İSTANBUL (Medyascope, Betül Memiş) – 23 ülkeden 200’ü aşkın sanatçıyı Meriç ve Tunca nehirleri kıyısında buluşturan ve bu yıl ilk kez düzenlenen Edirne Bienali’nin teması: “Köprüler”. Sanatı belirli çevrelerin erişebildiği bir alan olmaktan çıkarıp daha kapsayıcı bir karşılaşma zemini hâline getirmeyi hedefleyen bienalin koordinatörü Didem Çapa ile konuştuk.

“Bir gün Edirne’ye gelirsen eğer,
beni bulamazsan hiçbir tarafta…
Eğer oyalarsa seni Edirne,
istemezse gönlün ayrılmak oradan,
inan ki ben de Edirne’ye dönerdim.”
Ahmet Kutsi Tecer’in bu zarif dizeleri, yıllar sonra yeniden ayak bastığım bu kadim kentte adeta bir gölge gibi eşlik ediyor bana. Meriç ve Tunca nehirlerinin fonunda, anıtsal yapılar ve Arnavut kaldırımlı sokakların zamansız ihtişamıyla karşılanıyorum. Edirne bu kez kapılarını, çok katmanlı bir hafıza ve canlı bir karşılaşma alanı olarak aralıyor.
21 Mayıs’ta sanatseverlere “merhaba” diyen ve bu yıl ilki düzenlenen Edirne Bienali, “Köprüler” teması ekseninde şekilleniyor. Bienal, yalnızca sanat eserlerini değil, sanatçıları, mekânları ve kentin tarihsel-kültürel katmanlarını bir araya getirerek Edirne’yi baştan sona deneyimlenen devasa bir düşünme alanına dönüştürüyor. Klasik bienal modellerinden ayrışarak tekil bir küratoryal bakış yerine çoğulcu bir ortak akıl zemini sunuyor. Kentin dört bir yanına yayılan bu benzersiz hafıza yolculuğu, 28 Haziran’a kadar izleyicilerini ağırlamayı sürdürüyor. (Bienal hakkında detaylı bilgi için tıklayın)
“Karşılaşmaların gerçekleştiği bir eşik”

Edirne, fiziki köprüleriyle kültürel bir sınır ve geçiş kenti, Balkanlar’ın kesişim noktası. Bienalin ilk edisyonunda “Köprüler” temasını seçmeniz bu anlamda oldukça manidar. Bu temanın coğrafi bir gerçekliğin ötesine geçerek; geçmiş-bugün, yerel-küresel ve göç-aidiyet gibi kavramsal katmanlara nasıl evrildiğini anlatır mısınız? Süreç içerisinde “Köprü” metaforu sizde hangi yeni düşünsel ve kültürel çağrışımlara dönüştü?
“Köprüler” temasını düşünmeye başladığımız ilk andan itibaren bize yalnızca fiziksel bir referans noktası sunmadı; aynı zamanda tarihsel, kültürel ve düşünsel olarak da güçlü bir metaforik alan açtı. Kentin coğrafi konumu, Balkanlar ile Anadolu arasında yüzyıllardır süregelen hareketliliğin, karşılaşmaların ve geçişlerin izlerini taşıyor. Süreç ilerledikçe köprü kavramının bildiğimiz gibi yalnızca mekânsal bir bağlantıyı değil ama tahmin ettiğimizden çok daha karmaşık ilişkiler ağını temsil ettiğini gördük. Bizim için köprü, geçmiş ile bugün arasında kurulan bir sürekliliği, yerel deneyim ile küresel meseleler arasındaki diyaloğu ve bireysel hafıza ile kolektif hafıza arasındaki geçiş alanlarını ifade etmeye başladı. Özellikle günümüzde göç, yer değiştirme, aidiyet ve kimlik gibi konuların yeniden tartışıldığı bir dünyada köprü metaforu yeni anlamlar kazandı. Bir yere ait olma hissi kadar hareket hâlinde olmayı, köklenmek kadar geçişi de düşündüren bir kavrama dönüştü. Zaman içinde köprüyü yalnızca iki noktayı birbirine bağlayan bir yapı olarak değil, karşılaşmaların gerçekleştiği bir eşik olarak okumaya başladık. Çünkü köprüler sadece varış noktalarıyla ilgili değil; aynı zamanda geçiş sırasında yaşanan deneyimlerle de ilgili. Bienalin temel yaklaşımı da buradan besleniyor. Farklı kültürler, kuşaklar, disiplinler ve düşünme biçimleri arasında yeni karşılaşma alanları yaratabilmek, bizim için köprü metaforunun en değerli çağrışımlarından biri hâline geldi. Aynı zamanda köprü kavramı, günümüz dünyasında giderek görünür hâle gelen kutuplaşmalara karşı yapıcı bir öneri de içeriyor. Birbirinden uzaklaşan topluluklar, farklı bakış açıları ve farklı yaşam deneyimleri arasında yeniden ilişki kurabilmenin yollarını aramak, bienalin temel motivasyonlarından birini oluşturuyor. Bu nedenle “Köprüler” teması bizim için yalnızca Edirne’nin tarihsel ve coğrafi gerçekliğini değil, çağımızın en güncel sorularını da içinde taşıyan çok katmanlı bir düşünme alanına dönüştü.
Edirne Bienali’nin ortaya çıkış hikâyesini, saha arkası yaratımını ve motivasyonunu anlatır mısınız? Bienalin kavramsal çerçevesini, içeriğini ve asıl “derdini” kurgularken öncelikleriniz ve temel meramınız nelerdi?
Edirne Bienali fikri aslında uzun yıllara yayılan bir deneyimin ve gözlemin sonucu olarak ortaya çıktı. Sanatın içinde büyümüş biri olarak, sanatın insanlar arasında nasıl güçlü bağlar kurabildiğine, farklı toplulukları nasıl bir araya getirebildiğine yakından tanıklık ettim. Daha sonra Yaratıcı Çocuklar Derneği olarak yürüttüğümüz projelerde de sanatın yalnızca estetik bir üretim alanı olmadığını; aynı zamanda eğitim, kültür ve toplumsal etkileşim açısından dönüştürücü bir araç olduğunu hep birlikte deneyimledik. Edirne’de yıllar önce gerçekleştirdiğimiz “Çocuklar ve Kentler” projesi ise bu düşüncenin somutlaşmasında önemli bir dönüm noktası oldu. Kentin tarihsel dokusu, çok katmanlı kültürel yapısı ve taşıdığı hafıza, çağdaş sanat aracılığıyla yeniden düşünülmeyi hak eden güçlü bir potansiyel barındırıyordu. Bienal fikri de tam bu noktada ortaya çıktı. Başlangıçta önceliğimiz yalnızca yeni bir sanat etkinliği yaratmak değildi. Daha çok, sanatın kentle, gündelik yaşamla ve farklı topluluklarla daha doğrudan ilişki kurabileceği sürdürülebilir bir platform oluşturmayı hedefledik. Bienalin temel meselesi de burada şekillendi. Sanatı belirli çevrelerin erişebildiği bir alan olmaktan çıkarıp daha kapsayıcı bir karşılaşma zemini hâline getirmek istedik. “Köprüler” teması da bu düşünceden doğdu. Çünkü bugün dünyanın birçok yerinde insanlar birbirine fiziksel olarak yakın görünse de kültürel, toplumsal ve düşünsel olarak giderek uzaklaşabiliyor. Biz bienali, bu mesafeleri yeniden düşünmeye davet eden bir alan olarak kurguladık. Edirne Bienali’ni yalnızca sergilerden oluşan bir organizasyon olarak değil; öğrenme, üretme, paylaşma ve birlikte düşünme süreçlerini içeren uzun soluklu bir kültürel yapı olarak görüyoruz. Asıl meselemiz de, sanat aracılığıyla yeni karşılaşma alanları yaratabilmek ve farklı seslerin bir arada var olabileceği bir zemin kurabilmek. Bu süreçte Edirne Bienali; T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Edirne Valiliği, Edirne Belediyesi ve Trakya Üniversitesi’nin destekleriyle; Resim ve Heykel Müzeleri Derneği, Yaratıcı Çocuklar Derneği, üniversiteler, müzeler ve farklı kültür-sanat kurumlarının iş birliğiyle şekillenen bu yapı, bienalin özündeki kolektif üretim ve ortaklaşma fikrinin de doğal bir yansımasıdır.
23 ülkeden 218 sanatçıyı bir araya getiren böylesine geniş ölçekli bir seçkide, sanatçı ve eser belirlemede kriterleriniz nelerdi? “Köprüler” temasının kavramsal bütünlüğünü korurken, farklı coğrafyalardan gelen sanatçıların yaklaşımlarını nasıl ortak bir zeminde buluşturdunuz?
Çoklu küratoryal altyapı “Köprüler” temasının farklı bakış açılarıyla ele alınmasına imkân sağladı. Küratörler kendi sanatçılarını belirlemenin yanı sıra açık çağrı aracılığıyla seçilen sanatçılar arasından da kendi sergi kurgusuna uygun gördüğü isimleri yine kendi seçkisine dahil etti. Seçim sürecinde önceliğimiz, “Köprüler” temasını mümkün olduğunca farklı coğrafyalardan, kuşaklardan ve disiplinlerden gelen üretimlerle bir araya getirmekti. Tek bir estetik dile ya da düşünsel yaklaşıma bağlı kalmak yerine; diyalog, geçiş, karşılaşma, hafıza, kimlik, göç ve kültürel etkileşim gibi kavramlar etrafında şekillenen üretimlere odaklandık. Edirne’nin tarihsel ve yerel dokusuyla doğrudan ilişki kuran mekâna özgü üretimlere ise oldukça geniş bir alan açtık. Tarihî mekânları yalnızca sergileme alanları olarak değil, bienalin anlam üretimine katkı sunan aktif bileşenleri olarak ele aldık. Özellikle Ekmekçizade Ahmet Paşa Kervansarayı, Tarihi Gümrük Karakolu ve nehir köprüleri gibi mekânlarda sergilenen işlerin önemli bir bölümü, doğrudan bulunduğu yerin tarihine, mimarisine ve hafızasına temas edecek şekilde üretildi. Bu yaklaşım sayesinde mekân ve eser arasında tek yönlü bir ilişki değil, karşılıklı beslenen çift yönlü bir diyalog kurulması hedeflendi. Böylece izleyici yalnızca eserleri deneyimlemekle kalmıyor, aynı zamanda Edirne’nin tarihsel katmanlarıyla da karşılaşma imkânı buluyor.
“Köprü yalnızca birleştirici değil, sorgulayıcı bir metafor”
“Köprü” kavramı çoğu zaman uzlaşma, bağ kurma ve geçiş gibi olumlu çağrışımlarla düşünülüyor. Oysa köprüler aynı zamanda sınırların çizildiği, geçişlerin koşullandırıldığı ve gözetim mekanizmalarının işletildiği birer politik kontrol aygıtı da. Bienal, bu kavramın yalnızca birleştirici değil, gerilimli ve çelişkili taraflarıyla da ilişki kuruyor mu?
Evet, kesinlikle. “Köprüler” temasını belirlerken köprü kavramını yalnızca olumlu ve uzlaştırıcı çağrışımları üzerinden ele almadık. Çünkü tarih boyunca köprüler kadar sınırlar da insanlık deneyiminin bir parçası oldu. Bir köprü, bir yandan bağlantı kurarken diğer yandan iki ayrı tarafın varlığını da görünür kılar. Geçişi mümkün kıldığı kadar kontrolü, yönlendirmeyi ve kimi zaman ayrışmayı da içinde barındırır. Edirne gibi sınır deneyiminin çok güçlü hissedildiği bir kentte bu gerilimleri görmezden gelmek mümkün değil. Tarih boyunca orduların, tüccarların, göçmenlerin, seyyahların ve farklı kültürlerin geçtiği bir coğrafyada köprüler yalnızca buluşma alanları değil; aynı zamanda ayrılıkların, bekleyişlerin ve belirsizliklerin de mekânları olmuş. Bienalde yer alan bazı çalışmalar da tam olarak bu çok katmanlı yapıya odaklanıyor. Göç, kimlik, aidiyet, sınır politikaları ve hareketlilik gibi konular üzerinden köprünün yalnızca birleştirici değil, sorgulayıcı bir metafor olarak da okunabileceğini gösteriyor. Bizim için önemli olan, köprüyü idealize etmekten ziyade onun içerdiği çelişkileri görünür kılabilmekti. Çünkü gerçek karşılaşmalar çoğu zaman farklılıkların ortadan kalkmasıyla değil, görünür hâle gelmesiyle başlıyor. Bienal de tam olarak bu karmaşık ilişki alanlarını düşünmeye davet ediyor.
Edirne, tarih boyunca bir eşik şehri oldu: İmparatorluk başkenti, sınır hattı, göç rotası, geçiş noktası… Bienal metninde Meriç ve Tunca nehirleri de adeta bu çok katmanlı hafızanın taşıyıcısı ve sembolik damarları olarak karşımıza çıkıyor. Peki Edirne Bienali, böylesine yoğun bir tarihsel ve kültürel mirası nostaljik bir anlatıya indirgemeden, günümüzün göç, kimlik, aidiyet, sınır, hareketlilik ve birlikte yaşam gibi güncel toplumsal meseleleriyle nasıl ilişkilendiriyor?
Biz Edirne’nin tarihine büyük bir saygı duyuyoruz ancak geçmişi yalnızca korunacak bir miras olarak değil, bugünü anlamamıza yardımcı olan canlı bir bilgi ve deneyim alanı olarak da görüyoruz. Bu nedenle bienalin yaklaşımı nostaljik bir bakıştan çok, tarihsel hafızayı güncel sorularla ilişkilendirmeye dayanıyor. Meriç ve Tunca nehirleri bunun çok güçlü sembolleri. Yüzyıllardır insan hareketlerine, ticaret yollarına, kültürel etkileşimlere ve toplumsal dönüşümlere tanıklık etmiş bu nehirler, bugün de akmaya devam ediyor. Bu süreklilik duygusu bizim için oldukça önemliydi. Çünkü tarih yalnızca geçmişte yaşanmış bir şey değil; bugünün içinde varlığını sürdüren bir katman. Göç, hareketlilik, aidiyet, kültürel çeşitlilik ve sınır kavramları günümüzde de dünyanın en önemli meseleleri arasında yer alıyor. Edirne’nin tarihsel deneyimi bu konular üzerine düşünmek için son derece güçlü bir zemin sunuyor. Bienalde yer alan pek çok çalışma da bu nedenle geçmişe dönüp bakmak yerine, tarihsel hafızayı bugünün gerçeklikleriyle buluşturmaya çalışıyor.

Bienal, geleneksel heykel ve fotoğraftan yapay zekâ destekli enstalasyonlara uzanan melez bir disiplinlerarası zemin sunuyor. Dijital üretimin ve yapay zekâ algoritmalarının, Edirne’nin kervansaray gibi tarihsel mekânlarıyla eklemlenmesi, izleyicide doğrusal zaman algısını sarsarak nasıl bir anakronik kırılma yaratmayı hedefliyor?
Çağdaş sanatın en ilgi çekici özelliklerinden biri, farklı zamanları ve farklı bilgi alanlarını aynı anda bir araya getirebilmesidir. Edirne Bienali’nde de tarihî mekânlarla güncel üretim biçimlerini yan yana getirmeyi özellikle önemsiyoruz. Çünkü bize göre geçmiş ve gelecek birbirinden tamamen kopuk iki alan değil; sürekli olarak birbirini etkileyen ve dönüştüren süreçler. Bir kervansarayın içinde yapay zekâ destekli bir enstalasyonla karşılaşmak ya da yüzyıllar öncesine ait bir yapının içinde dijital bir üretimi deneyimlemek, izleyicinin zaman algısında doğal olarak yeni bir kırılma yaratıyor. Bu karşılaşma sayesinde tarih yalnızca geride bırakılmış bir dönem olmaktan çıkıyor; günümüz teknolojileriyle birlikte yeniden düşünülmeye başlanıyor. Biz burada teknolojiyi tarihsel mekânların karşısına koymaktan çok, onların arasında bir diyalog kurmaya çalışıyoruz. Çünkü her ikisi de kendi dönemlerinin bilgi üretme biçimlerini temsil ediyor. Bir yanda geçmişin ticaret, kültür ve hareketlilik ağları; diğer yanda günümüzün dijital iletişim ve veri ağları bulunuyor. Bu açıdan bakıldığında aslında aralarında çok fazla ortaklık olduğunu görüyoruz. İzleyicinin deneyimlemesini umduğumuz şey de tam olarak bu: zamanı çizgisel bir ilerleme olarak değil, farklı katmanların iç içe geçtiği bir alan olarak hissedebilmek. Bienal kapsamında tarihî mekânlarla çağdaş üretimler arasında kurulan ilişki, bu çok katmanlı zaman deneyimini görünür kılmayı amaçlıyor.
“Farklılıkların var olabileceği ortak alanların yaratılması”
Bienal metninin merkezine yerleşen “karşılaşma” mefhumu, çağımızın dijital ve fiziksel yalıtılmışlığında ne ölçüde mümkün? “Köprüler” temasını belirlerken daha çok fiziksel bir coğrafyadan mı, yoksa beşeri ve politik bir kopuş hissinden mi hareket ettiniz?
Aslında bu sorunun yanıtı ikisini de içeriyor. Edirne’nin coğrafi ve tarihsel konumu, “Köprüler” temasını düşünmek için son derece doğal bir başlangıç noktası sundu. Ancak tema üzerine çalıştıkça bizi asıl ilgilendiren şeyin yalnızca fiziksel geçişler değil, günümüz dünyasında giderek görünür hâle gelen zihinsel, kültürel ve toplumsal kopuşlar olduğunu fark ettik. Bugün insanlar teknolojik olarak her zamankinden daha bağlantılı görünse de aynı zamanda daha parçalı bilgi alanlarının, daha kapalı sosyal çevrelerin ve daha keskin kutuplaşmaların içinde yaşayabiliyor. Bu durum yalnızca fiziksel mesafelerle açıklanabilecek bir durum değil. Tam tersine, çoğu zaman aynı şehirde, aynı sokakta hatta aynı evde yaşayan insanlar arasında bile görünmez mesafeler oluşabiliyor. Bu nedenle bienalin merkezine yerleştirdiğimiz “karşılaşma” fikri bizim için oldukça önemli. Karşılaşmayı yalnızca insanların fiziksel olarak bir araya gelmesi olarak görmüyoruz. Farklı düşüncelerin, farklı deneyimlerin, farklı hafızaların ve farklı anlatıların birbirine temas edebilmesi de bir karşılaşma biçimi. Sanatın en güçlü yanlarından biri de tam olarak burada ortaya çıkıyor.
Açılış tarihinin (21 Mayıs) Dünya Kültürel Çeşitlilik Günü’ne denk gelmesi çok simgesel bir anlam taşıyor. Bienalin çok kültürlü ve çok sesli yapısını bu tarihsel bağlam içinde nasıl konumlandırıyorsunuz?
21 Mayıs tarihini seçmemiz tesadüf değil. Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilen Dünya Kültürel Çeşitlilik Günü, farklı kültürlerin yalnızca yan yana var olmasını değil, birbirleriyle etkileşim kurabilmesini ve ortak yaşam alanları üretebilmesini teşvik eden önemli bir farkındalık günü. Bu yaklaşım, Edirne Bienali’nin temel düşüncesiyle doğrudan örtüşüyor. Çünkü Edirne tarih boyunca farklı kültürlerin, inançların, dillerin ve yaşam biçimlerinin kesiştiği bir şehir oldu. Kentin çok katmanlı yapısı bize kültürel çeşitliliğin yalnızca tarihsel bir olgu değil, aynı zamanda güncel bir üretim potansiyeli olduğunu da hatırlatıyor. Bienalde farklı ülkelerden sanatçıların, farklı disiplinlerden üretimlerin ve farklı küratoryal yaklaşımların bir araya gelmesi de bu düşüncenin bir uzantısı. Biz çeşitliliği yalnızca temsil edilmesi gereken bir değer olarak değil, üretimi zenginleştiren yaratıcı bir güç olarak görüyoruz. 21 Mayıs’ta açılıyor olmak bu anlamda sembolik bir tercih olmanın ötesinde, bienalin temel yaklaşımını görünür kılan bir karar. Çünkü “Köprüler” teması da özünde farklılıkların ortadan kaldırılmasını değil, onların bir arada var olabileceği ortak alanların yaratılmasını öneriyor.
Bienal, monofonik (tek sesli) bir küratoryal yapı yerine çok sesli bir yaklaşım / model benimsiyor, öneriyor ve bu çoğulculuk sergi deneyiminde doğrudan hissediliyor. Çok sesli bir küratör kolektifiyle çalışmak; sergilerin tematik bütünlüğünü dağıtmak yerine, anlatılar arasında nasıl daha devingen, geçirgen ve hiyerarşiden arınmış bir diyalog zemini inşa etti?
“Köprüler” temasının kendisi aslında çok sesli bir yapıyı teşvik ediyor. Çünkü köprü kavramı tek bir bakış açısına değil, farklı noktalar arasında kurulan ilişkilere dayanıyor. Bu nedenle bienalin küratoryal yapısını oluştururken tekil bir anlatı yerine farklı perspektiflerin bir arada çalışabileceği bir model geliştirmeyi tercih ettik. Her küratör doğal olarak kendi deneyimlerini, araştırma alanlarını ve düşünsel yaklaşımını beraberinde getiriyor. Biz bunu bir dağınıklık riski olarak değil, bienalin temel gücü olarak gördük. Çünkü Edirne’nin tarihsel ve kültürel yapısı da zaten tek merkezli bir anlatıyla açıklanabilecek bir yapıya sahip değil. Burada önemli olan şey, bütünlüğü tek seslilik üzerinden kurmaya çalışmamak oldu. Bunun yerine ortak temanın etrafında farklı yorumların birbirine temas edebileceği bir alan oluşturduk. Kimi sergiler hafıza ve tarih üzerinden ilerlerken, kimileri teknoloji, göç, kimlik ya da kamusal alan gibi konulara odaklanıyor. Ancak bütün bu farklı yaklaşımlar, “karşılaşma” ve “ilişki kurma” fikri etrafında ortak bir zeminde buluşuyor. Bu model aynı zamanda daha yatay bir süreci de beraberinde getirdi. Farklı küratörler arasında gelişen diyaloglar, sanatçılarla kurulan ilişkiler ve mekânlar üzerine yürütülen ortak düşünme süreçleri bienalin organik olarak büyümesine katkı sağladı. Biz günümüz kültürel ortamında çoğul seslerin bir arada var olabilmesini çok değerli buluyoruz. Edirne Bienali’nin çok sesli küratoryal yapısı da tam olarak bu anlayışın bir yansıması olarak şekillendi.

“Eserlerle mekânlar arasında bir diyalog kurabilmek”
Kent geneline yayılan sergileme aksında Ekmekçizade Ahmet Paşa Kervansarayı, Karaağaç Gar Binası ve Tarihi Gümrük Karakolu gibi sembolik mekânlar öne çıkıyor. Bu yapıların genetiğinde taşıdığı yolculuk, ayrılık, sınır ve göç gibi kurucu hafıza katmanları ile çağdaş sanat yapıtları arasında nasıl bir küratoryal eklemlenme stratejisi izlediniz? Mekânın kendi hayaleti, yapıtların güncel anlatısını nasıl dönüştürdü?
Bienalin en önemli çıkış noktalarından biri, Edirne’nin tarihî mekânlarını yalnızca sergi alanları olarak değil, anlatının aktif bileşenleri olarak ele almak oldu. Çünkü bu yapıların her biri yalnızca mimari bir miras değil; aynı zamanda yüzyıllar boyunca birikmiş deneyimlerin, karşılaşmaların ve hafızaların taşıyıcısı. Örneğin, Ekmekçizade Ahmet Paşa Kervansarayı’na baktığımızda yalnızca bir yapı değil, farklı coğrafyalardan gelen insanların kesiştiği bir dolaşım ağı görüyoruz. Karaağaç Gar Binası ise ayrılıkların, kavuşmaların, göçlerin ve yolculukların hafızasını taşıyor. Tarihi Gümrük Karakolu ise sınır kavramını çok somut biçimde düşündüren bir mekân olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle her mekânın kendi tarihsel katmanlarını dikkate alan bir sergileme yaklaşımı geliştirmeye çalıştık. Bizim için önemli olan eserleri mekânların içine yerleştirmekten çok, eserlerle mekânlar arasında bir diyalog kurabilmekti. Bazı çalışmalar doğrudan mekânın tarihine referans verirken, bazıları güncel meseleler üzerinden bu hafızayı yeniden yorumluyor. Böylece mekân yalnızca bir fon olmaktan çıkıyor ve eserin anlam üretimine doğrudan katılıyor. Sorunuzdaki “mekânın hayaleti” ifadesi aslında bu ilişkiyi çok güzel tarif ediyor. Çünkü tarihî yapılarda çalışırken geçmiş hiçbir zaman tamamen geride kalmış olmuyor. O hafıza katmanları görünmez biçimde varlığını sürdürüyor ve izleyicinin deneyimini etkiliyor. Bazen bir iş mekânın anlamını dönüştürüyor, bazen de mekân eserin anlamını derinleştiriyor. Bizim için en heyecan verici alanlardan biri de tam olarak bu karşılıklı etkileşim oldu.
Bugün küresel sanat ekosisteminde bienal formatının kendisi; hiper-üretim, kültürel tüketim, sanat turizmi ve sermaye-sponsorluk ilişkileri üzerinden ciddi bir meşruiyet krizi yaşıyor. Edirne Bienali, bu hegemonik modellere karşı nasıl bir alternatif yapısal/etik öneri getiriyor? Öte yandan, bienalin merkezine aldığı “kamusal alan” vurgusu, kamunun yapısal olarak giderek daha fazla militarize ve kontrol edildiği bir çağda, müşterek bir özgürleşme alanına mı işaret ediyor ya da sterilize edilmiş yeni bir denetim yüzeyini mi ifşa ediyor?
Bu sorunun günümüzde tüm bienaller için önemli olduğunu düşünüyorum. Bienaller uzun yıllar boyunca uluslararası sanat dolaşımının en görünür platformlarından biri oldu; ancak zamanla sanat turizmi, hızlı tüketim ve kültürel markalaşma gibi eleştirilerin de odağı hâline geldi. Bu nedenle bugün bir bienal düzenlemek kadar, neden ve nasıl bir bienal düzenlediğinizi de sorgulamak gerekiyor. Edirne Bienali’nde başlangıçtan itibaren önceliğimiz büyük ölçekli bir kültürel etkinlik üretmekten çok, kentle gerçek bir ilişki kurabilen bir yapı oluşturmak oldu. Bu nedenle eğitim kurumları, yerel yönetimler, kültür kuruluşları ve kent sakinleriyle kurulan iş birliklerini bienalin temel unsurlarından biri olarak görüyoruz. Bizim için bienalin başarısı yalnızca ziyaretçi sayılarıyla değil, kentte bıraktığı düşünsel ve kültürel etkiyle ölçülebilir. Kamusal alan meselesine gelince; kamusal alanı sabit ve tamamlanmış bir özgürlük alanı olarak görmüyoruz. Tam tersine, sürekli yeniden tanımlanan, müzakere edilen ve dönüştürülen bir alan olarak düşünüyoruz. Bugün dünyanın birçok yerinde kamusal alanın kullanım biçimleri değişiyor; yeni denetim mekanizmaları ortaya çıkıyor ve ortak yaşam alanları farklı baskılarla karşı karşıya kalabiliyor. Bizim yaklaşımımız, sanatın bu alanları yeniden düşünmek için bir araç olabileceği yönünde. Bienal kamusal alanı idealize etmekten çok, onun potansiyellerini ve çelişkilerini görünür kılmaya çalışıyor. Çünkü müşterek yaşamın geleceği üzerine düşünmek, bugün kültürel üretimin en önemli sorumluluklarından biri hâline gelmiş durumda.
Geleneksel “beyaz küp” galeri mekânlarının steril konforunu terk edip, tarihi miras alanlarını çağdaş sanatla hemhal ederken ne tür lojistik, koruma odaklı ve mekânsal dirençlerle karşılaştınız? Bu zorlu pratiklerin ötesinde, süreç boyunca küratoryal reflekslerinizi en çok sınayan, sizi zihinsel veya etik olarak en fazla duraksatan yapıt ya da mesele ne oldu? Ayrıca Edirne’de sizi kişisel olarak en çok etkileyen mekân hangisiydi, neden?
Tarihî mekânlarda çalışmak büyük bir ayrıcalık olduğu kadar önemli bir sorumluluğu da beraberinde getiriyor. Çağdaş sanat üretimlerinin teknik ihtiyaçları ile kültürel mirasın korunmasına ilişkin hassasiyetler arasında dikkatli bir denge kurmak gerekiyor. Edirne Bienali sürecinde birçok zorluk ya da sorunla karşılaştık. Kolay olsaydı bugüne kadar birileri yapardı dedik. Birlikteliğin gücünü kullanarak karşılaştığımız sorunları aştık. Bu nedenle hepimizin emek verdiği ve kendini bir parçası olarak gördüğü bir bienal oldu. Kişisel olarak beni en çok etkileyen mekânlardan biri Ekmekçizade Ahmet Paşa Kervansarayı oldu. Nedeni yalnızca mimari etkileyiciliği değil; yüzyıllar boyunca farklı kültürlerden, farklı dillerden ve farklı coğrafyalardan insanların burada karşılaşmış olması. Bienalin merkezindeki “köprüler” ve “karşılaşmalar” fikriyle çok güçlü bir bağ kuruyor. Bir diğer etkileyici deneyim ise Meriç ve Tunca üzerindeki köprülerde zaman geçirmekti. Çünkü oralarda Edirne’nin tarihini yalnızca okumuyor, adeta hissediyorsunuz. Geçmişle bugün arasında kurmaya çalıştığımız ilişkiyi en güçlü biçimde görünür kılan yerlerden biri de aslında bu köprülerin kendisi oldu.
İlk edisyonun yarattığı entelektüel ve sanatsal hareketlilik sürerken, bu bienalin sürdürülebilirliği ve periyodik (iki yılda bir) olarak kurumsallaşması adına nasıl bir kuramsal ve yapısal zemin kurguluyorsunuz? Gelecek edisyonlar için şimdiden zihninizde şekillenmeye başlayan yeni tematik köprüler, uluslararası ortaklıklar veya coğrafi açılımlar var mı?
Edirne Bienali’ni başlangıçtan itibaren yalnızca belirli tarihler arasında gerçekleşen bir sergi organizasyonu olarak düşünmedik. Bizim için önemli olan, bienalin iki edisyon arasındaki dönemde de yaşamaya devam eden, araştırma üreten, eğitim faaliyetleri gerçekleştiren ve kentle sürekli ilişki kuran bir yapıya dönüşebilmesi. Bu nedenle sürdürülebilirlik meselesini yalnızca finansal ya da organizasyonel bir konu olarak değil, aynı zamanda kültürel ve düşünsel bir sorumluluk olarak ele alıyoruz. Kurumsal anlamda en önemli hedeflerimizden biri; sanat kurumları, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetimler arasında uzun vadeli iş birlikleri geliştirmek. Bienalin geleceğini yalnızca uluslararası görünürlük üzerinden değil, bulunduğu kentin kültürel ekosistemine sağlayacağı katkı üzerinden de değerlendiriyoruz. Çünkü bir bienalin gerçek anlamda kalıcı olabilmesi için öncelikle kendi yaşadığı coğrafyayla güçlü ve samimi bir ilişki kurması gerektiğine inanıyoruz. Uluslararası ölçekte ise özellikle Balkanlar, Akdeniz coğrafyası ve Avrupa-Asya ekseninde yeni iş birlikleri kurmayı önemsiyoruz. Edirne’nin tarihsel olarak sahip olduğu geçiş noktası kimliği, farklı ülkelerden sanatçılar, araştırmacılar, küratörler ve kültür kurumları arasında doğal bir buluşma zemini oluşturuyor. Bu potansiyelin önümüzdeki yıllarda daha da güçleneceğine inanıyoruz. Ancak bizim için en önemli hedeflerden biri değişmeden kalıyor: Edirne Bienali’nin her edisyonda yeni sorular sorabilen, farklı seslere alan açabilen ve sanat aracılığıyla anlamlı karşılaşmalar yaratabilen bir platform olarak gelişmeye devam etmesi. Çünkü bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz şeyin, birbirimizi ikna etmekten çok birbirimizi duyabilmek olduğuna inanıyoruz. Eğer bienal bu tür karşılaşmalara ve diyaloglara alan açabiliyorsa, o zaman varlık nedenini de sürdürmeye devam edecektir.








