Safwan Masri: “Tunus Arap dünyası için bir model değil”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

“Tunisia, an arab anomaly” (Tunus, Bir Arap Anormalliği”, Columbia University Press, New York 2017) yazarı, siyasetbilimci Safwan Masri, Le Monde’dan Frédéric Bobin ile yaptığı söyleşide, Tunus’taki demokrasiye geçişin, bu ülkeye özgü ve başka yerlerde yeniden üretilmesi zor iç koşullarla açıklanabileceğini ileri sürüyor. 18 Aralık 2017’de yayınlanan söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi.

Tunusluların demokrasiye geçişleriyle göze battığı bir anda, sizin teziniz Tunus’un Arap dünyası için bir model olmadığı yolunda. Böylece, hayli yerleşik bir fikre ters düşüyorsunuz. Neden?
Bir ülkenin model işlevi görmesi zor, hatta imkânsızdır. Her ülkenin kendine özgü özellikleri vardır. Türkiye’nin, ekonomik başarıları, laikliği ve demokrasisiyle bir “model” gibi takdim edildiği dönemi hatırlıyorum. Sorgulamaya başlamamız gereken –ve bunu gitgide daha fazla yapıyoruz–, Arap kimliğidir. Bunun anlamı nedir? Tabii ki Arap dünyası boyunca ortak noktalar bulunuyor: Paylaşılan bir tarih, dil, din, vs.. Ama aynı zamanda da Kuzey Afrika’yla Körfez ülkeleri arasında, ya da Körfez ülkeleriyle Doğu Akdeniz arasında büyük farklılıklar mevcut. Bu bağlamda Tunus’un, tarih boyunca sınırları çok değişmemiş olan Mısır, Fas ve Umman haricindekilere nazaran daha eski ve özgül bir kimliği var. Arap dünyasının artakalanında ulus-devlet sömürgecilik-sonrası dönemde yaratılmıştır. Ülkelerin çoğunun sömürgecilik dönemi öncesinde kimlikleri olmamıştır. Hatta Arap kimliği bile Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinin, daha sonra da sömürgecilik-sonrası çağın bir modern icadıdır. Pan-Arapçılık sömürgeciliğe ve onun akabinde gelene bir cevaptır. Ve de İsrail’e.

Sizin gözünüzde Tunus’un özgülüğü nereden geliyor?
İlkin, Tunus uzun bir tarihin ve çok sayıda uygarlığın ürünüdür. Uygarlığının tarihinde pek az kopukluk yaşamıştır; mesela aynı Hüseyni hanedanı, o sırada Osmanlı İmparatorluğu’nun yarı-özerk vilayeti olan Tunus’ta 18. yüzyılın başından itibaren [1957’de Beyliğin feshedilmesine kadar] hüküm sürmüştür. Bu yerel hanedan, milliyetçi hareketin habercilerine esin kaynağı olan anlamlı bir reform dönemini yönetmiştir. Birçok bakımdan Habib Burgiba ile yol arkadaşları, hem bu reformcu hareketin hem de Fransız sömürge iktidarının –her halükârda onun eğitim sisteminin– ürünüydüler.
Dolayısıyla bugünün Tunus’unun ne olduğunu tanımlayan uzun bir tarih, bir süreklilik, doğal bir ilerleme vardır. Aynı şeyi Ürdün için, Cezayir için ya da Libya için diyemeyiz. “Tunusluluk”, birleştirilmiş uygarlıkların o ürünüdür; o Berber, Kartacalı, Arap mirasının bilincidir. Ve ısrar ediyorum; başlangıçta yabancı güçlerden etkilendikten sonra 19. yüzyıldan 20. yüzyıla girilen dönemeçte gelişmiş olan da reformculuktur. Bu hareket 1956’daki bağımsızlıktan sonra –kadın haklarını teşvik eden– ahkâm-ı şahsiye (statut personnel) yasasının kabulünde ve ilerici bir eğitim sisteminin yerleştirilmesinde esin kaynağı olmuştur. “Tunusluluk”, öncelikle ve her şeyden evvel Tunus’ta yer etmiş olan o kimliktir. Şark’ın bir parçasıdır, ama aynı zamanda Mağrib’in, Afrika’nın da bir parçasıdır ve çoğu zaman Avrupa’ya diğer Arap ülkelerinden daha yakındır. Arap ve Müslüman bir ülkedir, ama Arap ve Müslüman olanlardan daha uzun süre Arap-olmayanlar ve Gayri Müslimler tarafından yönetilmiştir.
Tunus çok özgül bir şey üretmiş bir karışımdır. Tunus’taki demokrasiye geçişi Arap dünyasının artakalanına bir model gibi takdim etmenin basite kaçtığını ve indirgeyici olduğunu bu yüzden söylüyorum. Sanki bu geçişi mümkün kılan etkenler başka yerlerde yeniden üretilebilirmiş gibi.

Peki neden tam olarak Tunus? Neden başka yerde bulmadığımız bir evrime sahne olmuş burası?
Bu Tunus “anormalliği” önce çevresel etkenler diye adlandırdıklarımla açıklamasını bulur. Bu çevreyi oluşturan unsurlar, coğrafi uzaklığı, Mağrib’le birlikteliği, fakat aynı zamanda kendi dış politikası olması sebebiyle Tunus’un Arap dünyasının artakalanından kopukluğudur. Bu dış politika, bağımsızlıktan sonra Arap dünyasındaki büyük çatışmaların karmaşasına düşmemiştir. Ayrıca Tunus, kaynaklardan yoksun olan, büyük güçler arasındaki rekabette önem arz etmeyen ufak bir ülkedir. Dolayısıyla Soğuk Savaş sırasında Mısır veya Suudi Arabistan gibi, hatta İran veya diğer petrol zengini ülkeler gibi bir ilgi alanı olmamıştır.

ugtt_tunisie_manifestation-1

Bunlara daha içsel, daha Tunus toplumuna has etkenler eklenmiştir. Burada anahtar-unsur sivil toplum olmuştur. Özellikle, 1920’li yıllarda kurulan ve bağımsızlığa önemli katkıda bulunmuş olan Tunus Genel İşçi Sendikaları Konfederasyonu (UGTT) önemli rol oynamıştır. Burgiba ve Bin Ali’nin rejimleri zamanında bile UGTT tüm yerel kollarda Tunusluların gündelik yaşamında mevcut olmuştur. Rejimin gözünde bu sendika, Tunusluların iktidarı tehdit etmeden şikâyetlerini ifade edebildikleri bir emniyet supabı telakki edilmekteydi. Dolayısıyla Tunus’ta, militanlıkla yetişmiş bir sivil toplumun o çok zengin geleneği vardı.
Son olarak, kadınların oynadığı rolü belirtmek gerekir. Tunus’ta kadınların durumu devrimin ve demokrasinin başarılarında muazzam yardımcı olmuştur. Bunun ardında bir ılımlılaşma tarihi yatmaktadır. 19. yüzyılın sonuyla birlikte, Tunus’ta Zitouna İslamî Üniversitesi’nden çok sayıda reformcu çıkmıştı ve bunların bazıları kadınların haklarına kavuşma davasını savunmuştu. Kadın haklarına gösterilen ve 1956’da ahkâm-ı şahsiye (statut personnel) yasasının kabulüyle onaylanan bu dikkat ise, sekülerleşmiş, iki-dilli, diğer Arap ülkelerinde olup bitenlerden farklı bir eğitim verme kaygısıyla bir arada yürümüştü.

Devrimin hemen ertesinde, İslam ile Devlet arasındaki ilişki, siyasî sahanın yapısını belirleyecek derecede hükmetti tartışmalara. Ennahda İslamcıları’nın değişimi hakkında ne düşünüyorsunuz? Demokrasiyi benimsediklerini belirtiyorlar. Rakiplerinin çoğu ise bundan kuşkulu. Kimi başkaları ise hüsn-ü zanda bulunuyorlar.
Az önce Tunus’u çevreleyen etkenleri zikrediyordum. Bunlara yüzde 98’i Sünni olan bir nüfusun itikadî homojenliğini eklemek gerekir. Dolayısıyla Tunus, Suriye’nin, Lübnan’ın ya da Irak’ın yaşadığı mezhep kırılmalarını bilmez. İlk bir nokta bu. Daha sonra, Ennahda’nın Mısır’daki Müslüman Kardeşler gibi uzun bir militanlık tarihi yoktur. Tunuslu İslamcılar kamusal alanda belirir belirmez, 1980’li yıllarda baskıya maruz kaldılar. Mısırlı İhvan’ın aksine hakikaten gelişecek zamanları olmadı. Bu yüzden de, 2011’deki Tunus Devrimi olduğunda, siyasî İslam Tunus’ta hakikaten anlamlı şekilde yerleşmemişti.
Tabii ki liderleri Raşid Gannuşi’nin sürgünden dönüşü ve 2011 Meclis seçimlerinden sonra işler değişti. Ve iktidar tecrübesi –Ennahda’nın başı çektiği üçlü koalisyon– ve bölgesel jeopolitik gelişmeler, özellikle de Mısır’daki çalkantılar oldu. 2016’da, Hammamet’te kongresini toplayan Ennahda, sadece siyasî faaliyette uzmanlaşacağını ve tebliğ faaliyetlerini bırakacağını ilan etti. Ve de artık kendini, Müslüman-Demokrat bir parti olarak tanımladığını… Ennahda kendini uyarladı, ayarladı. Gannuşi bana en büyük dersini 2013’te Mısır’da Müslüman Kardeşler lideri Muhammed Mursi’nin alaşağı edilmesiyle aldığını söylemişti.

nahda

Ennahda’nın evrimi samimi mi? Olabilir de olmayabilir de. Ama asıl önemli olan, bu partinin yapılması gerekenleri yapmasıdır. Dönüşümü ülkenin yararınadır. İktidara dönerse işler değişir mi? Ennahda’nın yöneticileri cevaplıyor bunu: “2012 ile 2014 arasında iktidar konumundaydık, ama bu iktidarı kullanma şeklimiz sebebiyle kaybettik” diyorlar. Artık iktidarın merkezinde olmaktan çıkarak daha etkili olduklarını düşünüyorlar. Establishment (yerleşik düzen) içinde çalışmayı tercih ediyorlar. Bu sürecek mi? Bilmiyorum. Bunu öngörmek zor. Ama şimdilik, evrim geçirdiklerini ve demokratikleştiklerini saptamanın önemli olduğuna inanıyorum. Başka ülkeler için de ilginç bir model olabilir bu.

Bugün Tunus’un demokrasiye geçişine karşı başlıca tehditler hangileri sizce?
Tunus’a yönelik her tehdit, onun demokrasiye geçişini tehlikeye atar. İlk tehdit ekonomiktir. Emek pazarı, diplomalı olmalarına rağmen iş bulmak için gerekli olan yetkinliklere ille de sahip olmayan gençlerle dolu. İkinci tehdit, hem yerel hem bölgesel güvenlikle, özellikle komşu Libya’yla ilgili. Sonra da iç siyasî istikrarsızlık tehdidi var, ama bunun için fazla endişe etmiyorum. Tunuslular bir masa etrafında bir araya gelip uzlaşma noktaları bulabileceklerini altı yıldır yeterince kanıtladılar.

Çok sayıda Tunuslu, demokrasiye geçişin tavsaması, hatta eski rejimin uygulamalarına dönülmesi endişesini git gide daha fazla duyuyorlar. Hükümette Bin Ali’nin çok sayıda eski bakanı ya da yöneticisi bulunuyor. Cumhurbaşkanı Beji Caid Essebsi, 2014 Anayasası’nı uygulamada tekrar başkanlık rejimine çevirdi. Burada bir tehdit görmüyor musunuz?
Böyle endişelerin temelsiz olmadığını kabul ediyorum Gerçekten de Anayasa gerilim altında. Ahaliyle iktidar arasındaki ilişkiler gergin. Ama aynı zamanda devrimin kazanımlarını da unutmuyorum : Bin Ali dönemindekine nazaran daha büyük bir ifade özgürlüğü, daha büyük bir kişi özgürlüğü var. Tunuslular geçişin zaman aldığını unutuyorlar bazen. Bazı insanlar fazla çabuk olumsuzlaşıyor ve demokrasiye geçişteki olumlu sonuçları fazla alelacele unutuyorlar.
Hükümette Bin Ali’nin bakanlarının varlığı hususunda, Bin Ali’yle ortaklık etmiş olmak ile, bu kişilerin günümüz bağlamındaki meziyetleriyle ruh halleri arasındaki farkı tespit etmek gerektiğini düşünüyorum. Bir kişinin Bin Ali’nin yönetimi altında çalışmış olması, o kişiyi bugün yetki kullanmaktan men etmek için yeterli görünmüyor bana. Daha yakından bakmak gerekiyor: Bu yetkililerin meziyetlerini incelemek ve işlemekte olan demokratik süreçle nasıl uyum gösterebildiklerini görmek gerekiyor.
Şimdi ne olacak peki? Öngörülerde bulunmayı denemiyorum. Beni ilgilendiren ve bu kitabı yazmaya iten motivasyon, diğer Arap ülkelerinin gerçekleştirmeyi beceremedikleri şeyi neden Tunus’un gerçekleştirebildiğidir.

FransizKultur

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus