Yeni Asya Gazetesi’nin 32 yıl Genel Yayın Yönetmeni ve başyazarı olan gazeteci Kazım Güleçyüz’ün, geçtiğimiz aylarda gazetenin künyesinde ismini ve unvanlarını göremeyince bir hayli şaşırmıştım. Bu şaşkınlığın peşine düşerken, Mehmet Kutlular’dan sonra gazete ile neredeyse özdeşleşmiş bu ismin, gazete tarafından yolları ayrılmış, düşüncelerini özgürce ifade etmesinin de hoş karşılanmadığını gördüm. Geçenlerde yaşadığım şehre gelince, kendisiyle röportaj yapma konusunda anlaştık.
Bilindiği gibi Yeni Asya camiası, şu anda onlarca camiaya ayrılmış Risale-i Nur gruplarının deyim yerindeyse, bir tür anayurdu, anarahmidir. Günümüz Risale-i Nur gruplarının tümü, Gogol’un Paltosu metaforunda olduğu gibi bu camianın paltosundan çıkmışlar, şimdilerde ise kendi seyyalitelerini bir şekilde yürütmektedirler. Bu seyyaliteyi Risale-i Nur öğretisiyle beraber; demokrasi, hukuk, meşveret, adalet ve hürriyet ekseninde de analiz eden, apolitik olmayan birkaç şahsiyetten biridir Kazım Güleçyüz. Kendisiyle yargılandığı davayı, aldığı cezayı, son kitabı olan Demokrasi, Cumhuriyet ve Şeriat üzerinden Demokrasi-Cumhuriyet-Şeriat ve Kemalizme bakışını, Gülen ile örtüştüğü ve ayrıştığı yönleri, Üstad’ı olan Said Nursi’nin CHP’ye bakışını, kendisinin günümüz CHP’sinde yaşanan kavgaya bakışını ve nerede durduğunu konuştuk.

Fethullah Gülen’in vefatından sonra X hesabınızdan yayınladığınız taziye mesajı sonrası terör örgütü propagandası yapmak suçlamasıyla gözaltı, ardından 57 gün cezaevinde kaldınız. Yargılama sonucunda da mahkeme size 1 yıl 3 ay hapis cezası verdi. Taziye mesajınız neydi ki cezaevinde kalmaya ve hapis cezası almanıza yol açtı?
Bu suale, bir gecelik Metris faslıyla birlikte 58 gün süren tutukluluğumun ardından, 19 Aralık’ta tahliye edildiğim ilk duruşmadaki savunmamın ilgili kısmını aktararak cevap vereyim:
“Ölen kişiye rahmet dilemek, inanç, kültür ve geleneğimizde yeri olan bir davranıştır. Ölen kişinin geride kalan yakınlarına ve sevenlerine taziyede bulunmak, rahmet dilemek veya dilememek, taziyede bulunmak veya bulunmamak, cezai yaptırıma konu olacak hususlar değildir. Kişi düşmanımız bile olsa… Ve en ağır suçlamalarla mahkûm edilmiş dahi olsa ölünce hakkındaki davalar düşer, dosyaları kapatılır.
12 Eylül darbesinin başı Kenan Evren ve ortağı Tahsin Şahinkaya örneklerinde olduğu gibi. Ki Evren ölünce hakkında linç kampanyası açılmak bir yana, Genelkurmay taziye mesajı bile yayınlamıştı. Ama 15 Temmuz’un sorumlusu olmakla suçlanan Fethullah Gülen’in ölümü sonrasında yapılanların hiçbir dönemde benzeri yok. Oysa bir hukuk devletinde linçin yeri olmaz, olmamalı. Gülen’e ‘Allah rahmet ve adaletiyle muamele etsin’ deyip, o camianın, iktidar mensuplarının çoğu tarafından ‘ibadet’ diye nitelenen kesimine başsağlığı dilemeyi dava konusu ve tutuklama gerekçesi yapmanın da.” Bahsettiğiniz ve hükmün açıklanması geri bırakılan mahkeme kararı kesinleşmemiş olup, hukukî süreç devam etmektedir.
Adalet, meşveret, kanun hakimiyeti ve hürriyet, demokrasinin esasları, şeriatın da temel değerleridir
Özelde Yeni Asya, genelde Risale-i Nur hareketi Kemalizme yönelik ciddi eleştiriler getirmiş bir düşünce ve hareket akımlarından biri. Cumhuriyet’in 100. yılında Şeriat, Cumhuriyet ve Demokrasi kitabınızı yayınladınız. Şeriat ve demokrasi ilişkisine bakışınız nedir? Şeriatın hangi ilkeleri demokrasi ile örtüşüyor ve ayrışıyor sizce?
Said Nursî’nin tarifiyle, Osmanlının son döneminde meşrutiyet olarak anılan demokrasinin dört esası vardır: Adalet, meşveret, kanun hâkimiyeti (hukukun üstünlüğü) ve hürriyet. Bunlar Şeriatın da temel değerleridir. Kur’an’ın dört hedefinden biri adalettir. Toplumu ilgilendiren konuların tek taraflı dayatmalarla değil, hür düşünce ortamında yapılacak geniş katılımlı müzakere ve mutabakatlarla karara ve sonuca bağlanması yine Kur’an’ın emridir. Kanun hâkimiyeti, hukukta eşitlik, suç ve cezanın şahsîliği, âdil yargılanma hakkı gibi ilkeler Şeriatta önceliği olan hususlardandır.
Şeriatın demokrasiyle örtüşen tarafını dile getirdiniz aynı şeriat nedense baskı ve dayatma olarak kodlanmış kimi zihinlerde?
Şeriat baskıcı değil, özgürlükçü bir düzeni öngörür. Bediüzzaman’ın “Şeriat âleme gelmiş; tâ istibdadı ve zalimane tahakkümü mahvetsin” sözü bunun ifadesidir. Ahlaki ölçü ve prensiplerle donatılmış bir hürriyet, insanı insan yapan ve vazgeçilmezliği yine Said Nursî’nin “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” beyanında ifadesini bulan en önemli değerlerden biridir.
Kemalizmle, cumhuriyet de demokrasi de olmaz
Şeriatın, Kemalizm ve Cumhuriyet ile olan ilişkisine bakışınız nedir? Bediüzzaman’ın “Meşrutiyeti herkesten ziyade şeriat namına alkışladım, ben dindar bir cumhuriyetçiyim..” sözünden yola çıkarak kendinize dindar cumhuriyetçi diyor musunuz? Çünkü Türkiye’de Cumhuriyet denilince Kemalizm ve Atatürk anlaşılıyor. Halk yönetimi manasındaki Cumhuriyet anlaşılmıyor. Bugün Cumhuriyetçiyim denildiğinde Atatürkçü ve CHP’li anlaşılıyor değil mi?
Kemalizm Şeriatı, Şeriat da Kemalizmi reddeder. Cumhuriyet ise özünü oluşturan demokrasiyle birlikte Şeriatın öngördüğü değerler olan adalet, meşveret, hukukun üstünlüğü ve hürriyetin tezahürüdür. Kemalizmin hâkim olduğu 1950 öncesi tek parti devriyle ihtilal dönemlerinde adalet ve hürriyetin ne durumda olduğunu gösteren en çarpıcı örnekler istiklal ve Yassıada mahkemeleri, Takrir-i Sükûn Kanunu uygulamalarıdır. Keza yine Kemalizmin tek adam rejimiyle “yeşil” formatta hâkimiyetini sürdürdüğü günümüzdeki 15-20 Temmuz yargılamaları ve KHK’lardır. Bunların cumhuriyet ve demokrasiyle hiçbir ilgisi yoktur. Kemalizmle cumhuriyet de, demokrasi de olmaz. Cumhuriyet ve demokrasinin gerçek anlamdaki karşılığı dindar cumhuriyet modelinde ve bu modelin ihtiva ettiği temel değerlerdedir.
Dine en çok zarar veren şeylerden biri “Din adına siyaset” iddiasıdır
Kitabınızın altıncı bölümü Dindarlar ve Siyaset başlığını taşıyor. Youtube’taki konuşmalarınızda hukuk devletine, demokrasiye, insan hakları ve adalete vurgu yapan nadir Risale-i Nur talebelerindensiniz. Genelde Risale-i Nur talebeleri, iman ve hakikat üzerine, tabiat ve yaratılış üzerine vurguları ön planda tutuyorlar. Sizin ise toplumsal ve siyasal meselelere ilgi duyduğunuzu görüyoruz. Dindarlar siyasete ve topluma ne kazandırdılar, ne zarar verdiler sizce?
