Medyascope.tv

Alain Badiou: “Komünist fikrin mîadı dolmuş değil, hâlâ çok genç”

Alain Badiou: “Komünist fikrin mîadı dolmuş değil, hâlâ çok genç”

Juliette Cerf – Télérama / Çeviri: Haldun Bayrı

“Derdimizin kaynağı komünizmin tarihî yenilgisidir” diye dolambaçsız yazıyor Alain Badiou, 13 Kasım’da Paris’te vuku bulan katliamlar ertesinde yayımladığı denemesi “Derdimizin Kaynağı Daha Uzakta”da (Notre mal vient de plus loin). Gençliğindeki Maocu fikirlerine her ne pahasına olursa olsun sâdık kalan; kimilerince alkışlanıp kimilerince yuhalanan ve dünya dillerine tercüme edilmiş olan bu bağlanmış filozof, çokyönlü bir külliyatın yaratıcısı. Bu külliyat, L’Etre et l’Evénement (“Varlık ve Olay”) (1988) ve Logiques des mondes (“Dünyaların Mantıkları”)  (2006) gibi matematiği temel alan –ve yakında L’Immanence des vérités (“Hakikatlerin Mündemiçliği/İçkinliği”) ile üçüncü cildine kavuşacak– bir külliyattan, Circonstances (“Ahval ve Şerait”) adlı bir dizi siyasî müdahale metnine; bu arada da tiyatro piyeslerine, gelenekteki düşünürler üzerine seminerlere, Aşka Övgü (çev. Orçun Türkay, Can Yayınları, 2011) ya da Platon’un Devleti’nin (çev: Savaş Kılıç/Nihan Özyıldırım, Metis Yay. 2011) çevirisi gibi geniş kitleye yönelik kitaplara uzanıyor. Bu kaynaşmanın yansımaları olarak önümüzdeki sonbahar için üç deneme kitabı yayına hazırlanıyor: La Vraie Vie. Appel à la corruption de la jeunesse (“Hakiki Hayat. Gençliğe Bozulma/Ahlâksızlaşma Çağrısı”) (éd. Fayard), Un parcours grec. Circonstances 8 (“Bir Yunan Güzergâhı. Ahval ve Şerait 8”)(éd. Lignes) ve Que pense le poème? (“Şiir Ne Düşünür?”) (éd. Nous). Kapitalizmin, sâdıkâne radikal ve radikalce sâdık, acımasız bir eleştirmeniyle görüşme:

Bu yeni kitabınız “Hakiki Hayat”la (La Vraie Vie) neden gençliğe hitap etmek istediniz?

Badiou: Farklı sebepler çakıştı. Önce mahrem sebeplerle gençliğin yaşadığı büyük yön şaşmasıyla karşılaştım. Bu gençlik 1980’li yıllardan beri tedrici biçimde mümkinat ufkunun kapandığını gördü. Çocuklarımın ve arkadaşlarının şu haliyle dünyayı katedip oradaki yerlerini bulmakta çektikleri zorlukları gözlemledim. Gençlerdeki kendini değersiz görme eğiliminin ortaya çıkışını gördüm. Öğrencilerle çevrili de oldum; uzun zaman boyunca göçmen işçi yurtlarında ya da fabrikalarda aktivist siyasetle uğraştığım için, olağanüstü biçimde farklı durumlardan çıkarılmış zengin bir tecrübenin taşıyıcısı olan göçebe bir işçi gençliğiyle teşrik-i mesaim de oldu. Hem sonra, büyük kaynaklarımdan biri olan Platon’un diyalogları da Sokrates ile genç kimseler arasındaki tartışmalardan oluşur. İçine kaydolduğum bu geleneğin gözünde gençlik, felsefenin hem sorusudur hem de amacı. Filozof gelecekte hâlâ geçerli olabilecek bir şey aktarmayı dener; bu anlamda, izleyici kitlesi daima gençliktir… Felsefe yapmak, zamanının koşullarında hakikat sorununu araştırmaktır. Oysa gençlik de oluş halindeki bir dünyaya girmektedir; kerterizler ve sabit noktalar arayışındadır. Bizzat sürecidir bu onun. Bunu bilmez, ama onun sorunu filozofunkiyle tamamen aynıdır!

alain-badiou-depuis

Dünyaca ünlü filozof Alain Badiou, Fransa’nın en üsnlü sol kanat düşünürlerinden biri. (Fotoğraf: Télérama için Léa Crespi)

Siz de Platon gibi gençliği “bozulma/ahlâksızlaşma”ya çağırıyorsunuz. Fakat gençlere yönlerini tayin etmekte, hakikatlerini bulmakta yardım etmenin neresi bir bozuculuk/ahlâksızlık teşkil eder ki?

Badiou: Sokrates’i gençliğin ahlâkını bozmakla suçlayan ve bu yüzden onu idama mahkûm eden yargıçlar, onda neyi kınıyorlardı? Geleneğin bazı veçhelerini şüphe konusu etmesini, sitenin tanrıları nazarında bir inançsızlık sergilemesini, gençliği ailevi ve medeni vazifelerinden saptırmasını. Felsefenin “bozucu/ahlâksızlaştırır” olması, işlevinin muhafazakârdan ziyade eleştirel olmasındandır. Bununla birlikte, günümüzdeki durum bu bakımdan Platon’un zamanından daha karmaşıktır. Bugün, geleneğin büyük nirengi noktaları yok edilmiş, fakat toplum bunların yerine yenilerini önermemiştir. Yeni zevkler, evet, ama yeni değerler değil. Her şey, mal büyülenmesi içinde, Marx’ın “bencil hesapların buz gibi suları” diye adlandırdığının içinde çözünüp gitmiştir. Gençler bir tarafta geleneğe dönmenin kasvetli imkânı –ki bu da daima bir cesedi diriltme ve hayaletler doğurmakla aynı şey olur–, diğer tarafta ise genel rekabette yerini alıp orada hayatta kalmak için, sadece bir loser (tutunamayan) olmama maksadıyla mücadele verme imkânı arasında sıkışıp kalmışlardır. Halbuki Rimbaud’ya katılarak “hakiki hayat” diye adlandırdığım, üçüncü bir yol mümkün: ne merhum geleneklere dönüş, ne de medeni görünen ama aslında haşin ve vahşi olan küreselleşmiş kapitalizmin kurallarının benimsenmesi. Rimbaud, gelmekte olan yön şaşmasının keskin bir bilincine son derece genç bir yaşta varmıştır. Koca İsa’nın yeryüzünü kendi haline bıraktığını çok iyi görmüştür. Dünyada avare avare gezinmiş, hemen hemen her işle, hatta “delilikleri”nden biri olan şiirle bile uğraşmıştır. Hayatını mahvettikten sonra, modern dünyanın daha ziyade para ve başarı olduğu sonucuna varmıştır. O zaman da sömürgelerde kaçakçılık yapmıştır…

Hakiki hayat nedir öyleyse?

Badiou: Ya itaatten, ya anlık dürtülerin tatmininden ibaret olmayan bir hayat. Sürdüğü müddetçe öznenin kendini özne olarak inşa ettiği bir hayat. Bence hakikatin kendini gösterdiği dört alan var; bunları hakikat inşasının dört usûlü diye adlandırıyorum: sanat, aşk, siyaset ve bilim. Gençlerin şu dört şartı yerine getirmelerini temenni ediyorum: tüm biçimleri altında sanatla tanışmak, kalıcılık ve sadakat içinde âşık olmak, şu olduğu haliyle dünyaya karşı bir adalet dünyasının siyasî yeniden inşasına katılmak. Ve de bilimi tekniğin ya da sermayenin ellerine terk etmemek için, onlar gibi bilimden bu kadar habersiz olmamak.

Kitabın bir bölümünü erkeklere, bir bölümünü de kızlara ayırmışsınız: Cinsiyet farkları bugünün gençliğini düşünmek için o kadar anlamlı mı?

Badiou: Evet. Geleneklerin sarsılması kızlarda ve erkeklerde aynı etkilere yol açmadı. Eski dünyada hüküm süren erkek baskısından ve evlilik bağımlılığından azar azar kurtulan kadınlar için daha fazla kapılar açtı: Kariyer ufuklarını ve ellerine hiç geçmemiş iktidarları. Sonuçta kızlar çağdaş dünyada erkeklerden daha rahatlar ve özellikle okul yaşamlarında daha başarılı oluyorlar. Pusulayı tamamen şaşırmış ufak delikanlıların davalarına gittim; ufak uyuşturucu satıcıları, sitelerde güya racon kesen elebaşları, vb. Kızkardeşleri ise avukat olmuşlardı… Erkek çocukları için, askerlik hizmetinin ortadan kalkması, erişkinler âlemine her tür giriş yolunun genel olarak ortadan kalkması anlamına gelmiştir. Binyıllar boyunca, gençlik ve erişkin yaş sorunu, eşikler belirleyen kurallara bağlı usûllerle ele alınmıştı. Yaşamın çağlarının teşhisi artık karanlıkta; bu yüzden, mümkün olduğunca uzun süre genç kalmanın kural olmasıyla, genç görünme merakı var – oysa iktidar yaşlıların elinde kalmaya devam ediyor ve gençlerden, genç çetelerinden duyulan korkular hüküm sürüyor… Bütün bunlar genel bir kafa karışıklığı yaratıyor.

Yakın zamanda yazdığınız siyasî müdahale metinlerinizin bazılarında, başka bir gençlik beliriyor: “Genç faşistler” diye nitelediğiniz, IŞİD tarafından silah altına alınan o gençler.

Badiou: Çok moda olan “radikalleşmişler” terimi yerine “faşistler” terimini tercih ediyorum. Benim faşizm diye adlandırdığım, kapitalizmin doğurduğu ve milliyetçi, kimliksel bir söylemle iç içe geçen bir halk öznelliğidir. Faşizm tepkisel bir öznelliktir: Nitekim o gençler, sitelerde ufak bir uyuşturucu satıcılığından başka yol kalmamasının hüsranını ve kapitalizmin büyük bir kahramanı olamamanın hayalkırıklığını çok sık yaşamışlardır. Dünyanın sunduğu doğrudan tatminler ortasında elemli ve eyyamcı bir başıboşluğu da, rekabetin ve başarının katı yasasını da reddederler. Gençliğin çoğunluğunun yaşadığı, tüketim, ihlâl ve doğrudanlık içinde hayatını mahvetmek ile, toplumda yerini alıp bankacı, ya da râyici Borsa’da belirlenen bir start-up’ın (sıfırdan başlayan şirket) yöneticisi olma alternatiflerinin dışında kalırlar. Nihilizmleri, kendini feda etme ve suçlara bulaşma kahramanlığı ile Batılı model nazarında genel bir saldırganlığın bir karışımıdır. Bu faşist saldırganlık geleneksel ve kimliksel gerilemelere, onlara kısmen İslam tarafından önerilen gelenek kırıntılarına dayanır. Faşistleştiren İslam değil, faşistleşme İslamîleştiriyor. Din bir formalizmdir/biçimciliktir sadece; intihar eylemine ve ötekinin öldürülmesine geçiş üzerinden kendini kurtardığını zanneden hüsrana uğramış bir öznelliği tatmin etme olanağı veren genel bir kılıf önerir.

Nasıl bir gençtiniz? O dönemde sizi ne harekete geçiriyordu?

Badiou: 1937’de doğdum. Gençliğim bütünüyle farklı bir dünyada geçti; savaştan sonra, ülkenin yeniden inşa edildiği dünyaydı bu; hem yapılandırılmış hem dinamik bir dönemdi. Sınıf farklılıkları o zaman çok belirgindi. Köylü ya da işçi kökenli gençler 12 yaşında okulu bırakıyorlardı; lise mezunları yaş grubunun sadece yüzde 10’unu temsil ediyordu. Komünist Parti güçlüydü ve savaştan galip çıkan SSCB’ye bağlı bir hâleyle donanmıştı. İki yönelim şekilleniyordu: ülkenin kapitalist yeniden-inşası yönelimi ile Komünist Parti’nin cisimleştirdiği proleter yönelim. Devrim mi tutuculuk mu? Yoksa iki tarafta da oynamak mı?

Siz iki tarafta da mı oynadınız?

Badiou: Evet. Halk tabakasından değildim, doğum itibariyle orta sınıfın üst yarısından geliyordum. Hem annem hem babam Yüksek Öğretmen Okulu mezunuydular; babam Toulouse’un sosyalist belediye başkanı olmuştu. Entelektüel bakımdan devrimin tarafında olmayı seçerken, sıradan entelektüel çehresini cisimleştirdim (Yüksek Öğretmen Okulu, doçentlik sınavı). Bu tertibat eninde sonunda hayli konforluydu, çünkü 18. yüzyıl “filozof”larının ilgi gördüğü hattın üzerinde, iki yolun avantajlarına da sahip oluyordunuz. Bu ikili oyunu bozuveren de sömürge savaşları oldu. Hakiki siyasî eğitimim, bana radikal kararlar aldırmış olan Cezayir Savaşı’yla olmuştur. Paris karakollarında işkence yapılan bir dönemdi yine de… O zaman akıntıya karşı tavır almak, konfordan çıkmak, yaşamı düşüncenin düzeyine sokmak gerekti. İlk düzenlediğimiz gösteriler çok şiddetli bir biçimde dağıtıldı — “mahviyatçı entelektüeller”i ihbar eden afişler her taraftaydı. Sosyalist Parti’den ayrılıp Birleşik Sosyalist Parti’yi (PSU) kuranlara katıldım. Mayıs 68’den sonra, işçi yurtlarında, sitelerde, fabrikalarda, o dönemin baş belirleyicilerinden olan Maoist etiket altında çok aktif bir militan oldum.

O dönemde, diyorsunuz. Ama hâlâ aktifsiniz, ki size karşı olanların kınadıkları da bu.

Badiou: Gerçekten de komünist varsayımımı koruyorum. Günümüzde hegemonyasını sürdüren toplumsal ve ekonomik örgütlenmenin tek varsayım olduğu bir dünyada yaşamayı reddediyorum; bu canavarlığı, bu eşitsizliği, yeryüzü nüfusunun yüzde 10’unun kullanılabilir kaynakların, sermayenin yüzde 86’sını elinde tutmasını kabul edemem. Komünist fikir, mîadı dolmuş ya da atılmaya müstehak olmadığı gibi, bence fazla gençtir. Tarihsel güzergâhının en başındadır –birkaç onyıl–, oysa altı ya da yedi yüzyıl önce doğmuş olan kapitalizm, Eski Rejim’in köhneliklerini ve eşitsizliklerini tekrar üretmektedir — o devirdeki soyluların yaklaşık oranı da yüzde 10’du zaten… Komünist toplumların zaaflarını ve cinayetlerini eksiksiz bildiğimi belirtmeye de önem veriyorum. Maoist oldum, çünkü Maoizm’de Stalinizm’in aşılmasını ve değiştirilmesini sağlayabilecek eleştirel unsurları ayırt ediyordum. 1917 Ekim Devrimi’yle açılan dönem, hatalarla, feci sahtekârlıklarla lekelendi; bunların en büyüğü, komünizm merkezî devlet nazarında ilke olarak ihtiyat göstermesine rağmen, sonunda benzeri görülmemiş bir merkezî ve bürokratik devletin inşa edilmiş olması, bu devletin de tüm sorunları şiddet yoluyla halletme eğilimine kapılmasıdır. Komünist varsayım ilk başarılarının ve bunu izleyen cılız altmış yılın içinde hüsrana uğramıştır. Bu yüzden varsayımı boşlamak mı gerekir peki? Sanmıyorum. Koşullara bağlı bir yenilgiye bir de bütünsel bir ideolojik yenilgi ilave etmeyelim.

Önümüzdeki seçim yılını ve 2007’de hakkında “Sarkozy Neyin Adıdır?” (De quoi Sarkozy est-il le nom?) başlıklı bir yergi yazdığınız Nicolas Sarkozy’nin muhtemel dönüşünü nasıl karşılıyorsunuz?

Badiou: Haziran 1968’den beri oy kullanmıyorum, bu yaştan sonra yola geleceğimi de sanmıyorum… Hiçbir şeye yaramaz bu. Seçime müracaat edilmesi yerleşik düzenin bir iç müracaat yoludur sadece; işlerin aynı şekilde idare edilmesiyle ilgili birkaç nüans hususunda bir hakemliktir. Sol sağla tam tamına aynı politikayı sürdürür. Oysa belirgin biçimde farklı iki yol arasında hakiki bir seçim olmadığında demokrasiden söz edilemez. Sarkozy’yi zikrediyorsunuz. Burada benim kişisel alerjilerim konusuna giriyoruz! Benim içimde, direnişçi babamdan miras kalmış, tamamen tasfiye edilmemiş eski bir vatanseverlik zemini olmalı; bu yüzden devlet başkanının bir haydut olmasından hoşlanmıyorum. Bununla birlikte, fiiliyata bakıldığında, Hollande’ın politikası Sarkozy’ninkinden özlü bir fark göstermedi. Hatta Hollande geçmiş toplumsal kazanımların parçalanmasını hızlandırdı bile. Bunu modernlik adına haklı göstermek için Macron gibi teorisyenleri var yanında. Onun için modernlik demek, 19. yüzyıla, kapitalizmin doğal ideolojisi olup ne toplumsal düzenlemelerden ne çalışma hukukundan ne emeklilikten hoşlanan liberalizme dönüştür. Bu ideolojinin karşısında bugün hiçbir düşman kalmadığından, kafasına göre takılmaktadır. Bu düşmanın varsayımını ayakta tutmayı öneriyorum; tek hakiki düşmanın: Komünizmin. Ve felsefe yapmaya devam ediyorum; çünkü, felsefenin zamansal ölçeği olan iki bin yıl sonra, Sarkozy’nin kim olduğunu artık katiyetle hiç kimse bilmeyecek, oysa biz Platon’un kim olduğunu kusursuz biliyoruz.

FransizKultur

Alain Badiou’nun Türkçe yayınlanan eserleri:

Etik: Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme, Çev: Tuncay Birkan, Metis Yay., 2004.

Felsefe İçin Manifesto, Çev: Hakkı Hünler, Nilgün Tutal, Ara-lık Yayınları, 2006.

Sonsuz Düşünce, Çev: Işık Ergüden, Tuncay Birkan, Metis Yay., 2006, 2.bas 2012.

Başka Bir Estetik, Çev: Aziz Ufuk Kılıç, Metis Yay., 2010.

Bir Yahudi Ne İster?, (Judith Butler, Slavoj Zizek, Udi Aloni ile; Ed: Zizek), Çev: Bahadır Turan, Öznur Tuna, Encore Yay., 2010.

Sonlu ve Sonsuz, Çev: Murat Erşen, MonoKL, 2011.

Felsefe ile Politika Arasındaki Gizemli İlişki, Çev: Murat Erşen, MonoKL, 2011.

Aşka Övgü (Nicolas Truong ile), Çev: Orçun Türkay, Can Yay., 2011.

Heidegger, Nazizm, Kadınlar, Felsefe (Barbara Cassin ile), Çev: Hayri Gökşin Özkoray, MonoKL
, 2011.

Felsefe ile Politika Arasındaki Gizemli İlişki, Çev: Murat Erşen, MonoKL, 2011.

Komünist Hipotez, Çev: Oylum Bülbül, Encore Yay., 2011.

Bir İdea Olarak Komünizm (Slavoj Zizek ile), Çev: Ahmet Ergenç, Ebru Kılıç, Ayrıntı Yay., 2011.

Yüzyıl, Çev: Işık Ergüden, Sel Yayıncılık, 2011.

Tarih’in Uyanışı, Çev: Murat Erşen, MonoKL, 2012.

Komünizm Fikri, Çev: Haluk Barışcan, Okan Doğan, Savaş Kılıç, Metis Yay., 2012.

Dün Bugün Jacques Lacan (Elisabeth Roudinesco ile birlikte), çev: Akın Terzi, Metis Yay., 2013.

Deleuzecü siyaset diye bir şey var mı?, Çev: Burcu Yalım – Emre Koyuncu, Norgunk, 2013.

Yeni Bir Siyaset İçin Felsefe, çev: Erkal Ünal, Barış Özkul, Encore Yay., 2013.

Anti-Semitizm Üzerine (Eric Hazan ve Slavoj Zizek ile birlikte), çev: Erkal Ünal, Oylum Bülbül, Encore Yay, 2014.

Platon’un Devleti, çev: Savaş Kılıç, Nihan Özyıldırım, Metis Yay., 2015.

Fransız Felsefesinin Macerası, çev: P. Burcu Yalım, Metis Yay., 2015

Gerçek Mutluluğun Metafiziği, çev: Murat Erşen, MonoKL, 2015.

Küçük Panteon, çev: Işık Barış Fidaner, Encore Yay., 2015.

Model Kavramı, çev: Alp Tümertekin, İthaki Yay., 2015.

Felsefe İçin Manifesto, çev: Murat Erşen, MonoKL, 2015.

Bunlar da ilginizi çekebilir: