İSTANBUL (Medyascope) – Haftaya Bakış’ın bu bölümünde Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, Kemal Can ile CHP’de mutlak butlan kararının ardından gündeme gelen yeni parti iddialarını, Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’e yönelik soruşturmayı ve 15 Temmuz darbe girişiminin 10. yılını değerlendirdi.
Haber özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Ruşen Çakır ve Kemal Can, CHP’deki mutlak butlan kararının ardından yeni parti iddialarını değerlendirdi.
- Ahbap Derneği’ne yönelik ciddi iddialar var ve bu durum devlet kurumlarının geçmişteki eksikliklerini ortadan kaldırmıyor.
- Kemal Can, yeni kurulacak partinin stratejisinin AKP’ye rakip olmak gerektiğini vurguladı.
- 15 Temmuz’un 10. yılını ele alan Can, iktidarın bu olayı bir siyasi hikaye olarak kullandığını ancak bekleneni veremediğini söyledi.
- FETÖ suçlaması, 15 Temmuz’un en kalıcı mirası haline geldi ve herkes tarafından siyasi bir enstrüman olarak kullanılmaya başladı.
Ruşen Çakır ve Kemal Can Haftaya Bakış’ta Ahbap Derneği’ne yönelik soruşturmayı ele aldı. Çakır, dosyada ortaya çıkan iddiaların ciddiyetine dikkat çekerken bunun devlet kurumlarının geçmişteki eksikliklerini ortadan kaldırmadığını söyledi:
“Ahbap ve Haluk Levent hakkında çok ciddi iddialar var. Şu ana kadar yapılan savunmalar da beni ikna etmedi. Ortada çok büyük paralar, çok karmaşık ilişki biçimleri var. ‘Ona söz verdim, bundan borç aldım, sonra yerine koyacaktım’ gibi açıklamalarla geçiştirilecek bir tablo değil bu. Diyelim ki kişisel olarak cebine para indirmedi, yine de yardım paralarının bu şekilde yönetilmiş olması başlı başına büyük bir problem ama bundan hareketle deprem döneminde devletin, özellikle Kızılay’ın başarısız olmadığı sonucuna varamayız.”
Soruşturmanın Türkiye’deki dayanışma kültürü açısından da önemli sonuçlar doğuracağını belirten Kemal Can ise şunları söyledi:
“Bir tarafta iktidar medyası bunu deprem dönemindeki eleştirileri boşa çıkarmaya çalışmak için kullanıyor. Diğer tarafta ise devlet kurumlarına duyulan güvensizlik nedeniyle oluşmuş sivil dayanışma ağlarının tamamını itibarsızlaştıracak bir iklim oluşturuluyor. İnsanlar güçlü örgütlenmeler kuramadıklarında popüler isimlere olağanüstü anlamlar yüklüyor. Sonra da o kişiler üzerinden çok büyük hayal kırıklıkları yaşıyorlar. Ahbap olayı tam da bunun örneği oldu.”

Yeni parti yolda mı?
Yayında CHP’den kurulması beklenen yeni parti girişimi değerlendirildi. Tartışmanın yalnızca yeni isimlerden ibaret olmadığını vurgulayan Kemal Can, “Şu anda herkes yenilikten söz ediyor ama herkesin yenilikten anladığı şey farklı. Bazıları için yenilik CHP’den tamamen kopmak anlamına geliyor. Bazıları ise CHP’nin tarihsel mirasını tamamen reddetmeden yeni bir siyasi yapı kurulması gerektiğini düşünüyor. Bana göre kurulacak partinin stratejisi AKP’nin rakibi olmak ama CHP’yi mümkün olduğu kadar kendi içine alarak ilerlemek üzerine kurulu” dedi.
Can, yeni partinin yalnızca seçim kazanmaya odaklanmasının yeterli olmayacağını dile getiren Can şöyle devam etti:
“Bugün seçimi kazanabilecek alternatif bir parti kurmakla Türkiye siyasetini uzun vadede değiştirecek yeni bir siyasi hareket inşa etmek aynı şey değil. Birincisi daha kolay. İkincisi ise çok daha zor. Eğer gerçekten yeni bir siyaset üretilecekse bunun kadrosu, programı ve rotası üzerine çok daha kapsamlı hazırlık yapılması gerekiyor. Seçim gündemi yaklaştıkça bu hazırlıkları yapmak da daha zor hâle geliyor.”
10. yılında 15 Temmuz
15 Temmuz darbe girişiminin 10. Yılını ele alan Kemal Can, iktidarın 15 Temmuz’u uzun yıllar yeni bir siyasal hikâye üretmek için kullandığını ancak bunun beklenen sonucu vermediğini söyledi:
“15 Temmuz’dan sonra ‘Allah’ın lütfu’ değerlendirmesi yapılmıştı. Bunun iki amacı vardı. Birincisi iktidarın yeniden güçlü bir toplumsal hikâye üretmesi, ikincisi ise FETÖ suçlamasının her alanda kullanılabilecek bir etikete dönüşmesi. Birinci hedef tam anlamıyla gerçekleşmedi. 15 Temmuz üzerinden beklenen toplumsal konsolidasyon sağlanamadı ama ikinci taraf fazlasıyla başarılı oldu. FETÖ suçlaması artık herkesin birbirine yöneltebildiği bir siyasi enstrümana dönüştü. 15 Temmuz’un en kalıcı mirası FETÖ suçlaması oldu.”
Video deşifresi
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Bugün yayın saatini benim işlerim nedeniyle biraz erkene aldık. Kemal Can’la yine haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, Adalet Bakanı Akın Gürlek sürekli birtakım açıklamalar yapıyor. Bugün, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Türkiye Futbol Federasyonu’na (TFF) bağlı profesyonel liglerde görev yapan bazı kulüp yöneticilerine yönelik “yasadışı bahis” soruşturması başlatıldığını ve soruşturma kapsamında 19 kulüp yöneticisinin gözaltına alındığına dair bir açıklama yaptı. Gündemde daha önce başka birçok şey vardı ama bunlardan en önemlisi Ahbap Derneği soruşturması. En son YouTube yayıncısı Oğuzhan Uğur’u da gözaltına aldılar. Haluk Levent tutuklandı. Avukat Ece Güner tutuklandı. Biliyorsun, Ece Güner CHP ile de irtibatlı birisi. Cumhuriyet Halk Partisi’nin Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nde görev yapan bir kişiyi daha gözaltına aldılar.
Sen Ahbap Derneği soruşturması ile ilgili iki üç gün önce bir yayın yapmıştın ama üzerinden kısaca geçelim. Bir de şöyle bir şey söyleyeyim: 2023 depreminde Kızılay olayı yaşandığı zaman Ahbap Derneği çok öne çıktı ve birçok sivil toplumda çok takdir gördü. Şimdi iktidar yanlıları, o dönemde yapılmış yorumları, haberleri alıp ‘’Şiştiniz mi? Sizi nasıl kandırdılar?’’ gibi yorumlar yapıyorlar. Benim de başıma geldiği için biliyorum. Ahbap Derneği ve Haluk Levent’in çok ciddi iddialarla suçlanıyor olması, Kızılay başta olmak üzere, devlet eliyle yapılan, yapıldığı söylenen yardımların, başarısız olmadığı anlamına gelmiyor. Özellikle iktidar yanlıları onu bir ideolojik siyasi bir şeye çevirmeye çalışıyorlar. Haluk Levent üzerinden, CHP başta olmak üzere muhalif kesimleri suçlamaya yönelik bir çaba var. Tabii oyanlış ama Haluk Levent hakkında söylenenler ki şu ana kadar savunma olarak söylediklerinin şeylerin hiçbirisi beni tatmin etmedi. Aynı ülkede yaşıyoruz. Ortadaki paralar, ilişki şekilleri, ‘’Ona söz verdim, bundan borç aldım, sonra yerine koyacaktım. Şu kadar ev söz konusu, yok şu kadar para söz konusu…’’Bunlar çok büyük paralar ve anlatım şekli dede çok baştan savma. Yolsuzluk yapmamış olsa bile, cebine indirmemiş olsa bile, o destek paralarının anlatıldığı şekilde yönetilmesi bile başlı başına bence suç. Nasıl bir suç bilmiyorum ama yanlış bir şey. Şimdi bundan sonra insanlar, yardım yapmaktan, destek vermekten çekinecek. Onun ötesinde çok daha büyük bir şey yaratıldı; Bu, Türkiye için aslında çok acı bir olay oldu
Kemal Can: Evet. İşin birkaç boyutu var. Birincisi senin söylediğin iktidar medyasının, hatta iktidarın bürokratlarının, Akın Gürlek’in bizzat, daha soruşturma başlar başlamaz ilk gün ‘’Kızılay’a bağış yaptım, siz de yapabilirsiniz’’ açıklaması, siyasi demeçler üzerinden bir tür ‘’devlete haksızlık ettiniz. Bu iktidarı o zor günlerde eksik kalmakla suçladınız. Şimdi bakın gördünüz mü neler olmuş?’’ iddiasını güçlendirmek için kullanıyorlar. İkincisi, yine senin temas ettiğin gibi, bu sivil ağlar, dayanışmalar, kurumsal ve kamusal operasyonlara duyulan güvensizlik yüzünden, daha başka dayanışma biçimleri geliştirmeye çalışmayı problemli göstermek ya da onu da itibarsızlaştıracak bir şeye çevirmeye çalışıyorlar. İşin böyle bir propaganda tarafı var.
Ama diğer tarafında da şöyle bir şey var: Politik problemler, gerilimler, iktidarla geniş halk kesimleri arasında oluşan güvensizlik ilişkisinin yarattığı boşluklarda, birtakım popüler isimlere, o konjonktürün yarattığı kurumlara ya da kişilere böyle özel önemler atfetmek, olağanüstü payeler vermek, onun varlığı ya da onun desteklenmesi üzerinden, sanki çok kuvvetli bir muhalefet dalgası üretiliyormuş ya da böyle bir hava oluşuyormuş gibi kimi zaman gerçeküstü vasıflar atfetmek. Bunun siyasette de sivil toplumda da karşılıklarını görüyoruz. Çünkü insanlar, daha kuvvetli örgütlenme ağları olmadığında, çok güçlü itiraz organizasyonları yaratamadıklarında, böyle popüler figürlerin bambaşka bir alanda yaptıkları şeyi birdenbire bağlamını değiştirerek çok etkili bir aidiyet çevresine dönüştürüyorlar. Bazen bu bir popüler insan üzerinden oluyor, bazen siyasetçiler üzerinden de oluyor. Bu şahsileşme, kişiselleşme, hani hep o ‘’tek adam rejimi’’ deniliyor ya, aslında onun bir tür simetrisi oluşuyor. Yani o ‘’tek adam’’ ya da böyle sadece özellikleri dolayısıyla öne çıkmış birtakım şahıslar üzerinden her şeyi biçimlendirmek ya da hatları öyle oluşturmak karşı tarafı da etkiliyor ve onlar da böyle aktörler, böyle figürler aramaya başlıyorlar.
Senin söylediğin gibi, gerçekte olay son derece şaibeli bir ilişkiyi içeriyor. Ama öyle olmasa bile, sadece bir beceriksizlik yüzünden ele yüze bulaştırılmış bir iş olsa bile, ki öyle olduğunu söylemiyorum, öyle görünmüyor, ama öyle olsa bile, zaten başından itibaren bu tür bir yapıya çok kurumsal ve kavramsal bir çerçeve oturtmadan, onu biçimlendirmeden, onun denetim, sorgulama kanallarını yaratmadan ona böyle büyük bir misyonlar atfetmek, ‘’Nerede bu devlet?’’ sözünün karşılığında, ‘’işte size sivil toplum, işte halk her şeyi yapıyor. Bunun da bir tane önderi var. O da her şeyi bizim adımıza götürüyor. Onu desteklersek hem iktidara laf söylemiş oluyoruz hem de bir işe yaramış oluyoruz’’ hissini yaratan biraz kestirme yollar. Bunlar sorunlu meseleler ve bu sorunlardan birini yaşıyoruz.
