Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ile söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/320630296″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Önemli bir konuk ağırlıyoruz Medyascope TV stüdyosunda. Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu yanımızda. Hoş geldiniz Temel Bey.
Hoş bulduk efendim.

Geçen sefer Ankara’dan Skype’la yayın yaptık, bayağı ilgi gördü. Herhalde bu da… O referandum öncesiydi, şimdi referandum sonrasını yapıyoruz. Referanduma falan geçmeden önce biz sizle 90 yılından beri tanışıyoruz.
Tanışıyoruz evet.

Siz Milli Görüş’ün en eski isimlerinden birisisiniz. Sanki geçen yayında uzakta olunca bu konulara pek giremedik ama, bu partinin genel başkanlığı sanki sizin üzerinize kalmış gibi gözüküyor, doğru mu?
Biraz öyle oldu evet. Benim niyetim yoktu zaten. Yaklaşık bir sene önceden itibaren zaman artık doldu, biz biraz daha dışarıdan bu hadiselere yardımcı olursak daha faydalı olur diye düşünüyorduk. Ama sonunda ihale bizim üzerimize kaldı.

Nasıl, bu süre içerisinde pişman mısınız yoksa?
Yok, elhamdülillah. Ben olan hadiseler karşısında pişmanlık duymuyorum, takdir-i ilahi, böyle olmuş. Şu anda üzerime düşen bu görevden dolayı ben de arzu etmediğim için biraz daha rahatım. Yani ben bunu isteyerek almadım. Bir ihtirasım olmadı. Bundan dolayı da hatamız, kusurumuz olursa “Ya arkadaş bu artık bizimle gitmiyor, gelsin şunu birisi alsın” diyebilecek durumdayım. Ama bir teveccüh doğdu, onu hissediyorum. Allah razı olsun, beni şaşırttı. Bizim gençler de “Ya artık yaşlandın, bu kadar bir ayağın çukurda” demiyorlar. Onlarda da bir heyecan doğması biraz da benim mesuliyet duygumu pekiştirdi belki. Üzerimize bir vecibe düşüyorsa onu yerine getirmemiz gerekir diye düşünerek elhamdülillah gayret ediyoruz.

Haziran seçimleri öncesi ben sizin partinizin birtakım faaliyetlerini Anadolu’da izlemiştim. Bir heyecan vardı ama hüsrana uğradınız.
Evet.

Sonra 1 Kasım seçimleri öncesi tekrar izledim özellikle Karadeniz’de. Bu sefer Haziran seçimlerinden ders çıkarmış ve çok daha iddialı bir şekilde oldu, daha kötü bir hüsrana uğradınız değil mi?
Evet öyle, doğru.

Daha az oy aldınız. Ama bu referandumda sanki Saadet Partisi bayağı etkili oldu.
Onu biz hissediyoruz. Ben şöyle hissediyorum: Bir, bizim teşkilatlarımızda hakikaten bir canlılık var. Eskiye nazaran canlılık var. Geçmişte teşkilatlarımızda bir teşkilatlarımızda bir canlılık vardı ama o bizim tabii hâlet-i ruhiyemiz gibi yansıyordu. Bu sefer çok daha canlı, kararlı ve iyi bir netice alacağımız konusunda da kanaatleri pekişmiş gibi. Ama bizim teşkilatlarımızın ötesinde benim gördüğüm, toplumda çok büyük bir teveccüh doğdu. Ben sokakta giderken, havaalanında, şurada burada, nerede olsa yolumu kese, tebrik eden, teşekkür eden hiç tanımadığım birçok insanla karşılaşıyorum.

Açıkçası, samimiyetimize binaen çok direkt soruyorum.
Estağfurullah, doğrusu o.

Utangaç bir şekilde “Hayır” dediniz. “Hayır” dediniz ama böyle biraz da ürktünüz. “Hayır” çıkarsa sizin yüzünüzden çıkmış gibi olmasın gibi bir havanız vardı, yanılıyor muyum?
Yoo, orada yanılıyorsunuz benim kanaatim. Biz utangaç bir şekilde demedik. O bizim şu anda siyasete, siyaset yapmaya yönelik tavrımızdan kaynaklandı. Yani biz kavga istemiyoruz. Türkiye yeterince kutuplaştı. Farklı partilerde olanlardan artık farklı fikirlerde olan adamlar değil; birbirlerinin hasımları, düşmanları gibi tavır sergilemeye başladılar. Bu, toplumda bir ümitsizlik meydana getirdi. Herkes birbiriyle kavgalı, herkes birbiriyle kavga ediyoruz. Şöyle oturup da bir meseleyi makul konuşacak kimse yok mu? Bundan dolayı da bana ilk defa sorulan soru, “Türkiye’nin bir numaralı meselesi nedir?” dediklerinde ben “Kamplaşma ve kutuplaşma” demiştim. Bizim tavrımız, biraz mahcup gibi görünen, “‘Hayır’ diyoruz ama aslında ‘Hayır’ı da zor söylüyoruz” diye anlaşılmasının sebebi bizim kavgacı olmamamızdan kaynaklandı. Çünkü millet buna alışık değil, ne demek yahu, siyaset yapıyorsun ama kavga etmiyorsun adeta, böyle bir hava vardı. Bizim bu şekilde yaklaşımımız toplumda önce hayret, sonra da bir tasvip doğurdu. Yani önce “Böyle şey mi olur, ne dediğin belli değil arkadaş, ne diyorsun ‘Evet’ mi ‘Hayır’ mı?”. Ben de ısrarla dedim ki “‘Evet’ diyemem”. “‘Evet’ diyememenin karşılığı ne?”, “Hayır” dedim. “O zaman bunu böyle söyle”. Tamam öyle de söyleriz de, “Ben ‘Evet’ diyemem” demek “Hayır” demektir. Bu Türkçe. Karşındaki insanı rencide etmeden, ona saldırmadan, hakaret etmeden… Bak ben başkanlık sistemine karşı değilim, şu şartlar gerçekleşirse buna destek verebiliriz, o şartlar şu anda gerçekleşmedi, gerçekleşmediği için de destek veremem. Bunu millet “Yahu amma da gevşek söylüyorsun, ne diyorsun yani? ‘hayır’ diyorsan de.” O zaman da dedim ki “Hayır”.

Peki bu çıkan sonuç sanki sizin pozisyonunuza çok yakın bir sonuç. Şimdi bir şaibe tartışmaları var tabii, öncelikle onu konuşalım. Siz bu şaibe iddialarını ciddiye alıyor musunuz?
Bu tip meselelerde şaibe de olabilir. Çünkü bazı davranışlar yanlış. Sandıktaki sayımlardan, vs.’den daha çok oylamaya gitmeden önceki hava beni rahatsız etti. Yani hükümet devletin bütün imkanlarını, yani devlet memurları dahil herkesi seferber ederek çıktı. burada harcanan para öyle milyarlar. Bunun hesabını kimsenin bilebileceğini zannetmiyorum. Şimdi siz bir referanduma gideceksiniz. Devlet olarak bütün gücünüzü koyacaksınız. Bizim partimiz dahil her yere “Evet” yazısını yazmak için çaba sarf edeceksiniz.

Değil mi sizin il binasına…
Onun arkasından tutup diyeceksiniz ki referandumda şu neticeyi aldık. Ben bunu başarı diye görmem ki. Zaten hükümet bundan dolayı çok büyük bir üzüntüye kapıldı. Bütün bu çabaya rağmen, bütün bu anormal, dengesiz bir yarışa rağmen bir buçuk puan fark etti.

Bu arada imkanlar derken tabii en önemlilerinden birisi medya. Medyada çok büyük bir siyasi iktidarın tahakkümü var. Tahakkümü yani her yere çıkmalarının dışında başkalarının çıkmalarını da…
Engelleme var tabii.

Bizim bu –mütevazı diyelim- Skype yayınını yapacağımız zaman, bir tane –şimdiki tabirle Pelikan diyorlar ya- Pelikan’lardan birisi şöyle demiş: “Ruşen Çakır hayrola, Temel Karamollaoğlu’yla ne işin var?” Halbuki biz sizle 90’dan beri kaç kere röportaj yaptık, bilmem ne yaptık falan. Sizin mesela Medyascope’ta çıkmanıza bile…
Razı değil.

Rahatsız olabilen… Siz diğer büyük medyalarda yer bulabildiniz mi?
Siz de takip ediyorsunuz. Kapıyı bir araladılar. Zaten o aralama birden bire büyük bir yankı meydana getirdi. O olmasaydı biz bu noktaya gelemezdik. Ondan dolayı böyle ulusal yayın yapan birkaç medyada bizim çıkmamız hakikaten, tavrı o değiştirdi. Ondan sonra yalnız ekranlar kapandı biliyorsunuz.

Buradaki temel mesele sanki şu Temel Bey: Siz sonuçta aynı kökten geliyorsunuz siyasi iktidarla. Dini hassasiyetler diyelim en yumuşak ifadeyle. Normalde AK Parti’ye ve hatta Recep Tayyip Erdoğan’a teveccüh besleyen ama bu anayasa değişikliğine ikna olmamış kesimlerin tereddütlerini gidermede sizin “Hayır” demenizin etkili olduğunu düşünüyorum. Yani “Hayır” sadece ve sadece başka mahalleden, öteki kutuptan değil.
Doğru, bu dediğiniz zaten bizim en büyük derdimiz, bugün de aynı endişeyi taşıyoruz, insanlarımızın hissî olarak tavırlarını belirlemeleri. Hissiyat öyle bir şey ki, birisine karşı sempati duyarsınız, beğenmediğiniz bir iş yapar, incitmemek için “peki o iyi olmuş” dersiniz. Bize göre bu doğru değil. Hele de siyasette hiç doğru değil. Çünkü siyaset halkı doğrudan doğruya etkiliyor. O zaman siz siyasette bulunan insanları düşünmeye davet etmelisiniz. Düşünme ve tefekkür problemlerin çözümünün ilk adımıdır. İnsan düşünecek ki… Yani bir yerde bir hadise meydana gelmiş. Hemen karar verme yerine tamam da bu hadise neden meydana geldi, nasıl oldu, bunu araştırmanız lazım. Ondan sonra da dinleyecekseniz birkaç kişiyi dinleyip karar vermeniz lazım. Hiç karar vermeden “falanca benim adamımdı, ona birisi saldırdıysa ben de tepesine bineyim.” Şu günkü şartlarda bu doğru değil. Onun için bizim en önemli meselemiz toplumu düşünmeye davet etmekti. Yanlışlık çok açık ve net olarak görülünce… Çünkü bizim itham etmek isteyenlere karşı bizim tavrımız çok açıktı. Biz başkanlık… Tabii diğer bütün partilerden de farkımız orada. CHP ve HDP “başkanlık sistemine karşıyım” diyor. Biz de diyoruz ki, biz başkanlık sistemine prensip olarak karşı değiliz. Ama kuvvetler ayrılığı meydana gelecek ve bu kamil manada olacak. Yani göstermelik olmayacak. İki, aynı zamanda denetim mekanizması mutlaka sağlam olacak. Siz denetim mekanizmasını oluşturamazsanız o zaman kuvvetler ayrılığı prensibinin de bir mantığı kalmaz.

Burada şunu söyleyebilir miyiz? Mesela siz Saadet Partisi olarak “Hayır” dediniz. MHP’nin içerisinden, dışlanmış ama hareketin içerisinden isimler “Hayır” dediler ve çok aktif bir kampanya yürüttüler.
Çok aktif yürüttüler.

Varsayalım ki, siyasette bu olmaz, hipotetik şeyler ama varsayalım ki siz “Hayır” demeseydiniz, MHP’nin içerisinden böyle bir şey olmasaydı herhalde bu anayasa değişikliği yüzde 60’ın üzerinde…
Muhtemeldir. Burada bir de şu var: Tabii artık toplumun siyasal tavrını bütün olarak değerlendirmek kolay olmuyor. Belki de bugün AK Parti’nin, hükümet partisinin devlet imkanlarını sonuna kadar kullanarak Türkiye’nin tamamını bayraklarla donatması ve dediğim gibi “Evet” demeyen bir partinin binasının üzerine “Evet” pankartı asacak kadar ileri gitmesi toplumun bir kesimine “Yok yahu bu kadar da olmaz” dedirtti. Bunun da etkisi olduğu kanaatindeyim. Hiç tereddütsüz “Ben AK Partiliyim” diyen, “Tayyip Bey bir karar verdikten sonra da ben sorgulamam, ‘Evet’ derim” diyenler hariç, “arkadaş herkes hata yapabilir, burada bir hata varsa onu göreyim, yoksa da destekleyeyim” diyen, düşünen kesim bu aşırılığı görünce benim kanaatim bir tepki gösterdi. Bir kampanyada bile, “Evet”-“Hayır”- kampanyasında bile devleti hoyratça kullanan… Çünkü halkın vergileriyle toplanan para harcanıyor. Burada adalet olur mu? Olmaz.

Nergis Demirkaya’ya verdiğiniz bir söyleşide, şimdi mealen hatırlıyorum, kulağınıza gelip ‘Abi işler iyi gitmiyor’ diyen… Ama kastettiğiniz herhalde bayağı önemli isimleri.
Tabii tabii.

Bu çok sık olan bir şey mi, yoksa bir kere falan mı geldi?
Valla biraz var.

Ne diyorlar?
Gidişattan endişeliler. Bu işin bu şekilde gitmesi… Ben deniz bitti diyorum, bazen duvara tosladı diyorum. Onlar da bazen duvara tosladı, bazen deniz bitti diyorlar. “Bundan sonra bu işi bu şekliyle götürmek mümkün değil” diyorlar. Bende o zaman şu kanaat doğdu: Bir yerden diktaya yönelmek… Bir insan kolay kolay yönelmez. Ancak kendi yaptığı yanlışları çevresinde kendisine rahatlıkla söyleyebilecek bir arkadaş grubu olmazsa bu sefer tenkide razı olmamaya başlar. Tenkidi kendisine karşı yapılan bir hakaret gibi, hasmane bir tavır gibi görmeye başlar.

Komplo.
Öyle olunca etrafında aklı selim sahibi insanları artık barındırmamaya başlar. Onlar da yanlış yapabilirler, insandır bu. Ama başlangıçta yola çıktıkları arkadaşların büyük bir kısmı ayrıldı.

Siz söylediniz, hemen onu soracağım. Abdullah Gül’e partinin genel başkanlığını verecekmişsiniz.
Yok bizim böyle bir şeyimiz olmaz da, Abdullah Bey’in de zaten böyle bir talebi olması, aklında bile geçeceğiniz zannetmiyorum. O çok daha nazik bir insan. Yalnız bana basın toplantısı esnasında sordular, Deniz Baykal’ın Abdullah Bey’i ziyaret ettiğini ve orada da “Böyle olması doğru olur” dediğini. Ben dedim ki “Bizim genel başkanlık makamı genel kurulun vereceği bir karardır. Benim ona müdahale etmem doğru olmaz. Ama biz herkese kucağımızı açtık, kollarımızı açtık. Gelin beraber olalım ve bugün yaşadığımız problemleri birlikte çözelim. Farklı fikirler olabilir ama bizim üzerinde durduğumuz konu, farklı fikirler gündeme gelirse doğruyu bulmak kolaylaşır. Yani beni partinin içinde, Genel İdare Kurulu’nda da, Başkanlık Divanı’nda da oluşturmaya çalıştığımız danışma kurullarında da söylediğim, beni memnun etmek için Allah rızası için laf söylemeyin. Ben bundan rahatsız da oluyorum. Doğruları söyleyin. Herkesin doğru bildiği ille de tatbik edilecek manasına gelmez. Ama siz doğruları söylerseniz, doğrular eninde sonunda bizim politikamızın içine girer. Yanlışlarımız varsa biz yanlışlarımızı düzeltme imkanı buluruz. Çünkü hep misal diye söylüyorum, benim tanıdığım iş adamlarının arasında bazıları var ki ben de çalıştım onlarla beraber. O dönemde danışmanların arasında üst seviyede hizmet görmüş bir sol ekipten, bir milliyetçi ekipten, bir muhafazakar ekipten, bir de bizim ekipten dört tane danışmanı vardı. Hepsi de çok üst seviyede hizmet görmüş insanlardı. Niye bunlar burada? “Ben bir hata yaparsam bunlardan birisi düzeltir” diyordu. Çünkü aldığı insanlara da kendi tahakküm etmiyor. O adamların hepsi zaten belli bir noktaya gelmişler, müsteşarlık yapmışlar, emekli paşalar var. Bu insanlar fikirlerini söylüyorlar. Ama sonunda kararı kendisi veriyor.

Peki Abdullah Bey’le herhalde görüşemediniz bu İstanbul’a gelişinizde.
Telefonla görüştük ama inşallah yakında görüşeceğiz. Bir ziyaret edeceğim. Ben ayrıldığından beri gidemedim zaten. Telefonla “Hayırlı olsun” demiştim. Artık bu dönem hayırlı olsun yani o manada. İnşallah bir gidip ziyaret edeceğim.

Bayağı bir hukukunuz var Refah Partisi’nden beri, 91’den beri falan.
Tabii az değil, 25-26 senelik bir geçmişimiz var.

Peki bugün Recep Tayyip Erdoğan aylar sonra diyelim, parti grup toplantısında konuşma yapacak. Yani partili cumhurbaşkanlığı meselesi fiilen bugün hayata geçiyor. Nasıl bir dönem bizi bekliyor size göre?
Bana göre hiçbir şey değişmeyecek. Benim hayret ettiğim de o. Yani bugüne kadar Sn. Cumhurbaşkanı’nın sürdürdüğü tavır bundan sonra tabiri caizse meşruiyet kazanmış olacak. Yoksa bugüne kadar farklı bir durum var mıydı? Yoo. Tayyip Bey’in söylediği her şey kabul görüyordu, istisnasız. Bundan dolayı bir değişiklik görmüyorum ben. Hiçbir değişiklik olmayacak.

Kabinede büyük değişiklik bekliyor musunuz?
Onu bilemem. Çünkü elbette bu kabine aslında Tayyip Bey’in onayladığı bir kabine. Fakat epey zamandır iş başında. Şimdi kendisi bizatihi partinin üyesi olduktan sonraki kongreye kadar bir değişiklik hiç zannetmiyorum ben. Kongre yapılıp da fiilen partinin genel başkanı olduktan sonra bir değişikliğe gider mi? Sanki yeni bir kabine kuruluyor ve gider gibi geliyor bana, gidebilir gibi geliyor. Başbakanı değiştirir mi? Pek ihtimal vermiyorum ben. Sn. Binali Yıldırım’la bugüne kadar herhangi bir ihtilafı olmadı. Bir noktada Sn. Binali Yıldırım Tayyip Erdoğan’la en eski çalışan arkadaşlardan bir tanesi. En eski, belediye başkanlığı yıllarından beri. Bundan dolayı bir değişiklik olur mu olmaz mı bilemiyorum. Ama ufak tefek değişikliklerin olması da tabidir diye düşünüyorum.

MHP’nin kabineye bakan verme ihtimali, bir spekülasyon var. Bu size makul geliyor mu, olabilir geliyor mu?
Bu MHP’yi zayıflatır zannederim.

Zaten zayıflamadı mı?
Zayıfladı. Şöyle düşünebilirsiniz, en azından iki tane bakan olursa bunlar kamuoyu nezdinde biraz daha itibar toplarlar. Yani onların hükümette bir sözü olmuş olabilir. İnsan tayininde, eleman alınmasında onlar daha etkili olabilirler. Ama şunu biz biliyoruz: Şu anda personel tayininde etkili MHP.

Şu anda?
Tabii, şu an en etkili gruplardan bir tanesi. Diğer tarafta tabiri caizse belki Balyoz’dan vs.’den eskiden mağdur edilenler etkili. Yani biraz daha ileri gitsek belki Doğu Perinçek grubu bile etkili. Bunlar söylenti olarak…

Ama MHP konusunda bir gözleminiz parti olarak…
Tabii var, şu anda var. Onun için iktidarda yani kabinede bir elemanının olup olmaması önemli mi? Her şeye rağmen bu düşünülse de sanki ona rıza göstermezler gibi geliyor bana. Tabii belli olmaz, tahmin.

Şu referandum sonuçlarına baktığımız zaman bana göre en çarpıcı yön ülkenin ekonomisinin en güçlü olduğu yerlerde ve Ankara’da “Hayır”ın önde çıkması, bazı yerlerde açık ara önde çıkması. Siz de biliyorsunuz, mesela Adana, Mersin gibi yerlerde AK Parti’nin belli bir oyu var ama MHP’nin de çok oyu vardı. Birlikte bayağı bir güçlüydüler. Antalya’da da keza öyle. Oralarda çok zayıfladı. İzmir’deki ara iyice açıldı. İstanbul’da, Ankara’da “Hayır” önde çıktı. Ki bunlar Refah Partisi’nde, 94 yerel seçiminde falan “İstanbul’u alan Türkiye’yi alır” deniyordu. Bu motto herhalde sizin hareketin yıllar boyu ve en iyi de bunu benimseyen ve uygulayan herhalde Tayyip Erdoğan. Son referandum sonuçlarının, özellikle büyük kentlerdeki sonuçların sembolik olmanın ötesinde bir anlamı var mı sizce?
Kesinlikle var. Bir defa şunu bilmemiz lazım: Her şeye rağmen büyük şehirlerde toplumun ve sandığın üzerinde etki kurmak zor. Doğuya doğru kaydıkça, nüfus azaldıkça kırsal bölgelerde veya bazı yerlerde baskı kurmak daha kolay. Onun için insanlar öbür tarafta endişeliler. Endişeden dolayı da bir kendilerine zarar gelmesini, ailelerine zarar gelmesini arzu etmedikleri için temkinli davranıyorlar. Ama İstanbul, Ankara, Adana, Antalya, Mersin gibi yerlerde bu pek mümkün gözükmüyor. Onun için buralarda nüfusun daha kalabalık olduğu, biraz daha özgüvenin yüksek olduğu yerlerde kendiliğinden bu ortaya çıktı. Ben bu neticeden sonra daha da güçleneceği kanaatindeyim.

Yani siyasi iktidardan uzaklaşma.
Yok. Şu anda insanlar bir arayış içindeler. Yani AK Parti’nin politikaları ülkeyi daha ileriye götüremiyor. Herkes gördü bunu. Ne dış politikada, ne ekonomide, ne terörle mücadelede bir başarı elde edilebiliyor. Çünkü AK Parti bu meseleleri maalesef üzülerek söylüyorum, birazcık da esen rüzgara göre şekillendiriyor. Millet de çözüm istiyor. Siz yukarıdan ne kadar üst perdede konuşursanız konuşun, tabandaki vatandaş kendi çektiği sıkıntıyı biliyor. Tayinler konusunda vs.’lerde. Devlet bir parti devleti hâline geldi. Ben bunu ısrarla söyledim. Cumhuriyetin kuruluşunda Mustafa Kemal dönemi ayrı bir dönemdir. Yeni kurulmuştur. Diktatörce bir tavrı vardır, otoriterdir vs.’dir. O dönem ayrıca mütalaa edilir, konuşulur, lehte, aleyhte birçok şey söylenir. Ama 1938’den sonra, 40’dan sonra devlet CHP devleti hâline gelmiştir. Özdeşleşmiştir. Aynı iş, 1950’den sonra Demokrat Parti iş başına geldi, 57’den sonra da devlet bu sefer başka bir şekilde Demokrat Partilileşmiştir. Şimdi de AKP’lileşiyor. Bu doğru değil ki. Bu tepki çekiyor. Siz ne yaparsanız yapın partizan bir tavır sergilediğiniz zaman tatmin edeceğiniz insan sayısı mahdud olur. Temelde yatan sıkıntı bu benim anladığım.

Peki Temel Bey, önümüzde bir seçim var. 2019’da olacağı söyleniyor ama öne de alınabilir. Burada şimdiden şöyle bir şey var: Artık meclis seçimi yani milletvekili seçimi geri planda kaldı.
Gibi, tam değil bence.

Tam değil ama esas olarak başkanın ya da yeni tabirle ne diyelim?
Cumhurbaşkanı, ne ise.

Cumhurbaşkanı seçimi daha belirleyici, esas olacak. Burada şimdiden birtakım arayışlar, tartışmalar vs. başladı. Siz Saadet Partisi olarak nasıl bir perspektife sahipsiniz bu anlamda? Şekilleniyor mu?
Daha çok erken. Bu iş eğer tabii Tayyip Bey’in AK Parti’nin başına geçmesinin ardından hızlanır mı, hızlanmaz mı göreceğiz. Benim kanaatim normal şartlarda seçimin iki sene sonra yapılacağı tarzındaydı. Ancak Sn. Başbakan Binali Yıldırım’ın “Önümüzde daha süre var, zaman içinde bunları hallederiz” demiş olmasına rağmen birdenbire Cumhurbaşkanı’nın parti üyeliğinin hızlandırılması, arkasından kongreye gidilmesi… Ha o zaman bu iş erkene alınabilir. Sonbaharda mı olur, önümüzdeki baharda mı olur… Şu ihtimal var ama tabii o biraz zor, çok erken olur, mahalli seçimlerle birleştirilir mi diye. O biraz riskli olur gibi geliyor bana. Birleştirilmemesi daha uygun. Bundan dolayı da erken seçim olabilir. Çünkü Ortadoğu çok ısındı. ABD’nin başına tabiri caizse ne edeceği hiç belli olmayan, biraz dengesiz, kovboy tipli bir adam çıktı. Bu adam dünyayı ateşe verebilir. Çünkü dengesiz sözler söylüyor. Daha erken indirebilirler mi? Amerika’da bu şey var tabii, bunu değiştirebilirler. Böyle olunca dünya, Avrupa da değişiyor. Avrupa’da çürük elmalar arttı. Radikaller öne çıkmaya başladı. Artık klasik partiler etkili değil. Fransız seçimleri bunu gösteriyor. Böyle olunca Ortadoğu’nun haritalarını da ABD çizdi. Bundan 25 sene önce bir harita çizdi. “Bugünkü haritanın bu olması gerekiyor” dendi. “Efendim bu devleti temsil etmiyor, birisinin aklından geçmiş”, hep öyle denir zaten başta. Ama şu anda bu iş belli bir safhaya geldi. Balfour Deklarasyonu, İsrail’in kurulması için önemli bir deklarasyondur biliyorsunuz. İngiltere, 1917 yılında İngiliz hükümeti bir karar aldı Filistin topraklarında, Suriye’de bir Yahudi devleti kurulması konusunda. Bunu da İngiliz başbakanı Balfour, Rothschild’e bir mektupla bildirdi. Bu Balfour Deklarasyonu diye biliniyor. Şimdiki İngiliz başbakanı Theresa May, “Bu şeref belgesinin yüzüncü yılını kutlayacağız” diyor. Bu ne? Bu başka bir şey, yüzüncü yılını kutlamak. Onun karşısında da, Robert Fisk’i belki takip edersin. O da zehir zemberek bir yazı yazdı. “Siz bunu nasıl şeref belgesi diye isimlendirirsiniz? Milyonlarca insanın topraklarını terk etmesine, katledilmesine vesile oldunuz” dedi. Bu şunu gösteriyor, benim bu detaya girmemin sebebi, Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi gündemde. Burada acele ediyor birileri. Türkiye de bu acelenin içinde nasıl bir rol alacak belli değil. Çünkü aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık dedikleri bir noktaya gidiyor. Seçimleri öne almak istemeleri büyük ihtimalle, o zaman bir tavır belirleyecekler. O tavır toplumun büyük kısmını rahatsız edebilir. Onun için seçimi öne alabilir.

Yani seçim zamanında yapılacak olsa o tavrın ardından büyük bir kayıp yaşayabilirler.
Yaşayabilirler. Çünkü hakikaten de zor bir dönem olacak. Burada o tavrı bizim tabir ettiğimiz şahsiyetli bir dış politika uygulama kararında olursanız… Şahsiyetli dış politikadan kastımız da güçlü devletlerin etkisi altında kalmadan. Burada yaşayan halkların tamamının menfaatini gözetecek, huzuru sağlayacak bir dış politika tavrı belirlerseniz bu bayağı riskli bir iş.

Peki seçim meselesine tekrar gelecek olursak, siz referanduma, son seçimde aldığınız oyla kıyaslanamayacak bir etkide bulundunuz. Önümüzdeki seçimlerde, tabii ki parlamento seçimine parti olarak gireceksiniz diye var sayıyorum.
Tabii.

Orada seçim sistemin değiştirilmesi gündemde. Birtakım spekülasyonlar var biliyorsunuz, daraltılmış bölge vs. gibi. Her halükarda siz parti olarak gireceksinizdir. Ama cumhurbaşkanlığı seçiminde sizin partinizin adayının kazanma şansı olmayacaktır. O zaman ittifaklara mı yönelirsiniz, ne yaparsınız?
Şimdi tabii ki bugünkü seçim sisteminde zaten birkaç tane aday belirirse ve ilk turda yüzde 50’yi geçemezse bir ikinci tur olacak. Bu demektir ki büyük ihtimalle ikinci tur olur. Yani iki aday, üç aday en az belirlenir. Yani büyük ihtimalle CHP bir aday çıkarır. Muhalefet de diğer şu anda mecliste bulunan, MHP’nin muhalifleri de dahil olmak üzere, belki sosyal demokratların bazılarının da teşvikiyle, yüz bin imzayla cumhurbaşkanı aday göstermek mümkün. Böylece bir aday daha çıkabilir. Şimdiden bunu ben… Çünkü süratle karar verilip üzerine yürünecek bir konu. Şimdiden spekülasyonda bulunmak doğru değil. Seçim kararı alınır alınmaz o çalışmalara girilir. Zaman dardır, o dediğiniz doğru. Aslında seçimin kararını alıp iki ayda büyük ihtimalle seçim yapalım denir. Üç aya bile bırakmak istemeyebilirler.

O kadar yani.
Bendeki kanaati söylüyorum ben. Bugün üzüldüğüm şu: Hakikaten bugün iktidarda bulunan arkadaşlar bizim arkadaşlarımız. Geçmişte biz bu arkadaşlarımızla beraber çalıştık. Ama bir bakıma yaptıkları birtakım göze görünür işler onlarda bir tatmin doğurdu, “bak yollar yapıyoruz, şunları yapıyoruz.” Ama öbür taraftan ülkenin büyük bir badire içine itildiğini de görüyorlar. Artı dışarıdan borç bulamıyorlar. Varlık Fonu dediğiniz işte ipotek fonu, onun için çıkardılar. İşsizlik aldı başını gidiyor. Dış ticaret açığı kapanamıyor. Cari açık kapanamıyor. Bütçe açığını bir türlü halledemiyorlar. Böyle olunca dışarıdan para bulmak bile imkansız hâle geldi artık. Ülkenin en kıymetli hazineleri ipotek listesine konuyor şimdi, gidecek elden. Allah muhafaza, bunun sonu nereye varır tahayyül bile edemiyorum. Böyle olunca acele etme ihtiyacını duyuyorlar. acele insana çok büyük yanlışlar yaptırır. Bunun farkında değiller.

Peki bu arada benim içimde bir hissiyat var ki, 2019 ya da daha önce yapılacak seçimde bu sefer sizi kazanmak isteyeceklerdir diye düşünüyorum.
Yani bu normal şartlarda onların da düşüneceği, başkalarının da düşüneceği bir iştir. Ama biz aynen “Evet”-“Hayır” kampanyasında olduğu gibi bu sefer de bizim kendi prensiplerimiz var. Yani biz hükümete destek verebilir miyiz? Veririz. Ama bizim desteğimizin şartlarını onların kabul etme ihtimalini ben göremiyorum şu anda. Her şeyin sil baştan ele alınması icap eder. Siz bir hükümete bunu derseniz kabul eder mi? Etmez. Ekonomi baştan sonra yeniden ele alınacak. Bugün teşebbüs edilen yatırımların tamamı duracak. İsraf bitecek. Yolsuzluk kalmayacak.

Yatırımlardan kastınız nedir?
Toprağa gömülen para. Siz yol yapıyorsunuz, üretime zırnık gitmiyor. Öyle şey olur mu ya? Dış ticaret açığını nasıl kapanırsınız? Üretime hiç para gitmiyor. Hâlâ İstanbul kanalı, Çanakkale köprüsü. Bize ne getirecek bu?

Aman adınız solcuya çıkar söyleyeyim.
Yok o noktada bizim inancımız da çok sağlam. Biz sosyal demokrat bir anlayışa çok yakınız. Sosyal demokrasi başka bir şey. Bugün sol kesimin ideolojisiyle sosyal demokrasi yani demokratik bir ortamda halkın ihtiyaçlarının karşılanmasını arzulayan bir kesim var. Bu oldukça geniş bir kesim. Bunlar geçmişte AK Parti’ye kuruluşunda destek verdiler. Bunun için o dediğiniz ihtimal her zaman var ama bizim şartlarımıza razı olabilirlerse bizim bir şeyimiz yok yani.

Adalet meselesinde bir şeyler sormak istiyorum. Ben bir iki gündür burada kendi başıma yayınlar yapıyorum, cezaevindeki gazeteciler, KHK mağdurları vs. Şöyle bir şeye özellikle dikkat çekiyorum: FETÖ diye adlandırılan cemaat yapılanmasının günahlarını, suçlarını tespit edip ama burada mağdur edilen insanların bir şekilde bu yapıyla ilişki içerisinde olmuş olabilirler, ama büyük bir kısmının bu kadar hayatlarının karartılmasına yol açacak şekilde ilişkiler olmadığını söylüyorum. Burada ciddi bir adalet meselesi sanki var. Bir de bu kadar çok mağdur falan varken çok az konuşuluyor bu.
Çok az konuşulmasının birkaç tane sebebi var. Bunlardan bir tanesi, Türkiye hakikaten 15 Temmuz hadisesiyle aklımıza hayalimize gelmeyecek bir hadise yaşadı. O geceyi unutmak mümkün değil. Bunu kabullenmek de mümkün değil. Yani sizin kendi içinizden çıkan ordunuzun bazı mensupları, şunlar bunlar çıkacak, meclisi bombalayacak kadar ileri gidecek. Genelkurmay başkanını tutsak alacak. Bu unutulamaz, bu bir gerçek. Ancak başka gerçekler de var demin söylediğiniz gibi. Türkiye iyi yönetilmiyor. Ekonomide çok ciddi problemlerimiz var. Dış politikada çok ciddi problemlerimiz var. Biz şimdi bunları çözerken şöyle bir durum ortaya çıktı: FETÖ dediğimiz grup birdenbire mi devletin içine girdi? On sene geçmişi var, en azından bu iktidar için söylüyorum. On sene içinde sinir uçlarına kadar yerleştiler. Onun için bunu batıya anlatmak kolay değil. Bunu batıya anlatmak için batının mantığıyla bugünkü yanlışlığı anlatmak lazımdı. Sanki anlatamadılar gibi geliyor. Anlatamamalarının sebebi, burada kendileri de kabahatliler. Şunu unutmamak lazım: Siz bir yerde birilerine haksızlık yapmaya kalkarsanız, aynı haksızlık döner sizin başınıza gelir. Geçmişte FETÖ’cüler Balyoz, Ergenekon diye nasıl haksızlık yaptılarsa, bugün aynı haksızlık döndü onların başına geldi. Ancak bu arada öyle bir durum ortaya çıktı ki, o günkü o haksızlıklara ses çıkarmayanlar bugün de çıkaramıyorlar. Kendilerinin de mağdur olabileceğinden korkuyorlar. Bu konuda en rahat konuşabilecek olan siyasi parti biziz zannediyorum. Çünkü bizim geçmişte bu ekiple hiç irtibatımız olmadı. Biz onun için düşüncelerimizi gündeme getiriyoruz. Ama yine de bu yapılanları bütünüyle tasvip ederek değil. Şunu söyledik hep: Olağanüstü Hâl böyle bir kalkışma teşebbüsünün ardından gerekliydi. Çünkü düzeltemezsiniz. Hele de sinir uçlarına kadar böyle girmişlerse. Ancak Olağanüstü Hâl, olağan hâle gelirse orada bir problem var demektir. Çünkü Türkiye ilelebet Olağanüstü Hâl’le yönetilemez. Olağanüstü Hâl esnasında da şöyle bir durum ortaya çıkıyor: İtiraz edenler, tenkit edenler, yanlışlık vardır diyenler belli bir şekilde mağdur edilmeye başlıyor, kendileri veya çevreleri. Bu sefer herkes susuyor. Bu referandum esnasında AK Parti’de geçmişte hizmet yapmış insanların seslerini rahatlıkla çıkaramamalarının sebeplerinden bir tanesi de bu.

FETÖ’cü diye damgalanmak.
Öyle de damgalanabilirler, başka şekilde de. Burada bir de şu var: Aslında Cumhurbaşkanı’nın bunu gördüğünü görüyoruz da, çare bulamıyorlar. Ne dedi? “Ben geçmişte hata etmişim. Milletimden özür diliyorum. Allah’tan da af diliyorum” dedi. Tamam, onun bu hakkı varsa, normal vatandaşın da aynı hakkı olması gerekmez mi? Çünkü hakikaten bu noktaya geleceğini tahmin etmeyen birçok insan destekledi. AK Parti’nin içinde yüzlerce değil binlerce, on binlerce insan var.

Var değil mi?
Elbette. Çünkü öyle bir sistem kuruldu ki, ben şahidim birkaç yerde. “-Gideceğim ben, falanca yerde bir göreve talibim. –Evet. -Bana yardımcı olur musun? –Olamam.” Olamayız biz. “-O zaman bana falanca yerde diyorlar ki onlara gidersen olur.” Onu bilemem ama gidiyor, ondan sonra da işe giriyor. Gittiği yer neresi? AK Parti’nin içinde çöreklenmiş olan bu ekip. Onlardan alıyorlar. Onların referansıyla gidiyorlar. Şimdi bu insanların hepsini aynı mertebede suçlu diye damgalamak doğru değil. Yine kendi ağızlarıyla söylüyorum, ne dediler? “Bunlar üç kademedir” değiller. “En altı ibadetle uğraşıyor, ibadet ettiğine inanıyor destek vererek. Ortası ticaretle uğraşıyor, menfaatini kolluyor. En üstü, ihanet orada.” E ihanet yapan grup beş yüzdür, bin beş yüzdür, hadi bilemedin beş bindir ki o kadar olacağını zannetmem. Tepe kısmı mutlaka birkaç bin kişiyi geçmez, mümkün değil. E ticaret erbabı da kırk elli bin kişiyi anca bulur. E geriye kalan? Geriye kalan sokaktaki vatandaş ne yaptığını bilmeyen, bunları tanımayan; sadece çocuğunun işe girmesini, kendisinin tayininin yapılmasını isteyen insanlar.

Ya da iyi okullarda okusun.
İyi okullarda okusunlar diye düşünenler. Onun için burada hükümetin kendisine tanıdığı bu hakkı vatandaşa da tanıması gerekir. Titiz olması lazım.

Temel Bey bitirmek üzereyiz, sizin uçağınız var. Nasıl toparlayalım? Şöyle bir soruyla bitirelim isterseniz: Referandum sonuçları sizi Türkiye’nin geleceğine yönelik nasıl bir duyguya sevk etti?
Şöyle bir şey oldu: Ben vatandaştan da, diğer geçmişte devlette görev almış, şu anda siyasette etkisi olan insanlarla karşılaştığım zaman sanki bizim üzerimize büyük bir mesuliyet yükleniyor gibi. Onu da biz hissediyoruz. Bazıları yeni arayışların içine giriyorlar. Fakat zaman o kadar dar ki siyasi bir yeni oluşumun meydana gelmesi mümkün değil. Onun için de ben bizim önümüzdeki seçimlerde kucaklayıcı bir tavır sergilediğimizde hakikaten arayış içinde bulunan insanlara bir yeni kapı, pencere açmış olacağız diye düşünüyorum. Onun için bunu ben açıkça da söylüyorum, bizim kapımız herkese açık. Böyle bir yaklaşıma da bu milletin ihtiyacı var. Bizim derdimiz şu anda ille de bir yere gelip bir şey olmak değil. Üzerinde durduğumuz temel mesele hak ve hukukun üstünlüğünü her yerde gerçekleştirmek. Çünkü adalet olmadan hiçbir iş olmaz. Adalet mülkün temelidir denilmiş. Onun için biz sosyal demokrat dediğimiz zaman orada bir hak arayışı var. Yani mazlum insanların, çalışanın, sokaktaki vatandaşın hakkının korunmasını genelde sosyal demokratlar ister. Milliyetçi dediğimiz zaman onların içinde kendi inançları, ahlaki ve manevi değerlerini de bir arada tutan, ülkeyi birlik tutan insanlar var. Daha öbür tarafa gittiğiniz zaman, hatta Kürtlerin içine girdiğiniz zaman kendi haklarının belli kurallar içinde sağlanmasını isteyenler var. Diğer tarafa gittiğiniz zaman, AK Parti tabanına da yönelseniz onların içinde belki yüzde 30’luk yerinden kıpırdamayacak bir kesim var ama, yüzde 20’lik bir kesim var ki arayış içindeler. Onlar da bu işin böyle gitmeyeceğini görüyorlar. Onun için biz diyoruz ki bizim kapımız açık. Gördüğüm kadarıyla önümüzdeki seçimlerde biz, bazıları sağ olsunlar bize yüzde 16, 17 gibi rakamları tutturur gibi gözüküyor diyor. Ben de diyorum ki biz yüzde 30’un üstüne çıkarız gibi geliyor eğer iyi bir hava yakalarsak. Çok iddialı mı oluyor?

Evet çok iddialı oluyor. İddiada bir sakınca yok. Evet Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’na teşekkür ediyoruz. Keyifli bir 45 dakika konuştuk. Çok verimli oldu. Çok sağ olun Temel Bey. Yine bekleriz. Eğer gelemezseniz yine Skype’tan yaparız.
Olur inşallah.

Düşman çatlatırız. Evet Temel Bey’e tekrar çok teşekkür ediyoruz. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus