İSTANBUL (Medyascope) – Kurtlar Sofrasında Kadınlar’da bugün Türk medyasının kara kutularından bir kadın meslektaşımla birlikteyiz. Muhabirlik de yaptı yöneticilik de, tv programcılığı da yaptı kitap da yazdı… Mesleğin cefasını da çekti sefasını da sürdü. Koltuğunda daima birden fazla karpuz taşıdı… Türk medyasının son 30-40 yılına yakından tanıklık eden Lütfiye Pekcan, gazetecilikte hem sahayı hem ekranı hem de haber merkezlerinin mutfağını bilen isimlerden biri. TRT’de başlayan meslek hayatı; özel televizyonların yükselişi, ana akım medyanın dönüşümü ve bugün gelinen dijital kırılma noktasıyla birlikte Türkiye’de medyanın değişen yüzünü birebir deneyimledi. TRT’de başlayan kariyerini Show TV, Star TV, CNN Türk, TV8 ve Fox TV gibi kanallarda sürdüren Lütfiye Pekcan, Kurtlar Sofrasında Kadınlar programına konuk oldu. Göksel Göksu’ya yalnızca kişisel hikâyesini değil, kadın gazetecilerin sektördeki mücadelesini, ana akım medyadaki çöküşü, dijital medyanın risklerini, medyada etik erozyonu, aynı zamanda medyanın “kara kutusu” olarak biriken tanıklıklarını da anlattı.
Videonun özeti
- Lütfiye Pekcan, Türk medyasının geçmişini ve dönüşümünü deneyimleriyle anlatıyor.
- Kadın gazetecilik, zorluklarla dolu; erkek egemen haber kültürü ve uzun çalışma saatleri gibi engellerle mücadele ediliyor.
- Pekcan, medyanın kutuplaşmasını ve etik erozyonunu eleştiriyor, liyakatin önemine vurgu yapıyor.
- Genç gazetecilere, güçlerinin farkında olmalarını ve sürekli öğrenmelerini tavsiye ediyor.
- Sanatı, baskıcı dönemlerde bir ifade ve direnç alanı olarak görüyor.
İçindekiler

Medyada kadın olmak: “Çarpı dört zor”
Haberciliğin başlı başına zor bir meslek olduğunu vurgulayan Lütfiye Pekcan, kadınlar için bu mesleği icra etmenin zorlukları katladığını anlattı. Savaş bölgelerinde görev almak, uzun süreli saha görevleri, belirsiz çalışma saatleri ve erkek egemen haber kültürünün kadın gazeteciler için ayrı bir mücadele alanı yarattığını söyleyen Savaş, kendi deneyimlerinden örnekler verdi. Kosova Savaşı’na tek kadın muhabir olarak gittiğini söyleyen Pekcan aylar süren dava takipleri ve kriz anlarında kesintisiz yayın temposunun zorluklarını anlatan Pekcan,bu koşullara rağmen mesleğe olan tutukusundan hiçbir şeyin eksilmediğini vurguladı. Bir dönem mesleği ile anneliği arasında sıkıştığını söyleyen Pekcan sevdiği işi bırakmış bir annenin daha mutsuz olacağına dikkat çekti.
Medyanın dönüşümü: Umuttan kutuplaşmaya
Türk medyasının geçirdiği dönüşümün de yakın tanıklarından biri olan Pekcan, TRT dönemini “kurumsallık ve liyakat” üzerinden olumlu hatırlarken, özel televizyonların ilk yıllarındaki görece özgürlük alanını da özlemle anıyor. Sektödeki kırılmanın ve dönüşümün özel televizyonların çoğalması ile başlayan reyting baskısı ile başladığına dikkat çeken Pekcan, kırılmayı siyasi davalar, güç mücadeleleri ve uzun süreli iktidar yapısının medya üzerindeki etkisi ile de ilişkilendiriyor. “Artık herkes kendi mahallesine konuşuyor” diyen Pekcan günümüzde medyanın iki kutuplu bir yapıya sıkışmasından, dördüncü kuvvet olma işlevini yitirmesinden ve haberden çok propaganda üretir hale gelmesinden yakınıyor.
Kendisinin meslekteki kırılma sürecine de değinen deneyimli haberci, bir dönem sağ kolu olarak çalıştığı ve hem öğretici hem de zorlayıcı olarak tanımladığı Reha Muhtar dönemine dikkat çekiyor. Kendisini istifa noktasına getiren yol ayrımını haber niteliğinin geri plana itilmesi ve haber değeri olmayan içeriklerin öne çıkması olarak tarif ediyor.
Lütfiye Pekcan Show TV’de çalışırken kendisini haberin vicdanı olarak tanımlıyor.
Show TV’de çalıştığı dönemde editöryal duruşu ile “haberin vicdanı” olduğunu söyleyen Pekcan, bu duruşu “Siyasi haberlerin geri plana itilmesine karşı durdum, haber değeri olmayan içeriklere “duvar” ördüm, çalışma arkadaşlarımı koruyan bir yönetici profili benimsedim” sözleriyle anlatıyor.
Günümüz medyasının geldiği noktayı da anlatan Pekcan, ana akım medyada liyakatin büyük ölçüde ortadan kalktığı görüşünde. Pekcan, “Muhabirlik refleksi zayıflamış, saha haberciliği geri plana itilmiş durumda. Otosansür, editörden önce muhabirin zihninde başlıyor. Dijital medya ise bir yandan alternatif alan açarken diğer yandan ciddi riskler barındırıyor. Duyduğunu haber yapan bir kültür oluştu. Bu durumu toplumsal krizlere yol açabilecek kadar tehlikeli buluyorum” diyor.
Bir süredir aktif gazetecilikten uzaklaşan Pekcan, kendisini edebiyat ile ifade ediyor.
Roman, senaryo çalışmaları ve yaratıcı yazarlık üzerine üretmeye devam ediyor.
Sanatı aynı zamanda bir ifade ve direnç alanı olarak gören Pekcan, “Baskıcı dönemlerde sanat daha çok yeşerir” diyerek, hikâye anlatıcılığının toplumsal hafıza açısından önemine dikkat çekiyor.
Lütfiye Pekcan’ın genç gazetecilere de bir mesajı var: “Gücünüzün farkında olun. Umudunuzu kaybetmeyin ve sürekli öğrenin, kendinizi geliştirmekten vazgeçmeyin. Zor koşullarda bile etik duruşunuzu koruyun.”
Röportajın tam metni
Bugün bir meslektaşımı konuk edeceğim ama medya dünyasının, Türk medyasının kara kutularından biri kendisi. Muhabirlik de yaptı, yöneticilik de yaptı, televizyon programları da yaptı, kitaplara da imza attı ki o kitaplardan sonuncusu da hemen elimde vurgun. Ve kitaplarında o da kurtlar sofrasındaki kadınları daha çok gündeme getirdi, işledi. Lütfiye Pekcan. hoşgeldin.
Merhaba Göksel. Yıllar sonra seni görmek çok güzel.
Bizim yollarımız ben CNN Türk’teyken kesişti. Haber seni tanımlarken. Türk medyasının kara kutularından biri dedim ve bunun da gerçekten böyle olduğuna inanarak söyledim. Sen kendini nasıl tanımlarsın?
Ya kara kutu deyimini bilemem ama şunu söyleyebilirim çok rahat. Ben TRT’de başladım mesleğe. Ve başka hiçbir televizyon yoktu. Özel televizyonlar henüz hayatımıza girmemişti. TRT Haber Merkezi’nde muhabir olarak başladım. Çok seviyordum mesleği. Zaten ilk okulda staj yaparken girdim TRT’ye. Ve TRT kameraları gelmeden basın toplantıları başlamazdı. TRT muhabiri söze başlamadan bir şey olmazdı. Tek kanaldı yani. Sonra da bir TRT2 vardı. O yüzden ardından özel televizyonlara transfer olduk. İstanbul’a geldim Ankara’dan. Ankara’da siyaseti, genel kurmayı, bir takım devleti bir araya getiren tüm organları iyice tanıdıktan sonra İstanbul’a başka bir dünyaya geldik. Biraz paranın konuşulduğu, iktidar sahiplerinin parayla daha haşır neşir olduğu ve dolayısıyla özel televizyonlarda öyle. Transfer olarak özel televizyona geldim. Ana akım Show TV, Star TV’de çalıştım. Ardından haber kanalı CNN Türk’te işte yollarımız kesişti. TV8 var, Fox TV var. Programlar da yaptım. Yani sonuçta televizyonda epey bir emeğim var.
O halde haksız değilim karakutu diye nitelemekle. Aslında kendimi de belli ölçüde o karakutulardan biri olarak kabul ediyorum. Çünkü çok tanıklığımız var.
Evet tarihe tanıklık ettik.
Tarihe tanıklık ettk, Türkiye’nin dönüşümüne tanıklık ettik, medyanın dönüşümüne tanıklık ettik… Ve bütün bu tanıklıklardan da elbette kalan izler, tortular var. Bugün özellikle senin gibi bir gazeteci meslektaşımı bulmuşken, Türk medyasında kadın olmayı ve nihai olarak da bugünkü dönüşümü konuşabilmeyi çok istiyorum ama önce şunu merak ediyorum. Biliyorum ki aynı zamanda annesin. Aynı zamanda güzel bir evliliğin var. Bir hayat hikayen var. Sormak istediğim şey tam da burada başlıyor. Medyada kadın olarak var olmak. Öyle koşullardan geçiyor ki öyle limitsiz ve zorlu çalışma tempolarından geçiyoruz ki adeta bizi ailemizle mesleğimiz arasında seçim yapma noktasına geçiriyor ve zorluyor. Öyle bir sektörden söz ediyoruz. Böyle bir noktadan bakınca nasıl yürütebildin ikisini birlikte?
Dediğin gibi o kadar zor ki, zaten başlı başına kadın olmak çok zor. Ama medyada kadın olmak herhalde çarpı dört diyeceğim, iki falan da değil. Çünkü çalışma saatleri belirsiz biz habercilerin özellikle. Yani ben çok iyi hatırlıyorum bir akşam çantamı alıp Mudanya davasını, Apo davasını izlemeye gidip. 3 Ay orada kaldığımı biliyorum. Bir gün, üç gün diye gideriz, 2 hafta kalırız. Kosova Savaşı’na 2 kez gittim. Gitmek var, başına her şeyin gelmesi var. Zor bir meslek. Ben şükürler olsun beni, mesleğimi ne kadar sevdiğimi bilen ve benim mutluluğumu önemseyen bir eşe sahibim. Yani her başarılı erkeğin arkasında bir kadın var derler ama bence her başarılı kadının arkasında da bir erkek var.
Bu anlamda şanslısın.
Evet şanslıyım şanslıyım çünkü mesleğim sevdiğimi biliyordu ve beni her daim destekledi.
Bu gerçekten önemli çünkü şehir dışına gitmek bir yana aynı zamanda şehirdeyken de bir yerde bir bomba patlayacak olsa bütün haber bülteni değişir. Muhabirsen sahaya koşturursun, yöneticiysen geçersin rejiye, yerini alırsın ve o saat ne zaman sona erecek, çalışma saati bilemezsin. Yani hiçbir zaman biz 9-6 çalışan insanlar olmadık. Hafta sonu izinlerimiz olmadı. Dediğin gibi.
Hemen örnek vereyim CNN Türk’teyken gelinlik provama gidemedim. Çünkü Jak Kamhi bıçaklanmıştı, mezarlıkta öldü ve yayın yaptık.
