İsmail Fatih Ceylan yazdı | Fethullahçılık: Mu’sab bin Umeyr olarak kalmak varken Amr Bin As olmayı tercih etmek

Mus’ab bin Umeyr, Mekke’nin zengin ailelerinden, çok yakışıklı ve güzel giyinen bir gençti. Anne ve babasının gözbebeği olduğu için üzerine titriyorlardı. Özellikle annesi, Mus’ab’a çok düşkündü. Büyüyüp genç bir delikanlı olduğunda bile oğlunu güzel elbiseler giydirmeden ve güzel kokular sürmeden dışarıya göndermezdi.

Çok zengin bir ailenin oğluydu. Babası kavminin en üst mertebesinde olan Ömer bin Haşim bin Abdulmenaf bin Abduddar, sidane (Kâbe’nin korunması) ve hicabe (Kâbe’nin kapısındaki gerekli işleri yapmak ve kapıyı açıp kapama) vazifelerini üstlenen, Liva adı verilen Kureyş’in bayrağını taşıyarak kabilenin sancaktarlığını yürüten önemli bir şahıstı. Annesi ise Mekke’de çok mal sahibi, yardım sever, evlâtlarına karşı şefkatli Hunas bint Malik’ti.

Ne var ki Mus’ab Hz. Muhammed’e ilk iman edenlerden olmuştu. Ailesi, Mus’ab’ın Müslüman olduğunu öğrenince âdeta şok geçirdi. Özellikle annesi, çok sevdiği gözbebeği oğlunun İslâm dinine girmesine müthiş öfkelendi. Ancak hapisler, işkenceler Mus’ab’ı İslâm’dan vazgeçiremedi. Mekke’nin en zengin ailelerinden birinin oğlu olan Mus’ab, Mekke’nin en fakirlerinden biri oldu. Öyle ki Erkam’ın evinde gizli toplanan ilk Müslümanlar, onun yoksul kıyafetine bakarken üzülüp ağlıyorlardı.

İlerleyen zamanlarda Müslümanların sayısı çoğalmaya başladı. Mekke’de işkenceler, hakaretler sürüyordu. Hz. Muhammed, hitabeti çok iyi olan Mus’abı öğretmen olarak Medine’ye gönderdi. Bir zaman sonra Medine onun tebliğleriyle İslam’ı tercih eden belde oldu. İslam’ın ilk öğretmeni Mus’ab bin Umeyr sadece iki büyük aşiret reisini değil, bütün Medine halkını etkilemiş, Medine’yi Mekke’den hicret edecek Müslümanların yeni şehri olarak hazır etmişti.

Uhud Savaşında aralarında Hz. Hamza, Mus’ab bin Umeyr’in de bulunduğu Ashâb-ı Kirâm’ın ileri gelenlerinden birçok kimse şehid olmuştu. Hz. Muhammed, Mus’ab bin Umeyr’in na’şının başucunda durdu. Yüz üstü düşmüş, eski bir hırkanın içinde saçları dağılmış, vücudu ise kılıç ve mızrak darbeleriyle parçalanmış bir vaziyette yatıyordu. Üzerindeki elbiseyi Mus’ab başını örttüklerinde ayakları açıkta kalıyordu, ayaklarını örttüklerinde ise başı açıkta kalıyordu.

1970’li yıllarda İzmir Bornova’da etkili vaazlar veren Fethullah Gülen başta Mus’ab bin Umeyr, Ammar bin Yasir gibi sahabeleri sanki o yıllarda yaşıyormuş gibi kendinden geçerek ağlaya ağlaya anlatıyor, onu dinleyenler kendinden geçiyordu. Mus’ab bin Umeyr, Fethullah Gülen’in en çok anlattığı sahibelerdendi. İlk Müslümanlardan oluşunu, zenginken fakirleşmesini, öğretmenliğini ve şehadetini anlatırken, sanki daha dün yaşamış gibi cemaate aktarıyordu. Eğitime yönlendirilen kişiler öğretmen olduklarında günümüzün Mus’ab bin Umeyr’i gibi hissediyorlardı kendilerini. Fethullah Gülen’in tedrisatından geçen talebelerinden öğretmen olanlar, uzun yıllar boyunca gerek yurt içinde gerek yurt dışında cemaate ait okullarda çoğu büyük fedakarlıklarla az bir ücretle Mus’ab bin Umeyr ruhuyla altın nesil yetiştirmeye çalıştı.