Dine en çok zarar veren şeylerden biri “din adına siyaset” iddiasıdır. Dinin ne pahasına olursa olsun iktidara gelmek ve iktidarda kalmak için kullanılmasını netice veren bu iddia, toplumdaki din algısını da olumsuz etkiler. Tek adam rejimindeki baskıcı, hukuksuz ve keyfî uygulamaların ve özellikle dinin en önemli değerleri olan adalet ve ahlak ölçüleriyle çelişen politikaların kendilerini “dindar” olarak niteleyen siyasî kadrolar tarafından icra edilmesi, onların şahsında insanların dine bakışını negatife çevirir. Evvelce “Dindar insan dürüsttür, ahlaklıdır, güvenilirdir, âdildir, merhametlidir, diğergâmdır, hakkın ve haklının yanında, haksızlığın karşısındadır” gibi sözlerle ifade edilen yaklaşım ve bakış açısı tersine döner. Bilhassa çevre ve yetişme şartları itibarıyla dine mesafeli duran kesimler -ve gençler- bu sebeple “Din ve dindarlık buysa benim o dinle ve dindarlıkla işim olmaz” deme noktasına sürüklenir. Yaşadığımız süreçte maalesef bunun çok hazin ve ibretli örneklerine şahit olduğumuz son derece vahim bir tablo ile karşı karşıyayız. Bu çok ağır bir vebaldir.
Günümüz CHP’sinin geçmişteki bazı uygulamaları için özeleştiri yapıp helalleşmesi olmludur
Sizin Said Nursi’nin CHP’ye Bakışı başlıklı bir Youtube programınızı dinledim. Buradan hareketle Said Nursi’nin CHP’ye bakışını bize kısaca anlatmanızı rica etsem. Bir de bugünkü CHP’ye Risale-i Nur talebesi olarak nasıl bakıyorsunuz?
Hayatının son 35 yılının 25’inde talebeleriyle birlikte tek parti CHP’sinin amansız zulmüne maruz kalmış olan Said Nursi’nin bu partiyle ilgili değerlendirmelerini üç başlık halinde tasnif ederek her birini kendi bağlamında tahlil etmek gerekiyor.
Birincisi: Tepeden inme devrimlerle dinî hayatta büyük tahribat yapan ve dindarlara yoğun baskı uygulayan CHP için ‘Bu asil Türk milleti ihtiyarıyla o partiyi kat’iyen iktidara getirmeyecek’ diyor ve devrim muhafızlığından vazgeçmeyen bağnaz bir CHP’nin asla halkla barışamayacağını vurguluyor.
İkinci olarak, 1940’ların ortalarında CHP Genel Sekreteri Hilmi Uran’a hitaben yazdığı mektupta ‘inkılâp kusurları’nın sorumluluğunu, onları yapan birkaç kişiye verip o yükten kurtulmaları gerektiğini ve partinin milletle barışmasının yolunun ancak böyle açılabileceğini ifade ediyor. Bunun için milletin inanç değerleriyle barışık yeni ve müsbet bir politika geliştirmelerini tavsiye ediyor.
Üçüncüsü: Bediüzzaman tek parti döneminde talebeleriyle beraber maruz kaldığı zulümlerin vebal ve sorumluluğunu da onları yapan yüzde 5’e verip, geri kalan yüzde 95’in masum olduğunu söylüyor ve o zulümler için de hakkını helâl ettiğini ilave ediyor.
Onun CHP’ye bakışını doğru anlayabilmek için, bu üç maddeyi birbirini tamamlayan bütünlüğü içinde okumak gerekiyor. Buna karşılık, özellikle birinci maddedeki hususu ve Üstadın oradaki cümlesini cımbızla çekip, bu bütünlükten kopararak ortaya atmak, kişiyi çok yanlış yerlere götürür. Nitekim mevcut iktidar ve fanatik taraftarları, bugünkü CHP’yi tek parti ve ihtilâl dönemlerindeki dinle ve milletle kavgalı politika ve icraatlar üzerinden karalıyorlar.
Oysa günümüz CHP’si birçok kritik konuda eskisinden çok farklı ve olumlu bir çizgiye gelmiş durumda. Katı laikçi zihniyeti terk etmesi, başörtüsü ve din eğitimi gibi konularda demokrat ve özgürlükçü bir tavır geliştirmesi, Türkçe ezanı reddetmesi, Ayasofya’nın cami olmasına itiraz etmemesi, hukuk ve adalete sahip çıkması, Risale-i Nur’a devlet tekeli sürecinde buna karşı çıkarak konuyu AYM’ye götürmesi ve ilgili düzenlemenin iptalini sağlaması, geçmişteki bazı uygulamaları için özeleştiri yapıp helalleşme talep etmesi bunun örneklerinden bazıları.
