Ruşen Çakır, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e yöneltilen “Ankara’ya dönsün” çağrılarını değerlendirdi. Çakır, bu çağrıların aslında teslim olmak anlamına geldiğini savunarak “Özgür Özel Ankara’ya dönmüyor, yapacak bir şey yok” dedi.
Ruşen Çakır, 19 Mart sürecinin ardından CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e yönelik eleştirileri değerlendirdi. Çakır, iktidar ve muhalefet içi bazı çevrelerin Özel’den mitingleri kesmesini istediğini belirterek bu talepleri “teslim olmak” olarak niteledi.
Çakır, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Özel’i Ankara’ya çağırmasının arkasındaki niyeti şöyle açıkladı:
“Erdoğan diyor ki bırak Ekrem İmamoğlu’nu, gel burada paşa paşa muhalefetini yap ya da muhalefetçilik oyna.”
CHP tabanındaki endişelere yönelik eleştiri
Çakır, CHP’nin genlerinde “küçük olsun benim olsun” anlayışı bulunduğunu söyledi, parti içindeki bazı kişilerin makam arabalarını ve imkanlarını kaybetme korkusu yaşadığını, bu nedenle direniş yerine uzlaşıyı tercih ettiklerini iddia etti.
31 Mart seçimlerindeki başarının ardından CHP’de “iktidara yürüyoruz” duygusunun oluştuğunu belirten Çakır, Erdoğan’ın 19 Mart operasyonlarıyla bu duyguyu kırmaya çalıştığını söyledi. Çakır, “İlk başta korku hakim oldu. Fakat kısa sürede korku yerini mücadeleye ve direnişe bıraktı” değerlendirmesinde bulundu.

Erdoğan’ın asıl amacı: Ekrem İmamoğlu’nu engellemek
Çakır, Erdoğan’ın pazarlık şartlarını net şekilde ortaya koydu: “Bir, Ekrem İmamoğlu’nun karşısında rakip olarak istemiyor. İki, CHP’nin kendi çizdiği sınırlar dışına çıkmasını istemiyor.”
Erdoğan’ın Özgür Özel’in kendisine “darbeci” ve “korkak” demesini istemediğini, sürekli sandıktan bahsetmesini engellemek istediğini belirtti. Ayrıca mitinglerde Özel’in yanında Ekrem İmamoğlu fotoğraflarının bulunmasından rahatsız olduğunu söyledi.

“Frene basması gereken Erdoğan”
İki tarafın da “birbirine doğru gaza basmış” gittiğini belirten Çakır, “Kim fren yapacak önce?” sorusunu gündeme getirdi. Muhalefet içindeki bazı çevrelerin “çok kötü çarpacağız” endişesiyle frene basılmasını istediğini, ancak bunun aslında teslim olmak anlamına geldiğini savundu.
“Benim gördüğüm kadarıyla burada frene basması söz konusu olan kişi CHP ve Özgür Özel değil Erdoğan” diyen Çakır, muhalefetin içindeki kişilerin Erdoğan yerine CHP’ye böyle çağrılar yapmasını eleştirdi.
“Özgür Özel korkmayacağını gösterdi”
Son olarak Çakır, Özgür Özel’in en son konuşmasında korkmayacağını gösterdiğini ve tam tersine Erdoğan’ı korkmakla suçladığını hatırlattı, “Özgür Özel Ankara’ya dönmüyor. Yapacak bir şey yok” sözleriyle değerlendirmesini tamamladı.
Çakır, “Özgür Özel Ankara’ya gitsin demek, Türkiye’deki yaşananları ve değişim iradesini anlamamak, teslim olmak ve korkmak demek” dedi.
Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir
“Özgür Özel Ankara’ya dönsün” diyenler aslında ne söylemek istiyor? | Ruşen Çakır yorumluyor
Merhaba, iyi günler, iyi haftalar ve iyi sabahlar. Türkiye’nin gündeminde 19 Mart süreci var. Hâlâ sürüyor, çok sert bir şekilde sürüyor. En son üç şehrin, iki büyükşehir, bir ilin CHP’li belediye başkanı gözaltına alındı. Bunlardan Antalya Belediye Başkanı Muhittin Böcek tutuklandı. Diğerlerinin, yani Zeydan Karalar ve Abdurrahman Tutdere’nin durumunun bugün ya da salı günü belli olacağı söyleniyor ve tabii ki bu arada yeni operasyonlar olabilir beklentisi var. Gazetecilere yönelik de bekleniyor ve biliyorsunuz dün Timur Soykan adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı, çok şükür. Yüreğimiz ağzımıza gelmişti. Ama medya, tabii ki bağımsız medya özellikle çok ciddi bir şekilde tehdit altında. Salı gecesi zaten Halk TV ve Sözcü TV‘ye 10 günlük kapatma da geliyor. Böyle bir yerde, Türkiye’de baskının alabildiğine arttığı bir yerde, gözler CHP’de, CHP’de de Özgür Özel’de. Ve son dönemde Özgür Özel’i Ankara’ya çağırıyorlar. Erdoğan çağırıyor tabii ki öncelikle, diyor ki, ‘‘Bırak onu, Ekrem İmamoğlu’nu falan bırak. Gel burada paşa paşa muhalefetini yap’’ ya da ‘‘muhalefetçilik oyna’’ demeye getiriyor.
Evet, onu anlıyoruz ama CHP’nin içinden ve yakınından da bazı seslerin geldiğini görüyoruz. Daha önce de bahsettik. Nefes gazetesi mesela kocaman bir manşetle çıktı: “CHP’nin tabanı ve tavanı sadece Ekrem İmamoğlu’na yoğunlaşılmasını istemiyor” gibi bir şeyle çıktı. Tamamen masa başında yazılmış, yazdırılmış bir manşet olduğu ortada.
Ama bunun birçok yerde seslendirildiğini biliyoruz. Bir şekilde Kemal Kılıçdaroğlu da partinin başına geçerse Ankara’da kalacağını söylemiş oldu biliyorsunuz. Ekrem İmamoğlu meselesinin yargıyla ilgili bir mesele olduğunu söyledi. Belli ki ne yapılacak, ne isteniyor Özgür Özel’den? Mitingleri kesmesi isteniyor. Şimdi bir yandan bazı muhalif çevrelerde “Bu mitingler artık bir işe yarıyor mu?” diyenler var. Ama çok güçlü bir şekilde Özgür Özel’in bu mitinglerden vazgeçmesini isteyenler var. Tabii ki öncelikle iktidar.
Muhalefetin içerisindekiler niye bunu istiyorlar? Çünkü CHP’nin genlerinde bir “küçük olsun benim olsun” anlayışı var. Şimdi sizin bir ilçede, ilde belediyeniz var, şuyunuz var, buyunuz var ve onlarla bir şekilde idare ediyorsunuz. Makam arabalarınız, birtakım imkanlarınız, otoriteniz var. Ama bir bakıyorsunuz bunların hepsi tehdit altında. Neden? Çünkü sudan sebeplerle, bahaneler yaratarak — çünkü Türkiye’de bağımsız ve tarafsız yargı da yok — CHP’li belediye başkanları, CHP’li belediye çalışanları, şunlar bunlar pekâlâ kendilerini cezaevinde bulabiliyorlar. Aslında 19 Mart’ın ilk günlerinde durum farklıydı. 31 Mart’ta çok büyük bir başarı elde etmişti CHP, birçok yeri almıştı ve birçok kişide CHP’de ‘‘Gerçekten iktidara yürüyoruz galiba’’ duygusu ortaya çıktı. Ve bu duyguyu kırmak için Erdoğan 19 Mart’ı gerçekleştirdi. İlk başta korku hâkim oldu. Fakat kısa bir süre içerisinde korku yerini mücadeleye ve direnişe bıraktı. Gençler, partililer, partisizler Saraçhane’yi, Maltepe’yi, birçok yeri doldurdular ve bu sefer şu duygu oldu: ‘‘Evet, kazanıyoruz.’’ Yani, ‘‘Erdoğan yanlış yaptı,’’ ki öyle. ‘‘Erdoğan bunu beklemiyordu,’’ ki öyle. Ve ‘‘Artık Türkiye’de siyaseti biz yapıyoruz’’ dediler.
Ama bunun uzun soluklu bir mücadele olduğunu görmeyenlerde ya da Erdoğan’ın yenilgiyi bu kadar kabul etmeme ve bu kadar ısrarlı olacağını öngörmeyenlerde bu sefer “Acaba doğru mu yapıyoruz?” diye sızlanmalar başladı. Bunu açık açık söyleyen pek yok ama birçok yerde bunun pompalandığını biliyoruz. Böyle birtakım akıl öğretenlerde de bunun olduğunu görüyoruz. İşte, ‘‘Tadında bırakın, mesaj verildi. Bundan sonra ne olacak? Bundan sonra artık diplomasi olacak, müzakere olacak, görüşülecek. Açık ya da gizli görüşülecek, pazarlık edilecek.’’ Pazarlık ne? Erdoğan’ın istediği çok basit: Bir, Ekrem İmamoğlu’nu karşısına rakip olarak istemiyor; iki, CHP’nin kendi çizdiği sınırlar dışına çıkmasını istemiyor. Bu kadar açık. Ve bunun için de Özgür Özel’in yok Yozgat’tı, yok Amasya’ydı, yok Van’dı, yok işte Tekirdağ idi, İzmir, Düzce… Şimdi nereye gidecek? Malatya var, Trabzon var ya da ilçeler, İstanbul’un ilçeleri, buralarda meydan okumasını istemiyor. Erdoğan, Özgür Özel’in kendisine ‘‘darbeci’’ demesini istemiyor, ‘‘korkak’’ demesini istemiyor, sürekli sandıktan bahsetmesini istemiyor ve sürekli o mitinglerde Özgür Özel’in yanında Ekrem İmamoğlu fotoğraflarının olmasını istemiyor.
Ve bir direnç var. Aslında iki taraf da birbirine doğru gaza basmış gidiyorlar. Ve kim fren yapacak? Frene kim basacak önce? Böyle bir olay var. Ve şimdi içeriden birileri, muhalefetin içerisinden birileri diyor ki, “Çok kötü çarpacağız, çarpışacağız ve çok kaybedeceğiz. Biraz duralım, nefes alalım.” Aslında bu “frene basmak” diye söylenen, işte ‘‘başka yerlerde mücadeleyi yürütelim’’ diye söylenmek istenen şeyler aslında teslim olma. Benim gördüğüm kadarıyla burada frene basması söz konusu olan kişi CHP ve Özgür Özel değil, Erdoğan. Burada ilginç olan muhalefetin içerisindeki bazı kişilerin ya da yakınındaki bazı kişilerin Erdoğan’a böyle bir çağrı yapmak yerine örtülü de olsa CHP’ye bunu yapıyor olmaları. Yani şunu diyeceksiniz: “Zaten Erdoğan’ı ikna etmek diye bir şey olamaz.” Öyle mi acaba? Yani bakın, burada baskıları arttıran Erdoğan, yeni yeni belediye başkanlarını tutuklatan, içeri attıran Erdoğan bize gücünü mü gösteriyor? “Bakın ben güçlüyüm, herkesi alıyorum.” O kadar güçlüyse Erdoğan pekâlâ bunları yapmadan da, ülkede çekinmeden… Hani dedi ya “Birinci parti biziz” dedi.
O zaman birinci partiymiş gibi iktidarı kaybetmek gibi bir korkusu olmadığını söylemesi lazım. Ama yok. “Birinci partiyiz” diyor. Doğru mu? Bazı kamuoyu yoklamaları onu gösteriyor olabilir ama benim gördüğüm kamuoyu yoklamalarının çoğunda CHP az farkla da olsa birinci parti. En azından başa baş gidiyorlar. En azından şu kesin: Erdoğan CHP’ye çok ciddi bir doping etkisi yarattı. Bununla Erdoğan’ın yüzleşmesi beklenirken CHP’nin frene basmasını beklemek akıl kârı bir şey değil. Bunu mesela şöyle de söyleyenler var: “Erdoğan böyle giderse, CHP pes etmezse baskıyı iyice arttıracak. Şu olacak bu olacak. Ülkede artık seçim olmayacak. Ülkede artık hiçbir şey kalmayacak. Sandık da kalmayacak” falan. O zaman… Erdoğan bunu yapacağı varsa şimdi de yapar. Yani buradaki mesele Erdoğan’ın olayı çok daha ileri noktalara taşıma ihtimalinden korkmaksa ve bunun sorumlusu olarak da CHP’nin direnişini göstermekse açıkçası söylenecek hiçbir şey yok. Burada bence önemli olan, ikili bir mücadele var: Bir saldıran, bir de savunan. Ama ilk başta saldıran zamanla kendini savunmaya yöneldi. Erdoğan, iktidar kendini savunmak için sürekli saldırısını arttırmaya çalışıyor. Ama o cin şişeden bir kere çıktı. Belli bir yerden sonra Özgür Özel bile o cini o şişeye koyamayabilir. Dolayısıyla, ‘‘Özgür Özel Ankara’ya gitsin’’ demek, Türkiye’deki yaşananları ve Türkiye’deki değişim iradesini anlamamak demek ve teslim olmak demek ve açıkçası korkmak demek. Benim gördüğüm kadarıyla Özgür Özel, en son konuşması da bunu gösterdi, korkmayacağını söyledi ve tam tersine Erdoğan’ı korkmakla itham etti. Özgür Özel Ankara’ya dönmüyor. Yapacak bir şey yok.
Bu yayını kime ithaf ediyorum? Evet, Romy Schneider’e. Biliyorsunuzdur, herhalde dünya sinemasının en önemli kadın oyuncusuydu. Şimdi baktım tekrar, 43 yaşında ölmüş, 1982. O kadar zaman geçmiş. Bizim ortaokul yıllarımızın ismiydi, öyle söyleyeyim. Biz hani bir de Fransızca okuduğumuz için Fransız sinemasına da özel bir ilgimiz vardı, ki kendisi aslında Fransız değil biliyorsunuz ama Fransa’da esas meşhur oldu. Ve yine baktım ki rahmetli annemle aynı yıl doğmuş. Bu da çok ilginç, beni çok etkiledi. 1938 doğumlu, 43 yaşında ve oğlu öldü. Oğlunu kaybettikten bir yıl sonra o da hayatını kaybetti. Ama düşünün, aradan geçmiş kaç yıl? 43 yıl geçmiş ve ben kalkıyorum Romy Schneider anlatıyorum. Yani bu, dünyada herkese nasip olacak bir şey değil. Onun filmlerini seyretmek gerçekten hepimize çok iyi geliyordu. Huzur içerisinde uyuyordur diye tahmin ediyorum ve umuyorum.
Bitirmeden, lütfen Medyascope‘a sahip çıkın. Bize destek olun. YouTube ‘‘Katıl’’dan, Patreon‘dan ya da Medyascope sitesinde bize abone olarak destek olabilirsiniz. Bu zor günleri birlikte aşalım. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