Ancak cemaat sadece eğitimde değil, emniyet teşkilatında, askeriyede ve yargıda zamanla etkili olmaya başladı. Hemen her partiyle ve iktidarla yakın olmanın avantajıyla devletin kilit noktalarında söz sahibi olacak noktaya geldiler. Başta Ecevit, Demirel, Çiller olmak üzere liderler cemaatin yolunu açtılar. Ak Parti döneminde ise artık devlet içinde büyük güç oldular. Başta birbirlerine mesafeli olsalar da Gülen yanlıları Ak Parti’yi tam ideallerine uygun parti olarak görüyor, Ak Partililer de onların Mus’ab bin Umeyr ruhuyla eğitim vermelerini takdir ediyordu.

Sahabe ruhu taşıyanlar güç sahibi olunca

Fethullahçılık
İsmail Fatih Ceylan yazdı | Fethullahçılık: Mu’sab bin Umeyr olarak kalmak varken Amr Bin As olmayı tercih etmek

Ancak zamanla işler değişti. Devlet içinde neredeyse Ak Parti’den daha güçlü konuma gelen Fethullahçılar çeşitli nedenlerle partiyi ve liderini küçümsemeye başladılar. Yurtdışındaki okullarıyla takdir gören cemaat yurtdışından da aldıkları destekle artık ülkeyi kendilerinin yönetmesi gerektiğine inanmaya başladı.

Önce MİT Başkanı Halan Fidan’a 7 Şubat operasyonu çekmeye kalktılar, başaramadılar. Bu sefer Başbakan Erdoğan’ı hedef alan 17-25 Aralık operasyonuna giriştiler. Bu dönemde yapılanlar hayli ilginçtir.

2013 Ekim ayında Erdoğan’ın en büyük projelerinden Marmaray’ın açılışı yapıldı. Avrupa ve Asya kıtasını yeraltından birbirine bağlayan tüp geçit, Ak Parti hükümetinin en önemli icraatlarındandı. Japonya Başbakanının ve bazı yabancı devlet adamlarının da bulunduğu tören görkemli geçti.

Kasım ayında kamu kuruluşlarında başörtüsü yasağı kalktı. Ak Parti’li kadın milletvekilleri Meclis’e başörtüleriyle geldi.

Bütün bunlar olurken Gülen cemaati hükümete operasyon hazırlıyordu.  Cemaatinin yargıdaki ve emniyetteki bütün birimleri görev bölüşümü yapmışlardı ve başarılı olacaklarına inanıyorlardı.

Vatan Caddesi’ndeki Emniyet Müdürlüğü’nün koridorlarında yüksek sesle şunlar söyleniyordu: “Üç ay sonra bu hükümet olmayacak. Herkes ona göre davransın.” O günlerde Türkiye’de bir seçim gündemi yoktu. En erken 2014’teki yerel seçimlerde sandığa gidilecekti. Fakat ‘cemaatçi’ polis amirleri, darbe tellalları gibi ortalarda dolaşıyordu.

Büyük operasyonu yapacak isimler bile belirlenmişti

2007 yılında başlayan Ergenekon ve Balyoz davaları ile 3 Temmuz 2011 şike operasyonlarında gözlenen polis ve yargı uyumu, 17 Aralık sabahı için de oluşturulmuştu. Mesai saatlerine sığmayan polis-savcı görüşmeleri tavla partilerinde sürdürülüyordu. ‘Büyük Operasyonu’ yapacak emniyet müdürleri, gözaltı işlemlerinde görev alacak polisler bile belirlenmişti. ‘Son darbe’ye engel olabilecek birim müdürleri de tespit edilmişti bir yandan. Müdahalelerde bulunacak herkesin telefonları takibe alınmıştı.

Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nde de her şey kontrol altındaydı. Nöbet listesi, arama izinleri, gözaltı listesi, adliye personeli, sorgu yapacak savcı ve tutuklayacak hakimler… Adliye çevresinde bir grup savcı ve hakimin, “Şubat ayında büyük olaylar olacak. Bu hükümete yatırım yapmayın” dediği konuşulmaya başlanmıştı. Hatta bazı yargı mensuplarının borsadaki kâğıtları satarak, döviz almaya başladıkları kulaktan kulağa yayılmıştı.

Devlet MİT, polis ve jandarma istihbaratlarının koordineli çalışmasını sağlamak amacıyla Ankara’nın Gölbaşı ilçesinde Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı TİB kurulmuştu. Artık savcılıklardan aldıkları izinlerle telefon dinlemeleri tek merkezden yapılıyordu.

TİB’i, Gülen cemaatinin adamları ele geçirmişti. Gülen Cemaati, Erdoğan iktidarı döneminde Başbakan’dan İçişleri Bakanı’na, MİT Müsteşarı’ndan Genelkurmay Başkanı’na kadar herkesi dinlemişti.

Savcı Muammer Akkaş’ın hedefinde Erdoğan vardı. Bunun için de oğlu Bilal Erdoğan’ı gözaltına alıp tutuklamak istiyordu. Bilal Erdoğan, davet usulü ifadeye çağrılacak daha sonra da mahkemeye sevk edilip tutuklanacaktı. Çağlayan’da alternatifler de konuşuluyordu. Eğer Bilal Erdoğan ‘davete icabet etmezse’ Kısıklı’ya gidilecekti.

Emniyetteki bilgisayarlarda garip hareketlenmeler

Takvimler 15 Aralık tarihini gösterdiğinde ise İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün yerleşkesinde bulunan İstanbul Mali ve Organize Şube tarafından kullanılan bilgisayarda garip bir hareketlenme gözlendi. O güne kadar görülmemiş bir yoğunlukta dosya temizleme programları yüklenip, hazırlanan özel çalışmalar operasyon iddiasıyla geri dönmemek üzere tek tek yok ediliyordu.

Aynı hareketlilik 16 Aralık günü de devam etti. Büyük operasyon öncesi toplanan bilgiler, dinlenen telefonlar, ortam dinlenmesiyle elde edilen deliller ve çoğunluğu yasadışı toplanan belgeler hızlı bir şekilde yok ediliyordu. Üst düzey polis şeflerinden bazıları o gece ‘yurtdışı’ ile telefonla görüşmeleri yaparak operasyon hakkında bilgi veriyordu. Aynı numaranın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konutuna böcek yerleştiren polisler tarafından da arandığı daha sonra anlaşılacaktı.

Dershanelerin kapatılmasına karşı savaş hazırlığında olan Fethullah Gülen Cemaati’nin iktidara karşı nasıl bir hamle yapacağı Ankara’dan ‘okunmaya’ başlamıştı. Ak Parti içinde bir çözülme yaşanacağı konuşuluyordu. Cemaatçi vekillerin istifaları gündemdeydi.

Ve ilk hamle 16 Aralık’ta yapıldı. Erdoğan’ın siyasete kazandırdığı eski futbolcu Hakan Şükür, hocası Gülen adına Ak Parti’den istifa etti. Şükür’ün iki A4 kâğıdını dolduran istifa metnindeki “Sayın Başbakan’ın bu konudaki bütün ısrarlı anlatımlara, sitemlere ve taleplere kulaklarını tıkamasını anlayabilmiş değilim” sözleri dikkat çekiyordu. ‘Görünürdeki’ dershane gerginliği Ak Parti iktidarına karşı bir kalkışmaya dönüşmüştü.

Türkiye 17 Aralık 2013 sabahına, gözaltı operasyonları ile uyandı. Savcı Celal Kara, aralarında 4 bakan, 3 bakan çocuğu, bürokratlar ile banka yöneticilerinin bulunduğu kişileri; rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma ve kaçakçılık iddiasıyla tutuklamak istiyordu. Birbiri ile bağlantısı olmayan üç ayrı operasyon aynı güne denk getirilmişti.

Üst düzey siyaset, bürokrasi ve iş dünyasını kapsayan bu operasyonlar ile yolsuzluk süsü verilmiş darbe girişiminin medya ayağı da devreye sokuldu. Gülen grubunun kontrolündeki televizyon ve internet sitelerinin yanı sıra “hizmet müessesesi” olarak lanse edilen medya kurumlarındaki ‘güvenilir gazetecilerin’ yaptığı haberler sayesinde, siyaset ve diğer yetkili kişiler baskı altına alınmaya başlandı. Gözaltılar ve baskınlar canlı yayınlarla veriliyordu.

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, operasyonları (oğlunun evinde arama yapılan) İçişleri Bakanı Muammer Güler’den, İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın da Vali Mutlu’dan öğrendi. İki üst düzey yetkilinin, açıklama yapacak tek satır bilgileri olmadığını söylemeleri aslında devletin içindeki Cemaat örgütlenmesinin boyutlarını gösteriyordu.

O gün Konya’daki Şeb-i Arus törenlerinde olan Başbakan Erdoğan’a çevrilmişti gözler. Erdoğan, yaşananların adını şu sözlerle koydu: “Kimse operasyona kalkışmasın. Operasyona kalkışanlar bizi karşısında bulur.” Devlet, 17 Aralık’ı bir darbe girişimi olarak görüyordu. Ve ilk karşılık böylece verilmişti.

Erdoğan, 17 Aralık akşamı yapılması planlanan partisinin MKYK toplantısını iptal ederek İstanbul’a geldi ve bir dizi toplantı yaptı. Devlet, 18 Aralık sabahı paralel devlete karşı harekete geçti, İstanbul Emniyeti’nde operasyon yetkisi olan 5 polis müdürü görevden alındı, yerlerine de alelacele atamalar yapıldı.

Yapılan operasyonun kapsamını değerlendiren yeni polis müdürlerinin ilk işi güvenlik kameralarına el koymak ve format atılan bilgisayarları kurtarmaya çalışmak oldu. Herkes güvendiği adamlara iş yaptırmaya çalışıyordu artık. Bu sırada gözaltına alınan ünlü isimler, iş adamları ve bakan çocukları, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün 5. katında bulunan narkotik şubenin konferans salonunda bekletiliyordu. Sorgular henüz başlayacaktı ki, dönemin Başsavcı vekili Zekeriya Öz ifadelerin doğru alınmadığını öne sürerek emniyet binasına baskın düzenledi. Mali Şube’ye gelen Öz, polislere zorla örgüt şeması yazdırmaya kalkışıyordu. Örgütün tepe ismi olarak da Tayyip Erdoğan’ı gösteriyordu. Devamında da bakanlar geliyordu.

Talimatlarına uymayı reddeden yeni emniyet müdürlerini de tehdit ediyordu Savcı Öz. Sabah yaşadıkları görevden alma depremine rağmen büyük bir özgüvenle planladıkları darbenin sonraki adımlarını uygulamaya çalışan Öz’e göre, Ak Parti hükümeti hala gidiciydi. Erdoğan’ın ellerine kelepçe takılacaktı ve bakanlar tutuklanacaktı.

Fakat öyle olmadı. Polis müdürleri kendilerini tehdit eden Zekeriya Öz hakkında tutanak tutarak, işlerine devam etti. Zekeriya Öz, emniyet binasında diş göstermeye kalkıştığı devletin sopasını yemekten zor kurtuldu. Kısa süre sonra İçişleri Bakanı olacak olan Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’nın müdahalesiyle apar topar Mali Şube’den dışarı atılan Öz, soruşturmayı yürüten savcıların koordinasyonunu sağlama görevinden de alındı.

Soruşturmayı yürüten savcıların görev yerleri de HSYK kararnamesi ile önce Celal Kara’nın, ardından da aralarında Zekeriya Öz’ün de bulunduğu 166 hâkim ve savcının görev yeri değiştirildi. Darbenin emniyet ayağı bastırılmaya çalışılırken, yargı kanadına da ilk müdahale bu şekilde yapılmıştı. Fakat buz dağının görünmeyen kısmı, yani “paralel devlet”, 17 Aralık’ta bütün operasyonu tamamlayıp geriye kalan ‘hükümeti tek darbede devirme girişimini’ 8 gün ileri aldı.

Paralel devletin emniyet darbe girişimi başarısızlığa uğrayınca, emniyetteki Gülencilerin büyük bir operasyona maruz kalacakları belliydi. Gülen, 17 Aralık girişiminin kendileriyle alakası olmadığını, adı geçen savcıları tanımadığını söylüyordu.

Bu arada Gazeteci Fehmi Koru, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ricasıyla hükümet ile cemaat arasında arabuluculuk yapmak için ABD’ye gitmiş, Gülen Cumhurbaşkanına sunulmak üzere bir sulh mektubu yazmıştı. Üzerine düşeni yapacaklarını söylüyordu Gülen mektupta.

Ama Fehmi Koru o mektupla Türkiye’ye dönmeden, 21 Aralık’ta Gülen’in beddua videosu yayınlandı. Devletin içinde kurduğu yapılanma sayesinde bizzat elleriyle atadığı polis müdürleri ve diğer bürokratların görevden alınması ile adeta çılgına dönen Gülen, Sulh mektubunu bir yana bırakıp ikamet ettiği Pensilvanya’dan çok ağır beddualar etti ve bu cemaatin herkul.com sitesinde yayınlandı.

Hiddetle söylenen “Evlerine ateş salsın!” bedduası, herkesi dehşete düşürmüş, Gülen cemaatini de paniğe sevk etmişti. Çünkü Gülen’in bedduası bir nevi itiraf gibiydi.

O tarihe kadar sevgi tohumları ekmekle taban oluşturan Gülen’in gözlerinden ateş saçarak kullandığı kelimelerin itiraf niteliğinde olduğunu anlayan cemaati panikleyip, birkaç saat içinde Hocaefendilerinin beddua değil ‘mülaane’de bulunduğunu yaymaya çalışsa da bu video, Cemaatin ipini çekecek gelişmelere yol açmıştı. Artık alenen kılıçlar çekilmiş, geri dönüş yolu kapanmış ve cemaat için çarpışmaktan başka çare kalmamıştı.

