Hamza Hamzaoğlu Medyascope’a konuştu: “Yabancı hocalar Türkiye’de işlerin nasıl yürüdüğünü anlayana kadar sezon bitiyor”

İSTANBUL (Medyascope) – Teknik direktör Hamza Hamzaoğlu, Medyascope’a verdiği röportajda futboldaki taktiksel dönüşümü, yabancı teknik direktörlerin yaşadığı uyum sorununu, Galatasaray’daki şampiyonluk sürecini, teknik direktörlük mesleğinin görünmeyen yükünü ve futbolcularla kurulan bağın önemini anlattı.

Hamza Hamzaoğlu
Hamza Hamzaoğlu Medyascope’a konuştu: “Yabancı hocalar Türkiye’de işlerin nasıl yürüdüğünü anlayana kadar sezon bitiyor”
Haberin özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
  • Hamza Hamzaoğlu, futboldaki başarının sadece taktikle değil, takım ruhuyla da ilgili olduğunu vurguladı.
  • Futbolun taktik evrimi ve bireysel yeteneklerin önemi üzerine görüşlerini paylaştı.
  • Yabancı teknik direktörlerin Türkiye’deki zorluklarını ve kulüplerin sonuç odaklı anlayışını eleştirdi.
  • Şampiyonluğun, takımın inancı ve ortak hedeflerle mümkün olduğunu açıkladı.
  • Hamza Hamzaoğlu, teknik direktörlük mesleğinin sürekli bir odaklanma gerektirdiğini belirtti.
Bilmeniz gerekenler

Hamza Hamzaoğlu, futbolda başarıyı yalnızca taktikle açıklamıyor. Ona göre şampiyonluk; teknik direktör, oyuncular, yönetim, taraftar, tesis çalışanları ve camianın aynı hedefe inanmasıyla mümkün oluyor. “Ben başarının getirdiği mutluluğu değil, mutlu ortamın getirdiği başarıları hedefleyen bir teknik adamım” diyen Hamzaoğlu, futbolcuların hata yapmaktan korkmadan oynayabildiği bir ortamın başarı için belirleyici olduğunu söyledi.

Takımlarının sahadaki karakterini “hücum eden, maçı kazanmak için oynayan ve beraberliğe razı olmayan” bir futbol anlayışıyla tarif eden Hamza Hamzaoğlu, “Benim futbol anlayışım, sahaya çıkan iki takımdan birinin kazanması üzerine kurulu. Beraberlikleri sevmiyorum. Er meydanına iki güreşçi çıkıyorsa birinden birinin kazanması lazım diye düşünüyorum” dedi.

Hamza Hamzaoğlu, futbolun taktiksel evrimini ‘’Futbol artık takım oyununu daha fazla hissettiren, bireysel becerileri takım oyununa adapte eden bir anlayışa büründü’’ ifadeleri ile anlattı: 

“20 yıl önceki taktik anlayışla bugünkü anlayış çok değişti. Futbol artık takım oyununu daha fazla hissettiren, bireysel becerileri takım oyununa adapte eden bir anlayışa büründü.

Özellikle savunma anlayışlarında artık takım halinde savunma yapan ekipler görüyoruz. Buna göre strateji üretmek, hücum planlarını buna göre yapmak zorundasınız. 20 yıl önce bireysel becerisi olan oyuncular oyunu çözebiliyordu. Artık sadece bireysel beceri yetmiyor. Rakibin takım savunmasını, grup savunmasını çözecek stratejiler ve hücum anlayışı geliştirmeniz gerekiyor.

Bireysel becerilerin oyunun sonucunu etkileme alanını geçtik diye düşünmemek lazım. Tam tersine, bireysel yetenekler bugün çok daha önemli hale geldi. Çünkü takım halinde savunma yapan rakibi çözmek için bu becerilere ihtiyaç var. Taktiksel stratejileriniz olur ama bazen bunlar yeterli olmaz. O kilidi, kalabalık içinde bireysel becerisi üstün oyuncularla açabilirsiniz.