O bıçaklandığı gün ben de oradaydım bu arada.
Evet yani biz anında yayında oluruz ve geceleri sabahlara kadar sürer. Savaş olur aynı şekilde. Evleneceğim Ekim’de, öncesinde İkiz Kuleler olayı patlak verdi ve Afganistan savaşı… Amerika o zaman da… bir savaş atmosferi 2001. Benim Afganistan’a vizem çıktı, tabi müstakbel eşimleyim, daha evlenmedik… “Gidersen ya dönemezsen biz nasıl evleneceğiz?” diye nasıl üzgün anlatamam… Sınırlar kapandı. Gidemedim ama gitseydim de dönemeyecektim…Sınır kapanmıştı ve evlendim. Bizim hayatımız böyle bir hakikaten.
Biz bir de buna rağmen çocuk da büyüttük bu hayatın ortasında.
O daha da zor. O da sürekli sızlayan bir vicdan öyle söyleyeyim.
Neden sızlıyor vicdanın?
Hem mesleğini çok seviyorsun hem de “Acaba çocuğumun yanında mı olsam, onu ihmal mi ediyorum?” Yani çalışan annenin, sadece medyadakilerin değil çalışan annelerin bence sürekli kaldığı ikilem bu. Evet onunla çok iyi vakit geçirdim hafta sonlarıma daha özen gösterdim. Ama hep böyle aklında insanın “onunla daha mı çok olsaydım” sızısı oluyor.
Ben de olmadığını söylemeliyim. Şu açıdan olmadı. Hep şöyle düşündüm. Ben çok severek yaptığım her şeyden vazgeçip çocuğumun başında oturan bir anne olursam mutsuz olacağım. Ve hatta belki de ileride “senin yüzünden ben mesleğimi bıraktım diyerek” onu suçlayacağım. Oysa o duygunluğu yaşayan bir anne olarak onunla olduğum zamanı kaliteli, nitelikli geçirdiğim süre içinde, her dakika çocuğunun başında duran annelerden daha çok anne olduğumu hissettim nedense.
Çok güzel söyledin. Zaten öyle düşündüğüm için mesleğe ben de devam ettim. Yani eğer dediğin gibi bırakmış olsam mesleği, vicdansızlığı başka bir şey. Bırakmış olsaydım kesinlikle o kadar iyi anne olamazdım. Mutsuz bir insan. Ben hep söylerim yani kitaplarımda da o vardır aslında romanlarımda, maskeyi önce kendimize takmazsak başkasına bir faydamız olmaz.
Kadınlar için kadın çok güçlü bir varlık. Gücünün farkında olursa ve kendi ayaklarının üzerinde durursa herkes saygı duyar, kimse onu ezemez, kimse yok sayamaz. Bir şekilde haksızlığa hepimiz uğruyoruz ama düşen kadın daha çabuk ayağa kalkabiliyor. Kuvvetli, dirayetli yani o doğurgan özelliğinden mi bilmiyorum ama kadın dayanıklı, daha cesur, haksızlıklara daha fazla tepki verebiliyor ve gerçekten cesur.
Katılıyorum. Katılıyorum ama medyada kadın olmak da zor. Dilersen dönelim şimdi medyaya.
Tabii.
Şimdi kadın olmak zor dedik ama biz hani burada kadın olmak zor derken pek çok şeyden söz ediyoruz. O cam tavanlardan da söz ediyoruz. Kadın olmanız nedeniyle mesela ben ilk zamanlarda, mesela Radikal’de olduğum zamanları hatırlıyorum. Bir yerde bomba patladığı zaman erkek muhabirler tercih edilip gönderiliyordu… Oradan başlayan bir eşitsizlik. Bu tabi her kademeye yayılıyor. Sen de bütün bu kademeleri görmüş biri olarak. Kıyasladığında en zor olan hangisiydi? Az önce saydın çünkü TRT’de, Show’da, CNN Türk’te, Fox’ta, TV8’de, ANKA’da pek çok kurumda çalıştın. Bunları böyle kıyasladığın zaman öne çıkanlar hangileri deyip kara kutuyu yavaş yavaş açmaya başlayalım.
Ya mesleğe ilk başladığım yer benim için çok değerli bir yer. TRT’den özel sektöre geçerken her şeyin daha iyi olacağı hayaliyle geçmiştim. Daha özgür bir habercilik yapacağımızı, her şeyin daha iyi olacağını düşünmüştüm. Hiç de öyle olmadığını yaşayarak gördük ve giderek daha kötüye gitti. Şu anki TRT’yi demeyeceğim ama çalıştığım zamanki TRT kurumsallığıyla, yapısıyla, liyakatlı yöneticilerimizle, haberi veriş şeklimizle… En fazla sıra yapardık, protokol haberciliği yapardık ama her şeyi verirdik. Yani bugün, oradan buraya geldiğimizde şu an TRT’deki özgürlüğün olmadığını görüyorum. Yani toplumun kutuplaşmasını da hızlandıran aslında medyanın da kutuplaşması oldu bence. İkisi birbirini sarmalaya sarmalaya büyüttü. Hem toplum kutuplaşmış durumda hem medya kutuplaşmış durumda. Demokrasilerde aslında medya dördüncü kuvvettir ve çok önemlidir. Yani iktidarı da muhalefeti de denetler. Yasama yürütme yargıdan sonraki dördüncü kuvvettir.
Ama şu an öyle bir şey yok yani iki kutuplu bir medya var ve maalesef herkes kendi mahallesine bir propaganda makinesi gibi haber anlatıyor. Bu çok yanlış.
Sağır odalarda yankılanan, değil mi, kendi seslerini dinleyen….
Sesler, evet. Herkes kendi mahallesinde karşı tarafı kutuplaştırarak, düşmanlaşarak bu kutuplaşmayı giderek büyütüyorlar.
Ama medya böyle bir şey değildi. O kırılma noktası ne zamandı, ne zaman böyle oldu?
İlk zamanlar güzeldi. İlk….
Umut vardı o zaman.
Umut vardı. Tabi özel televizyonlar, bağımsız habercilik yapılıyordu. Ama ne zamanki… Bir takım iktidarı 22 senedir tek bir parti götürüyor. İktidarın bir zamanlar desteklediği ama sonra ayrı düştüğü FETÖ ve Ergenekon davaları bu tip şeyler kutuplaşmanın ve meslekte liyakatli insanların uzaklaştırılmalarının sonucu gittikçe kan kaybına uğradı. Şimdi de gerçekten liyakatın olmadığı, sadece medyada değil aslında toplumun pek çok kurumunda, kuruluşunda liyakat yok, adalet yok.
Kim kimin adamı ona göre pozisyon alınan bir döneme gelindi.
O zamanda zaten ne habercilik yapabilirsiniz? Bir yerin basın bültenini çıkarır gibi, basın bülteni çıkarırsınız. Şu an o yapılıyor. Zaten onun için de liyakatli insanlara ihtiyaç duyulmuyor.
Bugüne geleceğiz ama ben o günlerde biraz gene ısrarcı olacağım. Hakikaten kırılma noktalarını ben biraz deşmek istiyorum. Yani en zorlandığın kadın olarak en zorlandığın dönemler hangileri oldu ve neydi zorlandığın konular? Medya sektöründeki kurtlar sofrasını biraz da tanımlayıp açmak için.
Kadın olarak hem sahada çok zorlandım. İşte Kosova Savaşı’na gittim dedim. O zaman gittiğimde tek kadın muhabir bendim. Birleşmiş Milletler’le birlikte Kosova’ya giriş yaptık. O kadar adamın arasında yani kolay değil bunlar.
Zorluğu ne bunun? Çünkü bilmeyen için, izleyiciler açısından bir kadının öyle bir ortamda tek başına kadın olarak var olmasının nasıl bir güçlüğü var?
Nasıl bir güçlüğü var? Bir kere erkeklerin kendi aralarında kurduğu o iletişimde filtresiz bir sohbet var. Sen kadın olarak onların dışındasın. Yetiştiriliş olarak da öyle kadın daha narin gibi görülüyor ve hani….
Yani eril bir dille konuşuluyor, eril sohbetler yapılıyor.
Tabii, tabii, tabii. Onların arasında bütün bunları duyarak… Devam ediyorsun haberlerine.
Peki böyle mobbinge uğradın ya da çantanı alıp çıkmak istediğin, seni son raddeye getiren şeyler yaşadın mı hiç?
Yaşadım tabii. Ben Show TV’den iki kez istifa ettim. Üçüncü de zorla artık böyle Londra’ya gittim bir ay falan. Show TV’den öyle ayrıldım, Show haberden. Ki orada yöneticiydim. Çok da iyi bir para alıyordum. Ama yaptığım, yapılan habere artık saygı duymadığım için ve bir şekilde de yönetici olarak da zapt edemediğim için oradan çantamı alıp çıktım ve tazminatımı falan yıktım yani. Hani hiç bir şey gözüm görmedi.
Bir de böyle şeyler yapıyoruz.
Tabii, tabii çantamı alıp çıktım. Ben artık orada olamam dedim. Oradan çıktım. Ama sonra CNN oldu işte.
Evet ama o dönemi biraz parantezi açalım hani çantamı aldım kızdım çıktım demeyelim istersen. Çünkü oradaki zorluklar asıl merak ettiğimiz şey. Reha Muhtar döneminden mi söz ediyoruz?
Tabii ki Reha Muhtar dönemi.
Şimdi Reha Muhtar ile ben hiç çalışmadım. Yolumun kesişmediği yöneticilerden biri. Keşke yolumuz kesişseydi de demiyorum. Neden demiyorum? Çünkü benim bulunduğum yerden bakıldığın zaman daha çok eleştirilen bir haber formatı vardı. Herkesin diline pelesenk olan biliyorsun “acı var mı acı” vardı. Televizyona farklı ve bir kısım gazetecinin de çok fazla tercih etmediği bir ekol getirip yerleştirdi. O ekolle, çünkü yanlışsam lütfen düzelt,Reha Muhtar daha böyle Mehmet Ali Birand’dan, Ali Kırcalar’dan bir tık sonra geldi.
Bir tık sonra geldi ve o farklı bir çizgi.
Böyle biriyle çalışmak hiç kolay gelmiyordu bana dışarıdan bakınca.
Kolay değildi. Aslında TRT’de yollarımız kesişti. Ben TRT’de muhabirken Ateş Hattı programını yapmaya başladım. Ben Ateş Hattı’nın yapımcısı oldum ve müthiş programları imza attık. Reha Muhtar aslında Milliyet’in diplomasi muhabiriydi, Atina’da yıllarca haber yaptı. Aslında çok zeki bir insan. Dil bilen çok zeki bir insan. Gazeteci olarak ondan öğrendiklerim var. Ama televizyoncu olarak da benim çok büyük bir desteğim olmuştur. Ateş Hattı. Biz Ateş Hattı’yla özel televizyona transfer olduk zaten. Ama zaman içerisinde. Nasıl bir şey bilmiyorum. Gücün getirdiği bir zehirlenme mi diyeyim?
Güç zehirlenmesi evet bizim sektörümüzde çokça yaşanan, sıkça yaşanan.
Uyarıları görmedi. Yani ben iki kez istifa ettim diyorum ya. Yani hani gidişatı….
Sağ kolu gibiydi zaten Lütfiye Pekkan.
Tabi tabi. Ama biz mesela habercilikte ilk dönemler kimsenin çıkaramadığını çıkaran… Diyorum ya Kosova Savaşı’nda canlı yayınlar yapan, Öcalan davasında ilk sonucu açıklayan, gazetelere konu olan, o davaları yerinde izleyen bunların programlarını yapan…. Ama ne olduysa kadroda bir takım yeni gelenlerle… İşte bir takım….
Dönüşümler yaşanmaya başladı.
Dönüşümler yaşandı ve hoşuma gitmeyen dönüşümlerdi bunlar. Ve ondan sonra işte ben orada olmak istemedim.
Nereden nereye dönüşürdü? Neydi ne oldu yani?
Neydi ne oldu ya bir defa güven duygusunu bence yitiriyordu.
Haber anlamında diyorsun değil mi?
Haber anlamında tabi tabi haber anlamında yani haber olmayan yani haber konu olmayacak şeyler vardı. Oysa ki yani o kadar haber cenneti memleket ve o kadar çok şey olup bitiyor ki bir takım gerekmeyecek şeyler yapıldı benim de onaylamadığım. Bunun üzerine ben de orada olmak istemedim.
Etik olarak karşı çıktın diye anlıyorum. Haber etiğine uygun davranılmadığı için.
Tabi tabi.
Bu çok önemli. O sofrada kaç sene oturmuştun?
1988’de stajla başladım, 1994’te istifa ettim. 1999’da da Show’dan istifa ettim. Ama daha önce Star’a gitmiştik. Herhalde 4 – 4,5 yıl.
4,5 yıl. O dönüşüm dediğin şey… Türk televizyonculuğunda öyle bir evre olduğunu düşünüyorum. Rating odaklı yayıncılığa başlanmasıyla birlikte, daha fazla rating almak uğruna artık her şeyin mübah olduğu bir dönem vardı ekranlarda. Bu bütün ekranlar için geçerli değil. Elbette buna direnen ekranlar da vardı, duruşunu kaybetmeyenler de vardı. Ama haber üzerinden çelme takma da vardı. Öyle bir dönemdi değil mi o dönem?
Yani şöyle reyting çok önemli olmaya başladı ve bence bütün özel televizyonları zehirleyen o oldu. Bugün de sosyal medyadaki tıklanma gibi yani insanları yoldan çıkaran şey tabii ki bu.
Tabii o günümüzü konuşurken zaten gündemimdeydi. Gerçekten sosyal medyadaki tıklanma uğruna… Onu ayrıca kıyaslayalım diye sonraya bırakmıştım. Çok katılıyorum buna. Peki bu çalıştığın kurumlar içinde en keyifle çalıştığın yer neresi oldu?
Tabi mesleğin ilk zamanı olduğu için TRT. Çok sevgiyle anıyorum. TRT’ye girmek de çok zordu bu arada.
Kaç sınavdan geçiliyor?
Tabii. Önce sınav açılmadı. İstisna aktiyle çalıştık. Sonra 2-3 sınava girdik. Sözlüler vs. Yani 4 yıl geçti ben TRT’de kadro olana kadar. Sonra da basın kartımı kazanana kadar bir zaman geçti. Ben ayrılırken de bütün TRT, gitme diye böyle yani neredeyse kollarını açtılar. “Gitme, gitme, sen TRT’de kal” diye çok baskı da yaptılar aslında ama ben İstanbul’u da görmek istedim. Çok haksızlığa da uğradım, çok da düştüm ama pişman değilim. TRT de eski halinde kalmadı. Orada kalan arkadaşlarım da mutlu değil şu an. Yani bu aslında toplumsal ve yeni siyasi düzenin getirdiği bir vazgeçilmez son diyelim yani. O yüzden hiçbir şey eskisi gibi değil.
Hiçbir şey eskisi gibi değil. Peki seni en mutsuz eden ayrılık hikayesi hangi kanalla oldu?
Fox TV.
Öyle mi?
Evet. Gerçekten çok emek verdim. Fox Haber gittiğimizde çok bilinen bir yer değildi. Çok güzel bir yapı kurduk, çok güzel muhabirler, hala da devam eden prodüktörler. Bütünüyle çok güzel bir haber merkezi oluşturduk, yarattık. Son güne kadar da bu geminin amirali, kaptanı sensin, iyi ki buradasın diyorlardı. Gece bana haber bülteni bittikten sonra ve herkes çıktıktan sonra “Artık seninle çalışmayacağız” deyip bilgisayarım kilitlendi. Ve bence çok çirkin bir şekilde işime son verildi.
Kaç yıllık bir çalışmaydı?
4 yıl galiba. 4 – 4,5 yıl. Çok zoruma gitti ve hayatımda ilk kez zaten dava açtım anında. İşe dönüş davasını dört beş ay gibi bir zamanda hemen kazandım. Onu mesela unutamıyorum. Mesleğe küstürecek kadar yapılan iki yüzlülüktü. Nedenini hala çözemiyorum, evet hala çözemiyorum… Yani bir dakika öncesine kadar böyle söylenip bir dakika sonra işte böyle deyip kesip atmak nasıl bir şey bilmiyorum. Tabi ki dava ettim ve davayla hakkımı aldım.
Peki o bunca yıllık meslek yaşantında yani hiç şöyle yaptığın yayınlar için şu yayın keşke şöyle olmasaydı deyip sende iz bırakan yayınlar oldu mu?
Olmasaydı dediğim belki Show TV’nin son zamanlarındaki, ilk zamanları değil son zamanlarındaki olabilir. Onun dışında hiç olmadı. Ben mesela daha sonra TRT’den teklif aldım. Yine bir ara Manşettekiler programını yaptım. Orada da gönlümce yaptım programı ama biz gönlümce yaparken zaten son veriyorlar işimize o ayrı mesele yani gönlümce deyeyim de olması gerektiği gibi. Yani haberin objektif olmasına özen gösterip her sesi davet etmeye çalıştığımız için zaten programlar uzun sürmedi.
Sen CNN Türk’e ilk geldiğin zaman da biz bir tedirgin olmadık değil.
Show’dan geldiğim için.
Show’dan da değil. Reha Muhtar’ın yanından geldiğin için.
Nasıl yani?
Çünkü haber müdürü olarak geldin. Bizim de kendimizce o dönemin hakikaten sıkı habercileri olarak kendimizi adlandırıyoruz, iddialıyız falan. Nasıl yani? Reha Muhtar’ın yanından gelen biri mi? Bu önyargımız vardı. Şimdi ben de bir itirafta bulunmuş olayım. Fakat bu önyargıyı çok kısa sürede yıktığımızı da aynı şekilde söylemek durumundayım. Çünkü kişisel olarak ben mesela bir bir sıkıntı yaşamıştım. Benlik bir durum yoktu aslında, fakat yapılan bir haberin bir şekilde bana faturası çıkıyordu. Bunu anlatma çabama daha başlarken sen geldin ve devreye girdin. Bunun Göksel’le bir ilgisi yok, şundan şundan kaynaklandı diyerek el koydum ve ben çok şaşırdım. Kendi birimindeki çalışma arkadaşlarına sahip çıkan yönetici modeli maalesef bu sektörde çok fazla yok. Önce kendi masasını cüzdanını korumaya çalışır. Yani bencil ve çıkar ilişkisi üzerine dayalıdır. Orada bütün bakışım değişmişti sana karşı.
Ben hiç hatırlamıyorum bile ama.
Doğal olarak. Dolayısıyla ben Lütfiye Pekcan’ı asıl o gün tanıdım. Asıl o zaman bütünüyle başka bir yere konumlandırdım ve kendimce de sana haksızlık yaptığımı düşündüm. Hani Reha Muhtar eşittir Lütfiye Pekcan gibi bakıyorken tam tersi. Bu nasıl oldu? Nasıl farklı biçimlenebildin böyle bir iklimde?
Aslında şu, ben haberin vicdanıydım. Yani belki hoşnut olmadığın haberdeydin ama pek çok belki hoşnut olmayacak denen önemli haberde ağırlığımı koyuyordum. Aslında çok insanın canı yanabilirdi ya da kötü başlıklar atılabilirdi. Mesela Ahmet Kaya için Hürriyet’te atılan başlıkları unutmadık…
Frene basan sen oldun. Evet. Bu çok önemli. Biraz örnekler vermeni isteyeceğim bu noktada. Yani her kurumda böyle insanların varlığı çok kıymetli.
Evet yani siyasi haberlere daha az yer verilmesi gündeme geliyordu. Ben çok önemli olduğunu bulunduğumuz dönemde siyasi haberlerden vazgeçilemeyeceğini söyleyen ya da toplantılarda işte farklı farklı bölümlerden gelen aslında haber olmayacak şeylere karşı sürekli duvar gibi duran kişiydim o kadar söyleyeyim.
Çok güzel çok önemli çünkü. Peki bugün olsa bunları yapmak mümkün olur mu? Şimdi günümüze biraz yavaş yavaş gelecek olursak yani günümüz ana akım medyası için söylüyorum elbette. Günümüz ana akım medyasında Lütfiye Pekcan’lara yer var mı?
Başta söyledim yani liyakatın hiçbir önemi yok. Şu anda kutuplaşmış medya var. Yani benim için iktidar yanlısı haber yapan da aynı, muhalefet yanlısı haber yapan da aynı. Kimse kusura bakmasın. Çünkü habercilik bu değil. Habercilik gerçekten objektif bir şekilde her sesin duyurulması. Karşımızdaki insanlar da aptal değil. Kim ne söylemiş? Diğeri ne söylemiş? İkisi arasındaki görüşleri alıp karar verebilme mekanizmasına sahip insanlar oluyor.
Karar vermeyi izleyiciye bırakmak, okura bırakmak.
Doğru olan o. Mesela biz Nazlı Tolga’yla yaptığımız Fox’taki habercilik döneminde. Gerçekten objektif habercilik yapıyorduk. Her ses vardı. Sonra böyle….
Şöyle her sesin olması ile her sese eşit mesafede olmak da biraz farklı şeyler. Ses açıyorsunuz ama birine ne dedirttiğiniz, diğerine ne dedirttiğiniz de önem kazanıyor. Dolayısıyla eşit mesafede olmak da çok önemli.
Olabilmek değerli. Tabii ki. Yani objektif olabilmek. Yani ben mesela haber bültenlerinde anchorların eleştiri yapmasını, ağızlarına geleni söylemesini hiçbir zaman doğru bulmuyorum. Habercilik bu değil çünkü ana akım medyada yani televizyonda…. Program yap, köşe yaz orada anlat, roman yaz, kitap yaz anlat ama ana akım medyada bunu yaptığın zaman olmuyor.
Şimdi ana akım medyada bir yandan böyle gelişmeler ya da geriye gidişler söz konusuyken bir yandan da artık elinde bir cep telefonu olan herkesin muhabir olduğu, sesi olan herkesin yorumcu olduğu, eline kalem alan herkesin de köşe yazdığı bir döneme geldik Çünkü herkesin söyleyecek bir sözü var. Herkes de bir şey söylüyor. Fakat bizim bildiğimiz habercilik açısından o pencereden baktığın zaman kim kimi nasıl denetliyor? RTÜK denetiminden söz etmiyorum. Böyle deyince hemen RTÜK akla gelir, değil. Mesleğin kendi içindeki denetim… Etik kurallar çerçevesinde habercilik yapmak için denetim mekanizması.
Yani şimdi herkes duyduğunu haber yaparı oldu ve çok tehlikeli bir şey. Çok tehlikeli ve linç kültürü oluştu. Bu çok tehlikeli ve bir anda hani yanlış bir haberle bir anda toplum karışabilir, sokaklar karışabilir. Yani bu çok tehlikeli bir şey. Aslında evet medya o kadar önemli ki! Medyanın eski saygılığına geri dönmesi lazım. Demokrasilerde tekrar dördüncü kuvvet olmadığı sürece toplumdaki yozlaşma gerçekten tehlikeli, her an bir şey olabilir. Yani biri yanlış bir şey yazsın bir anda birileri harekete geçip sokağa dökülebilir. Çok tehlikeli. Liyakatlı insanların tekrar her kurumda başta medyada olmak üzere geri dönmesi lazım.
Kesinlikle katılıyorum söylediğine fakat aynı zamanda bir de dijital bir mecra var. Etkin bir şekilde var. Özellikle ana akım kanallarda artık yer bulamayan meslektaşlarımızın büyük çoğunluğu o dijital mecra üzerinden yine habercilik yapmaya çalışıyor. İşini çok da düzgün, çok da iyi yapanlar da var. Ama az önce söylediğim gibi biraz izler birbirine karışıyor. Şimdi buna ne kadar medya denir ve bunun sonu nereye gidecek kısmı hakikaten önemli. Yani bu polisi tedbirlerle önlenecek şeyler değil bunlar. Yani işte ne bileyim yok troll hesap vesaire olan var tabi ki. Onu kapat, üçünü kapat, beşine ceza ver filan olacak şey değil bu. Etik kuralların herkese hakim kılınmasıyla ilgili. Neye haber diyoruzla ilgili mi bilmiyorum ben çok konuştum çok özür dilerim.
Yok yani aynı noktaya dönüyoruz aslında. Ben şuradan örnek vereyim. Günde 7-8 gazete okuyan, gazete okuma alışkanlığı olan bir insanken şu an hiçbir gazetenin kapağını açmak istemiyorum. Çünkü 5-6 gazetenin manşeti aynı olamaz.
Tabi servis edilen haberler yani o zaman basın bülteni. Ben onun için artık gazete okumuyorum. Ekranlar da böyle. Dört ekranda aynı kişi konuşuyor falan. Evet, dijital medyaya o yüzden ihtiyaç duyuldu ama dijital medya da hızla zehirlendi. Ne doğru ne yanlış, neyi ne kadar check ettiler, duyduğunu haber yapan insanlar. Çok tehlikeli, çok ciddi bir meslek aslında habercilik. Onun için biz TRT’de işte o kaç sınavdan geçip kaç sözün dayanıklılığımızı test ederler diye olaylar karşısındaki yani sürekli bir şeyler öğrenirdik. Şimdi pat diye eline mikrofon alan dediğin gibi telefonu alan haberci oluyor. Bunlar çok tehlikeli ama buna senin benim yapabileceğimiz bir şey yok.
Meslek örgütlerinin belki devreye girmesi gerekir. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin hak ve sorumluluk bildirgesi var. Orada gazetecinin sorumlulukları tek tek madde madde tarif ediliyor, tanımlanıyor. Bunların bir kere içselleştirilmesi, benimsenmesi, zorunlu hale getirilmesi son derece önemli. Herkes eline cep telefonu aldığı anda haberci. Fakat habercilik bu değil. Şu otosansür meselesine de değinmeden edemeyeceğim. Eskiden de var mıydı? Çünkü günümüzde epeyce bir var gibi sahada özellikle.
İşte kutuplaştığından beri bu zaten bu hale geldi. Editöre yöneticiye kalmadan muhabire bu bizim bu mahallede “bu olmaz”ı direkt söylüyor ve zaten onu yapmıyor.
Peki şimdi mi gazetecilik yapmak daha zor, bizim dönemimizde mi daha zordu?
Bence şimdi daha zor. Şimdi daha zor.
Neden?
Aslında gazetecilik yapılmıyor da ondan galiba yani hani ben mesela şu an yapamam hiçbir kurumda onu söyleyeyim yani ana akım medyada değil. Emir komutayla haber yapılmaz çünkü. Haber sahada yapılır. Yani bir olaya gidersin olayla ilgili gözlemlerini yaparsın. 5N1K denen bir kural var. Yani ben şimdi mesela haber okuyorum. Nerede olduğunu yazmıyor. Ne zaman olduğunu yazmıyor. ‘Kim?’ belli değil. Hiçbiri yoki. Sahaya inersin, gözlemlersin, konuşursun döner yazarsın. Sana biri bunu böyle yazacaksın demez ya da eline bir şey tutuşturmaz ya da senin yazdığın habere biri bu böyle değildir diyemez. Sen gitmişsindir. Muhabirliğin bir ağırlığı vardı.
Bizim sahadaki muhabirimiz, sen de eminim yaşadın ben de yaşadım sahadan döndüğü zaman herhangi bir ajansdan gelen haber çöpe atılır. Muhabirimiz ne diyorsa o yapılırdı.
Tabi ki ajans tamam ama senin muhabirin var muhabirin orada o ne anlatıyorsa o çok değerlidir ve o oradadır. Ve olayı gözlemler, en iyi şekliyle aktarır.
Bir hata varsa da sorumluluğunu üstlenmeye hazırdır.
Evet o da öyle.
Hani kafadan atmaz hiçbir şeyi. Zaten ona göre çalışır. Zaten ona göre didik didik eder o sahayı ve herkesten önce ulaştırmaya çalışır kendi haber merkezine. Bu hakikaten bambaşka bir evreye geldi. Daha da mı kötüye gidecek? Hakikaten ben kestiremiyorum kendi adıma.
Yani ben şunu düşünüyorum. Her şeyin bir dibe vuruşu vardır. O vuruşla birlikte çıkacaktır. Dibe vuruşta, o bataklığa çekilmemek bence kıymetli. İnsan olarak kalabilmek, ahlaklı kalabilmek, onurlu seçimler yapabilmek çok değerli. Yani hepimiz ölümlüyüz. Ölüm, bize aslında zamanı hatırlatan en değerli şey. Yanında hiçbir şey götüremiyorsun. O koltuk için bunları yapan arkadaşlara söyleyeyim. Para kazanmak için bunu yapanlara söyleyeyim. Geriye sadece senin isminin, adının bıraktığı bir iz kalıyor. O hayatı anlamlı götürebilmek çok değerli. Bunu hatırlamak lazım. Ben şu anda edebiyata sığındım.
Evet dördüncü romanın.
Evet dört roman yazdım. Ama onu da geliştirmek için kurslara gidiyorum. Hem Murat Gülsoy yaratıcı yazarlık kursuna gidiyorum. Senaryo kurslarına gidiyorum. Ayfer Tunç’un çok değerli yazar ve senarist Ayfer Tunç’un. Sinemayı çok seviyorum. Zeynep Atakan’ın değerli yapımcı, yapım logonun bir üyesiyim. Kitaplarımın senaryolaşması üzerine emek veriyorum şu an. Kısa filmler yazıyorum. Bu dönemlerde.
Liman gibi mi?
Hem liman hem de aslında gazetecilik. Edebiyat da zamanın belleği yani olayları iyisiyle kötüsüyle miras bıraktığın bir değer. Onun için yani sadece liman olarak görmüyorum. Yazabildiklerimi orada yazdığımı düşünüyorum ve duyguların özellikle baskıcı ortamlarda sanatın daha yeşerdiğini görüyorum, çoğaldığını görüyorum. Ve sanatın düz bir sözdense duyguları ayağa kaldırıp insanları harekete geçirdiğini görüyorum. Yani izlediğin bir film, okuduğun bir kitap seni daha insanlı olmaya, daha ahlaklı olmaya çağırabiliyor. Küçüradin’in bir sözü vardır, çok severim. İnsanlığın değeri yani sadece kendi başına gelene bir tepki vermek değil. Başkasının başına geldiğinde de tepki vermektir. Yani bugün işte İran’da olanlar. Yani savaş adı altında insanlık suçu işleniyor. Bugün Fahradi’de İran sinemasının önemli isimlerinden… Bir yönetmende herkesi görüşünüz ne olursa olsun bu bir insanlık suçu diye tüm dünyayı dayanışmaya çağırıyor. Yani ve böyle zamanlarda hakikaten dayanışma içinde olmalıyız. Ve böyle zamanların bence en birleştirici ya da uyarı yapan, duyguları harekete geçiren önemli bir şeyi de sanat olarak görüyorum.
Çok güzel getirdin konuyu sanata. Hakikaten katılıyorum. Bütün bu söylediklerine katılıyorum. Sanat deyince de zaten yelpaze çok geniş ama orada kendini ifade edebilmek aslında çok da önemli bir tercih aynı zamanda. Yani şu açıdan önemli bir tercih. Evet giderek kendimizi ifade edemediğimiz bir mecranın mensuplarıyız. O mecrada mesleğimizi icra etmiş kişileriz. Ama orada sözünü söyleyemiyorsan işte bununla söylemek çok kıymetli.
Evet çok kıymetli, çok kıymetli.
Gerçekten de yüreğine sağlık. Peki yavaş yavaş sonuna geliyoruz biz programımızın. Sen aslında kendin de televizyon programları da yaptın. Sadece kitap yazmadın. Hala devam ediyor mu bu arada o?
Yok devam etmiyor şu an program. Ama gönlüme sinecek bir program olursa neden olmasın? Benim mesleğim habercilik, programcılık. Mesleğimi çok seviyorum. Hani mesleğime küsmüş değilim. Ve uygun bir ortamda, liyakatın geri döndüğü ortamda seve seve hani herhalde yine gecemi gündüzüme katarak… Bu meslek öyle bir meslek çünkü. İnanılmaz bir aşkla çalışırım yine yaparım yani.
Şu noktada günümüz gençlerine de biraz mesaj olabilecek, onları bekleyen bu kurtlar sofrasındaki krizlerden ziyade onlara umut verecek birkaç cümle var mıdır diye soracağım sana. Elbette umudun hiçbir zaman tükenmediğini biliyoruz ama özellikle genç kadın meslektaşlarımız için bu kurtlar sofrasında nasıl durmalarını önerirsin?
Umut, hayatın anlamı. Umudu hiçbir zaman yitirmeyecekler ve sürekli öğrenmek… Ben diyorum ben bu yaşıma geldim, öğrenmenin yaşı yok. Hala bir şeyler öğrenmeye çalışıyorum. Sürekli öğrenecekler, kendilerini geliştirecekler, araştıracaklar ve özellikle Medyadaki kadın meslektaşlarıma, genç meslektaşlarıma güçlerini bilsinler diyorum. Kadınlar gerçekten dayanıklı, güçlü, sezgileri güçlü. Aslında hem evde hem işte savaşan ama barışı isteyen kadınlardır. Keşke dünyayı da daha çok kadın yönetseydi. Belki bu saçmalıkları bu kadar yaşamazdık. En son Tavşan İmparatorluğu filmine gittim ve yönetmeniyle söyleşi vardı. Çok güzel bir şey söyledi. Dünyada dedi, ailede, toplumda kadını çıkarın geriye şiddet felaket kalır diye. Filmi de öyle zaten. O kadar güzel söyledi ki. Bir erkek söylüyor bunu yani hani biz kadın olarak kendimize ayrımcılık yapmış gibi olmasın ama kadın doğası gereği galiba daha dayanıklı, daha cesur. Sezgileri de kuvvetli, daha barışçı, çalışkan.