Bundan sonrası 25 Aralık hamlesiydi. Bu dönem tam ayrışma zamanıydı. Cemaate sempati duyan büyük bir kitle artık nefret ediyordu. 2013’ten itibaren ayrılanlar daha da çoğalmıştı. Bu süreçte Türkiye tabanında yüzde 70’i bulan bir kayıp yaşadı.

Artık herkesin bildiği ve çoğu insanın bizzat yaşadığı 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, halkın da sokakları çıkmasıyla önlenebildi ve cemaat artık Fetö olarak büyük bir nefret objesi haline geldi. 

Mu’sab bin Umeyr ruhunu kaybetmek

2013’ten beri, fakat asıl 15 Temmuz’dan sonra cemaat içinde zamanla artan hayıflanmalar, pişmanlıklar gün yüzüne çıktı. Hala da sürüyor. Mu’sab bin Umeyr ruhunu kaybettik, dünyevi heveslere kapıldık. Bizim hedefimiz devleti ele geçirme hırsına dönüştü, asıl gayemiz iman kurtarma derdinden uzaklaştık. Mu’sab bin Umeyr olarak kalmak varken Amr Bin As olmayı tercih ettik.

Yıllarca Müslümanlara karşı savaş veren ve Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olan Amr bin As, Hz. Ali’nin yanındayken Muaviye’ye destek vermişti. Muaviye’nin en yakın adamlarındı.

Cemel vak’asından sonra Kufe’ye yönelen Hz. Ali, Cerir bin Abdullah’ı, Şam valisi Muaviye’ye göndererek, muhacirlerin ve ensarın kendisine biat ettiklerini, Muaviye’nin de muhacirler ve ensar gibi bağlılığını bildirmesini istemişti. Muaviye, kendisine elçi olarak gelen Cerir bin Abdullah’ı oyalayarak Amr bin el-As ile istişarede bulundu. Amr ona, Hz. Ali’den Hz. Osman’ın kanını istemede ısrar etmesini, katilleri derhal cezalandırmayı reddettiği takdirde, Suriye ordusuyla onun üzerine yürümesini söyledi.

Ardından başlayan savaş birkaç gün olanca şiddetiyle devam etti. Ammâr bin Yasir’in şehid edilmesine çok üzülen Hz. Ali’nin şiddetli bir taarruzu ile Şam ordusu dağılmaya başladı. Savaş bitmek üzereyken, Amr bin Âs, askerlerine mızraklarının ucuna Kur’an takarak yukarı kaldırmalarını istedi. Mızraklarına Kur’an takan Muaviye taraftarları, “Aramızda Allah’ın kitabı hakem olsun” diye seslendiler.

Bunu gören Hz. Ali’nin ordusundaki Iraklı askerler: “Allah’ın kitabına yapılan çağrıya icabet edelim” demeye başladılar. Hz. Ali bir Halife ve bir ordu komutanı olarak bunun bir savaş hilesi olduğunu askerlerine anlatmaya çalıştıysa da başarılı olamadı.

Hz. Ali taraftarları bunu memnuniyetle karşıladılar. Şamlılar hakem olarak Amr bin Âs’ı seçtiler. Iraklılar ise Ebû Musa el-Eşari’yi hakem tayin etmek istediler. Hz. Ali, Ebû Musa’nın daha önce kendisine muhalefet ettiğini ve halkı kendisinden ayırmaya çalıştığını, dolayısıyla onun hakemliğine itimat edilemeyeceğini söylediyse de Iraklılar onun hakem olması konusunda direttiler.

Amr Bin As, görüşmeler sırasında Ebû Musa’yı, “Hz. Ali’nin de, Muaviye’nin de Halife olmaktan men edilmesi” konusunda ikna etti.

Görüşlerini açıklarken ilk sözü alan Ebû Musa, “Temsilcisi olduğum Hz. Ali ile Muaviye’yi emirlikten azlediyorum” dedi.

Onun ardından konuşan Amr bin As ise: “Bende Hz. Ali’yi azlediyorum ama temsilcisi olduğum Muaviye Bin Ebû Sufyan’ı yerinde sabit tutuyorum.” dedi. Böylece Hz. Ali emirlikten azledilirken Muaviye’ye emirlik ve Halifelik verilmiş oldu. Ebû Musa, Amr bin As’ın oyununa gelmişti.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş