Masada Kalanlar (3): Pişmiş tavuğun başına gelenler

Her ne kadar ben yedi yaşındayken ayrılmış olsalar da annem ve babamla beraber yaşadığımız günlere dair hafızamda neredeyse hiçbir iz yok. Silinmiş o günler. Belki de bir korunma mekanizması.

Eve misafir gelir miydi? Dediğim gibi, ben hiçbir şey hatırlamıyorum. Arada bir birilerinin geldiğini ve annemin onları ağırladığını sonradan hep dinledim.

Tabii böyle mükellef bir sofra beklemeyin -onun için anneanneme gitmeniz gerekir. Annemin ölçüsü yemeğin lezzetli değil, sağlıklı olmasıdır. Bir yiyecek yeterince sağlıklıysa annem için tüketilmeye değer olmakla kalmaz misafire de sunulmaya hak kazanır. Gelgelelim, bu statik sağlık arayışının bir müddet sonra epey sağlıksız bir sonuca evrilmesi kaçınılmazdır.

Annem durmuş düşünmüş, misafir için sabit bir menü çıkarmaya karar vermiş. Sağlıklı olacak, mutfakta uzun zaman geçirmeyi gerektirmeyecek, bir de, mümkünse, en azından bir parça havalı olacak. Ama düşünme kısmında da çok oyalanmamış ki, tavuk suyu çorba, tavuk graten ve pilavda karar kılmış. Böylece, bir tavukla bir misafiri çıkarıyor. Tavuk suyu çorba kış hastalıklarına birebir. Öte yandan, ana yemek “graten” olunca misafir işi oluyor, havalı oluyor.

Aslında annemin yola çıkış mantığında bir sakatlık yok. Misafir sürekli değişeceği için, malum ya kelimenin kökünde “sefer” var, menü sabit kalabilir. Bu da zaman içinde bir uzmanlaşmayı getirecek. Annemin tavuk grateni markalaşacak.

Ne yazık ki, annemin bu kusursuz hesabını aile efradı bozmuş çünkü onlar yemeğe birden çok sefer geliyorlar ama annemin menüsü sabit, geldiklerinde tavuk suyu çorbayla başlayıp tavuk graten ve pilav yiyorlar. Tek fark, tatlıda olabilir. O da şöyle; annemin o gün canı çektiyse onun pastaneden aldığı bir tatlı ikram edilir, çekmediyse yapacak bir şey yok. Annem içki ya da kahve sevmediği için mecburen çay içecekler. Yani, şartları annem belirlerdi. Bu da bizim “misafir umduğunu değil bulduğunu yer” diyen geleneğimize uygun. Annem misafirinin herhangi bir şey ummasına müsaade etmezdi, dolayısıyla bize gelen misafir hep bulduğunu yerdi. Ama annem gereksiz heyecanlardan korumak için misafirinin hep aynı yemeği bulmasını da sağlardı.

Mesela, bize üç kez gelen misafir üç kez tavuk graten ve pilav yemek mutluluğuna erişir, dördüncü gelişinde artık ne yiyeceğinden şüphe etmeden rahatlıkla sofraya otururdu.

Bize ya tok gelinir ya da aç kalkılırdı

Daha sonraları bize yemeğe pek misafir gelmemeye başladı. Ezkaza gelen biri olursa Kadıköy’ün bir lokantasına gider, bir şeyler yer, sonra eve dönerdik. Annemin bir arkadaşı yemeğe gelme cüretini gösterirse, ki bu onun yemeğe gelmek için ciddi ısrar ettiği anlamına gelirdi, annem arkadaşlığını sorgular, büyük bir hayal kırıklığıyla baş başa kalırdı. Bereket, uzunca bir süre böyle münasebetsiz ve ısrarcı biri çıkmadı. Bize ya tok gelinir ya da aç kalkılırdı.

Zaten bizde bir süre mutfak kapalı kaldıydı. Kapıyı kapattık, sonra da bir-iki hafta biz mutfağa hiç girmedik. Sebebi yine bir tavuktu.

Gene graten mi, çorba mı, yoksa başka bir şey mi yapacaktı bilmiyorum -çok da fazla bir seçenek olmazdı- ama bir sebepten tavuğun yarısını pişirmedi ya da pişirip unuttu. Neyse, o kısmı çok mühim değil çünkü annem tavuğu tümden unuttu. Artık kimbilir kaç gün geçti hatırlamıyorum, bizim evi kesif bir ceset kokusu sarmaya başladı. Kadıköy’ün sokaklarından, belki bir hayvanın bir yere girip öldüğünden, hatta komşularımızdan birinin bir cinayet işlediğinden şüpheleniyoruz da hiçbirimizin aklına dolaptaki tavuk gelmiyor. Oysa tavuk, bizden uzakta olduğu günler boyunca başkalaşım geçirmiş ve yeni bir bedende adeta canlanmış. Yürüse yürüyecek aşamaya gelmiş.

Neden sonra annem kokunun kaynağını fark etti. Tedbirini de aldı. Mutfağın apartman boşluğuna açılan camını açıp kapısını kapadı, beni de mutfağa girmemem konusunda tembihledi. Ne umduğunu bilmiyorum ama galiba o yeniden hayat bulan canlının kendi başına apartman boşluğundan uzaklaşıp gideceğine inanıyordu.

Günler geçiyor, biz mutfağa girmiyoruz. Derken teyzem geldi. Teyzem yemek ve düzen konularında anneanneme çok benzer -annemse ailedeki kadınların antitezi. Teyzem biraz oturdu etti, zaten o da sık sık bizde kalırdı. Bir aşamada ister istemez mutfağa meyledince annem onu durdurdu. “Mutfağa girme sakın” dedi, “Buzdolabında çok kötü kokan çürümüş bir tavuk var.”

Biz annemle mutfak ihtiyacını asgariye düşüren yeni bir yaşam biçimi geliştirmişiz. Girmiyoruz. Dolayısıyla, tavukla da karşılaşmıyoruz. Ama teyzem sürdürülebilir bir çözüm arıyor, tavuğun ne zamana kadar orada bekleyeceğini falan soruyor. Annemse çok katı. Çözmek istiyorsan çözebilirsin ama beni bulaştırma, diyor.

En nihayetinde, aklıselim galip geldi. Daha doğrusu gelmiş demem lazım çünkü ben okuldaydım. Annemle teyzem bir “tavuk planı” hazırlamışlar. Biri buzdolabını açacak, diğeri çöp poşetini tutacak, tavuğu içine atar atmaz ağzını büzecekler vs. Kâğıt üstünde işler gözüken plan, buzdolabının kapağının açılmasıyla birlikte ancak istifra araları verilerek uygulanabilmiş.

Ben eve döndüğümde ne kadar cam varsa açıktı. Ama ev mezbahadan beter kokuyordu, sanki annem seri katilmiş de koleksiyonunu evin bir odasında topluyormuş…

Annemle teyzemin tavuk harekâtından hemen sonra alt komşu gelmiş, kapıyı çalmış, apartmandaki korkunç kokunun nereden gelmiş olabileceğine dair konuşmuşlar. Annemle teyzem de ceset kokusundan şikayetçi olduklarını söylemişler. Kadın kokuya yol açan insanlara sitem ettikçe annemle teyzem daha çok sitem etmiş ve bir şekilde bu badireyi atlatmışlar.

Annemin mutfakta pişen bir şeyi unutması meşhurdu. Tost yapacak, üst üste dört kere unutup yaktı. İlk ikisinde yanık tostları hovardaca çöpe atsa da üçüncü unutuşla birlikte akıllanıp tostun yanmayan taraflarını koruması gerektiğini fark etti, ama hiçbir şey dördüncüyü de unutmasına mani olamadı. Ama onun da yanmayan kısımları vardı. Böylece, üçüncünün yanmayanları ile dördüncünün yanmayanlarını birleştirerek bir tam tost elde ettiydi.

Haksızlık etmeyeyim, annemin hayatın her alanındaki olağanüstü farklı bakışı mutfakta da görülürdü. Bir gün, yine hatırlayamacağım bir sebepten ötürü iç çamaşırlarımın hepsi ıslaktı ama bir şey giymem de gerekiyordu. Ne yapacağımı sormamla birlikte annem duruma müdahale etti, ipten aldığını teflona attı. Şöyle kısık ateşte çevire çevire iyice bir kurutup bana verdi.

Yoksa siz hiç teflonda pişmiş don giymediniz mi?

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.