Cumhurbaşkanı Erdoğan, 1 Ekim’de, yeni yasama yılını açarken Meclis’e Kanun-ı Esasi’nin ilanının 150. yılında olduğumuzu hatırlattı. Ardından şunu söyledi:
“Anayasal devlet girişimlerimiz biraz daha geriye gidiyor. Devlet kudretini hukukla sınırlama tecrübemiz ise bu girişimlere nispetle çok daha eskidir.”
Bu sözlerden beş gün sonra Anayasa Mahkemesi’nin Tayfun Kahraman kararı Resmî Gazete’de yayımlandı. Cumhurbaşkanı’nın kürsüden andığı tecrübenin bugünkü Türkiye’de neye karşılık geldiğini bundan daha açık gösteren bir metin bulmak zor. Çünkü devlet kudretinin hukukla sınırlanıp sınırlanmadığı sorusu bu dosyada bir tarih anlatısı olmaktan çıkıyor; bir insanın özgürlüğüne dönüşüyor. 2005’ten beri MS hastası olan şehir plancısı Tayfun Kahraman 25 Nisan 2022’den beri Silivri’de tutuluyor.
Dosyanın seyri şöyle: Anayasa Mahkemesi 31 Temmuz 2025’te Kahraman’ın hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine ve yeniden yargılama yapılmasına karar verdi. Temel gerekçe, mahkûmiyete dayanak yapılan paylaşımlar ve basın açıklamaları ile Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesindeki suçun unsuru olan cebir ve şiddet arasında somut bir bağ kurulmamasıydı. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi 6 Kasım 2025’te yeniden yargılamayı reddetti, Anayasa Mahkemesi’ni “süper temyiz” mahkemesi gibi davranmakla ve “yetki gaspı” ile suçladı. İtirazı inceleyen 14. Ağır Ceza Mahkemesi de bu kararı yerinde buldu. Böylece bir ilk derece mahkemesi, Anayasa’nın 153. maddesinin açıkça “bağlayıcı” saydığı bir kararı yok saydı; üstelik Anayasa Mahkemesi’nin yetkisini tayin etme hakkını kendisinde gördü.
AYM’nin yetkisini kim belirler?

Anayasa Mahkemesi’nin 2 Nisan 2026 tarihli ikinci kararı bu iddiaya hukukun diliyle cevap veriyor. Önce yetkisinin kaynağını hatırlatıyor:
“Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkisini, herhangi bir derece mahkemesinin yorumu veya kendince oluşturduğu kabuller değil ancak anayasa koyucu belirler.”
Ardından yerel mahkemenin tutumunu niteliyor:
“Demokratik ve anayasal bir hukuk düzeninde yargı mercilerinin Anayasa Mahkemesi’ni yetki gaspı yapmakla itham ederek kararlarına uymaması, Anayasa hükümleri gereğince takdir yetkisi kapsamında ortaya konulmuş hukuki bir görüş olarak dahi kabul edilemez.”
Bu cümle ağırdır. Mahkeme, yerel mahkemenin tutumunu iki yargı mercii arasındaki bir görüş ayrılığı olarak görmeyi reddediyor. Ona göre yaşanan, Anayasa’ya aykırı bir yargı yetkisi kullanımıdır. Böyle bir tutum, mahkemenin ifadesiyle, “kaçınılmaz bir şekilde hukuk sistemini kaosa sürükler.” Anayasa’nın 153. maddesindeki bağlayıcılık hükmünün “herhangi bir istisnası bulunmamaktadır.” Kararlara uyulmaması “hukuk devletini işlemez hâle getirir.” Varılan sonuç da açık:
“İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin yeniden yargılama işlemlerini başlatması hem yasal hem de anayasal bir zorunluluktur.”
Bireysel başvuru hakkının ihlal edildiğine oybirliğiyle karar verildi. Bunu özellikle not etmek istiyorum. Yerel mahkeme ret gerekçesinde ilk karardaki karşı oya dayanmıştı. İkinci kararda adil yargılanma yönünden karşı oy kullanan dört üye de ihlal kararına uyulmamasının Anayasa’ya aykırı olduğu tespitine katıldı. Demek ki Anayasa Mahkemesi’nde, bir ağır ceza mahkemesinin Anayasa Mahkemesi’ni yetkisiz sayabileceğini düşünen tek bir üye yok. “Süper temyiz” itirazının tutunabileceği hukuki bir zemin kalmadı.
“Anayasa’nın üstünlüğüne yıkıcı bir darbe”
Karara yazılan ek gerekçelerin dili daha da sert. Bu gerekçelere göre Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmaması bir “anayasaya sadakatsizlik görüntüsü” doğuruyor. Kararın gereğini yerine getirmeyen mahkemenin tutumu “Anayasa’nın üstünlüğüne yıkıcı bir darbe” anlamına geliyor. Ek gerekçe bir adım daha gidiyor: Hukuka herkesten çok özen göstermesi beklenen bir mahkeme eliyle Anayasa’nın üstünlüğünün bu ölçüde anlamsızlaştırılması, ülkenin hukuk düzenine bir mahkemeden gelebilecek “en ciddi tehdidin” ne olduğunu gösteriyor.
Kararın “süper temyiz” iddiasına en ikna edici cevabı ise başka bir paragrafta. Anayasa Mahkemesi delilleri kendisinin tartmadığını, hangi delilin hükme esas alınacağına karışmadığını açıkça yazıyor. Yaptığı tespit, cebir ve şiddet hareketleriyle deliller arasındaki “somut bağın ne olduğunun yeterli bir gerekçeyle ortaya konulmadığı”dır. Yapılan delil takdiri değil, gerekçe denetimidir. Bir insana hükûmeti cebir ve şiddetle ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım gibi ağır bir suçtan 18 yıl hapis cezası verirken o suçun kurucu unsuruyla sanığın eylemi arasındaki bağı yazmak, hukuk devletinde bir yargıcın asgari yükümlülüğüdür. Anayasa Mahkemesi bu yükümlülüğün yerine getirilmediğini söylüyor, hükmün ne olması gerektiğini söylemiyor. Bu kadar dar bir denetime “yetki gaspı” denebiliyorsa sorun hukuki bir görüş ayrılığı değil, karara uymama iradesidir.
Kararın gönderildiği mahkemenin görevi de bellidir. Anayasa Mahkemesi’nin açıkça ifade ettiği gibi bu görev, ihlal kararının uygunluğunu ya da yerindeliğini yeniden tartışmak değil, ihlalin sonuçlarını ortadan kaldırmaktır. Devlet adına yargı yetkisi kullanan hiçbir makam “bu karara katılmıyorum” diyerek Anayasa Mahkemesi kararını hükümsüz bırakamaz.
Kararın eksiğini de görmek gerekir. Hüküm fıkrasında tahliye emri yok. Can Atalay kararlarında Anayasa Mahkemesi infazın durdurulmasına ve tahliyeye açıkça hükmetmişti. Kahraman kararında bunu yapmadı. Mahkeme, tahliye taleplerinin yeniden yargılama başladıktan sonraki aşamaya ait olduğunu, yeniden yargılama başlamadığı için bu aşamada incelenmesine gerek olmadığını belirtti. Dört üye, ihlal kararından sonra mahkûmiyetin hukuki dayanağının kalmadığını, Kahraman’ın tutulmaya devam edilmesinin kişi hürriyetini düzenleyen 19. maddeyi de ihlal ettiğini yazdı. Çoğunluk bu iddiayı incelemeye gerek görmedi. Kanaatimce azınlık haklıdır. Yine de çoğunluğun tercihi anlamsız sayılmaz. Mahkemenin yerleşik içtihadına göre yeniden yargılamaya başlama kararıyla önceki hüküm kendiliğinden ortadan kalkar. O andan itibaren Kahraman hükümlü değil, tutuklu sanıktır. Tutukluluğun devamı ise ancak gerekçeli bir kararla mümkündür. 25 Nisan 2022’den beri süren tutulma, 20 yılı aşkın süredir devam eden MS hastalığı ve Anayasa Mahkemesi’nin “somut bağ kurulamadı” tespiti karşısında bu gerekçeyi yazabilecek bir yargıç tasavvur etmekte zorlanıyorum. Anayasa Mahkemesi yolu gösterdi ve atılması gereken adımı yerel mahkemeye bıraktı.
Anayasal devletin ölçüsü
Cumhurbaşkanının konuşmasına dönüyorum. Erdoğan darbe anayasalarını eleştirirken bu metinlerin “hak ve özgürlükleri kuvvetlendirmek yerine, anayasayı ‘ama yasak’ lafzına dönüştüren istisnaları” genişlettiğini söyledi. Haklıdır. Fakat bugün Anayasa’nın 153. maddesine, metninde bulunmayan bir “ama” ekleniyor. Uygulamaya bakılırsa madde artık şöyle okunuyor: “Anayasa Mahkemesi kararları bağlayıcıdır, ama yerel mahkeme Anayasa Mahkemesi’nin yetkisini aştığını düşünürse bağlayıcı değildir.” 1982 Anayasası’nın en çok eleştirilen yanı, hakkı tanıyıp hemen ardından istisnayla içini boşaltmasıdır. Bugün aynı şey Anayasa’nın metniyle değil, uygulamayla yeniden yapılıyor. Bu istisnayı hiçbir anayasa koyucu yazmadı. Bir ağır ceza mahkemesi ek kararla yazdı.
Cumhurbaşkanı, yeni anayasayla “hem hukuku anlamlı kılacak bir demokratik zemine, hem de demokrasiyi koruyacak bir ‘üstün hukuk mantığı’na” kavuşacağımızı söyledi. Toplumu “kontrol altında tutulması gereken bir tehdit alanı olarak gören vesayetçi anlayışın reddi”nden söz etti. Bu cümlelerin her birine katılıyorum. Ancak bir anayasanın üstünlüğü, metnin güzelliğiyle değil, en rahatsız edici kararın da uygulanmasıyla ölçülür. Bir ilk derece mahkemesinin Anayasa Mahkemesi’nin bağlayıcı kararını tanımayabildiği, bunun bedelini de bir yurttaşın özgürlüğüyle ödediği bir düzende “üstün hukuk mantığı” kurulamaz. Burada vesayetin adresi de değişmiş durumda. Bugün millî iradenin önünde duran vesayetçi anlayış, Anayasa Mahkemesi’ne “yetkisizsin” diyebilen ve bunu yaparken hiçbir yaptırımla karşılaşmayan bir yargı pratiğinde karşımıza çıkıyor.
Anayasal devlet, anayasası olan devlet demek değildir. Anayasal devlet, iktidarın ve bütün kamu gücünün kendisini Anayasa’yla bağlı saydığı devlettir. Bu bağın dışında mahkeme de yürütme de yasama da kalamaz. Anayasanın bağlayıcılığı, yalnızca hoşumuza giden hükümler söz konusu olduğunda ya da siyasi rakiplerimizi bağladığında hatırlanacak bir ilke değildir. Cumhurbaşkanının ifadesiyle mesele gerçekten “devlet kudretini hukukla sınırlama” ise Tayfun Kahraman kararı bugün önümüzde duran en somut ölçüdür. Devlet kudretinin hukukla sınırlanıp sınırlanmadığı, anayasa üzerine yapılan konuşmalardan değil, devlet gücünü elinde tutanların, istemedikleri bir sonuçla karşılaştıklarında dahi anayasanın hükmüne boyun eğip eğmediğinden anlaşılır.
Anayasa’ya bağlılık tercih konusu değildir
Bu tablo yeni de değil. Can Atalay hakkında Anayasa Mahkemesi iki kez ihlal kararı verdi. Yargıtay 3. Ceza Dairesi bu kararları tanımadı, Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu. Meclis, bir mahkeme kararının Genel Kurul’da okunmasıyla Hatay halkının seçimle verdiği milletvekilliğinin düştüğünü ilan etti. Anayasa Mahkemesi bu işlemin yok hükmünde olduğunu tespit etti. Atalay bugün hâlâ cezaevinde. Cumhurbaşkanı Meclis kürsüsünde anayasal devleti anlatırken, Atalay “bıçak kemiğe dayanmıştır” diyerek cezaevinde açlık grevindeydi. Bunu bir milletvekili olarak, o Genel Kurul salonunda oturmuş biri olarak yazıyorum. Anayasa yapma iddiasındaki bir Meclis’in bu çelişkiye seyirci kalması, kendi itibarını korumaması demektir.
Meselenin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi boyutunu da görmek gerekir. Osman Kavala hakkında Büyük Daire 25 Ağustos 2026’da ikinci kez özgürlük ve güvenlik hakkı ile hak sınırlamalarının amaç dışı kullanılmasını yasaklayan 18. madde dâhil altı maddenin ihlal edildiğine hükmetti. Bakanlar Komitesi Türkiye’den Kavala’nın serbest bırakılması için atılan somut adımları 14 Ekim’e kadar bildirmesini istedi. Kahraman ve Kavala aynı davanın, aynı hükmün mahkûmları. Türkiye 14 Ekim’de Avrupa Konseyi’ne bir cevap verecek. O cevabın inandırıcılığı, Kahraman dosyasında İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin önümüzdeki günlerde ne yapacağına doğrudan bağlı. AKPM’de Türk heyetinin bir üyesi olarak, kendi Anayasa Mahkemesi’nin kararını uygulamayan bir ülkenin uluslararası alanda hukuka bağlılık iddiasını savunmanın ne kadar zor olduğunu yakından biliyorum.
Cumhurbaşkanı “devlet kudretini hukukla sınırlama” tecrübesini anayasal girişimlerden çok daha eskiye, devlet geleneğine dayandırıyor. O geleneğin bugünkü hukuki karşılığı ise yürürlükteki Anayasa’da açıkça yazılıdır. 6. madde, hiçbir kimsenin veya organın kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağını söyler. 138. madde hâkimlere vicdani kanaatlerine göre hüküm verme güvencesi tanır, fakat bu kanaatin Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olmasını şart koşar. Yargı yetkisi bu anlamda yargıca verilmiş bir emanettir ve sahibine kendi kanaatini Anayasa’nın üstüne koyma imkânı vermez. Ek gerekçelerden birinin hatırlattığı gibi hâkimlik teminatı da Anayasa’yı hiçe sayan kararları korumak için değil, hâkimin hukukun üstünlüğünü kararlılıkla savunabilmesi için vardır. Anayasa Mahkemesinin kararında söylediği de özünde budur. Yargı yetkisinin sınırını yargıcın kendisi çizemez.
Bu nedenle Tayfun Kahraman’ın hâlâ cezaevinde bulunması yalnızca bir kişinin özgürlüğü meselesi değildir. Mesele, Anayasa’nın bu ülkede gerçekten üstün hukuk normu olup olmadığıdır.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasıyla tebliğ edilmiş sayılan bu hükmün gereğini yerine getirmeli, gecikmeksizin yeniden yargılamaya başlama kararı vermeli ve Kahraman’ın durumunu tutuklu bir sanık olarak, hukuken gerekçelendirilebilir ölçütlerle yeniden değerlendirmelidir. Hâkimler ve Savcılar Kurulu, Anayasa Mahkemesi’nin kendisine “ilgisi nedeniyle” gönderdiği bu kararı ve Türkiye Barolar Birliği’nin 7 Kasım 2025’te duyurduğu, o tarihten beri bekleyen başvurusunu sessizlikle geçiştirmemelidir. Adalet Bakanlığı, Bakanlar Komitesi’ne verilecek cevabı hazırlarken Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmasını güvenceye alacak bir yasal düzenlemeyi gündeme almalıdır. Meclis ise yeni anayasa tartışmasına başlamadan önce, yürürlükteki Anayasa’nın 153. maddesinin uygulandığı bir ülkede yaşadığımızı göstermelidir.
Yeni ve sivil bir anayasa elbette tartışılabilir. Cumhurbaşkanı 1 Ekim’de yeni anayasa için kolları sıvamanın herkes için “gerçek bir samimiyet sınavı” olduğunu söyledi. Oysa daha temel bir samimiyet sınavı zaten önümüzde duruyor. Yürürlükteki Anayasa’nın açık hükmüne ve Anayasa Mahkemesinin bağlayıcı kararına uyulacak mı? O sınavın ilk sorusu Meclis’in önüne değil, Silivri’deki bir hücrenin kapısına konmuş durumda. Bir ülkede Anayasa Mahkemesinin kararları uygulanmıyorsa sorun anayasanın eski ya da yeni olması değildir. Sorun, anayasanın devlet kudretini gerçekten sınırlayan bir hukuk mu, yoksa gerektiğinde bir kenara bırakılabilen bir metin mi olduğudur. Kanun-ı Esasi’nin 150. yılında Türkiye’nin anayasal devlet iddiası, yazılacak bir metinden önce, yayımlanmış bir kararın uygulanıp uygulanmamasıyla sınanacak. Anayasal devletin başladığı yer tam da burasıdır.
Mustafa Yeneroğlu kimdir?
1975’te Bayburt’ta doğan Mustafa Yeneroğlu, Köln Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu avukat ve siyasetçidir. Çocukluğundan itibaren Almanya’da yaşayan Yeneroğlu, uzun yıllar Avrupa’daki sivil toplum çalışmalarında yer aldı. İslam Toplumu Millî Görüş Teşkilatları’nda (IGMG) genel başkan yardımcılığı ve genel sekreterlik görevlerinde bulundu. Ayrıca Perspektif dergisinin genel yayın yönetmenliğini ve Sabah Ülkesi dergisinin yayın sorumluluğunu üstlendi.
Yeneroğlu, 2015 ve 2018 genel seçimlerinde AK Parti İstanbul milletvekili seçildi. TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanlığı ile Anayasa Komisyonu ve Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Türk Grubu üyeliklerinde bulundu. 2019’da AK Parti’den istifa eden Yeneroğlu, 2020’de DEVA Partisi’nin kurucu kadrosunda yer aldı ve partinin Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanlığı görevini yürüttü.
14 Mayıs 2023 seçimlerinde yeniden İstanbul milletvekili seçilen Yeneroğlu, 2 Aralık 2024’te DEVA Partisi’nden ayrıldı. TBMM kayıtlarına göre halen bağımsız İstanbul milletvekili olarak görev yapıyor.