O dönemde Ahbap’ı desteklemiş ya da Ahbap vesilesiyle iktidarın eksikliklerini eleştirmiş birtakım insanların, şimdi çıkıp özür dileyen paylaşımlar yaptığını görüyorum. Bunların birbiriyle alâkası yok ki. Yani devletin ya da resmî kurumların, çeşitli doğal afet durumlarında eksik kalmasıyla, o konuda bu boşluğu dolduracağı iddiasında birilerinin, iddiasının aksine kötü insanlar olması birbirini dengeleyen şeyler değil. Yani birini kanıtladığınız zaman diğerini de kanıtlamış olmuyorsunuz. Mesela yine o dönemde, bir devlet organizasyonu olarak televizyonlarda bağış kampanyaları açılmıştı ve o bağış kampanyalarında toplanan paraların da ne olduğunu bilmiyoruz, bir soruşturma konusu olmadığı için. Orada, birtakım isimlerin televizyon ekranından büyük büyük rakamlar söylediğini, daha sonra o rakamların o hesaplara geçmediğini, onların hiçbir zaman toplanmadığını, toplandıktan sonra nasıl kullanıldığının bilinmediğini biliyoruz. Devletin, sadece deprem meselesinde değil, orman yangınlarından tut başka doğal afetler ya da sorunlar karşısında, hatta pandemi döneminde bile ne kadar eksik davrandığını, neleri eksik bıraktığını, toplumsal dayanışma ağlarıyla bir şeylerin nasıl takviye edildiğini gördük. Bu hakikatler, Ahbap soruşturmasının hakikatleriyle birdenbire değişikliğe uğramıyor. Bunlar da yerinde duruyor, bunlar da hâlâ eleştirilmeye açık şeyler. Ama diğer taraftan da bunu doldurma iddiasında abartılı biçimde bir önem ve özellik atfedilen şeylerde, zaten o abartıdan dolayı olduğundan çok büyümüş ya da olduğundan önemli hâle gelmiş ve sonra da büyük bir hayâl kırıklığına yol açmış durumda.
Aslında bunun, böyle problemli toplumsallaşma ve problemli siyasallaşma, dayanışma ağlarıyla ilgili refleksleri zayıflamış, örgütlenme pratiği gevşemiş ve toplumsal hassasiyetlerin konjonktürel ve daha çok tepkisel oluştuğu bir zeminle ilgisi var. Ahbap soruşturmasının kriminal tarafı ne kadar ortaya çıkacak, bağlantıları ne kadar açıklığa kavuşacak bilmiyorum, ama eğer fenomen olarak, bir toplumsal mesele olarak konuşacaksak, bu, başından itibaren sorunlu bir yaklaşımın yarattığı hayâl kırıklığı. Bununla ilgili ‘’5 Soru 10 Cevap’ta bir değerlendirme yaptım zaten. Şu anda da ortaya çıkan her tablo bunu daha da dramatik hale getiriyor.
Ruşen Çakır: Gelelim 15 Temmuz meselesine. Ben bu konuda çok yayın yaptım ama senden de biraz dinleyelim. Bu yıl 15 Temmuz darbe girişiminin 10. yılı. Yıl dönümleri anlamında 10. yıl çok da anlamlıydı aslında, ama çok da fazla bir şey olmadı. Bir operasyon yapıldı, bine yakın kişi gözaltına alındı. Bir de çok ilginç, Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki heyetin yaşamını yitirdiği helikopter kazası ile ilgili soruşturmada 19 kişi tutuklandı. Bildiğim kadarıyla tutuklananların hepsi Fethullahçı. Hatırlarsan biz NTV’deyken, helikopteri bizim düşürdüğümüzü iddia etmişti Fethullahçılar. Yıllar sonra kendileri bununla ilgili suçlanıyorlar. Tam olarak neyle suçlandıkları konusuna emin değilim ama o suçlanan kişiler onlar. Ne dersin, Türkiye o defteri kapattı mı? Ama şunu görüyorum hep. Şimdi bir tarafta ya kör topal da olsa giden bir çözüm süreci var. Temmuz sonuna kadar yasa çıkacak. Ama en azından, süreç başladığından beri, 2024’teki TUSAŞ saldırısından beri bir çatışma yok, değil mi?
Kemal Can: Zaten onun öncesinde de pek yoktu.
Ruşen Çakır: Evet. Artık böyle önüne gelene PKK’lı, bölücü terör örgütü suçlaması olayı da büyük ölçüde rafa kalktı diyelim. Şimdi Fethullahçılık, devletin elindeki en büyük günah keçisi gibi bir şey oldu. Etkisi Türkiye’de çok çok az; yok gibi, ama yurtdışında hâlâ belli bir gücü var. Ancak, bunun Türkiye’yi, siyasi iktidarı tehdit eden bir yapı olmadığı da ortada. Diğer yandan şöyle de bir şey var: Fethullah Gülen öldükten sonra, ‘’Âli Heyet’’ diye tanımlanan bir grup insan bu hareketi yönetiyor. Ama Türkiye içinde ve Türkiye dışında birçok insan bu yapıdan kopmak istiyor ya da kopuyor, fakat bunlar sahipsiz kalıyorlar. Mesela KHK’lılar meselesi çok ciddi bir olay olarak sürüyor. Devlet 10 yıl boyunca bu konuda hiçbir adım atmadı. Özellikle alt düzeydeki daha sıradan Fethullahçı sempatizanı insanlara yönelik de bir şey yapmadı ve yapmaya da niyeti yok gözüküyor. Ben öyle görüyorum açıkçası.
Tabii bu arada, sosyal medya izlemediğini söyleyen Kemal Kılıçdaroğlu, birden kalktı ve ‘’FETÖ’cü sosyal medya hesapları Özgür Özel’i destekliyor’’ diye bir çıkış yaptı biliyorsun. FETÖ meselesi onların da elinde silah gibi bir şey oldu. Herkes, beğenmediğini FETÖ’cülükle suçluyor, ki benim gözlemlerime göre bunu suçlayanların önemli bir kısmı, aslında geçmişte Fethullahçılarla en yakın ilişki kuran insanlar. Bu mesele de böyle devam edecek gibi görünüyor, ne dersin?
Kemal Can: Hatırlarsan bu 15 Temmuz hadisesi o tarihte ‘’Allah’ın lütfû’’ değerlendirmesine konu olmuştu. Bence, ‘’Allah’ın lütfû’’ meselesi işin kendisi dışında hadisenin yol açabileceği iki rotayı işaret ediyordu. Bir tanesi, hikâyesini önemli ölçüde kaybetmiş iktidarın, yeniden kuvvetli bir dava ya da bir zamanlar kullanılması çok sevilen ve hâlâ da kullanılan bu ‘’konsolidasyon’’ meselesi açısından bir halk hikâyesi, bir halk birlikteliği, halkın iktidarı ve halkın koruduğu iktidar anlatısı üretmenin, dolayısıyla bir politik sıçramanın, yeniden ayağa kalkmanın aracı olabileceği düşünülüyordu. Uzun süre buna yatırım yapıldı, medyada da bu çok çalışıldı. Mesela şimdi 10. yıl itibarıyla TRT’de yayınlanan birtakım diziler yapıldı ve bundan bir efsanevi, epik bir hikâye çıkartmaya çalışılan bir şey var. İkincisi, senin altını çizdiğin gibi, bu, her türlü hadisede kullanışlı bir etikete dönüştürülmesi. Yani birbirini suçlamak isteyen ve o suçlamanın hemen tartışılmaz hale geldiği, hemen etiketin üzerine yapıştırılması riskiyle, herkesin otomatik bir savunmaya çekilmek zorunda kaldığı bir kullanıma açıldı. Yani artık sadece iktidarın, hoşlanmadığı herkese FETÖ’cü olarak etiketlemesini geçtik, sen de örneklerini verdin, daha önce de Kılıçdaroğlu kendi konuşmasında bile bir zamanlar ‘’tiyatro’’ olarak eleştirdiği 15 Temmuz’un bu malzemesini, kendi parti içindeki operasyonunun gerekçesi haline getiren bir açıklama yaptı: ‘’Özür dilerim fark etmemişim, partide FETÖ’cüler varmış’’ gibi laflar etti. O kadar geniş bir kullanıma açıldı ki bu FETÖ’cülük hikâyesi, bazı boşanma davalarında bile kullanılan bir argümana dönüştüğünü gördük. Boşanmak isteyen insanların birbirlerini bununla suçladığı ya da akçalı birtakım meselelerde bunun gündeme geldiği, yani neredeyse FETÖ’cülük suçlamasının kullanılmadığı bir alan yok. Medyadan ticaret dünyasına popüler alandan siyasete kadar her yerde, herkesin birbiri hakkında en kolay kullanabildiği suçlama materyaline dönüştü.
Şimdi 15 Temmuz’un bu iki işlevi açısından baktığımızda, o 10. yılın gerisine doğru bilançoyu çıkardığımızda, ilk beklenen etkinin istendiği kadar gerçekleşmediğini görüyoruz. Yani 15 Temmuz’un sahici bir destan gibi kodlandığını, o sayede bu iktidarın, AKP’nin, tekrar büyük bir toparlanma yaşayarak o kaybettiği desteği tekrar sağladığı bir yükselişi yaratamadı; işin o tarafı çalışmadı. Ama öbür tarafı çok iknaya dayalı olmadığı için, algı yönetimi ya da yargı operasyonlarının parçası haline getirildiği için, herkes tarafından kullanılan, herkesin kullanımına açılmış ve hâlâ kullanımda olan bir enstrümana dönüştü. Yani FETÖ’cülük suçlamasının kendisi, kendi başına bir enstrüman hâline dönüştü. Artık darbenin 10. yılı oldu ama FETÖ’nün, Cemaatin en etkili olduğu dönemleri bizzat görmüş, yaşamış olanlar bile artık yaşlanmaya başladılar. Şu anda yeni nesil diyebileceğimiz 18-20 yaş civarındaki insanlar o devirleri hatırlamıyorlar. Yani yaşayarak hatırlamıyorlar, anlatımla hatırlıyorlar. Ama şu anda böyle bir kullanım olduğunu, birilerine ‘’FETÖ’cü denildiğini. FETÖ’cü denilince onun bir şey olduğu kullanımdan haberdarlar, ama hadisenin kendisinden, o zaman olup bitenden pek haberdar değiller. Sen, şimdi ‘’FETÖ’cü diye sağa sola saldıranların çoğunun, zamanında çok içli dışlı olduğunu söylüyorsun, ama o bilginin kendisi artık giderek daha az tanığı olan bir şeye dönüşüyor ya da kullanımdan kalkıyor. Böyle de bir tarafı var.
Onuncu yıl itibarıyla iktidarın bunu yeniden böyle bir halk destanı gibi kurgulama çabasını gördük, ama bir yandan da peş peşe operasyonlarla bu kullanımı da bir canlandırmak, yani Muhsin Yazıcıoğlu hadisesi, onun öncesinde yine epeyce ismin gözaltına alınması, şimdi çeşitli operasyonlara yine FETÖ iltisakı yerleştirilmesi konusunda da bir canlandırma çalışması olduğunu gösteriyor.
Ruşen Çakır: Kemal son olarak şu CHP’yi ve yeni parti meselesini konuşalım. Yeni Parti artık kuruluyor, yle gözüküyor. Kimisi bir hafta içerisinde olmasını bekliyor, kimileri biraz daha gecikebileceğini söylüyor. Bir de Özgür Özel ‘’adı şimdilik ‘Yeni Parti’ olsun dedi ve bu ismi benimseyenler de oldu. Bir ara Yusuf Bozkurt Özal öyle bir parti kurmuştu, değil mi?
Kemal Can: Evet, ‘’Yeni Parti’’ diye bir parti vardı.
Ruşen Çakır: Ben bu sabah o konuda bir yayın yaptığım için çok tekrarlamak istemiyorum, ama şöyle bir husus var: Bu yeni parti, Kılıçdaroğlu’nun mu Erdoğan’ın mı rakibi olacak meselesi çok önemli bence. Bir diğer husus da ‘’yeni insanlar olacak mı?’’ Ben yayınımda özellikle bu ikisinin altını çizdim. Sen ne düşünüyorsun?
Kemal Can: Hatırlarsan, bu daha önce CHP’de değişim meselesinde de konuşulmuştu. Şimdi birtakım kavramlara herkes başka bir anlam yüklüyor. Yani kimisi için değişim başka bir anlam taşıyor, yenilik başka bir anlam taşıyor. Dolayısıyla, neye yeni denir? Yeni olduğu iddia edilen şeyin yeniliğini nereden anlarız? Bu, herkes için şu anda aynı anlama geliyor mu, emin değilim. Bu partinin, özellikle CHP dışındaki çevrelerde, yani muhalefet kamuoyuna dahil olan, ama CHP ile organik bağı daha zayıf olan çevrelerde, yoğun biçimde bu yenilik fikrinin CHP’den ayrışma, mümkünse CHP ile alâkasını tamamen kesme biçiminde düşünüldüğü ya da algılandığı anlaşılıyor. Özgür Özel uzun bir süre CHP içinde de kalmakta ısrar ederken, sanıyorum tam böyle bir kopuşu, yani ‘’biz onu tamamen bıraktık, yepyeni bir yol açıyoruz’’ iddiasını bence biraz riskli bulduğu için şöyle bir ikili yaklaşımı var, senin sorduğun soru açısından. Yani ‘’bu parti CHP’nin rakibi mi olacak, AKP’nin rakibi mi olacak? meselesinde, AKP’nin rakibi olacak ama CHP’yi mümkün olan en büyük biçimde kendi içine alacak, kendi bünyesine taşıyacak ve o bağı reddetmeden, o bağı kullanarak ilerleyecek bir strateji oluşturduklarını, böyle yürüdüklerini düşünüyorum. Bu, bazı çevrelerde rahatsızlık yaratıyor. Çünkü bu bağın olması problem olarak görülüyor. Tam tersine, CHP ile bağlarını tamamen attığında kopup gideceğini, CHP’ye problemli yaklaşan başka çevrelerin de çok kolay biçimde entegre olabileceği varsayılıyor.
İkinci bir yaklaşım ise bu kadar senelik geleneği olan ve toplumda bu geleneğin de bir varoluşsal karşılığı olan bir yapıyı tamamen dışında bırakarak, hatta onu böyle bir tür redd-i miras gibi dışarı iterek bu geleneği tamamen bitirip, yeni, sıfırdan nevzuhûr bir şey olarak ortaya çıkmanın yaratacağı hem ideolojik birtakım problemler hem de dinamizmi taşıyan ya da bu hazır yapının kolaylıklarından vazgeçme anlamında bazı riskleri olabileceğini, bunların yaratacağı tereddüdün de ayak bağına dönüşebileceğini, küçük de bir şey kalsa, CHP’den ayrılma tereddüdü oluşmasının sorun teşkil edebileceği söyleniyor. Mesela Özgür Özel’in Kılıçdaroğlu’na, ‘’gel, bütün parti üyeleriyle kurultay yapalım, yüzde 90’ın altında kalırsam ben siyaseti bırakacağım’’ çıkışı bence bununla ilgiliydi. Çünkü şu anda yeni parti iddiasında, insanlar çok haklı olarak ‘’bu CHP’de artık geri almayı isteyecek bir şey kalmadı. Geri almakla uğraşmayalım bu çok lüzumsuz bir şey’’ diyorlar. Haklı bir tarafı var.
Ama bir yandan da şöyle bir şey de var. Orayı bıraktığınızda şu ya da bu nedenle orada kalınacak… Yani bu, Kılıçdaroğlu’nun gücüyle ya da Kılıçdaroğlu’yla rekabetle ilgili bir şey değil. O mirası yeni yapının içerisine entegre etmekle ilgili. Açıkçası bu konuda çok fazla hazırlık yapılmadı. Şu anda ‘’yenilikten’’ anlaşılan şey, CHP’li olmayan birtakım isimler olup olmayacağı üzerinden konuşuluyor. Ama sonuçta, o isimlerin daha önce CHP’ye bulaşıp bulaşmamasından bağımsız olarak, ‘’yeniliğin’’ kendi rotası, kendi çizgisi üzerine çok fazla kafa yorulmuş, tartışılmış da değil. Yani yeni parti ihtiyacı şundan çok belirgindi. Evet, şu anda seçime girerek seçimi kazanma şansı olan bir ya da birkaç alternatifin hazırlanması, yedeklenmesi lazım. Ama bir yandan da eğer CHP tamamen bırakılacak ve yepyeni bir oluşumla bütün CHP’nin taşıdığı misyonun daha büyüğü bir muhalefet misyonuyla iktidara yürünecekse, bunun çerçevesi konusunda çok fazla kamuoyunu çok fazla dahil eden tartışma ve hazırlık olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü bu biraz daha zor bir iş zaten. Şu anda iktidarın değişmesini isteyen potansiyeli taşıyacak, onun oyunu toplayacak bir parti, bir kadro ortaya çıkartmak daha kolay. Ama bundan sonra Türkiye siyasetini başka bir rotaya çıkacak, götürecek yepyeni bir siyasi parti kurmak çok daha büyük bir iş.
Bu ikisinin aynı anda birlikte yapılabilip yapılamayacağı, bence tartışmalı. Hele ki şimdi seçim gibi bir olasılık daha yakın ve sıcak bir gündem haline gelirse, bu biraz daha zorlaşır. Bu dalgayı seçime hızla götürmek bir avantaj ama yapısal birtakım hazırlıklar için de dezavantaj. Çünkü seçimin doğuracağı acil ihtiyaçlar başka olacak. Çünkü hemen adaylık tartışmaları, şunlar bunlar, eğer söz konusu olacaksa ittifaklar başlayacak. Bunların hepsi için hazırda bekleyen, tartışmalara böyle girmek isteyen ve o yeni partinin oluşum koşullarını, kadrosunu ve biçimini buna tartışmaya hazır kenarda bekleyen çok çevre var.







