Kandil silah bırakırsa kim kazanmış sayılır?

1 Ekim’den bu yana süren “yeni çözüm süreci” tartışmaları, DEM Parti heyetinin İmralı ziyaretleriyle hız kazandı. Ruşen Çakır, Kandil silah bırakırsa kim kazanmış sayılır? başlıklı videoda yorumladı. Çakır, 13 Ekim 2008’de Vatan gazetesinde yazdığı PKK’nın silah bırakması “kimsenin yenemediği” anlamına gelir yazısını ele alarak değerlendirdi.

Bahçeli’nin TBMM açılışında DEM Parti sıralarına giderek tokalaşması, 22 Ekim’de “umut hakkı”ndan söz edip PKK lideri Abdullah Öcalan’ın örgütün silah bırakması için Meclis’ten çağrı yapmasını istemesi ve ardından DEM Parti’nin Öcalan ile yüz yüze görüşmesi gerektiğine dair sözleri sürecin seyrini belirledi.

Öcalan ne zaman açıklama yapacak?

Medyascope Diyarbakır Temsilcisi Ferit Aslan 22 Ocak’ta özel bir habere imza atarak Öcalan’ın 15 Şubat 2025’te bir mesaj yayınlayacağını duyurmuştu. Aslan’ın bu haberinden 8 gün sonra İtalyan medyası Mazlum Abdi ile yaptığı röportajda bu bilgiyi doğruladı.

Aslan, konuyla ilgili ikinci özel haberinde İmralı’da bulunan diğer 3 PKK hükümlüsünün de Öcalan’ın video mesajında yer alabileceğini söyledi.

Kandil silah bırakırsa kim kazanmış sayılır? | Ruşen Çakır yorumladı
Kandil silah bırakırsa kim kazanmış sayılır? | Ruşen Çakır yorumladı

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Bugün Kandil’den, PKK’dan bahsetmek istiyorum. Son günlerde çok bahsediyorum. Adına ‘‘Yeni çözüm süreci’’ dediğim inişli çıkışlı bu süreci benim kadar önemseyen çok fazla gazeteci maalesef yok. Maalesef diyorum ama belki benim yaptığım yanlıştır, bilemiyorum. Şimdi, bugünkü yayın aslında benim için çok kolay bir yayın çünkü ben bu yayında söyleyeceklerimi yıllar önce söylemiştim. Hatta şu anda önümde bilgisayarda o yazı var: “PKK’nın silah bırakması kimsenin yenemediği anlamına gelir” başlıklı yazı. Bu yazı 13 Ekim 2008 yılında Vatan gazetesinde yayınlandı. 2008, yani 16,5 yıl önceki bir yazı. 16,5 yıl, 17 yıl, 20 yıl boyunca Türkiye’de birçok şey yaşandı ama hâlâ dönüp dönüp aynı noktaya geliyoruz. Bu yazının şöyle bir öyküsü var: Türkiye’de çözüm iddialarının yeni yeni dile getirildiği bir dönemde, PKK ile devletin bir şekilde görüştüğü ortaya çıktığı bir dönemde olay tabii ki PKK’nın silah bırakması ekseninde konuşuluyordu. İlk başta PKK’nın silahlı güçlerini Türkiye’den çekmesi, daha sonra bırakması üzerinden konuşuluyordu. Ben o tarihte, bu sözünü ettiğim yazıdan iki gün önce, yani 11 Ekim’de PKK’nın kayıtsız şartsız silah bırakması gerektiğini savunan bir yazı yazmıştım. Epey bir ilgi gördü ve çok kişinin, özellikle PKK’ya daha yakın olan kişilerin tepkisini çekti. Bazıları da beni sevmeseler de PKK’ya böyle bir çağrı yapıyor olmamdan dolayı, yani ben çağrı yapmadım tabii, PKK beni mi dinleyecek, ama sonuçta böyle bir şey dile getirdiğim için de memnun olduklarını gizlemediler. Fakat ilginç bir şekilde o tarihte PKK’nın silah bırakmasını istemeyen ya da silah bırakma ihtimaline şüpheyle yaklaşan çok kişi vardı, bugün de var. Şimdi o yazıya bakıyorum. Kimler var? Bir, bu çatışmadan istifade edip sahici bir çözüm istemeyenler; bir şekilde Türkiye’de PKK’nın yarattığı çatışma ortamından, o statükodan beslenen farklı kesimlerden, farklı meşreplerden, mesleklerden insanlar var ve sahici bir çözüm onların kurulu düzenlerini rahatsız edecek bir şey. İkinci olarak, PKK’nın kendi rızasıyla silah bırakmasını devletin, buradan da hareketle Türkiye’nin mağlubiyeti olarak görenler. İşte bu çok önemli bir husus. Birazdan onu derinlemesine ele almaya çalışacağım. Bir de böyle bir adım sonrasında ne tür gelişmeler yaşanacağını kestiremeyip korkanlar, diye tanımlamışım. Bugün de benzer bir durumla karşı karşıya olduğumuz muhakkak. Şimdi zaten çözüm istemeyenleri bir kenara bırakalım, onlara bir şey söylemek mümkün değil, tartışmak da mümkün değil. Ama ikinci gruptakilerle ilgili söylenecek çok şey var. Yine 17 yıl önceki yazımdan bakıyorum ve o tarihte, yani ‘‘PKK kendi rızasıyla silah bırakırsa, bu Türkiye yenildi anlamına gelir.’’ Yani, ‘‘Devlet PKK’yı yenemedi, devlet PKK’ya karşı bir anlamda pes etti anlamına gelir.’’ Yani, ‘‘PKK silah bırakmasın, devlet onları yok etsin.’’ Bu hâlâ bugünlerde dile getirilen husus. Şimdi burada, o tarihte şunu demişim birinci olarak: ‘‘Bunca yıldır yaşananlar ve son günlerdeki saldırılar, askeri yöntemlerle PKK’nın tasfiye edilemeyeceğini bize gösterdi. Diyelim ki PKK şu ya da bu şekilde tarih sahnesinden silindi. Onun küllerinden yepyeni, kim bilir daha etkili örgüt ya da örgütler çıkmayacağının garantisi yok. Zira PKK çok güçlü bir toplumsal zemin üzerinden varlık gösteriyor. Birincisi, askeri yöntemlerle tasfiye mümkün değil. Diyelim ki tasfiye oldu, yerine yeni örgütlerin gelmeyeceğinin garantisi yok.’’ Bugün PKK’nın askeri yöntemlerle tasfiye edilebileceğini düşünen çok kişi var. Bunun bir nedeni, PKK’nın Türkiye’de özellikle kırsal bölgelerde eskisi kadar varlık gösterememesi, kendisine Suriye ve Irak’ta dahi devletin değişik birimleri, Milli İstihbarat Teşkilatı, Türk Silahlı Kuvvetleri gibi birimleri tarafından nokta operasyonlarıyla bayağı bir örgüte darbe indirilmesi vesaire. Bunlardan hareketle aslında PKK’nın askeri yöntemlerle tasfiye edilebileceğine inananların sayısı arttı. Dönem dönem böyle olur. PKK’nın askeri anlamda zorlandığı dönemlerde “bitti, bitiyor” denir ama sonra bir bakarız ki şu olur, bu olur, tekrar bir yerden toparlanır. Ben askeri yöntemlerle tasfiye edilemeyeceğini söyleyenlerdenim yıllardır ve ama diyorum, bu yazıda da söylediğim gibi, diyelim ki tasfiye oldu, yerine başkasının gelmeyeceğinin garantisi yok. Şimdi burada bir başka husus, ki bence en kritik husus bu: ‘‘PKK’nın silah bırakması,’’ demişim o yazıda, ‘‘bir tarafın yenildiğinden çok kimsenin yenemediği anlamına gelir ve bu da ülke insanlarının daha fazla birbirlerini tüketmemesine imkân sağlar. Bunu teşvik etmek gerekir.’’ Bu görüşümde bugün de ısrarlıyım. PKK silah bıraktığı zaman burada kimse kazanmış olmayacak çünkü silahı bırakırsa kendi rızasıyla bırakmış olacak. Birilerinin göstermeye çalıştığı gibi “mecbur kaldı” gibi bir olay olmayacak. Kendisi “Tamam, artık bu devri kapatıyoruz” diyecek ve kendini yenilmiş olarak görmeyecek. Ama öte yandan PKK’nın silahı bırakmasıyla beraber devlet de kaybetmiş sayılmayacak. Böyle bir formülün en ideal formül olduğunu 17 yıl önce söylemişim. Bugün de hâlâ aynı yerde duruyorum. Son olarak, tabii ki diyelim ki PKK silah bıraktı, ‘‘Ya sonra?’’ sorusu var. Şimdi bu olay tabii ki haklı, meşru endişeler bunlar, “Sonra ne olacak?” endişesi. Ama bence bu çok da endişe edecek bir durum değil. Çünkü silahların susması ile beraber Türkiye’nin önü, istemeseler de ülkeyi yönetenler, başkaları, dış güçler vesaire, ülkenin önü açılmış olacak. Şimdi şöyle deniyor, bugün de deniyor biliyorsunuz: ‘‘Önce Kürt sorununu çözelim, PKK da buna bağlı olarak kendi kendine zaten tasfiye olur’’ diye düşünenler var. Ya da işte, “Öncelikle demokratikleşme, sonra Kürt sorununu çözme” diyenler var. Şu andaki Öcalan’la yapıldığını anladığımız görüşmelerden ve pazarlıklardan rahatsızlık duyanlar diyorlar ki, “PKK sorununu çözmenin hiçbir anlamı yok. Önemli olan Kürt sorununu çözmek. Kürt sorununu çözersek zaten PKK sorununu da çözeriz.” Bir diğer husus da ‘‘Kürt sorununu çözebilmemiz için de ülkenin demokratikleşmesi lazım.’’ Hep aynı ‘‘tavuk-yumurta’’ olayına geliyoruz. Şimdi bu önerme tabii ki şunun üzerinden yükseliyor: ‘‘PKK neden ortaya çıktı? Kürt sorunu nedeniyle ortaya çıktı. Dolayısıyla Kürt sorunu çözülürse PKK zaten çözülür’’ gibi bir yaklaşım var. Başlangıçta çok anlaşılır gibi ama şunu da biliyoruz: PKK, Kürt sorunundan çıkmış bir hareket olsa da, örgüt olsa da, zamanla bu sorunun kaderini etkileyen, hatta belirleyen bir konuma ulaştı. Yani şu anda Türkiye’deki Kürt sorununu, hatta sadece Türkiye’deki değil, Suriye’deki, İran’daki, belli ölçülerde Irak’taki Kürt sorununu PKK’yı yok sayarak konuşmanın imkânı yok. Dolayısıyla bu “Önce şunu çözelim, sonra şunu çözelim, PKK’yı en sona bırakalım” anlayışlarının çok doğru olduğunu düşünmüyorum. Bu anlayışlar hep vardı ve bu anlayış sahipleri genellikle daha baskın çıktığı için Türkiye bu sorunu bir türlü çözemedi. Ama şu anda bir fırsat, yeni tabirle bir fırsat penceresi açılmış gibi duruyor. 15 Şubat’ta Abdullah Öcalan’ın doğrudan kendisinin PKK’ya silah bırakma çağrısı yaptıracağı yolunda, ilk olarak Medyascope‘ta Ferit Aslan’ın yazdığı, daha sonra başka yerlerde de çıkan, en son Suriye’de Mazlum Abdi’nin İtalyan gazetecilere söylediği olay gerçekleşirse, o zaman Türkiye’nin önünde çok ciddi bir fırsatın açılma imkânı ortaya çıkacak. Tabii ki bu bir şok etkisi yaratacak, eğer doğrudan kendisi seslenirse ve o şokun etkisiyle birçok kişi bunu kabullenmek istemeyecek ve o zaman tekrar bu olaylar, bu dediğim argümanlar devreye girmiş olacak. Kimisi diyecek ki “PKK silah bırakırsa Türkiye kaybetmiş sayılır.” Kimisi diyecek ki “PKK silah bırakıyor ama ne karşılığında bırakıyor, bir şeyler alması lazım”, yani PKK’dan çok PKK’cı olanlar çıkacak. Ve böyle bir atmosferde eğer serinkanlı bir şekilde bu olayı tartışma imkânı olursa, PKK’nın silah bırakmasının birçok açıdan Türkiye’nin ve özellikle de Türkiye’de Kürtlerin, sadece Türkiye’de değil, bölgedeki tüm Kürtlerin önünü çok ciddi bir şekilde açabileceğini düşünüyorum. Dün düşünüyordum, bugün düşünüyorum. Umarım çok böyle düşünmeye devam etmem ve bu olay bir şekilde rayına oturur. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.