Bu olumlu değişikliklere mukabil, CHP’nin 15-20 Temmuz sürecindeki hukuksuzluklar ve KHK’lar konusunda “herkes için her zaman ayrımsız adalet” ilkesi temelinde hukuk ve adalet eksenli bir tavır koyamaması, bu uygulamaların yol açtığı mağduriyetlere duyarsız kalması, dahası iktidarın ve rejimin dilini kullanması ise eleştirilmesi gereken hususlar.
CHP’deki kavga tek adam rejimine yarar
Bugünün CHP’sine gelelim. Mahkemenin butlan kararı sonrası partide başlayan iç çekişme ve ayrışmayla beliren CHP’deki iki başlılıktan hangisini siyasal meşruiyet, hukuk ve ahlaklı siyaset açısından kendinize yakın görüyorsunuz?
Partideki olumlu değişimin ve şeklen dağılmış gibi görünse de özde büyük ölçüde devam eden Millet İttifakı birlikteliğinin yerel seçimlerde getirdiği olağanüstü başarıdan son derece rahatsız ve tedirgin olan iktidarın ekmeğine yağ sürüp sonuçta tek adam rejiminin devamına yarayacak bu kavga, tarafların ikisine de fayda sağlamaz ve güvenebileceği bir alternatif adres arayışındaki seçmeni hayal kırıklığına sürükler. Kurultay delegelerinin oylarına hiçbir şaibe gölgesinin düşmemesi gereği ne kadar önemli ise, siyaseti güdümlü yargı kararlarıyla dizayn etme projeleri ve bunlara alet olunması da o kadar yanlıştır. CHP’deki krizin çözüm yolu inatlaşmayı sürdürmekten değil, sağduyu zemininde birlik ve bütünlüğü koruma hedefli samimi bir ortak iradeyi geliştirebilmekten geçer.
Gülen Kemalizmi hiç eleştirmedi
Türkiye’deki farklı Risale-i Nur gruplarının Yeni Asya camiasından ayrıldığını, Yeni Asya’nın bir tür anayurt ya da ana omurga olduğunu görüyoruz. Gülen, Meşveret, Okuyucular, DOST TV grubu, Zehra grubu, Nesil Yayıncılık vs ayrılan Risale-i Nur gruplarından bazıları. Siz Gülen’i siyasi açıdan değil, düşünsel dünyası ve Risale-i Nur hizmetleri bağlamında en çok hangi konularda eleştiriye tabi tutuyorsunuz?
Gülen’in sağlığında gazetedeki köşemde zaman zaman O’nun bazı tavırlarını Risale-i Nur ölçüleri bağlamında eleştirmiştim. Bunların bir kısmını maddeler halinde tekrarlayayım:
-Gülen’in, kendi sözleriyle de sabit olduğu üzere, Türkçü hattâ biraz Turancı denilebilecek ölçüde milliyetçi ve devletçi bir yaklaşıma sahip olması;
-Mağdurlarından biri olduğu halde darbelere karşı bir duruş ortaya koyamayıp tersine tavizkâr ve teslimiyetçi bir tavır sergilemesi;
-Kemalizmi hiç eleştirmemesi;
-28 Şubat MGK’sındaki generallere ‘müçtehit’ payesi vermesi;
-Din derslerini anayasayla zorunlu kıldığı için Evren’i ‘cennetlik’ ilân etmesi;
-Şefaat yetkim olsa Ecevit için kullanırım’ demesi;
-Bürokraside kadrolaşıp devlette etkin hale gelmeyi teşvik eden bir strateji takip etmesi;
-Risale-i Nur mesleğindeki istiğna (kimseden karşılıksız bir şey almamak) düsturuna mugayir olarak adeta açık arttırma usulüyle yapılan ‘himmet’ toplantılarına onay vermesi gibi tavırları tartışma konusu.
Bu tartışma, zemininde ve usulünce yapılmalı. Ama linç mantığı ve psikolojik harp yöntemleriyle, adeta tekfire varan ‘haşhaşi-sapık’ söylemleriyle, diğer cemaatleri de yanına alıp, devlet gücünü ve imkânlarını kullanarak yürütülen bir tasfiye ve imha operasyonuyla değil.








