Erdoğan’ın rakibi Akşener mi?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba iyi günler. Amerika merkezli “Politico” internet sitesinin Avrupa ayağında –çünkü Avrupa’da da bayağı bir etkili bir yayın yapıyorlar– her sene, bir sonraki sene Avrupa siyasetine yön vermesi beklenen 28 kişi seçiliyor. Geçen sene, yani 2017 için Recep Tayyip Erdoğan da vardı, bu sene ki 28 kişi içerisinde Meral Akşener var. Meral Akşener, başlık olarak “kurnaz” ya da “kurt” da diyebilirsiniz –tam Türkçesi çok net değil– kısa bir yazıyla milliyetçi olarak tanıtılmış ve diğer 27 kişinin hepsi hakkında kısa kısa yazılar var, Meral Akşener hakkında da kısa bir analiz yapılmış. Orada da “Politico” yazarları, Erdoğan’ın siyasî nüfuzuna büyük bir tehdit oluşturacağını söylüyor. Bir diğer husus çok önemli; Erdoğan kendisini muhatap almıyor, görmezden geliyor ama, Erdoğan Akşener karşısındaki sessizliğini sürdürebilir mi? “Sanmıyoruz, bu pek mümkün değil” diyorlar.
Türkiye’de Meral Akşener ve partisi çok fazla görünmüyor. Bunun tabii ki en önemli nedeni, haksızlık etmemek lazım, medyadaki siyasî iktidar tahakkümü. Meral Akşener’e karşı sessiz kalıyor siyasî iktidar; aynı zamanda başkalarının da ses çıkarmasına çok fazla izin vermiyor, olayın bu boyutu var; bu çok önemli bir boyut, bunu öncelikle vurgulamak lazım. Ama görüyoruz ki dışarıdan takip ediliyor, önemseniyor ve kendisine bir merak var, ilgi var.

İçerde ve dışarıda beklentiler çok yüksek

Şimdi buradaki soru şu: Bu merakı, ilgiyi hakikaten hak ediyor mu? Gerçekten bu beklentileri gerçekleştirebilir mi? Beklenti çok açık; içeride ve dışarıda Tayyip Erdoğan yönetiminin değişmesini isteyen çok sayıda kişi, çevre, odak var. Dışarıda bunların sayısı her geçen gün artıyor; özellikle Batı dünyasında, bunu biliyoruz, ancak Erdoğan’a meydan okuyabilecek, ona alternatif olabilecek isim bulma, odak bulma konusunda çok ciddi bir sıkıntı yaşıyor bu çevreler ve bu anlamda da her türlü ihtimali önemsiyorlar, ciddiye alıyorlar ve bu anlamda da Meral Akşener de bir süredir radarlara takılmış durumda. Ve “Politico”da da görüyoruz ki Meral Akşener’e bayağı bir anlam atfedildiği de oluyor.
Bu ne derece gerçekçi? Açıkçası çok emin değilim, şu âna kadarki izlediğimiz kadarıyla tabii ki, tekrar söylüyorum, kendisinin sesini çıkarmamasına izin verilmemesi konusunda, önünün kapatılması konusunu hatırlatarak söyleyelim; şu âna kadar yaklaşık iki ay oldu, 25 Ekim 2017’de kuruldu İyi Parti, biliyorsunuz, geçen süre içerisinde İyi Parti ve Meral Akşener Türkiye’de herhangi bir tartışma başlatabilmiş değil, bunu tekrar vurgulamak istiyorum; herhangi bir tartışma başlatabilmiş değil, herhangi bir konuda gündem yaratabilmiş değil. Gündemdeki konular hakkında beyan edilen birtakım fikirler var; ama bunlar çok ciddi bir etki, yankı yaratmadı. Şu âna kadar bunu görüyoruz. Meral Akşener Türkiye’yi dolaşıyor, ondan da haberdarız, farklı farklı yerlere gidiyor, Trakya’ya gidiyor, Güneydoğu’ya gidiyor, Karadeniz’e gidiyor; ama bunların her birinden çok ciddi, dikkat çekici birtakım noktalar karşımıza gelmiyor. Şunu kabul etmek lazım; CHP’ye yönelik eleştirilerde de CHP, kendilerinin muhalefet yaptığını, ama muhalefetlerinin kamuoyuna ama özellikle medya tarafından aktarılmadığını söylerlerdi. Benzer bir hususu herhalde İyi Parti de söyleyecektir.

Medyaya rağmen kazanmak mümkün

Yalnız şunu vurgulamakta yarar var; eğer bir hareket gerçekten bir damar yakalamışsa, gerçekten toplumsal bir karşılığı, güçlü bir karşılığı varsa ve gerçekten de Türkiye’deki siyasî dengeleri değiştirme gücüne, potansiyeline sahipse, önüne çıkartılan bütün engeller bir yerden sonra hiçbir işe yaramayacaktır; hatta tam tersine o partinin, o hareketin, o liderin, o şahsiyetin işini daha da kolaylaştıracaktır. Bu konuda çok net bir örnek; ilk olarak Refah Partisi’ydi ama esas olarak da AKP, bunları yaşadı ya da Recep Tayyip Erdoğan’ın 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesi de medyaya rağmendi; belki de medya sayesindeydi, yani kendisine alabildiğine karşı çıkan, onu engellemek için elinden geleni yapan medya sayesindeydi bir ölçüde. Şu anda da pekâlâ Türkiye’de medyanın Erdoğan yönetimi tarafından büyük ölçüde ezici bir şekilde kontrol ediliyor olması tabii ki sorun çıkartacaktır; ama pekâlâ başarılı bir siyasetçi ya da siyasî hareket ve toplumsal karşılığı olan hareket, pekâlâ bunu çevirebilir. Şu âna kadar İyi Parti’de bu performansı ben şahsen görmedim. Ortaya attıkları bir yaklaşım, bir slogan, bir açılım şu âna kadar karşımıza çıkmış değil.
Buradaki sorun herhalde şu, en temel olarak sorun şu: İyi Parti, Türkiye’de iktidara mı alternatif, yoksa muhalefete mi alternatif? Şu âna kadarki performansından, sanki İyi Parti, muhalefetin beceriksizliğine, yetersizliğine karşı çıkan bir hareket gibi gözüküyor. Bu anlamda zaten MHP kökenli oldukları için büyük ölçüde MHP’den alabileceklerini almış oldukları görülüyor, öte yandan daha önceki seçimlerde yakın zamana kadar CHP’ye oy vermiş seçmen içerisinden de İyi Parti’ye bir yöneliş olabileceği söyleniyor. Ama tabii ki bunun İyi Parti için hiçbir anlamı olmayacaktır, buradaki temel mesele AKP’ye ve Erdoğan’a oy vermiş kesimlerin, kişilerin bir kısmının oylarını alabilmek, onları ikna edebilmektir. Yani muhalefetin içerisinde yer alıp, “Böyle muhalefet olmaz” diyerek muhalefetten şikayet edenlerin değil, iktidarın içerisinde yer alıp, iktidarın eteklerinde yer alıp, ona destek vermekle beraber iktidardan rahatsız olan kesimlerin yöneleceği bir parti olabilecek mi? Daha da ötesi, iktidardan herhangi bir şikâyeti olmayan, ona oy veren, destek veren, Erdoğan’ı destekleyen kişiler de, “Ya, aslında bu o kadar da iyi değilmiş, aslında burada başka bir seçenek varmış” düşüncesini yaratabilecek bir parti mi? Bu anlamda şu âna kadar İyi Parti’nin bunu çok becerebildiğini açıkçası sanmıyorum, görmüyorum.

Merkez sağı yeniden toparlama

Burada şöyle bir formül ortaya atılıyor, biliyorsunuz, Türkiye’de yakın zamana kadar, en azından 15 yıl öncesine kadar bir merkez sağ vardı, ANAP vardı, Doğru Yol vardı ve bunlar eridiler, yok oldular. Nereye doğru yok oldular? Büyük bir kısmını, Anadolu’daki, taşradaki merkez sağı AKP içselleştirdi; Kürt bölgelerinde iyi kötü var olan merkez sağ tercihine sahip olan seçmenin bir kısmı HDP’ye bir kısmı AKP’ye gitti, bir de büyük şehirlerde, Ege-Akdeniz şeridindeki merkez sağın da önemli bir kısmı CHP’ye gitti. Böyle basit bir açıklama yapılıyor ve işte, İyi Parti’nin bu merkez sağı tekrar toparlayacağı, yani AKP’den CHP’den ve hatta mümkünse HDP’den de gitmiş olanların getirilmesi gibi hesap yapılıyor. Bu aslında ilk başta makul gibi geliyor; ama aradan geçmiş 15 sene ve kuşaklar neredeyse değişmek üzere — özellikle genç nüfusun, ilk defa oy kullanacak olan nüfusun belki de merkez sağ diye bir konsepti bile olmadı; çünkü onlar gözlerini AKP iktidarıyla beraber, merkez sağın yok olduğu dönemde açtılar. Dolayısıyla bu bir kere çok mümkün bir husus değil. İkinci olarak da tabii, geçmişi merkez sağda olmakla beraber, 15 yıl içerisinde Türkiye’nin yaşadığı dönüşümle beraber bu kesimler de çok dönüştü ve bu dönüşümde, mesela Batı’da yaşayanlar, sahil şeritlerinde yaşayanlar daha seküler yaşam tarzı gibi kaygıları öne çıkartırken, ülkenin taşrasındakiler daha milliyetçi-muhafazakâr yönleri ortaya çıkarttılar gibi. Ve bütün bunları toparlayabilmesi için İyi Parti’nin her türlü kaygıyı bir şekilde bilmesi ve onlara hitap edebilmesi, onlara arayışlarını cevap verebileceğini gösterebilmesi lazım.

Ses ve söz

Bu noktada şunu düşünüyorum, daha doğrusu düşüncelerimi arkadaşım, gazeteci Kemal Can’ın Gazete Duvar’da yeni çıkmış olan yazısından hareketle, oradaki formülasyondan hareketle anlatmaya çalışacağım; Kemal bu yazısında, “Sesi değil sözü savunmak” diyor. Yani artık Türkiye’de bir süredir –aslında dünyada da böyle– kimin sesi yüksek çıkarsa o güçlüymüş gibi bir hava var; ama esas olan kimin sözü var kimin diyecek bir şeyi var olması lazım. Şu an da Türkiye’ye baktığımız zaman en çok sesi çıkan kişi tabii ki Cumhurbaşkanı Erdoğan, ama Erdoğan’ın bugünkü sözleri bir on yıl önceki, hatta beş yıl dört yıl önceki Erdoğan’ın çok gerisinde, Erdoğan’ın söyleyecek bir şeyi pek kalmadı. Söyleyecek bir şeyi kalmadığı için de sesi çok yüksek çıkıyor, o sözsüzlüğünü örtmek için –ben Kemal’in yazısından bunu anladım, belki yanlış anlamışımdır, ama böyle olduğunu düşünüyorum, onun da bunu kastettiğini düşünüyorum–, sözü bitenler seslerini çıkarmaya başlıyorlar, bir gürültü yaparak asıl diyecekleri varmış gibi göstermeye çalışıyorlar.
Şu anda İyi Parti sessiz, sesi çıkmıyor. Acaba niye sesi çıkmıyor? Burada iki şey var; 1) Baştan beri söylediğimiz gibi aslında çok şey söylüyor ama sesinin duyulmasına izin verilmiyor, ama bir diğer seçenek –ki bence bu önemli– aslında çok da fazla bir şey söylemiyor, söyleyemiyor. Ben İyi Parti’nin Türkiye’ye şu âna kadarki performansında çok da fazla söz söyleyebildiğini görmedim. Yani birbirinden farklı kesimlerin kulak kabartma ihtiyacını hissettiği birtakım çıkışlara tanık olmadık. Ortada pek bir söz yok, ama şu var: Bir memnuniyetsizlik yaşayanlar, artık Erdoğansız bir Türkiye arzulayanlar –içeride ve dışarıda– her türlü alternatife bir şekilde kulak kabartıyorlar, herkese bir şekilde şans verilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Dolayısıyla herkes bir yerde bir krediyle başlıyor, ama o kredi tek başına yeterli değil. Burada eğer sesini çıkması bastırılıyorsa, buna izin verilmiyorsa, verilmek istenmiyorsa, o zaman sizin çok güçlü sözleriniz olması lazım. Bu sözleri şu âna kadar İyi Parti temsilcilerinde çok fazla duymadık. O anlamda ortaya çıkan kadronun da Türkiye’nin bu yaşadığı kriz ânında hem bölgesel sorunlar hem iç sorunlar hem ekonomik anlamdaki sorunlar… bütün bunlara yönelik olarak Türkiye’de farklı toplumsal kesimlerin arayışlarını, kaygılarını karşılayacak sözler üretebilme potansiyelinde olduğunu bize açıkçası göstermedi.
Bu anlamda baktığımız zaman İyi Parti’nin şu anda –yayının başında sorduğum gibi– Erdoğan’ın rakibi olduğunu şu an için söylemek çok mümkün değil, ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Şu anda en fazla istikbal vaat eden muhalif hareket görünümüne sahip.

Potansiyel ve kredi mevcut ama…

Burada tabii HDP’yi ayrı bir yerde almak gerekiyor. HDP’nin durumunu o anlamda diğerleriyle beraber aynı muhalefet içerisine koymamak lazım. Ama muhalefet olarak akla özellikle CHP geliyorsa –MHP’yi artık muhalefetten saymıyoruz, o artık iktidarın bir parçası oldu–, CHP’ye kıyasla İyi Parti’nin önünün daha açık olduğunu rahatlıkla söylemek mümkün. Ancak CHP’ye kıyasla daha avantajlı olması Türkiye için çok fazla bir anlam ifade etmiyor; çünkü CHP, bir Adalet Yürüyüşü sırasında bir dinamizm yakalamıştı, orada da görmüştük ki aslında pekâlâ yapabileceği şeyler olan bir parti, ama CHP ne zamandır bellli bir sessizliğe kapıldı. Bu aynı zamanda sözsüzlükten, sözünün azlığından kaynaklı bir sessizlikti. Şu anda İyi Parti’nin de CHP ile benzer bir kadere, benzer bir duruma sahip olduğu kanısındayım.
Bu haliyle İyi Parti’nin Erdoğan’a rakip ya da Meral Akşener’in Erdoğan’ın rakibi, tek rakibi olduğunu ya da Erdoğan’ın siyasî nüfuzuna büyük bir tehdit teşkil ettiğini söylemek bana çok inandırıcı gelmiyor; ama şunu tekrar vurguluyorum: Bir potansiyel var, kendisine içeride ve dışarıda sunulan epey bir kredi var. Bu krediyi değerlendirebilirse hakikaten bunu yapabilir, ama iki aylık performansla gördük. İki ay yeterli midir? Yetmeyebilir, tamam, ama yine de iki ayda çok şey yaşandı, kendisini gösterebilecek, gündemi belirleyebilecek çok olay yaşandı, çok durum yaşandı; ama bu konuda İyi Parti’nin çok da etkili çıkışları olduğunu görmedik.
Kendilerinin bir stratejisi olabilir, adım adım gitmek istiyor olabilir, ya da tabii onu vurgulamak lazım, Türkiye’de şöyle bir siyaset yapma tarzı var; öyle bir kriz yaşanıyor ki –geçmişte bunun örnekleri çoktu– öyle bir kriz yaşanıyor ki, esas aktörlerin hepsi bu krizden çok ciddi bir şekilde yıpranıyorlar, esas aktörler yıpranıyor ve dolayısıyla yıpranmayanların önü zaten otomatikman açılıyor. Bunu AKP’nin ilk tek başına iktidara geldiği 2002 seçimlerinde gördük, çok net bir şekilde gördük. Orada üçlü koalisyon çöktü ve o çöküşten sonra AKP’nin önü sonuna kadar açıldı. AKP çok fazla bir şey yapmasa da önü zaten açıktı, çünkü sistem çok büyük bir boşluk içerisindeydi ve burada bu kirliliğe bulaşmamış kim varsa bunun önü açıktı; yani İyi Parti’nin de böyle bir hesabı olabilir. Zaten bu krizin çok büyük bir çöküşü beraberinde getireceğini ve o çöküş ânında yıpranmamış bir şekilde kalmak için bugünden çok kendilerini heder etmeme, çok da fazla çabalıyor görüntüsü vermeme, dikkat edici çıkışlar yapmama gibi bir strateji de benimsemiş olabilirler — tabii çok farazi bir şeyden bahsediyorum. Türkiye böyle bir şey yaşayabilir.
Türkiye gerçekten siyasette sistemin, şu anda Erdoğan’ın merkezinde olduğu yeni sistemin bir mutlak çöküşünü yaşayabilir ve böyle bir durumda bu aleni iflas sonucunda İyi Parti ortadaki ilk seçeneklerden birisi olarak karışımıza çıkabilir. Ama bu bir yerden sonra bir siyasî partinin benimseyeceği bir strateji –doğru bir strateji olmasa gerek– ama böyle bir ihtimal payını da vurgulamak istiyorum; şu haliyle İyi Parti Türkiye’deki siyasetin akışını kendi müdahaleleriyle, kendi iradi müdahaleleriyle değiştiren, değiştirebilecek bir parti gibi gözükmüyor bana.
Evet söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus