Sheri Berman: Liberalizmi kurtarmak için demokrasiyi kısıtlamak iyi bir fikir mi?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

ABD’de, Columbia Üniversitesi’ne bağlı Barnard College’da öğretim üyesi olan Sheri Berman’ın 18 Temmuz 2017’de Washington Post’ta çıkan makalesini İlker Kocael çevirdi.

Sheri Berman
Sheri Berman

Yirmi yıl önce, Fareed Zakaria “liberal olmayan demokrasi”nin –yani özgür ve adil seçimlerin gerçekleştirildiği, ancak hukuk devleti, güçler ayrılığı; ifade, örgütlenme, din ve mülkiyet haklarının korunması gibi prensiplerin çiğnendiği yönetim biçimlerinin- yükselişini incelemişti. Günümüzde liberal olmayan demokrasiler yeniden yükselişte gibi görünüyor; öyle ki Batı Avrupa ülkeleri ve ABD gibi uzun zamandır liberal demokrasilere sahip ülkeler bile bu rüzgardan azade kalamıyor.
Bazıları, elitlerin korkuyla baktığı “halk” kalabalığını güçlendirdiği için demokrasiyi suçluyor. “Halk”ın yönetimi mefhumunu sorgulayan birçok kitap ve makale yayımlandı; demokrasinin sınırlarının çizilmesinin gerekli olduğu vurgulandı. Özellikle bu kişiler; elitlerin ve yönetimlerin ulaşılamaz olduğunu düşünen öfkeli popülistlerden çekinir göründüler. Popülistlere göre yönetimler, küresel kapitalizmin, finans/iş dünyası kodamanlarının ya da özel çıkar gruplarının dertleriyle sıradan vatandaşlarınkinden çok daha ilgiliydi. Avrupa’da demokratik olmayan yollarla seçilen AB bürokratlarına ve halktan uzak AB kurumlarına duyulan hınç, popülizmi besledi.
Journal of Democracy’de yakında çıkan bir makalemde açıkladığım üzere; liberal olmayan demokrasi ile ilgili kaygıların temelinde, hem demokrasinin hem de liberalizmin gelişimi ile ilgili yanlış bilgiler yer alıyor. Liberal demokrasi tarihsel olarak bir istisna, kaide değil: Batı’da bile liberalizm ve demokrasi tarihsel olarak el ele gelişmedi. Liberal olmayan demokrasi çoğu zaman ülkelerin siyasi güzergahında son durak değil; liberal demokrasi yolunda bir basamak.

İlk demokrasi çabucak liberalizmden uzaklaşmıştı

Örneğin Avrupa’nın ilk modern demokrasisi Fransa’yı ele alalım; ülke 1789’da Fransız Devrimi ile hızlıca ultra liberal olmayan demokrasi (“terör dönemi” diye de adlandırılır) kategorisine sürüklendi.
Edmund Burke gibi muhafazakârlar bunun demokrasinin tehlikelerini ortaya koyduğunu iddia etti, ancak devrim sonrası yaşanan kaosun bir önceki diktatörün –yani kralın- yönetme tarzının bir sonucu olduğunu anlamadı. Kralın, toplumun çok dar bir kesimiyle –yani soylularla- ittifakı, diktatörlük çöktüğünde patlayan türden bir toplumsal bölünmeye sebep oldu. Doğaldır ki, bölünmüşlük, “eski rejim” ya da devrim öncesi diktatörlüğünün baskılanması; liberal demokrasinin yeşermesi için uygun olabilecek ılımlı, uzlaşmaya açık bir toplumun taşlarını döşemedi. Ancak diktatörlüğün devamı işleri daha iyi yapmayacaktı.
Devrim, feodal ekonomik ve toplumsal düzenin yerine özel mülkiyete ve yasa önünde eşitliğe dayalı bir piyasa sistemi getirdi; böylece liberal demokrasinin gelişiminin yolunu açtı. Fransa’da sabit bir rejime ulaşmak için iki kez daha demokratik geçiş sürecinin yaşanması gerekecekti –şimdi geriye baktığımızda bu girişimlerin tümünün modern Fransız siyasi sisteminin istikrarına katkıda bulunduğunu görüyoruz. Benzer süreçler Almanya, İtalya, Avusturya, İspanya ve diğer Avrupa ülkelerinde de takip edilebilir.

Dengelenmeyen liberalizmin yarattığı sorunlar

Günümüzde araştırmacılar, eğer liberalizm tarafından dengelenmezse demokrasinin popülizme ya da çoğunlukçuluğa kayabileceğini kabul ediyorlar. Ancak dengelenmeyen liberalizmin oligarşiye ya da teknokrasiye kayabileceğini düşünen pek yok; halbuki bu da en az çözmeye çalıştıkları sorun kadar tehlike yaratma potansiyeline sahip.
Britanya’yı ele alalım. Britanya, Zakaria da dahil olmak üzere birçok araştırmacı tarafından, istenen siyasi gelişim patikasını örnekleyen bir vaka olarak ele alındı. Britanya’da liberalizmin kurumsallaşması genellikle 1688’e; kralın yetkilerini kısıtlayan, parlamentonun yetkilerini artıran ve önemli vatandaşlık hakları getiren Muhteşem Devrim’e kadar götürülür. Bu, önceki dönemle karşılaştırıldığında şüphesiz bir ilerlemeydi, ancak liberalizmin olanaklarından faydalanan yalnızca küçük bir elit grubuydu. Yirminci yüzyılın başına kadar Britanya aristokratik bir oligapoliydi; güç, toplum ve siyasette üst düzey pozisyonları tekeline alan, yerel siyaseti ve yasa yapımını kontrol eden ve müthiş derecede varlıklı olan Anglikan toprak sahibi elit bir grubun elinde toplanmıştı.
Kısacası on dokuzuncu yüzyıla kadar, Britanya’da var olan “liberalizm”; elitlerin ekonomik servet, toplumsal statü ve siyasi güç anlamında bugünün plütokratlarının bile yüzlerini kızartacak derecede avantajlı olmalarının önüne geçememişti.
Liberalizmin getirileri kısıtlı oldu, çünkü Britanya’nın siyasi sistemi pek de demokratik sayılmazdı. Oy verme hakkı, mülkiyet ve dini aidiyet temelinde kısıtlıydı; kırsal bölgeler ve “bozulmuş kentler” (bir kişinin kontrolü altında bulunan seçim bölgeleri) lehine seçim bölgesi sınırları ile oynanması, elitlerin ekonomiyi, toplumu ve yönetimi tamamen boyundurukları altına almasına sebep oldu. Britanya’da demokrasi eksikliği, oligarşiyi daim kıldı; ayrıca ne azınlık hakları ne de bireysel haklar tamamen korunabildi. Katolikler baskı altına alındı, işçiler ve yoksullara siyasi katılım yolu kapatıldı, ayrıca bu kesimlerin temel hakları önemli ölçüde kısıtlandı. Liberalizmin “getirilerinin” toplumun tamamına yayılması ancak on dokuzuncu yüzyılda demokratikleşme temelinde kurulan baskının yükselmesiyle oldu.
ABD’de de benzer şeyler oldu. ABD tarihinin büyük bir bölümünde liberal haklar yalnızca beyaz erkek Amerikalılara tanındı. Kadınlara birçok liberal hak verilmedi; köleler ve yerliler ise bu hakların tamamından mahrum bırakıldı. İç Savaş öncesinde Güney, siyasi sistemin gözle görülür liberalizmine rağmen, oligarşik bir tiranlıktı. Bunun değişmesi için ABD tarihindeki en kanlı çatışmanın –İç Savaş’ın- olması gerekti. Temel liberal haklardan tüm vatandaşlar bir yüz yıl sonra yararlanabilecekti.

Liberal olmayan demokrasiden endişe duyanlar da haklı

Zakaria ve diğerleri liberal olmayan demokrasiden endişe duymakta haklı. Temel liberal güvenceler olmazsa, demokrasi kolaylıkla popülizme ya da çoğunlukçuluğa kayabilir. Ancak son zamanlarda sıkça duyduğumuz “liberalizm en iyi şekilde, demokrasinin daraltılmasıyla korunabilir” argümanı ampirik açıdan yanlış.
Birincisi, bu ikisi tarihsel olarak birlikte geliştiler. Liberal olmayan ya da başarı şansı yakalayamayan demokrasi deneyleri de çoğu zaman bu uzun vadeli sürecin bir parçası oldu; eski rejimin kurumları, ilişkileri ve normları bu şekilde yıkıldı ve liberal demokrasinin altyapısı oluştu.
İkincisi, diktatörlüklerin liberalizmin altyapısını daha iyi hazırladığı, çünkü onların “halkın tutkularına” daha iyi gem vurabildiği fikri yanlış. Araştırmacılar ve gözlemciler genellikle diktatörlüklerin getirdiği “düzen” ve “istikrarı” övüyorlar; ancak bunun uzun vadede daha büyük düzensizlik ve istikrara yol açacağının farkında değiller. Bugün yeni demokratikleşen rejimlerin birçoğunun liberal olmamasından duyulan kaygı ve dolayısıyla diktatörlüklerin idealize edilmesi; tarihin yanlış okunmasından kaynaklanıyor.
Son olarak, Zakaria’nın dediği gibi, “liberalizm olmadan demokrasi yalnızca eksik değil, tehlikelidir de”. Doğru, ancak demokrasi olmadan liberalizm de eksik ve tehlikelidir. Geçmişte demokratik olmayan liberalizm oligarşik yönetimlere yol açtı –Britanya’daki gibi zengin bir elit grup ya da ABD’de olduğu gibi baskın etnik/dini grup (beyaz Protestanlar). Elitler kendi çıkarlarını herhangi başka birinden daha az düşünmezler. Demokrasi yoksa, elitler liberalizmin getirilerini, ekonomik kaynaklara ve toplumsal statülere erişimi kendi tekellerinde tutma eğilimi gösterirler.
Oligarşi yönetimini açıkça savunan çok az kişi var. Bunun yerine öne sürülen, cahil seçmenlerin mümkün olduğunca siyasi yaşamdan tecrit edilmesi, uzmanların bu alanı kontrol etmesi. Ne var ki insanlar siyasi elitleri ve kurumları ne kadar halktan kopuk görürlerse, bu kişi ve kurumları tasfiye etmekte o kadar istekli oluyorlar. Teknokrasi, popülizmin kötücül siyasi ikizi. Birincisi liberalizmi kurtarmak için demokrasiyi, ikincisi demokrasiyi kurtarmak için liberalizmi feda etme peşinde.
Dolayısıyla, tarihsel veriler bizi birçok uzmanın sahip olduğundan farklı bir demokrasi ve liberalizm ilişkisi anlayışına götürüyor. İnsanlar ABD’de ve Avrupa’da geliştiği şekliyle liberalizmi desteklemek istiyorlarsa, bunun yolunun demokrasiyi de desteklemekten de geçtiğini bilmeliler. Genel anlamda, güçlü liberalizm demokrasiyi pekiştirir, güçlü demokrasi de liberalizmi.
Bu söylediklerim, siyasi tartışmalarla da yakından ilgili. Tarih bize diyor ki, eğer liberalizmi desteklemek istiyorsan; demokrasinin piyasa, uzmanlar ve seçilmemiş bürokratlarla ikame edildiği demokratik olmayan şartlarda yeşerebileceği varsayımı ile halkın memnuniyetsizliğinin önüne set çekerek onu koruyabilmen mümkün değil. Bunun yerine yapılması gereken, demokrasi ve özgürlüklere dair problemleri birlikte ele almak –söz gelimi, katılımı artırmaya çalışmak, elitlerin ve kurumların toplumun küçük bir bölümüne değil de mümkün olduğu kadarıyla en geniş kesimlerine kulak kabartmasını sağlamak.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus