Referandum ve İslami camia

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/316224350″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Dünkü yayında sözünü ettiğimiz ve sözünü verdiğimiz yayını bugün yapıyorum. Dün “AK Parti içerisindeki gizli ‘Hayır’cılar” başlığıyla AK Parti’ye, iktidar partisine yoğunlaşmıştık. Bugün daha geniş bir çerçeveden Türkiye’de İslami camianın referanduma nasıl baktığını ele almak istiyorum. Camia lafını seçerken zorlandım. Normalde ben İslami kesim derim, ama o kesim lafının itici bir yönü de var. Onun için camia dedim. Daha geniş bir yerden bakıldığı zaman bunun içerisinde öncelikle tabii cemaatler geliyor. Değişik cemaatler, Nakşibendiliğin değişik kolları, Süleymancılık, Nurculuğun değişik kolları gibi. Ama cemaatlerin dışında kendini herhangi bir cemaate bağlı hissetmeyen ama kendi başlarına, bulundukları yerlerde aileleriyle, yakın çevreleriyle, mahallelerinde dindar bir hayat süren insanlar da bu İslami camianın içerisinde. İslami camia derken illa politize olmuş kesimleri kastetmiyorum. Hatta tam tersine daha sosyal olanı ele almak istiyorum. Tabii ki bunların içerisinde politikayla çok ilgilileri var, kısmen ilgili olanlar var vs.

Sadece Yeni Asyacılar alenen hayır diyor

Önce cemaatler üzerinden baktığımız zaman, şu âna kadar benim gözlediğim kadarıyla hatırı sayılır İslami yapılanma içerisinde referanduma “Hayır” vereceğini açıklayan grup Nurculuğun Yeni Asya kolu. Bir onu gördüm, onu gözledim. Bunun dışında birtakım irili ufaklı gruplar da “Hayır” diyorlardır ya da ima ediyorlardır. Ama önem verebileceğimiz grup olarak Yeni Asya grubu var. Yeni Asya’nın belli bir sembolik etkisi var, bir de sayısal olarak da belli bir etkisi var.
Ama Türkiye’de Fethullahçılığın, Fethullah Gülen grubunun güçlenmesiyle beraber, özellikle son yıllarda ve genellikle devlet destekli şekilde güçlenmesiyle beraber Türkiye’deki diğer İslami cemaatler büyük ölçüde marjinalleşmişlerdi. Özellikle eğitim, medya, yayıncılık gibi alanlarda faaliyet gösteren cemaatlerin çok ciddi bir şekilde etkisi kırılmıştı. Gülencilerin böyle ciddi bir şekilde yükselmelerinden olumsuz anlamda en fazla etkilenenlerden birisi de Nurculuğun Yeni Asya koluydu.
Yeni Asya bir süredir son dönemde, Hükümet-Cemaat kavgasında ortada bir yerde durmaya çalıştı. Çok zorlandı, çok büyük baskı gördü. Kendi içerisinde de tartışmalar yaşadı. Ama gördüğüm kadarıyla referandumda da “Hayır” çizgisini açıkça gazetelerinden ve sosyal medya imkânlarını kullanarak dile getiriyorlar. Onun dışında ciddi anlamda etkili olan bir yapının “Hayır” dediğini görmedim. Ama “Evet” diyeceklerini tahmin ettiklerimiz ve açıkça “Evet” diyenler çok. Bunlar da zaten bir süredir kendilerini Tayyip Erdoğan’la, AK Parti’yle, ama AK Parti’den ziyade Tayyip Erdoğan’la özdeş kılan, onunla bir ilişki içerisine giren yapılar.

Cemaat-siyaset ilişkisi

Yalnız ortada çok ciddi bir mesele var. Normal şartlarda Türkiye’de özellikle sağ partiler İslami cemaatlerle geçmişte –AKP-öncesi dönemden bahsediyorum daha çok; 50’li, 60’lı, 70’li ve 80’li yıllarda– şöyle bir ilişki kurarlardı: Onlardan siyasi destek alırlardı, oy desteği vs. Onların da sosyal alandaki faaliyetlerine karışmaz, önlerini açarlardı. Onları birazcık kollarlardı. Dolayısıyla siyasi olan bir tarafta, sosyal olan bir taraftaydı. Ama bir süredir, özellikle Fethullah Gülen’le beraber sosyal ve siyasi olanın iç içe geçtiğini gördük. Siyasete çok fazla –ama doğrudan değil örtülü bir şekilde– dahil olmasını gördük. Siyasetle Gülencilerin iç içe geçmesi, AKP’yle kurdukları ittifakla tam netleşti, özellikle 2007 sonrasında. Daha sonra ama, Erdoğan’la girdiği savaşla beraber işin rengi değişti.
Burada, Erdoğan’ın, AK Parti’nin, ama esas olarak Erdoğan’ın Fethullah Gülen ve onun hareketine karşı başlattığı savaşın çok önemli bir başka boyutu oldu. O da şuydu: Erdoğan sosyal İslam diyebileceğimiz sosyal alandaki dini yaşantıyı da kendi kontrolü altına almaya karar verdi. Gülen olayından dolayı oradan kendince bir ders çıkardı. Bu dersten hareketle hem sosyal alanda bu cemaati temizleme yoluna giderken diğer cemaatlerin sosyal alanlardaki faaliyetini de çok sıkı bir kontrole aldı. Hatta onlara çok da fazla güvenmediği için ne olur ne olmaz diye kendisi birtakım örgütlenmelere, aile fertlerinin doğrudan sorumluluk üstlendiği birtakım vakıflarla, özellikle eğitim alanında çok ciddi bir şekilde faaliyet yürütmeye başladı. Onun yetmediği yerlerde Milli Eğitim Bakanlığı’nı ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nı devreye soktu. Ve devletin ve siyasi iktidarın sosyal alandaki gücünü giderek artırdı.

Cemaatlerin tedirginliği

Bu aslında Türkiye’de Cumhuriyet tarihinde, hatta daha geriye gittiğinizde Osmanlı döneminden beri, cemaatlerin aslında istemediği bir şey; yani siyasi otoritenin her şeye bu kadar müdahil olması, her şeyi kontrol altına alması, her şeyi kendine bağlaması ve diğer sosyal oluşumlara, dini yapılanmalara bağımsızlık tanımaması, hatta bağımsızlıktan vazgeçtik, özerklik bile tanımaya yanaşmaması ciddi şekilde bir tedirginlik yaratıyor. Bu, geçmişteki tecrübelerden mütevellit yaşanan bir tedirginlik. Tabii burada Erdoğan’ın kendisinin de dindar bir kişi olmasının verdiği belli bir güvenlik duygusu var. Ama yine de İslami cemaatler üzerine çalışan bir gözlemci, bir gazeteci olarak hiçbir cemaatin –Erdoğan’la ve siyasi iktidarla ilişkisi ne olursa olsun, ne kadar içli dışlı ve ne kadar kârlı olursa olsun– kendi denetimini tamamen siyasi iktidarın eline vermek isteyeceğini düşünmüyorum.
Bu özellikle belli bir güce sahip olan, belli bir tarihe sahip olan hareketler için geçerli. Çünkü kendini eğer siyasi bir lidere ve siyasi iktidara tam anlamıyla bağımlı kılarsa kendi özgürlüğünü ve özerkliğini kaybedecektir, zaman içerisinde silinip gidecektir. Dolayısıyla birçok cemaat böyle bir ikilemle karşı karşıya. Tabii ki şunu normalde hepsi tercih etmek durumunda: Devletten teşvik almak, destek almak, devletin kendi aleyhlerine herhangi bir müdahalesine mâruz kalmamak gibi şeyler alıp çok da fazla devletle yan yana gözükmemek isteyeceklerdir. Ama özellikle Erdoğan’ın Gülen’le olan savaşında buna çok riayet etmediğini ve hepsini yanında görmek istediğini biliyoruz. Mâlûm gazete ilanları vardı ve orada cemaatler cemaat adıyla değil de kendilerine bağlı vakıf ve dernekler adına alenen Tayyip Erdoğan’ın yanında yer almaya davet edildiler. Bu davete icabet etmeyenlerin hakkında da iyi şeyler düşünülmedi.

Erdoğan’ın sosyal alana olan ilgisi

Buradan referanduma geçecek olursak; referandum Tayyip Erdoğan’ın zaten fiilen varolan iktidarı kendi elinde toparlaması, tekeline alması olayının adının konması ve iyice katmerlenmesi haline gelecek. Eğer bu sadece siyasi alanla sınırlı kalacak olsaydı, yani Tayyip Erdoğan sadece siyasi alana kendini sınırlamakla yetinecek bir siyasetçi olsaydı cemaatlerin çok da fazla umurunda olmayacaktı bu. Ancak Erdoğan’ın sosyal alana da çok fazla ilgili olması, sosyal alanı da kontrol etmek istemesi, sosyal ve siyasi olanın arasında pek bir fark bırakmak istememesinin bir tedirginlik yarattığını söyleyebiliriz. Ama bu tedirginlik “Hayır”a yönelir mi? Sanmıyorum. İslami cemaatlerin büyük bir kısmı şu anki seçenekte büyük ölçüde “Evet”i tercih edeceklerdir diye tahmin ediyorum.
Bunların oyu neye tekabül eder? Ne kadar oy vardır? Bu, öteden beri, ben gazeteciliğe başladığımdan beri hep söylenir. Her seçim öncesi hangi cemaat kimi destekliyor, ne kadar oyu var diye tartışmalar yapılır. Bu rakamların çok olağanüstü yüksek rakamlar olduğunu sanmıyorum. Tabii ki belli bir etkisi var. Cemaatlerin kendilerine bağlı insanları var, bir de etkileri altındaki insanlar var. Ama Türkiye’de özellikle kentte yaşayan kesimler için cemaatlerle şu ya da bu şekilde ilişkisi olsa da insanların kendi bireysel tercihlerine göre oy verme alışkanlıklarının zaman içerisinde yerleştiğini görüyoruz. Dolayısıyla bu cemaat bahsini böyle kapatmak istiyorum. Büyük ölçüde cemaatlerin tercihinin Tayyip Erdoğan’dan yana olacağını, ama hepsinde olmasa bile büyük bir kısmında bir tedirginliğin de söz konusu olduğunu söyleyebiliriz.

Gülen’in tercihi evet olacaktır

Bir not, dünkü yayında da söyledim burada da söylemek istiyorum: Şimdi, Gülen Cemaati dediğim için bana kızanlar vardır, onların gönlünü de almak için FETÖ diyelim, ama bu cemaatin tabii ki –FETÖ ya da Gülen cemaati, ne derseniz deyin– burada Türkiye’de oy kullanacak olan bağlılarının ya da ne kadar kaldıysa sempatizanlarının herhalde oyları “Hayır” olacaktır. Bunu teorik olarak böyle varsayabiliriz. Ama ben bu yapının Türkiye’de “Evet” çıkmasını tercih edeceğini ve böylece özellikle Batı’da daha güçlü bir şekilde Tayyip Erdoğan’a ve onun tek adam yönetimine karşı daha etkili bir şekilde propaganda yürütmeyi düşündüğünü düşünüyorum. Çünkü bu yapı esas olarak faaliyet alanını artık Türkiye dışı topraklar, özellikle de Batı olarak belirlemiş durumda. Erdoğan yönetimine Batı üzerinden olabildiğince baskı yapıp, onun doğurduğu kriz anlarından istifade etmek gibi bir perspektifleri var. Bu anlamda “Hayır”dan ziyade “Evet”in çıkması, onların daha fazla hayal ettikleri bir şey olabilir.
Şimdi cemaatlerin tavrının böyle olduğunu söyledikten sonra, İslami camia meselesi kapanıyor mu? Hayır kapanmıyor. Çünkü İslami camia dediğimiz yerde, aslında cemaatlerle çok da fazla organik ilişkisi olmayan insanların sayısının, etkilerinin çok daha yüksek olduğunu düşünüyorum. Genellikle yükselen siyasi hareketlere bakıldığı zaman, mesela AK Parti örneğinde ya da Refah Partisi zamanında, ya da değişik dönemlerde değişik partilerin yükselişinde iki ayrı yapının söz konusu olduğunu görüyoruz.

Kazananlar ve kaybedenler

Benim değerlendirmelerime göre toplumun iki farklı kesimi, aslında çıkarları birbirine zıt iki farklı kesimi bu hareketleri taşıyor. Bunlardan birisini kabaca “kaybedenler” olarak özetleyebiliriz. Toplumun bu alt kesimlerinin, daha da yoksullaşan ve yoksunlaşan kesimlerin arayışları, tepkileri; mevcut düzene, statükoya yönelik tepkileri var. Bunu değiştirmek, kendileri de daha fazla kaybetmekten çıkmak ve hatta kazanmaya başlamak istiyorlar. Bu anlamda da muhalif birtakım hareketlere, diyelim ki Türkiye’de dün Refah Partisi’ne, bugün de Adalet ve Kalkınma Partisi’ne yöneliyorlar. Bunlar genellikle göze çarpan kesim, mitinglerde vs.’de daha çok gözüken.
Son dönemde, 17-25 Aralık ve sonrasında, Gezi zamanında vs. gördüğümüz, kabaca “kefenliler” diye tabir edilen, Tayyip Erdoğan’ı havaalanlarında kefenle –ya da beyaz örtülerle– karşılayan, ölüme hazır olduklarını söyleyen insanların büyük bir kısmı genellikle toplumun alt kesimlerinde olan daha militan, daha öfkeli kesimler.
Ama bu hareketlerin esas motor gücünün bu kitleler olduğunu düşünmüyorum. Esas olarak bu hareketler yükselişte olan birtakım sınıflarla, katmanlarla beraber yükseliyorlar. Bunlara da “kazanmakta olanlar” diyelim. Yani bir tarafta kaybedenler var, giderek daha fazla yoksullaşanlar var; bir tarafta da aslında zenginleşenler, orta ve üst orta sınıfa doğru gidenler. Ama bütün bu yükselişleri sırasında ülkedeki siyasi yapının, konjonktürün ve statükonun kendilerinin önünü tıkadığını düşünen, hak ettikleri derecede devletten yararlanamadıklarını düşünen, hatta devlet tarafından horlandıklarını düşünen kesimler var. Bu kesimler Refah Partisi ve AK Parti özelinde baktığımız zaman genellikle dindar, orta sınıf ve üst orta sınıflar, serbest meslek sahipleri, Anadolu sermayesi diye adlandırılan kesim vs. Bu insanlar Türkiye’de belli bir yere geldiler, ama devletin refleksleri nedeniyle –en son 28 Şubat’ta bunun örneğini gördük– hep önleri tıkandı ve önlerinin açılmasını, sistemin merkezinde olmanın kendi hakları olduğunu söylediler.

Dindar orta sınıfların çıkarı demokraside

Bunun olmasının, dışlanmışların merkeze gelebilmesinin de tabii ki tek yolu var: Demokrasi, çoğulculuk, özgürlük. Bu insanlar Refah Partisi’nden itibaren ve AKP’yle beraber de sürekli olarak bu evrensel değerleri öne çıkardılar. Dindarlıklarını yaşama tarzı olarak muhafazakâr ama siyasi olarak değişimden ve özgürleşmeden, demokratikleşmeden yana bir tutum takındılar. Kimileri bunu bir enstrüman, yani takiye olarak gördü. Özellikle iktidarlarını bu yeni dindar orta sınıfla paylaşmak istemeyen kişiler o kesimlerin özgürlük, eşitlik, çoğulculuk taleplerinin yalan olduğunu söylediler. Yalan olduğunu söylemelerinin bir nedeni gerçekten onlara inanmıyor olmaları, ama önemli bir ayağı da kendi iktidarlarını paylaşmak istememeleriydi. Şimdi bu iktidar paylaşımı meselesi büyük ölçüde hallolmuşa benziyor. O merkeze taşınma olayı gerçek anlamıyla, özellikle AKP iktidarıyla beraber, ama Refah Partisi’nin özellikle belediyeleriyle beraber başladı. Şimdi de iyice tamamlanmışa benziyor.
Ama şu anda Tayyip Erdoğan, cemaatlere yaptığı gibi bu kişilere de ancak kendisinin izin verdiği ölçüde alan sunuyor. Yani bu kişilerin bu arada, merkeze taşınma sürecinde yaşadıkları ve hoşlarına giden o özgürleşme, demokratikleşme, çoğulculaşmanın kendilerine açtığı fırsatları gören ve bununla beraber, bunların hepsiyle beraber küreselleşme ve küreselleşmeye entegre olma. Türkiye’de özellikle son 15 yılda dindarların sadece sistemin merkezine yolculuğunu değil aynı zamanda yerküreyle bir tür entegrasyon yaşadıklarını gördük. Tayyip Erdoğan bütün bunları kendi kontrolüne almak istiyor. Bunu yaparken de aynı zamanda küreselleşme konusunda –özellikle son dönemde görüyoruz– çok ciddi geri adımlar atıyor. Daha içe kapanmacı, tekrar milliyetçi bir söylem, Kürt sorununun barışçı çözümünden uzaklaşıp tekrar milliyetçi bir çizgiye gelmek ve bu dindarların ilk başta tereddütle bakıp daha sonra bayağı bir benimsemiş oldukları Avrupa Birliği ile tam üyelik çizgisinden uzaklaşmak, hatta son Hollanda krizinde olduğu gibi Avrupa’ya net bir şekilde neredeyse savaş ilan etmek.

Muhafazakârların yönü Batı

Bütün bunlar bu kesimlerin, bu harekete esas dinamizmini sağlayan kesimlerin çok ciddi bir şekilde kafasını karıştırıyor, canını sıkıyor. Yani Türkiye gibi büyük bir ülkenin kendi içine kapanamayacağını, kapanmaması gerektiğini, Türkiye’nin yönünün bütün kültürünü, dinini, imanını –her neyse– koruyarak, tarihine sahip çıkarak, ama yönünün Batı olduğunu, Batı dışında bir seçeneğinin olmadığını düşünen çok hatırı sayılır bir muhafazakâr kesim var Türkiye’de. Tayyip Erdoğan şimdi bu suyu tersine akıtmaya çalışıyor. Halbuki bütün bu süreci beraber yaşadılar. Ama şimdi Tayyip Erdoğan yolu değiştirmeye yönelmiş durumda. Bu değiştirmeye yöneliş ciddi şekilde birtakım burukluklara yol açıyor. Şimdi Avrupa örneğine bakalım: Avrupa’da yaşayan göçmenler içerisinde, ciddi bir şekilde Avrupa’ya entegre olmuş Türkler var; ama kendi dini ve milli kimliklerini muhafaza eden insanların bir kısmı bu son kavgada ciddi bir şekilde Avrupa’nın AKP yöneticilerine, bakanlarına yaptıklarını kendilerine bir tür hakaret, küfür olarak görüp radikal bir söylem takınırken, çok önemli bir kısmı da bunların çok gereksiz şeyler olduğunu, çünkü kendilerinin de artık o Avrupa’nın bir parçası olduğunu söylemeye başladılar.
Avrupa’daki bu son kriz bence referandum sürecinde Erdoğan’ın ve AKP’nin yaptığı en büyük hatalardan birisiydi. Kısa vadede “Evet” oylarını artırma amacıyla yapılan bu hamlenin ben ciddi bir şekilde geri teptiğini düşünüyorum. Sandıkta şu referanduma ne derece yansır bilmiyorum, ama burada çok ciddi bir kırılma yaşattı. Bu kırılma aslında Türkiye’deki İslami camianın normal akışına aykırı bir müdahaleydi. Bunun çok ciddi bir şekilde rahatsızlık yarattığını düşünüyorum ve görüyorum.

15 Temmuz travmayı büyüttü

AKP içerisindeki gizli “Hayır”cılar diye söylenen –ki bazılarının artık gizliliği de kalmadı– kişilerin profilleriyle, duruşlarıyla bu benim bahsettiğim kesimlerin duruşları arasında çok büyük yakınlıklar var. Tabii ki bu insanların büyük kısmı aleni bir şekilde “Hayır” kampanyası vs. yapmıyorlar. Belki de “Evet” verecekler, ama tatları kaçmış durumda. Bu gidişin AKP’nin ve Erdoğan’ın 2002’den itibaren Türkiye’yi götürdüğü yolla, belli bir aşamadan sonra yönünü değiştirmesi kafaları ciddi bir şekilde karıştırmış durumda. Araya giren FETÖ olayı, darbe olayı işleri daha da allak bullak etti. Tabii ki burada insanların büyük bir kısmı FETÖ’ye karşı bir pozisyon takınıyorlar, ama bunun nasıl olduğunu da hâlâ tam olarak kendileri cevaplayamıyor. Çok büyük bir travma var bu konuda. 15 Temmuz olmasaydı bile vardı, 15 Temmuz’la beraber bu travma iyice büyüdü. Bunun cevabı verilemedi. Çok büyük bir alt üst oluş var. Bu aslında benim daha önceki yayınlarımdan birisinin başlığına verdiğim gibi, Türkiye’de İslamcılığın iflası anlamına geliyor.
Şu anda insanlar iflas yaşayan bir İslamcılığın yanında kendi dindarlıklarını muhafaza etmenin yollarını arıyorlar. Yani İslamcılığın vizyonunda çok ciddi bir tıkanma var. Ama İslamcılığın bitmesi insanların dinlerinden çıkmaları anlamına gelmiyor. Dolayısıyla dindarlığını muhafaza edip İslamcı olmayan bir siyasetin yeniden üretilmesi konusunda insanlara AKP, Tayyip Erdoğan ve bu anayasa değişiklik paketi çok fazla bir şey sunmuyor. Eğer ilk başlarda sivil anayasanın ilk telaffuz edildiği anlardaki gibi çoğulcu, kuvvetler ayrılığını güçlendiren bir anayasa taslağı olsaydı herhalde bu anayasa taslağı yüzde 80 gibi bir oyla geçerdi. Hatta belki de referanduma bile gerek kalmadan, Meclis’ten milletvekillerinin oylarıyla, ezici bir çoğunlukla geçerdi. Ama şu anda sunulan paketin Türkiye’nin şartlarına ne derece uyduğu ayrı bir şey, ama Türkiye’de yükselen dindar orta sınıfların ve üst orta sınıfların vizyonuyla çok örtüşen bir şey değil. İnsanlar ülkeyi yönetecek tek bir kişinin kendilerine sunacağı, bahşedeceği bir alanla yetinmeyecek kadar deneyim ve birikim sahibi. Dolayısıyla önlerindeki seçenek esas olarak bir çoğulculuk olarak gözüküyor. Ve AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan bir süreden beri çoğulculuk yerine çoğunlukçuluk vaat ediyor. Bunun da ciddi kırılmalara yol açtığını görebiliriz.

Ülker olayı

Burada son bir not: Geçen Ülker’in başına gelen olay aslında söylediğim şeylerin çok iyi bir özeti. Bir reklam filmi etrafında koparılan kıyametten alttaki birtakım insanlar zevk almış olabilir. Ama orta sınıflar ve onun da üstündeki kişiler, girişimciler, iş kadınları, iş adamları vs… bunlar onların çok ciddi ürkmesine yol açan bir şey. Birdenbire nereden çıktığı belli olmayan ve herkesin, özellikle o camianın yıllardır bildiği, benimsediği, sahiplendiği bir markaya ânında böyle bir şeytanileştirme ve kriminalize edici kampanyanın birdenbire patlak vermiş olması –ki Türkiye’nin en büyük markalarından birisi bu– daha zayıf yapıların gözünü çok ciddi bir şekilde korkutuyor ve güven duygularının çok ciddi bir şekilde aşınmasına yol açıyor.
Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum: Şu anda AKP’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi perspektifi ve vizyonu Türkiye’de bu hareketi bugünlere getiren kesimlerin vizyonlarıyla çok ciddi şekilde çelişkiler arz ediyor. Burada tabii ki birtakım insanlar başka seçenekleri olmadığı için ya da kişisel olarak kendilerini bağlı hissettikleri için tercihlerini yine Erdoğan’dan yana yapacaklardır. Unutmayalım şu anda Türkiye’de bir süredir ve uzun zamandır Tayyip Erdoğan’ın çok ciddi bir kitle desteği var.
Kişi olarak kendisinin, partisinin ötesinde bir kredisi var. Özellikle dindarlar içerisinde var. Ama buna ne kadar güvenebilir? Buna açıkçası çok emin değilim. Çünkü insanlar sevseler de, kendilerine kardeş görseler de, yakın görseler de bir süre sonra kendi hak ettiklerinin ne olduğunu düşünüp şu anda sunulanın kendi hak ettiklerine denk gelip gelmediğine bakıyorlar. Şu anda anayasa değişikliği içerisinde, iktidarı kendi elinde tekelleştiren kişiye sunulanla geri kalanlara sunulan arasındaki büyük uçurum birçok kişiyi tedirgin ediyor. Bu anlamda İslami camianın da bu var olan paket konusunda –Tayyip Erdoğan’ın kişiliği konusunda ya da AKP’nin parti olarak olmasa bile–, paketin kendilerinin hayrına olup olmadığı konusunda ciddi bir şüphelerinin olduğunu, kendi içlerinde çok dışa yansımasa da bunu kaygıyla tartıştıklarını duyuyorum, görüyorum, tanık oluyorum. Ama tabii ki sandık bambaşka bir şey. Sandıkta çıkacak sonucun üzerinden birtakım yorumlar ayrıca yapılacak. Ama şu anda benim gördüğüm, bu referandum 12 Eylül’deki referandumdan çok daha farklı bir şekilde seyrediyor. İslami camianın burada gönül rahatlığıyla, inanmış bir şekilde tamamen Tayyip Erdoğan’ın çizdiği perspektifte gittiğini görmüyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus