Yasaktan iktidara, iktidardan sürgüne: Mısırlı dört isim Müslüman Kardeşler’in serüvenini anlattı

İSTANBUL (Medyascope) – 1928’de kurulan Müslüman Kardeşler, Mısır’da yasaklı bir toplumsal hareketten ülkenin en büyük siyasi gücüne dönüştü, parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde zafer kazandı, yaklaşık bir yıl iktidarda kaldı. Ardından 2013’teki askerî darbeyle başlayan süreçte kendi tarihinin en ağır tasfiyelerinden biriyle karşılaştı. Medyascope, 2005’te Hüsnü Mübarek’e karşı cumhurbaşkanı adayı olan liberal siyasetçi Ayman Nour, İhvan içinde uzun yıllar görev yapan gazeteci Kutub Elaraby, hareketin hukuk komitelerinde çalışmış avukat Mustafa Özdemir ve İhvan çevresinde yetiştikten sonra hareketi eleştirel biçimde inceleyen araştırmacı Abdelrahman Ayyash ile konuştu.

Haberin özeti

Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
  • Müslüman Kardeşler, 1928’de Hasan el-Benna tarafından kuruldu ve yıllar içinde Mısır’ın en büyük siyasi gücü haline geldi.
  • 2013’teki askeri darbenin ardından, Müslüman Kardeşler ağır bir tasfiye süreci geçirdi ve liderleri tutuklandı.
  • Ayman Nour, Kutub Elaraby, Mustafa Özdemir ve Abdelrahman Ayyash, hareketin tarihini ve 2011 Devrimi’ni değerlendiriyorlar.
  • Müslüman Kardeşler, siyasi örgütten önce bir dayanışma ağı olarak tanımlanıyor ve toplumsal mücadelesini sürdürüyor.
  • Günümüzde, hareketin temel varlığı Mısır’da devam etse de faaliyet gösterme ve kendisini ifade etme imkânı bulamıyor.

Müslüman Kardeşler’in serüveni
Yasaktan iktidara, iktidardan sürgüne: Mısırlı Dört isim Müslüman Kardeşler’in serüvenini anlattı

Müslüman Kardeşler, Hasan el-Benna tarafından 1928’de kuruldu. On yıllar boyunca yasaklı olmasına rağmen mahallelerde, üniversitelerde, meslek örgütlerinde ve sosyal yardım ağlarında varlığını sürdürdü. Hüsnü Mübarek’in 2011’de devrilmesinin ardından hareketin kurduğu Hürriyet ve Adalet Partisi parlamentonun en büyük gücü oldu. Hareketin adayı Muhammed Mursi, Haziran 2012’de cumhurbaşkanı seçildi. Mursi, 3 Temmuz 2013’te dönemin Savunma Bakanı Abdülfettah es-Sisi’nin duyurduğu askerî darbeyle görevden uzaklaştırıldı.

Bu dosyada konuşan dört isim aynı siyasal çizgiden gelmiyor. Ayman Nour, Mursi yönetimine de muhalefet etmiş liberal bir siyasetçi, Kutub Elaraby ve Mustafa Özdemir, İhvan ile Hürriyet ve Adalet Partisi’nde sorumluluk üstlenmiş isimler. Abdelrahman Ayyash ise hareketin çevresinde yetişmiş, bugün İhvan’ı eleştirel biçimde inceleyen bir araştırmacı. Dosya, onların birbirini tamamlayan ve yer yer ayrışan anlatıları üzerinden İhvan’ın Mısır’daki hikâyesine bakıyor.

Müslüman Kardeşler’in serüvenini
Hasan el-Benna

“Siyasi örgütten önce dayanışma ağı”

Yaklaşık 40 yıldır hareket içinde yer alan Elaraby, İhvan’ı bir siyasi partiden daha geniş bir yapı olarak tanımlıyor:

“Müslüman Kardeşler, Mısır’da başlayıp daha sonra yaklaşık 80 ülkeye yayılan, dinî davet, eğitim, toplumsal ve siyasi faaliyetleri bir arada yürüten kapsamlı bir reform hareketidir. Siyasi alanda özgürlüğü, şurayı, halkların yöneticilerini ve parlamento temsilcilerini serbestçe seçme hakkını savunur. Demokratik olmayan yönetimlerin baskısına karşı barışçıl mücadele yürütür. Siyasi vizyonunda İslami değerlere ve hükümlere saygı gösteren modern, demokratik ve sivil bir devlet kurmayı amaçlar. Demokratik ve barışçıl siyasal mücadeleyi benimser, şiddeti ve terörü reddeder.”

Hareketin tarihsel toplumsal tabanının ağırlıklı olarak orta sınıftan oluştuğunu belirten Elaraby, örgütlenmesinin toplumsal dayanışma ağlarına dayandığını söylüyor:

“İhvan’ın başlıca tabanı orta sınıftı, halk sınıflarında da yaygındı, üst sınıflardaki varlığı ise daha sınırlıydı. Hareket özellikle öğrenciler arasında faaliyet yürüttü. Bu öğrenciler daha sonra doktor, mühendis, öğretmen, avukat ve muhasebeci olarak orta sınıfın omurgasını oluşturdu. İhvan’a bağlı sağlık merkezleri düşük ücretlerle hizmet verdi. Yüzlerce okul ve yardım derneği eğitim ve sosyal destek sağladı. Bu kurumlar hareketin tabanını genişletti ve seçimlerde aldığı yüksek oylara yansıdı.”

İhvan’ı “her şeyden önce belirli bir insan tipi yetiştirmek üzere kurulmuş bir sistem” olarak tanımlayan Ayyash da hareketin siyasi bir örgütten önce toplumsal bir terbiye ve dayanışma ağı olduğunu anlatıyor:

“İhvan her şeyden önce belirli bir insan tipi yetiştirmek üzere kurulmuş bir terbiye sistemidir. İkinci olarak üyelerini evlilik, iş, dostluk ve ortak riskler üzerinden birbirine bağlayan bir dayanışma ağıdır. Ancak üçüncü sırada siyasi bir örgüttür. Siyaseti, sosyolojisinin sonucudur. İnsanlar hilafet üzerine bir argümana ikna oldukları için değil, sevdikleri biri onları, kendilerini tanınmış ve kabul edilmiş hissettikleri bir harekete katılır.”

Hür Subaylar ve Mübarek dönemlerinde İhvan’ın ayakta kalma çabası

Müslüman Kardeşler’in serüvenini
Ayman Nour

2005’te Hüsnü Mübarek’e karşı cumhurbaşkanı adayı olan Ayman Nour, bugünkü asker-devlet ilişkisinin köklerini Hür Subaylar’ın iktidara geldiği 1952’ye götürüyor:

“Karşımızda, askerî kurumun devleti koruyan bir yapı olmaktan çıkıp onu yöneten, ardından yönetim sivil görünse bile siyasal alanı denetleyen bir güce dönüşmesiyle Temmuz 1952’den itibaren şekillenen bir yapı var. Temmuz Devrimi monarşiyi sona erdirdi, eğitimi yaygınlaştırdı, toprak reformu yaptı ve millî bağımsızlığı güçlendirdi. Ancak devleti, belirli ölçüde toplumsal adaleti siyasal özgürlükler pahasına kurdu. Sonraki yıllarda adaletin önemli bir bölümünü kaybetti, fakat özgürlüğü geri getirmedi.”

Mübarek yıllarında rejim, denetim altında tuttuğu sınırlı bir muhalefete izin verirken iktidarın el değiştirebileceği siyasi kanalları kapalı tutuyordu:

“Mübarek rejimi geleceği kurmaktan çok durgunluğu yönetmeye dayanan muhafazakâr ve otoriter bir düzendi. Rejim, cumhurbaşkanlığı, güvenlik kurumları, bürokrasi, Ulusal Demokratik Parti ve son yıllarda etkisi artan iş çevrelerinden oluşan bir ittifaka dayanıyordu. Gazeteler, partiler, seçimler ve parlamento vardı, ancak çok alçak bir tavanın altında faaliyet gösteriyorlardı. Rejim sınırlı bir muhalefet alanına izin veriyor, bu alan iktidar değişimi meselesine yaklaştığında onu kapatıyordu.”

Nour, İhvan’ın Hüsnü Mübarek dönemindeki toplumsal ve siyasi varlığının meslek örgütleri üzerinden ilerlediğini aktardı:

“Mübarek döneminde İhvan öğrenci birliklerinde, meslek ve işçi örgütlerinde güçlü biçimde ortaya çıktı, yerel ve parlamento seçimlerine katıldı. Ancak Mübarek, harekete siyasi parti kurma izni vermedi. İlişki, iktidarı tehdit etmediği sürece faaliyete göz yumulması ile meslek örgütlerinin sınırlandırılması, tutuklamalar ve sivillerin askerî mahkemelerde yargılanması arasında gidip geldi.”

Sedat ve Mübarek yıllarında peş peşe gelen tutuklama dalgaları İhvan’ı ortadan kaldıramadı, aksine baskı altında yaşamayı bilen kapalı ve disiplinli bir örgüt yarattı. Ancak Ayyash, hareketin hayatta kalmasını sağlayan bu özelliklerin iktidarda birer yönetme zaafına dönüştüğünü düşünüyor:

“Uzun süreli, fakat hareketi tümüyle yok etmeyen baskı, üyeliği bir fedakârlık biçimine dönüştürdü. Enver Sedat ve Mübarek dönemlerindeki her tutuklama dalgası, içeride kalanların bağlarını derinleştirdi. Fakat hareketi baskı altında dayanıklı kılan özellikler, iktidarda etkili olmasını sağlayacak özelliklerin neredeyse tersiydi. Gizlilik, hiyerarşi, iç disiplin, sabır ve dışarıdakilere duyulan kuşku hayatta kalma erdemleridir. Şeffaflık, koalisyon kurma, yetkiyi hareket dışındaki kişilere devretme, iç muhalefete tahammül etme ve seçim kaybetmeye razı olma ise yönetme erdemleridir.”

2011 Devrimi: “Bir partinin değil, bütün toplumun devrimi”

25 Ocak, bir günde ortaya çıkan ani bir başkaldırıdan çok, yıllardır büyüyen farklı itirazların aynı anda sokağa taşındığı kırılma noktasıydı. Nour, devrimin başlangıcını Tahrir’de atılan ilk slogandan değil, korku duvarını adım adım aşındıran önceki mücadelelerden başlatıyor:

“Ocak Devrimi 25 Ocak 2011’de başlamadı, yıllar boyunca biriken öfkenin sonucuydu. Öncesinde uzun süren olağanüstü hâl, hileli seçimler, işkence, yargı bağımsızlığının zayıflığı ve iktidarın barışçıl biçimde değişmesinin önünün kapatılması vardı. Hükümet yüksek büyüme oranlarından söz ediyordu, ancak bu büyüme adalete veya fırsata dönüşmüyordu. Kifaye Hareketi, hâkimlerin protestoları, Mahalla işçilerinin grevleri, bağımsız gazetecilik, bloglar ve Halid Said olayı korku duvarını aşındırdı. Yeterince insan aynı anda sokağa çıktığında Mısırlılar, korkunun kırılabilecek ortak bir hapishane olduğunu keşfetti.”

25 Ocak’ı herhangi bir partinin veya ideolojik hareketin devrimi olarak görmeyen Mustafa Özdemir, farklı siyasi ve toplumsal kesimlerin ortak bir millî tepki etrafında buluştuğunu düşünüyor:

“25 Ocak, bir parti veya grubun ideolojik devrimi değil, İslamcıların, liberallerin, solcuların ve bağımsız gençlerin katıldığı kapsamlı, halkçı ve millî bir ayaklanmaydı. Talepleri ‘Ekmek, özgürlük, sosyal adalet ve insan onuru’ sloganlarında ifadesini buldu. İdeolojileri aşan bir millî ruh taşıyor ve Mısır halkının insan haklarına ve onuruna saygı gösteren modern, demokratik ve sivil bir devlete duyduğu özlemi yansıtıyordu.”

İhvan’ın genç üyeleri ilk günden itibaren sokaktaydı, hareketin üst yönetimi ise protestolara kurumsal olarak katılmak için üç gün bekledi. Elaraby, Tahrir Meydanı’ndaki atmosferi şöyle hatırlıyor:

“Hareket, ilk çağrıların nereye varacağını öngöremediği için kurumsal olarak 25 Ocak’taki ilk gösteriye katılmadı, ancak gösterilere katılmak isteyen genç üyelerini engellemeyeceğini bildirdi. 28 Ocak’taki Öfke Cuması’nda ise bütün ağırlığıyla meydanlara çıktı. Tahrir’de İslamcılar, liberaller, solcular, Hristiyanlar, kadınlar, erkekler ve farklı toplumsal kesimler aynı yerdeydi. Herkes yiyeceğini ve örtülerini paylaşıyor, gençler meydanın girişlerinde nöbet tutuyordu.”

Nour’un Tahrir’e dair hatırladıklarında ortaklık kadar, devrim sonrasında ortaya çıkan ortak yönetim ve gelecek vizyonu eksikliği de bulunuyor:

“Mısırlılar tek bir ahlaki gerçek üzerinde birleşti: Yöneticilerinden daha değersiz değillerdi, ülkelerinin sahibiydiler ve onur, iktidarın bahşettiği bir lütuf değildi. Fakat reddettiğimiz şeyler üzerinde, inşa etmek istediğimiz şeylerden daha fazla birleşmiştik. Korku duvarını yıkmayı biliyorduk, ardından kurulacak evin mimarisinde anlaşamadık.”

Yasaklı dönemden iktidara nasıl geçildi?

Hüsnü Mübarek çekildiğinde İhvan, Mısır’ın en örgütlü siyasi gücüydü. Elaraby’nin aktardıklarında, hareket başlangıçta planladığından daha büyük bir parlamento çoğunluğu elde etmesiyle başlayan süreç cumhurbaşkanlığına kadar uzandı:

“İhvan, devrime katılan güçler arasında seçim uzlaşması kurmaya çalıştı ve tarihsel olarak kendisine karşı olan Nasırcıların da bulunduğu 11 partilik bir ittifak oluşturdu. İttifak ilk seçimde parlamento çoğunluğunu kazandı. Hareketin planı sandalyelerin yalnızca üçte birini almaktı, ancak adaylarının büyük bölümü kazanınca hedeflediğinden daha fazla sandalye elde etti. Başlangıçta cumhurbaşkanlığına aday çıkarmama ve farklı güçlerin kabul edebileceği tarafsız bir ismi destekleme düşüncesi vardı. Uygun bir isim bulunamadı. Ayrıca parlamentonun feshedileceğine ilişkin tehditler geldi. İhvan, parlamentoyu kaybetmesi hâlinde yasama veya yürütmede temsil edilemeyeceğini düşünerek cumhurbaşkanlığı seçimine katılmaya karar verdi. Şûra Konseyi iki toplantının ardından bu kararı 52’ye karşı 56 oyla kabul etti. İlk aday Hayrat eş-Şatır’dı, adaylığı reddedilince Muhammed Mursi yarışa girdi ve seçimi kazandı.”

Mursi’nin görevdeki bir yılı nasıl geçti?

Mursi muhalifi Nour’un bilançosu tek renkli değil. Ona göre Mursi döneminde bugüne kıyasla daha özgür bir medya ve muhalefet vardı. Ancak cumhurbaşkanlığı geniş bir toplumsal uzlaşı kuramadı:

“Mursi’nin 2012’de seçilmesi tarihiydi. Cumhuriyet tarihinde rekabetçi bir seçimle işbaşına gelen ilk sivil cumhurbaşkanıydı. Bu gerçek hatalarını ortadan kaldırmaz, ancak daha sonra yaşananlar nedeniyle de silinmemelidir. Onun döneminde kamusal alan görece açıktı. Medya ve muhalefet onu bugün mümkün olandan çok daha sert biçimde eleştirebiliyor ve ona karşı gösteri yapabiliyordu. Mursi kişisel olarak dürüsttü ve mali yolsuzlukla anılmadı.

Ancak Kasım 2012’deki anayasal bildiri, cumhurbaşkanının kararlarını yargı denetiminin üzerinde tuttuğu izlenimini yarattı. Cumhurbaşkanlığı gerçek bir ulusal ortaklık kuramadı ve devletin Müslüman Kardeşler’in uzantısına dönüşmeyeceği konusunda toplumun geniş kesimlerini ikna edemedi. Bir hareketin adayı olmaktan bütün Mısırlıların cumhurbaşkanı olmaya geçişi yeterince hızlı gerçekleştiremedi. Rakipleri onu bir şeytana dönüştürerek, destekçileri ise hatalarını görmeyi reddederek ona haksızlık etti.”

Muhammed Mursi’yi yakından tanıyan Elaraby, başlangıçta onu sert ve inatçı bulduğunu, ancak bu kanaatinin zamanla değiştiğini anlatıyor:

“Onu tanıdığımda sert ve inatçı bir kişiliğe sahip olduğunu düşünmüş, bunun yeni demokrasideki cumhurbaşkanlığına olumsuz yansımasından kaygılanmıştım. Fakat beni şaşırtacak ölçüde hoşgörülü, herkesle diyalog ve iş birliğine açık bir kişilik gösterdi. Ekonomisi zayıf bir Mısır’ı yönetmenin ağırlığını biliyordu. Gıdasını, ilacını ve silahını üreten, dış güçlere bağımlı olmayan, yeniden öncü bir bölgesel aktöre dönüşen güçlü bir Mısır hayal ediyordu.”

Elaraby, Mursi’nin 30 yılda biriken sorunlarla karşı karşıya kaldığını, buna rağmen görevdeki bir yılın kamusal özgürlükler ve bazı ekonomik adımlar bakımından farklılaştığını savunuyor:

“Mursi, işsizlik, fiyat artışları, özgürlüklerin yokluğu ve insan onurunun ihlali gibi 30 yılda birikmiş sorunları bulunan bir devlet devraldı. Rakipleri bütün bu sorunları birkaç gün içinde çözmesini bekliyordu. Buna rağmen Mısır, basın özgürlüğü, siyasi rekabet, yeni parti, dernek, gazete ve televizyonların kurulması bakımından en hareketli dönemlerinden birini yaşadı. Küçük çiftçilerin kamu bankasına olan borçları silindi, on binlerce geçici çalışan kalıcı kadroya geçirildi ve Mısır 2012’de Gazze’deki savaşın durdurulmasında rol oynadı.”

Özdemir’in anlatısında ise Mursi’nin iktidar deneyimi, derin devlet kurumlarının direnciyle karşılaşılan bir dönemdi:

“Mursi dönemi son derece karmaşık şartlar altında doğan yeni bir deneyimdi. Yönetim, derin devlet kurumlarının güçlü direnişiyle, ağır ekonomik ve siyasi sorunlarla ve devrimci güçlerin devlet kurumlarını yönetme konusundaki deneyim eksikliğiyle karşı karşıya kaldı. Buna rağmen Mursi, kamu özgürlüklerine bağlılığı, muhalefeti bastırmayı reddetmesi, yolsuzlukla mücadele çabası ve millî egemenlik konusundaki kararlılığıyla hatırlanıyor. Hapsedilmesi, yargılanması ve ölümüne kadar tutumunu koruması, onu anayasal meşruiyetin ve halkın demokratik tercihine bağlılığın sembolüne dönüştürdü.”

Elaraby, başlıca hatalardan birini diğer devrimci güçlerle kalıcı bir uzlaşma kurulamaması, bir diğerini ise orduya ve Sisi’ye duyulan aşırı güven olarak görüyor:

“Yeni anayasanın yazılmasından iktidarın paylaşılmasına kadar uzanan süreçte diğer devrimci güçlerle siyasi uzlaşma kuramadık. Bir diğer hata, Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi’nin yöneticilerine aşırı güvenmekti. Bazı dost ülkelerin uyarılarına rağmen Mursi’nin Savunma Bakanı Abdülfettah es-Sisi’ye ve çevresine güveni darbeden birkaç gün öncesine kadar sürdü.”

Ayyash’ın eleştirisi daha yapısal: İhvan’ın iktidarda bir hükümetten çok kendi örgütsel mantığıyla hareket ettiğini savunuyor…

“En kısa doğru özet şu: İhvan, bir hükümet gibi değil, bir örgüt gibi yönetti. Devlet kararları Rehberlik Bürosu, parti ve hareket disiplinine bağlı cumhurbaşkanlığı arasında dolaşıyordu. Mursi basitçe hareket yönetiminin kuklası değildi, fakat hareket yetkinin gerçekte nerede bulunduğu sorusunu çözemediği için dışarıdaki aktörler kiminle müzakere ettiklerinden emin olamıyordu. İhvan, Mısır devletini seçim kazanıldığında direksiyonu devralınabilecek bir makine gibi gördü. Oysa devlet kendi hafızası, ekonomisi ve ülkenin kime ait olduğuna ilişkin anlayışı bulunan bir çıkarlar koalisyonuydu. Hareket seksen yıl boyunca iktidara nasıl ulaşacağını düşündü, nasıl yöneteceğini ise neredeyse hiç düşünmedi. Müslüman bireyin nasıl yetişeceğine dair binlerce sayfa üreten bir hareket, yakıt krizi sırasında Tedarik Bakanlığı’nın nasıl yönetileceğine ilişkin neredeyse hiçbir şey üretmemişti.”

30 Haziran’dan 3 Temmuz’a

Muhammed Mursi

30 Haziran’a giderken Mursi muhalifi olan Nour, erken cumhurbaşkanlığı seçimi isterken ordunun müdahalesine de karşı çıkıyordu:

“Mursi’ye karşı çok büyük kalabalıkların sokağa çıktığı inkâr edilemez. Gerçek bir toplumsal memnuniyetsizlik vardı, ancak cumhurbaşkanının anayasal meşruiyeti devam ediyordu. Bütün göstericilerin sokağa yapay biçimde çıkarıldığını söylemek de bu kalabalıkların orduya demokrasiyi ortadan kaldırma yetkisi verdiğini söylemek de yanlıştı. Mursi’ye muhaliftim ve erken cumhurbaşkanlığı seçimi çağrısı yaptım, ancak sandığın yerine askerî gücün konulmasını reddettim. 3 Temmuz’da Sisi, Mursi’nin görevden alındığını ve anayasanın askıya alındığını açıkladı. Yanında sivil ve dinî isimlerin bulunması kararın niteliğini değiştirmedi: Askerî kurum, seçilmiş bir cumhurbaşkanının görev süresini anayasal yolların dışında sona erdirdi. Herkes eski devleti rakibine karşı kullanabileceğini ve sonra yerine gönderebileceğini düşündü. Fakat eski devlet herkesi kullanarak bütün alanı geri aldı.”

Ayyash, ordunun neden harekete geçtiğini ve askerî müdahalenin neden bu kadar kolay gerçekleşebildiğini iki ayrı soru olarak ele alıyor:

“Ordunun neden harekete geçtiği ve müdahalenin neden bu kadar kolay olduğu iki ayrı sorudur. Ordu, kurumsal çıkarları, ekonomik imparatorluğu, kendi konumunu koruyan anayasal düzenlemeler ve müdahalenin maliyetini karşılamaya hazır Körfez destekçileri nedeniyle hareket etti. Bunun kolaylaşmasında ise İhvan’ın kararları ağır bastı. Gerçek ve büyük bir toplumsal hoşnutsuzluk vardı, ancak bu hoşnutsuzluk aynı zamanda örgütlendi, finanse edildi ve büyütüldü. Askerî karar yeterli nedendi, İhvan’ın yalnızlığı ise bu kararı ucuzlaştıran gerekli koşuldu.”

Darbe sonrasında Rabia ve Mısır

Altı hafta sonra Rabia Meydanı’nın güvenlik güçleri tarafından zorla dağıtılması, Nour için yeni rejimin kuruluş anıydı:

“Rabia’nın dağıtılması yalnızca bir güvenlik olayı değil, yeni rejimin kurucu anıydı. Öncesinde müzakere ve siyasal geçiş teorik olarak mümkündü. Sonrasında kan, rejimin yazılı olmayan kuruluş belgesine dönüştü. Meydanda ihlaller veya kışkırtıcı söylemler bulunduğunu inkâr etmiyorum. Ancak bunlar devlete toplu cezalandırma hakkı vermez. Rabia’nın mesajı yalnızca Müslüman Kardeşler’e değil bütün topluma yönelikti: ‘İktidarın çizdiği yoldan çıkan herkes devletin en ağır gücüyle karşılaşabilir.’”

Nour, bugünkü rejimin kendisine yönelik muhalefeti ortadan kaldırmak istediğini düşünüyor:

“Mısır’da iktidar bugün son derece merkezi ve kişiselleşmiş durumdadır. Cumhurbaşkanlığı karar alma süreçlerinin merkezidir, ancak gerçek kamu denetiminin büyük ölçüde dışında kalan güvenlik, askerî, idari ve ekonomik bir ağ aracılığıyla işler. Mübarek kontrol edebileceği zayıf bir muhalefet istiyordu. Bugünkü sistem ise çoğu zaman muhalefet fikrinin kendisini ortadan kaldırmak istiyor gibi görünüyor.”

Ayyash’a göre ise Rabia, İhvan’ın yalnızca devletle değil, kendi üyeleriyle kurduğu ilişkinin de kırılma noktasıydı:

“Rabia, hareketin üyelerine verdiği temel sözün canlı yayında boşa çıktığı andı. Üyelerden sabır ve disiplin istenmiş, hareketin onları bu süreçten çıkaracağı söylenmişti. Sonraki yıllarda örgüt yurtdışında bir bürokrasi olarak varlığını sürdürürken Mısır içindeki topluluk büyük ölçüde çözüldü. Bunlar iki farklı hayatta kalma biçimidir ve yalnızca biri siyasal olarak anlam taşır.”

Siyaset kanalları kapandı

Bugün Mısır’da sandıklar kuruluyor. Ancak seçimlerin gerçek bir siyasal işlevinin bulunup bulunmadığı tartışmalı. “Seçimler yalnızca sandıktan ibaret değildir” diyen Nour, kurumsal siyaset yolunun kapatıldığını belirtiyor:

“Seçimler yalnızca sandıktan ibaret değildir. Aday olma özgürlüğü, dengeli medya, tarafsız idare ve bağımsız denetim gerekir. Yarış, oy verilmeden önce belirlenmişse seçim günü yalnızca önceden hazırlanmış sonucun ilanına dönüşür. Parlamento yasama ve usule ilişkin görevlerini yürütür, ancak yürütme ve egemen kurumlar üzerinde gerçek bir denetim kuramaz. Kurumsal siyaseti kapatmak siyaseti ortadan kaldırmaz, onu daha örgütsüz ve daha tehlikeli hâle getirir.”

Nour, büyük altyapı projeleriyle yaratılan güçlü devlet görüntüsünün ekonomik ve toplumsal meşruiyet üretmeye yetmediğini savunuyor:

“Büyük projeler yollar ve şehirler inşa edebilir, ancak tek başına meşruiyet inşa edemez. Ekonomik meşruiyet, vatandaşın gıda, konut, eğitim, sağlık ve işe erişebilmesiyle ölçülür. Yeni idari başkent, devletin görüntüye yaptığı harcamayla toplumun gerçek ihtiyaçları arasındaki farkın sembolü hâline geldi. Ordunun ekonomik genişlemesi eşit rekabeti bozuyor, varlıkları ve projeleri olağan şeffaflık ve denetim mekanizmalarının dışına çıkarıyor. En büyük rakibin aynı zamanda hakem olduğu bir yerde piyasa ekonomisi işlemez.”

Ayyash’a göre kurumsal askeri yönetim, zamanla Sisi’nin kişisel iktidarına dönüştü:

“Mısır’ı yalnızca askerî yönetim olarak adlandırmaya karşıyım, çünkü bu ifade bir kurumun kolektif biçimde yönettiğini düşündürür. Rejim 2013’ten sonra, subay sınıfının kurumsal çıkarlarını korumak üzere yönettiği klasik bir askerî rejim olarak başladı. Sonraki yıllarda kararların cumhurbaşkanlığı ve dar bir çevrede toplanması, üst düzey subayların sık değiştirilmesi ve politika olmaktan çok anıt gibi okunan büyük projelerle güçlü kişisel yönetim özellikleri kazandı.”

“İhvan dağılsa da hâlâ toplumsal sempati var”

Konuklar, İhvan’ın bugünkü durumuna ilişkin farklı değerlendirmeler yapıyor. Elaraby’ye göre hareketin ana gövdesi Mısır’da varlığını sürdürse de faaliyet gösterme ve kendisini ifade etme imkânı bulunmuyor, yurtdışındaki mensuplar ise medya ve insan hakları çalışmaları yürütüyor:

“İhvan bugün zor bir durumda. Yöneticilerinin büyük bölümü tutuklandı, bazıları öldürüldü, binlerce mensubu ülke dışına çıktı. Fakat hareketin ana gövdesi Mısır’da bulunmayı sürdürüyor, yalnızca hareket etme ve kendisini ifade etme imkânı yok. Yurtdışındakiler sosyal faaliyetlerin yanı sıra Mısır’daki siyasi tutukluların durumunu ve hak ihlallerini gündeme taşımak, siyasi reform talebini savunmak amacıyla medya ve insan hakları çalışmaları yürütüyor.”

Ayyash’ın çizdiği tabloda örgütsel hiyerarşi çözülmüş olsa da toplumsal aidiyet ve sempati tamamen ortadan kalkmış değil:

“Bugün Mısır’daki İhvan için kesin bir üye sayısı veren herkes tahminde bulunuyordur, buna hareketin kendisi de dâhil. Usralar, şubeler ve idari ofislerden oluşan hiyerarşi ülke çapında işlemiyor. Ülke içindeki liderlik ya hapiste ya görünmez durumda. Buluşmak, iletişim kurmak ve para aktarmak tehlikeli. Geriye kalan şey örgütsel olmaktan çok toplumsaldır. Bazı mahallelerde, geniş ailelerde ve meslek çevrelerinde aidiyet sürüyor. Mahkûm ailelerinin karşılıklı yardımlaşma ağı ve kamuya açık faaliyete dönüşemeyen bir sempati bulunuyor. Bu sempati yok edilmiş değil, hareketsizleştirilmiş durumda.”

Ayyash, hareketin eşzamanlı bir kimlik ve meşruiyet krizi yaşadığını düşünüyor:

“Kimlik krizi, iktidara ulaşma hedefi bir kuşak boyunca gündemden çıktığında hareketin ne için var olduğu sorusudur. Siyasi parti mi, dinî davet hareketi mi, sosyal hizmet ağı mı, kendi tutukluları için insan hakları kampanyası mı, yoksa iktidarı bekleyen bir yapı mı? Meşruiyet krizi ise kimin hareket adına konuşabileceği sorusudur. İhvan’ın iç düzeni Şûra Konseyi’ne ve seçilmiş Genel Mürşid’e dayanıyor. Fakat bu kurumlar hapis, ölüm ve sürgün nedeniyle çalışamaz hâle geldi. Anlaşmazlıkları çözme usulü bozulduğunda her tartışma bir karara değil, yeni bir bölünmeye dönüşüyor.”

Genç kuşağın cevabı ise yeni bir fraksiyon kurmaktan çok sessizce ayrılmak oldu:

“Genç kuşağın en büyük tepkisi isyan değil, ayrılmak oldu. Çok sayıda kişi örgütten sessizce çıktı, fakat İslam’dan, hatta çoğu zaman İslamcılıktan çıkmadı. Dinî ve siyasi bağlılıkları olan bireylere dönüştüler. Bu, İslamcı inanç ile örgütsel üyeliğin birbirinden ayrılmasıdır.”

İstanbul, Londra, Doha ve Türkiye-Mısır normalleşmesi

2013 sonrasında Mısırlı muhaliflerin ve İhvan mensuplarının sürgün coğrafyası İstanbul, Londra ve Doha olmak üzere üç şehir etrafında biçimlendi. Nour’un çizdiği sürgün haritasında İstanbul siyasal ve medyatik faaliyetlerin, Londra hukuk ve araştırma çalışmalarının merkezi, Doha ise özellikle El Cezire üzerinden etkili olan bir medya ve diplomasi üssü:

“Sürgündeki muhalefet tek bir yapı değildir. Liberalleri, İslamcıları, solcuları, Ocak Devrimi’nin gençlerini, insan hakları savunucularını, gazetecileri ve araştırmacıları, ayrıca geleneksel örgütlere güvenmeyen yeni hareketleri içerir. Gücü, görece ifade özgürlüğünde, medya ve insan hakları platformlarında ve uluslararası bağlantılarındadır. Zayıflığı ise bölünmüşlük, liderler arasındaki rekabet, ülke içinden uzaklık ve medya faaliyeti ile siyasal örgütlenmenin birbirine karıştırılmasıdır.

İstanbul uzun yıllar Mısırlıların yurtdışındaki siyasal ve medya faaliyetlerinin en önemli merkeziydi. İkamet, çalışma, televizyon kanalları ve örgütler için alan sağladı. Londra daha çok insan hakları, hukuk ve araştırma merkezi olarak işlev gördü, parlamentoya, uluslararası kuruluşlara ve küresel medyaya erişim sağladı. Doha ise özellikle El Cezire üzerinden önemli bir medya ve siyaset rolü oynadı.

İstanbul bana görece güvenlik ve çalışma alanı verdi, fakat yokluğun acısını azaltmadı. Bir yakınınız ölür ve veda edemezsiniz, bir dostunuz hastalanır ve ziyaret edemezsiniz, aile günlerine ekran üzerinden katılırsınız. Şehir ne kadar güzel ve cömert olursa olsun sürgün eksik bir özgürlüktür.”

Türkiye’de yaşayan Elaraby, sürgün, ailelerin parçalanmasından medya ve insan hakları faaliyetlerine kadar uzanan geniş bir hikaye içerdiğini ifade ettiği:

“2013 sonrasında Mısır toplumunda derin bir bölünme meydana geldi. Aralarında çok sayıda İhvan ailesinin de bulunduğu aileler parçalandı, bazılarının çocukları öldürüldü, bazıları hapsedildi, bazıları ise Mısır içinde saklanmak veya ülke dışına kaçmak zorunda kaldı. Ülke dışına çıkabilenler Türkiye, Körfez ülkeleri, Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri ve bazı Latin Amerika ülkelerine dağıldı. Bu insanlar bulundukları ülkelerde toplumsal çalışmalarını sürdürürken medya ve insan hakları faaliyetlerine de katılıyor. Mısır’daki ihlalleri belgelemeye, siyasi reform talebini gündemde tutmaya ve farklı siyasi akımlardan tutukluların serbest bırakılması için çalışmaya devam ediyor.”

Ülke dışındaki hayat, ikamet, pasaport, eğitim, iş ve sağlık hizmetleri gibi gündelik ve hukuki sorunlarda da somutlaşıyor:

“Sürgünün kendine özgü sorunları var. Yasal ikamet hakkının sağlanması, kimlik kartları ve pasaportlar gibi belgelerin yenilenmesi, yeni doğan çocukların kaydedilmesi, kadınlar ve erkekler için iş imkânı, öğrenciler için eğitim olanağı, sağlık hizmeti ve barınma. Ülke dışındaki hayatın önemli bir bölümü bu gündelik ve hukuki sorunlarla geçiyor.”

Ayyash, sürgünü yalnızca coğrafi bir yer değiştirme değil, liderlik, hesap verebilirlik, medya, finansman ve siyasal strateji arasındaki bağları değiştiren bir süreç olarak tarif ediyor:

“Sürgün, liderliğin varlığını kararlarının sonuçlarından ayırdı. Mısır’da stratejik hata yapan lider, onu izleyen üyelerle birlikte tutuklanıyordu, ortak bedel, asıl disiplin mekanizmasıydı. İstanbul veya Londra’da ise hatanın lidere maliyeti yokken Minya ya da İskenderiye’deki taban bütün bedeli ödüyor. Yöneticiler yabancı bir hükümetin takdirine bağlı olarak ikamet ediyor, bankacılık işlemleri yapıyor, yayın gerçekleştiriyor ve seyahat ediyorsa o hükümetin dış politikası hareketin iç siyasetinin parçasına dönüşür. Bu düzen Mısırlıların tercihi değildi, çünkü gidebilecekleri başka bir yer yoktu. Fakat sonuçta Mısır muhalefetinin stratejisi Ankara ve Doha’da, diğer yandan Riyad ve Abu Dabi’de alınan kararlarla tekrar tekrar değişti.”

Türkiye’nin Mısırlı muhaliflere açtığı alanın binlerce insan için taşıdığı önemi teslim eden Ayyash, aynı dönemin sürgündeki muhalefeti nasıl dönüştürdüğüne de dikkat çekiyor:

“Türkiye, 2013’ten sonra başka hiçbir devletin yapmak istemediği bir şeyi yaptı. İnsanları kabul etti, ikamet, hukuki statü, çocuklar için eğitim, çalışma imkânı ve siyasal tanınma sundu. İhvan’la aynı görüşte olmayanlar dâhil binlerce Mısırlı için o on yıl, hayat kurabilmek ile ortadan kaybolmak arasındaki farktı. Her dürüst anlatı buradan başlamalıdır. Fakat İstanbul’daki muhalefet zamanla Mısır içindeki topluma değil, Türkiye ve Katar’daki karar vericilere ve kendi diasporasına yöneldi. On yıl ev sahibi devletlere ve diasporaya konuşan bir hareket, Tanta’daki işçiye nasıl sesleneceğini giderek kaybeder.”

Bu mesafe, İstanbul merkezli televizyonların yayın dilinde de ortaya çıktı:

“İstanbul’dan yayın yapan kanallar muhalefete sınırsız bir ulusal ses verdi. Bu özgürlük gerçek ve değerliydi. Ancak ticari ve siyasi teşvikler sertleşmeyi, kişisel saldırıları ve rejimin yakında çökeceğine ilişkin doğrulanamaz iddiaları ödüllendirdi. İzleyici analiz yerine kehanet beklemeye alıştı. Mısır devleti de bütün muhalefeti suçlayabileceği malzeme buldu. Bunu o ekosistemin içinde bulunmuş ve eleştiriden muaf olmayan biri olarak söylüyorum.”

2021’den itibaren getirilen yayın kısıtlamaları ve siyasi faaliyet alanının daralması, muhalefetin başlıca araçlarından birini kısa sürede kaybetmesine yol açtı:

“2021’den itibaren yayınlara kısıtlamalar getirildi, kanallar kapandı, bazı isimler Londra’ya gitti ve siyasi faaliyet alanı sessizce daraldı. Muhalefet başlıca aracını neredeyse bir gecede kaybetti ve yerine bir şey kurmamıştı. El konulan varlıklar, artan uluslararası denetim, bağışçı yorgunluğu ve Körfez ülkelerinin Kahire’nin yanında konumlanması nedeniyle mali kaynaklar azaldı. Sürgün ayrıca geliri ve ikameti örgütün varlığına bağlı, tam zamanlı siyasi profesyonellerden oluşan küçük bir sınıf yarattı. Bu da yeniden yapılanmaya karşı güçlü bir teşvik oluşturdu. Hareketin üzerinde uzlaşılmış bir hedefi, karar mekanizması ve harekete geçebilecek tabanı bulunmadığı için tutarlı bir stratejisi de yok.”

Ayyash, Türkiye ile Mısır arasındaki normalleşmeyi bir “ihanet” olarak değil, devletlerin kendi çıkarlarını izlemesinin sonucu olarak okuyor ve başka bir ülkenin dış politikası üzerine siyaset inşa edilemeyeceğini ifade ediyor:

“Mısırlıların çıkarması gereken ders Türkiye’nin samimiyetine değil, kendi stratejik varsayımlarına ilişkindir. Başka bir ülkenin dış politikası üzerine ulusal muhalefet inşa etmek gerçekçi değildi. Türkiye deneyiminin ortaya çıkardığı daha geniş soru, İslamcı köklerden gelen bir hareketin uzun süre devlet gücünü kullandığında nasıl dönüştüğüdür. İktidarın kendisi savunulan şeye dönüştüğünde başlangıçtaki ahlaki iddialara ne olur? Hem Ankara’nın hem Kahire’nin gelecek kuşakları bu soruyla yüzleşecek.”

Özdemir’in Türkiye’de yeniden kurduğu hayatın arka planında Mısır’daki hukuk kariyeri bulunuyor. 1993’ten itibaren Garbiya Barosu’nda, 2009’dan sonra Mısır Barolar Birliği’nde görev alan Özdemir, 2007’de Müslüman Kardeşler’in, 2011’de ise Hürriyet ve Adalet Partisi’nin hukuk komitelerinin başkanlığını üstlendi. 2013’teki askerî darbe ve sonrasındaki gelişmeler, onun da çok sayıda meslek mensubu ve akademisyen gibi mesleki hayatını başka bir ülkede yeniden kurmasına yol açtı:

“Türkiye’ye yerleşmem, 2013 sonrasında bölgede yaşanan ve çok sayıda meslek mensubunu ve akademisyeni yeni şartlarla karşı karşıya bırakan dönüşümlerin sonucuydu. Türkiye’ye geldikten sonra akademik kurumlarla, insan hakları ve sivil toplum kuruluşlarıyla çalışarak mesleki ve akademik yolumu yeniden kurmaya çalıştım. Faaliyetlerimi hukuk araştırmaları, kurumsal insan hakları çalışmaları, sivil toplum ve toplumsal hizmet alanlarında yoğunlaştırdım. Bu süreç, farklı kültürler arasında iletişim köprüleri kurmama ve akademik, mesleki ve toplumsal bir çevrede çalışmama imkân sağladı.”

Özdemir’in anlatısında Türkiye ile Mısır arasındaki normalleşme, bu faaliyetlerin sona ermesinden çok biçim ve alan değiştirmesi anlamına geliyor. Doğrudan siyasi faaliyetlerin yerini hukuk, belgeleme, araştırma ve toplumsal dayanışma çalışmaları aldı:

“Devletler arasındaki diplomatik yakınlaşma stratejik çıkarlar, uluslararası ilişkiler ve bölgesel dengeler tarafından belirleniyor. Bu süreç, Türkiye’de yaşayan Mısırlıların ve muhalefetin faaliyetlerini yeniden düzenlemesine yol açtı. Türkiye devletini zor durumda bırakabilecek doğrudan siyasi rekabet platformlarından uzaklaşılarak akademik, hukuki, belgesel ve toplumsal hizmet çalışmalarına daha fazla ağırlık verildi. Bununla birlikte Mısır’daki askerî müdahalenin ve demokratik deneyimin bastırılmasının doğurduğu sonuçlara ilişkin toplumsal farkındalık oluşturmaya devam ediyoruz.”

Özdemir’in sözleri, Türkiye’deki Mısırlılar açısından siyasal ilkelerle gündelik güvenlik arasında ortaya çıkan yeni denge arayışını özetliyor:

“Herkes değişen şartlara pragmatik biçimde uyum sağlamaya, hukuki ve toplumsal istikrarını korumaya çalışıyor. Aynı zamanda insan hakları, adalet ve hukukun üstünlüğüne ilişkin temel ilkelerden vazgeçmemeye gayret ediyor.”

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş