öyle olduğuna inanmak istiyorum diyeyim. Tabiî ki sosyallik boyutu ciddî derecede erozyona uğradı, kabul ediyorum bunu; ama aslında Türkiye Cumhuriyeti ekonomik anlamda hiçbir zaman da tam sosyal oldu mu? O da tartışılır tabiî ki. Yani 60’larda, 70’lerde ne kadar sosyaldi de, şimdi ne kadar…? Tabiî, ama yine de ciddî bir erozyona uğramışlığı söz konusu; ama yine de ben anayasada yazanı doğru kabul ediyorum, verili kabul ediyorum, yani etmek istiyorum. Burada imzâlayan herkes adına konuşamam tabiî ki bunu; ama ben en azından şunu düşünüyorum: Türkiye sosyal bir hukuk devleti ise eğer, sosyal bir devletse eğer, sosyal devlet gelir bölüşümünü de iktisat politikasının merkezine koymak zorunda.
Ruşen Çakır: Burada son olarak şunu söylemek istiyorum: Aslında asgarî ücret üzerinden bir mücâdele yürütmeye, bunun üzerinden bir şeyleri tartışmaya tamam, böyle bir zorunluluk var, merkeze yerleşti; ama, bu aslında, yani benim yaşadığım Türkiye’de aslında çok geri bir pozisyon. Yani zamânında Türkiye’de sendikal hareketin çok güçlü olduğu zamanlarda, “daha iyi yaşam koşulları” diye bir şey vardı. Yani enflasyon üzerinden tartışmak, asgarî ücret üzerinden tartışmak falan yoktu, daha başka bir şey vardı. Ama şu gelinen nokta, yani asgarî ücret üzerinden bir savunma hattı oluşturmaya çalışmak gerçekten çok acı bir durum gibi geliyor bana.
Ceyhun Elgin: Ama şöyle: Ben siyâsetçi değilim; bu metni imzâlayan, hani belki arada siyâsete ilgi duyan, belki bir siyâsî parti üyesi olan vardır; ama hani herhangi bir siyâsî parti üyesi de diyelim, siyâsetçi de diyelim, akademisyenim. Hani benim öyle siyâsî bir savunma hattı oluşturmak gibi bir gayem, amacım da yok açıkçası. Yani dediğim gibi belki aramızdaki imzâcılardan bir kısmının vardır, ama benim yok. Dolayısıyla, biz burada siyâseten bir savunma hattı oluşturalım, şunu yapalım, bunu yapalım sâikiyle bunu ortaya çıkarmadık. Yani bu asgarî ücret tartışmaları şu anda konuşuluyor ve gizli kapılar ardında konuşuluyor bir de, beni en çok rahatsız eden kısmı açıkçası o. Yani basının önünde, kamuoyuna paylaşarak konuşulmalı; çünkü milyonlarca insanın hayâtını etkileyecek bu. Durum böyleyken ve hani “İktisat bilimi böyle diyor, çünkü enflasyonla böyle mücâdele edilir, hepimiz bunun çilesini çekmeliyiz, hepimiz bu yükün altına girmeliyiz, elimizi taşın altına koymalıyız” söylemleriyle bu yapılıyor. Biz işte, en azından ben bu metni kaleme alırken şöyle düşündüm: Değil, iktisat bilimi tamâmen bunu söylemiyor. İktisat bilimine dayanarak en azından bunun argümanını bu şekilde ortaya koymayın; çünkü iktisat bilimi bunu da söylüyor. Ve biz iktisatçılar diyoruz ki, aslında buna da bakılmalı. Ben bu açıdan bunu yaptım. Yoksa siyâset… tabiî ki o siyâsetçilerin işi. İşte, muhâlefet partileri, ana muhâlefet, diğer muhâlefet partileri tabiî ki orada istedikleri siyâsî çizgiyi çekebilirler veya işte onun mücâdelesini yapsınlar tabiî ki. Ama ben bir vatandaş olarak, aslında bir bilim insanı vatandaş olarak, yani en azından metne kendi imzâmı atarken ve metni kaleme alırken bu sâikle yaptım.
Ruşen Çakır: Şimdi burada ben bunu söylerken size yönelik olarak bir şey söylemedim, yanlış anlamayın. Ben bir vatandaş olarak hayıflanma anlamında söyledim. Yani gerçekten Türkiye’nin geldiği yer…, yani çalışanların, alt gelir gruplarının taleplerinin giderek daha aza inmesi… Yani normalde şöyle zamanlar olması gerekiyordu diye düşünüyorum; yani enflasyonun üstünde zamlar…
Ceyhun Elgin: Doğru.
Ruşen Çakır: Yani talebin bu olması lâzımken… Yani sizlerin yaptığınız çağrı tabiî ki çok önemli. “Gerçekleşen enflasyonu verin bâri” diyorsunuz değil mi sonuç olarak?
Ceyhun Elgin: Ama arada da çok ciddî bir fark var. İşte, az önce de siz o konuşmanın başında sordunuz, yani “Ne kadarlık bir fark var?” diye. İşte, %20 civârında bir fark olduğunu söyledim. Çok ciddî bir rakam %20, baktığınız zaman. Yani tamam, tabiî ki işte %20’ydi, %25 yapılsın belki de. Yani belki de hattâ bir miktar fazla, yani %25 yapılmayacak, Cumhurbaşkanı’nın da gönlünden birkaç puan kopacak, işte belki 30 yapılacak, bilemiyorum. Yani %25 yansıyan rakam, işte o kapalı kapılar ardında yapılan toplantılarda. Ama tabiî ki mâliye politikasına yön veren Mâliye Bakanı, Merkez Bankası, Asgarî Ücret Tespit Komisyonu’muz var mâlûm bir de. Yani işçiler seslerini orada da duyurabilir. Belki işte bizim bu bildirimimiz, onların o sesini duyurmasına vesîle olur ve belki biraz daha bir şey istemeleri, talep etmeleri için bir farkındalık da yaratır, belki destek olur bir nebze de olsa. Ama sonuçta ben ekonomi politikasına yön veren bir insan oluyorsam, tabiî ki mevcut veriler ışığında bakmamız lâzım. Şimdi veriler ne kadar doğru rapor ediliyor? Maalesef o konuda da kafamızda soru işâretleri var. Ona göre ben de açıkçası daha farklı rakamlar konuşmak isterim. Ama en azından biz burada şunu diyoruz; yani geçtiğimiz yıllarda hep bu enflasyon, gerçekleşen enflasyon anlamında yapılıyordu. Bu şu demek aslında: Gerçekleşen enflasyonun altında yapılması demek; sene başındaki alım gücünü koruyor olması demek, asgarî ücretlerin reel olarak alım gücü anlamında — ki Türkiye ekonomisi de büyüdü bu arada yani. Sonuçta Türkiye ekonomisinin belki büyüme payı, refah payı da verilebilir üstüne. Tabiî ki konuşulabilir. Ama şu anda aradaki fark o kadar yüksek ki… Yani 40 oluyor, 45 oluyor fark etmez; ama sonuçta konuşulan rakam 25. Dolayısıyla ciddî bir fark var arada ve biz o ciddî farka dikkat çekmek istedik metinde.
Ruşen Çakır: Şimdi, ekonomideki bu karar vericilerin arasında sizlerin de tanıdığınız insanlar var, Merkez Bankası’nda vs.. Belki de bayağı samîmî olduklarınız da vardır. Şimdi bu bildiriyi gördüklerinde ne der meselâ diyelim ki tanıdığınız birisi? İsim zikretmeyeyim, benim aklıma da geliyor birtakım isimler. “Ya Ceyhun, iyi diyorsunuz, hoş diyorsunuz ama…” diye kurduğu cümlenin devâmında ne der?
Ceyhun Elgin: “Bunlar da çok biliyorlar” der herhalde; ama sonuçta onlar da belli kısıtlar altında çalışmaya çalışıyorlar. Bir şey demek istemiyorum hani, o kendi tercihleridir. Ama enflasyonla mücâdelede belki de kafalarındaki doğruyu da yapmaya çalışıyorlardır, onu da bilemeyeceğim. Sonuçta kafalarında bir doğru varsa, “Enflasyonla sâdece bu şekilde mücâdele edilir”e inanıyorlarsa eğer, belki de kendilerince doğruyu yapmaya çalışıyorlardır. Ama biz bunun doğru olduğuna inanmıyoruz. En azından ben bunun doğru olduğuna inanmıyorum. Tabiî yani sonuçta iktidarla berâber çalışmak, siyâsetin bir parçası olmayı da tercih ettiler tabiî ki çalışarak. Dolayısıyla o da ayrı bir mesele. Hani o da gene kendi kişisel tercihleri. Ben tercih etmezdim açıkçası. Ama yani herhalde kafalarında doğru olanı yapmak istiyorlar, öyle olduğuna inanmak istiyorum. Ama biz de diyoruz ki: “Hayır, doğru bu değil”. Aynı zamanda da, “Bu, milyonlarca insanın hayâtını olumsuz etkiliyor” — bunu da söylüyoruz. Çünkü yani politika değişikliği 2023’ün Haziran’ında oldu ve ondan sonra çok da fazla bir şey değişmedi farkındaysanız. Yani enflasyonda çok ciddî bir gerileme yok, hâlâ yüksek enflasyon noktasındayız. Ve hâlâ da mücâdele adı altında, dar gelirlinin, alım gücü düşük kesimlerin gelirlerini kısıtlayıcı, taleplerini kısıtlayıcı önlemler alınıyor. Bunun bir sonu da yok. Yani gitmiyordu bir yere aslında enflasyon. Çünkü tamam, belki enflasyon bir miktar düştü, %80’lerden %50’ler civârına; ama çok ciddî bir enflasyon yükü altındayız. Dünyada şu anda enflasyonda en üst sıralardayız enflasyon sıralaması yapıldığında. “Demek ki bu politikayla çok da başarılı olmuyor mu acaba?” diye de belki kafalarında bir soru işâreti umarım uyanır, öyle söyleyeyim.
Ruşen Çakır: Hocam, çok sağ olun, teşekkürler. Evet, üç ekonomi akademisyeninin kaleme aldığı ve 126 iktisatçının da imzâladığı, enflasyon yükünün âdil dağıtılması ve bu bağlamda asgarî ücretin tespiti konusundaki öneri metnini Boğaziçi Üniversitesi’nden Ceyhun Elgin’le konuştuk. Adem Yavuz Elveren ve Cem Oyvat ile birlikte kaleme almışlardı metni ve şimdiden 125 akademisyen, iktisatçı bunu imzâladı. Ceyhun Hoca’ya niye böyle bir metni kaleme aldıklarını, ne talep ettiklerini sorduk. O da âdil bir asgarî ücret belirlenmesi için, esas olarak gerçekleşen enflasyonun dikkate alınması gerektiğini söyledi özetle. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.