Eskiden bazı yetenekli oyuncular “ayağıma topu alayım, işi bitireyim” diyordu; savunmaya çok yardım etmeyebiliyordu. Artık sahada koşan, mücadele eden, arkadaşlarına yardım eden yetenekli oyunculara ihtiyaç daha fazla. Topu kaybettiğinde o yetenekli oyuncunun da defansif görevlerini yerine getirmesi gereken bir dönemdeyiz.”

Avrupa-Türkiye farkı

Avrupa’da izlediğiniz futbolla Türkiye’de izlediğiniz futbol arasındaki temel farklar neler?

Bizim ülkemizde sonuç odaklı bir anlayış var. Maça çıktığınızda antrenörünüz, yönetiminiz, taraftarınız, camianız sizden sadece kazanmanızı bekliyor. Bu anlayış değişmediği sürece buraya gelen yabancı oyuncular da altyapımızdan yetişen yetenekli oyuncular da bu sonuç odaklı anlayışın kurbanı oluyor. Genç oyuncularımız çok çabuk harcanabiliyor. Bir gol kaçırdığında hemen yıpratılabiliyor. Bu kültürü irdelememiz ve doğru bir zemine oturtmamız lazım.

Oradaki oyuncular sahaya çıktığında sadece oyuna konsantre oluyor, pozisyonun gerektirdiği şeyi yapmaya çalışıyor. Bizde hakemden oyuncuya kadar herkes arka planda başka şeyler düşünerek hareket etmek zorunda kalıyor. “Bu penaltıyı kaçırırsam taraftar ne der, sosyal medyada ne olur, antrenör bana kızar mı?” gibi düşüncelerden arınmamız lazım.

“Yabancı hocalar bir süreç istiyor, bizde bu zamanı kimseye tanımıyorlar”

Türkiye’de Zico’dan beri yabancı bir teknik direktör şampiyon olamadı. Türkiye ligi yabancı teknik direktörlerin futbol mentalitesiyle uyuşmuyor mu?

Uyuşmuyor tabii. Buradaki futbol kültürü uyuşmuyor. Yabancı teknik direktör Avrupa’da çalıştırdığı takımlarda uyguladığı anlayışı burada da uygulamaya çalışıyor. Fakat rakipler buna göre değil, Türk futbolu buna hazırlıklı değil. Onlar bazı şeyleri oturtmak için süreç ve zaman istiyorlar. Bizde bu zamanı kimseye tanımıyorlar. Üstelik yabancılara, yerli hocaya göre daha toleranslı davranılıyor. Yerli teknik direktörlere bu kadar zaman da tanınmıyor. Yabancı hocalar Türkiye’de işlerin nasıl yürüdüğünü, oyuncuyla, basınla, ligle nasıl ilişki kurulacağını öğrenene kadar zaman geçiyor; zaman geçince de zaten sezon bitmiş oluyor.

“Şampiyonluk birçok şeyin aynı hedefe konmasıyla olur”

Hamza Hamzaoğlu
Hamza Hamzaoğlu Medyascope’a konuştu: “Yabancı hocalar Türkiye’de işlerin nasıl yürüdüğünü anlayana kadar sezon bitiyor”

Bir takım nasıl şampiyon olur? Şampiyonluğu belirleyen şey taktik mi, psikoloji mi, kadro kalitesi mi, soyunma odasıyla kurulan bağ mı?

Şampiyonluk sadece birkaç parametreye bağlı değildir. Şampiyonluk, birçok şeyin aynı anda aynı hedefe konmasıyla alakalıdır. Ne sadece iyi teknik direktör şampiyon yapar, ne sadece iyi oyuncular, ne sadece iyi taraftar desteği. Bunların hepsinin bir arada olması gerekir. En başında da buna inanmış bir camia olması gerekir. Tesiste çalışanlardan destek ekibine, stattaki çimciden yönetim kuruluna kadar herkesin şampiyonluğa, takıma, teknik direktöre inanması lazım. Bunlar eksik olduğunda en küçük başarısızlıkta, bir mağlubiyette kopmalar başlar. Ama takım ruhunu oluşturabilmişseniz, yönetim-teknik ekip-oyuncu bağını sağlam kurmuşsanız, mağlubiyetlerden sonra toparlanmanız çok çabuk olur. Sizi şampiyon yapan şeylerden biri, kaybettiğiniz maçlardan sonraki tutumunuzdur.

Galatasaray’a sezon ortasında geldiniz, takımı şampiyonluk rotasına sokan değişiklikleriniz neydi?

Puan olarak zaten liderdik ama oyun olarak kimseyi tatmin etmiyordu. Ligde bile farklı yenilgiler vardı, Şampiyonlar Ligi’nde başarısız sonuçlar alınmıştı. İnsanlar oynanan futbolun şampiyonluk için yeterli olmayacağını düşünüyordu. Yönetim de bu yüzden değişime gitti.

Biz geldiğimizde önce oyunculardaki eksikliği fark ettim. Sürekli taktiksel antrenman yapmaktan, sürekli futbolun felsefesini öğretmeye çalışan bir antrenman planlamasıyla devam etmekten sıkılmışlar, yorulmuşlardı. Çok fazla analiz yapıldığını ve bunun artık olumlu sonuç vermemeye başladığını gördüm.

Oyuncuları biraz bu atmosferden uzaklaştırmak istedim. Daha neşeli, daha pozitif, onların seveceği tarzda antrenmanlarla kendi oyun anlayışımızı ve felsefemizi aşılamaya çalıştık. Çünkü bana göre futbol alışkanlıklar oyunudur. Bir oyuncuya alışkanlık kazandıramamışsanız söylemekle bir şey yaptıramazsınız. Ona o alışkanlığı kazandıracak antrenman metotlarıyla çalışmanız gerekir.

Önce oyuncuların ruhuna dokunduk. Bizimle bağ kurmalarını sağladık. Zaman zaman antrenmanlara girdik, onlarla beraber koştuk, yuvarlandık. Oyuncu önce size inanmalı. Benim anlayışım bu: Ben başarının getirdiği mutluluğu değil, mutlu ortamın getirdiği başarıları hedefleyen bir teknik adamım. Her şeyden önce oyuncularımın mutlu olacağı, kendilerini özgürce ifade edebilecekleri, hata yapma şansları olduğunu bildikleri bir ortam sağlamak isterim. 

Aidiyet duygusunu vermek lazım. Bu takımın onlar için değerli olduğunu, onların da bu takım ve kulüp için değerli olduğunu hissettirmek lazım. 

Futbolculuktan gelen teknik direktörler, futbolculuktan gelmeyen teknik direktörlere göre daha mı şanslı? 

Daha şanslı ve bana göre şanslı da olması gerekir. Futbolculuktan gelmiş olmanın bir avantajı mutlaka olmalı. Oyuncu, futboldan gelmiş bir teknik direktörü daha rahat benimseyebilir. Çünkü karşısında kendisini anlayan birinin olduğunu bilir.

Soyunma odasıyla ilgili, saha içiyle ilgili ya da ailevi bir durumunu paylaştığında, teknik direktörün de o yollardan geçtiğini bildiği için onunla daha rahat bağ kurabilir. Teknik direktör de soyunma odasını, oyuncunun hayatını ve zorluklarını bildiği için daha anlayışlı davranabilir.

İki takımın da 4. yıldız için yarıştığı 2015 şampiyonluğu Galatasaray ve Fenerbahçe açısından psikolojik bir eşik miydi?

Kesinlikle. O şampiyonluk iki takımın da kaderini değiştirdi. Fenerbahçe o sezon şampiyonluğa bizden daha hazırdı. Eğer şampiyon olsalardı çok farklı mesafe kat edebilirlerdi. Biz 20. şampiyonluğu alıp dördüncü yıldızı taktık, bir adım öne geçtik ve o psikolojik üstünlüğü bugüne kadar taşıyabildik.

Çok erken bir ayrılık olduğunu düşünüyorum. Olmasaydı, bugün Okan Hoca’yla yaşanan başarıları belki o zaman yaşamaya başlayabilirdik. Ama her şey bir tecrübe. Galatasaray da yaşadığı tecrübeyle Okan Hoca’ya gerekli değeri verdi ve bunun sonucunda başarılar geldi.

hamza hamzaoğlu
Hamza Hamzaoğlu Medyascope’a konuştu: “Yabancı hocalar Türkiye’de işlerin nasıl yürüdüğünü anlayana kadar sezon bitiyor”

“Teknik direktörün mesaisi olmaz”

Bir teknik direktörün haftası nasıl geçer? Teknik direktörlük sadece 90 dakikadan mı ibarettir?

Teknik direktör olmuşsanız mesainiz olmaz. Çünkü nereye giderseniz gidin işinizi yanınızda götürürsünüz. Takımı düşünürsünüz, yarınki antrenmanı düşünürsünüz, hafta sonu oynayacağınız maçı düşünürsünüz. Daha salı günü rakibi düşünürsünüz. Nasıl oynuyorlar, hangi takımla çıksam, hangi taktikle oynasam? Avrupa’da akşam 21:00’den sonra birini arayıp konuşamazsınız. Bizim işlerimiz genelde 21:00’de sonra, gece 01:00’de 02:00’de olur. Transfer döneminde menajerlerle konuşursunuz, oyuncu sorarlar, mesajlar gelir, analizciyi ararsınız. Herkes el ayak çektikten sonra odanızda oturur, kalemi kağıdı alır ya da televizyonun başına geçersiniz. Rakip analizi yaparsınız, kendi maçınızı izlersiniz, oyuncularınızı tanımaya çalışırsınız, kadro yazar çizersiniz. Teknik direktörlük kolay bir iş değil. Sadece 90 dakika değil; insanın 24 saatini alan, bütün hayatını buna göre yaşaması gereken bir meslek. Çünkü bizim verdiğimiz bir kararın sonucunda bir camia sevinecek ya da üzülecek. O kadar insanı mutlu etmek ya da etmemek bazen sizin verdiğiniz bir karara bağlı.

“Taraftar size göre şekil almalı, siz onlara göre değil”

Taraftar baskısı karşısında bir teknik direktör kendi inandıklarını değiştirmeli mi?

Taraftar baskısı her zaman olur. Eğer taraftarın her baskısına cevap olarak bir şeyler yapmaya kalkarsanız her hafta farklı bir şey yapmanız gerekir. Çünkü taraftar dediğiniz bir topluluk ve herkes aynı düşüncede değil. Siz o görevdeyseniz, o göreve layık görülen, tecrübesi ve bilgisi olan kişi olarak oradasınız. O zaman taraftar size göre şekil almalı, siz onlara göre değil. Taraftarı tabii ki yok saymamak lazım. Beklentileri, tepkileri doğru analiz edip ders çıkarmak gerekir. Ama taraftar sizi etkileyememeli. Kendi inandığınız doğruları sahada uygulamaya devam etmelisiniz. Sizi başarıya götürecek olan şey, inandığınız şeylerdir.

Galatasaray’da Yasin Öztekin sizin döneminizde çok önemli bir çıkış yaptı. Bir futbolcunun potansiyelini ortaya çıkarması için teknik direktörün nasıl dokunuşlar yapması gerekir?

Yasin’i antrenmanlarda gördüğümde enteresan özellikleri vardı. Dar alanda çok çabuk bir oyuncuydu. Çalım becerisi, rakip eksiltme becerisi vardı, asist yapabiliyordu. Büyük takımda sürekli kapalı savunmalara karşı oynuyorsanız çabuk oynayabilen, çevre kontrolü iyi olan, delici koşular yapabilen oyunculara ihtiyaç duyarsınız. Yasin’i o yüzden etkili kullanabileceğimi düşündüm.

Ben geldiğimde Yasin başka bir kulüple anlaşmıştı. O transferi durdurdum ve Yasin’i takımda tuttum. Biz ona inandığımızı söyledik, o da bize inandı. “Hocam ben de sizinle ilerleyeceğimi düşünüyorum, gitmek istemiyorum” dedi. Devam ettik.

Siz oyuncuya inandığınızda, onda da özgüven geliştiğinde potansiyelini ortaya çıkarabiliyor. Bu sadece Yasin’le alakalı değil. Kadromuzda olan her oyuncuya aynı şekilde yaklaşmaya gayret ediyoruz. İçlerinde var olan yetenekleri özgürce yansıtmaları için gerekli çalışmaları yaptırıyoruz.

“Ben Guardiola gibi oynamak zorunda değilim”

Futbolda trend şablonları takip etmek yerine eldeki malzemeye göre pragmatik çözümler üretmek mi gerekiyor?

Evet, çok doğru. Futbol sürekli değişken bir oyun. Oyunun içinde bile anlık değişiyor. Bu değişimlere ne kadar kısa zamanda tepki verebiliyorsunuz, ne kadar çözüm üretebiliyorsunuz? Bence sizi başarıya taşıyan şey bu. Ben bir teknik adam olarak hiçbir zaman “Mourinho böyle oynuyor, Guardiola böyle oynuyor, ben de böyle oynayacağım” demem. Ben onlar gibi olmak zorunda değilim. Futbol kazanmak için oynanır. Rakibime nasıl üstünlük sağlayacaksam öyle oynarım. Eğer geriden oyun kurmam gerekiyorsa geriden oyun kurarım; yüksek topla oynamam gerekiyorsa yüksek topla oynarım. Bu da bir stratejidir. Rakibin dengesini bozmak için kullanılabilecek bir enstrümandır. Futbolu birkaç şeye sıkıştırıp yorumlamak bana göre yanlış. Maçlardan sonra analizlerde 8-10 parametre çıkarılıyor. Futbol sadece onlar değil: En çok pas yapan değil, az pas yapan takım kazanabiliyor. Çok koşan değil, daha az koşan takım kazanabiliyor. Topa az sahip olan takım sonuca daha çok ulaşabiliyor. Eğer öyle kazanabilecekseniz, buna inanıyorsanız böyle bir oyunu tercih edebilirsiniz. Önemli olan sonuca ulaşmak.

Türk futbolcularla yabancı futbolcular arasındaki temel farklar neler?

Duygusal farklar var. Özellikle Avrupa’dan gelen oyuncularda profesyonelliği çok daha fazla hissedebiliyorsunuz. Masaya oturduğunda da profesyoneldir, verilen sözlerin tutulması konusundaki beklentisi de profesyonelcedir. Sahaya çıktığında da o profesyonellik anlayışını uygular. Biz biraz daha duygusal bağlar kurarak hareket ediyoruz. Bizim oyuncularımıza biraz daha duygusal yönden dokunmanız gerekir. Onunla ilgilenmeniz, onu dinlemeniz gerekir.

Teknik direktörlük çoğu zaman taktik, antrenman ve maç yönetimi üzerinden konuşuluyor. Ama özellikle Anadolu kulüplerinde işin görünmeyen başka tarafları da var mı? 

Benim bazı kulüplerden ayrılmamın sebeplerinden biri de budur. Rizespor’da Alper Potuk’u yuhaladılar. Çocuğun morali bozuldu; o gün onu oyundan almak zorunda kaldık. Bir hafta sonra yine maça başlamamız gerekiyordu. Nasıl oynatacağım ben o oyuncuyu? O maç Alper yoktu, bu kez başka bir oyuncuyu hedef aldılar. Ben de buna tepki verdim. Maçta arkaya döndüm, “Ne yapıyorsunuz? Siz kendi oyuncunuzu yıldırıyorsunuz” dedim. Maçtan sonra da söyledim: “Her maçtan sonra birini mi kaybedeceğiz?” Ama işin içinde başka dinamikler de var. Sizi oradan göndermek için birileri tribünleri ve bazı odakları devreye sokuyor. Ben tribünlere “Ne yapıyorsunuz?” deyince bu kez bana “istifa” diye bağırmaya başladılar. Ben de ayrıldım. 

Bu tür yapılar büyük takımlarda mı daha fazla oluyor, Anadolu kulüplerinde mi?

Anadolu takımlarında ve alt liglerde daha bile fazla oluyor. Ben bunu Bursaspor’da da hissettim. İlk yarıyı beşinci tamamladık, ben üç kere istifadan döndüm. Biz gittikten sonra Bursaspor sezonu son maçta kurtardı. Ligi beşinci tamamlamışken nasıl küme düşme noktasına gelirsiniz? Bunlar hep o yapıların etkisiyle oluyor. Galatasaray’da ilk sezon çok rahat çalıştım; sadece işimize odaklandık. Tribün de taraftar da bizi yormadı. Ama eğer yaşatmak isteselerdi, bunun karşısında durmak çok mümkün değil. Bugün Okan Hoca’da da tribünler “istifa” demeye başlasa ne kadar dayanabilir?

Klüplerde bu tarz yapılar neden kuruluyor?

Menfaatler için. Ben kulüpçüyüm; kulübün zarar görmesini asla istemem. Mümkün olduğunca düşük bütçelerle en iyi verimi almaya ve kulübü en başarılı yere getirmeye çalışırım. Bu da bazı insanların menfaatine dokunuyor. Galatasaray’dan ayrılışımla ilgili sordunuz ya, bana göre altında yatan asıl sebep budur: Bazı insanların menfaatlerinin önünde engel olmanız. Zaten senelerdir psikolojik savaş veriyoruz. Belki kimseyle kavga etmiyoruz ama sessiz bir mücadelenin içindeyiz. Bu dünyada en zor şey kendin olarak kalabilmektir. Biz de kendi duruşumuzu, kendi varlığımızı, kendi inancımızı koruyabilmek için mücadele ediyoruz.”

Hamza Hamzaoğlu kimdir?

Hamza Hamzaoğlu Medyascope’a konuştu: “Yabancı hocalar Türkiye’de işlerin nasıl yürüdüğünü anlayana kadar sezon bitiyor”

Hamza Hamzaoğlu, 1970 yılında Gümülcine’de doğan eski millî futbolcu ve teknik direktör. Futbolculuk kariyerinde özellikle Galatasaray formasıyla tanındı; orta sahada görev yaptı ve A Millî Takım’da da oynadı.

Teknik direktörlük kariyerinde Akhisar Belediyespor’daki performansıyla dikkat çekti. Akhisarspor’u Süper Lig’e çıkardıktan sonra Fatih Terim’in A Millî Takım’daki ekibinde yer aldı. 2014’te Galatasaray’ın teknik direktörü oldu. 2014-2015 sezonunda Galatasaray’la Süper Lig, Türkiye Kupası ve Süper Kupa’yı kazanarak üç kupalı bir sezon yaşadı.

Galatasaray’dan sonra Bursaspor, Osmanlıspor, Antalyaspor, Erzurumspor, Gençlerbirliği, Yeni Malatyaspor, Kayserispor, Çaykur Rizespor gibi takımlarda görev aldı. Son olarak 2022’de Eyüpspor’u çalıştıran Hamza Hamzaoğlu, önümüzdeki sezon için yurtiçi ve yurtdışından da görüştüğü klüpler olduğunu ve önümüzdeki sezon bir takımın başında olacağını açıkladı.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş