adnan-oktar

Tanıdığım Adnan Oktar

Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Sahra Atila

Merhaba, iyi günler. Bugün biraz Adnan Oktar’dan söz etmek istiyorum. Aslında şunu itiraf edeyim, uzun süredir Adnan Oktar’ın adını ağzıma almamaya bir nevi yeminliydim, kendi kendime söz vermiştim. Özellikle son dönemde yabancı medyanın kendisine çok ilgisi var ve bana da bu konuda soruyorlardı ve onlarla da konuşmayı kabul etmemiştim. Adnan Oktar hakkında konuşmak istemememin en önemli nedeni aslında şu: Benim gazetecilik kariyerimdeki en büyük günahlarımdan birisidir diyelim. Çünkü 33 yıl önce, tam 33 yıl önce 1985 yılında onunla ilk röportajı yapan ve kamuoyuna duyulmasında –o tarihte Nokta dergisi yapmıştı–, o ilk röportajı yapan kişi benim. Ondan sonra hakkında başka haberler de yazdım Nokta’da; daha sonra onların komplolarına maruz kalan bir gazeteci oldum vs.. Onları birazdan kısaca anlatacağım.

35 yıllık bir hareket

Bunun, böyle bir hareketinin varlığının Türkiye’de bir anlamı var. Otuz üç yıldan bahsediyorum; ilk faaliyetlerine benim onunla konuşmamdan bir iki yıl önce başladığını varsayarsak, otuz beş yıllık bir hareket söz konusu. Adnan Hoca’nın lideri olduğu, Adnan Oktar’ın lideri olduğu bir hareket söz konusu ve bu hareket çok ilginç bir görünüme sahip ve yeniden –daha önce de oldu– çok ciddi bir polis operasyonu geliyor ve bir hukukî soruşturma oluyor. Şu âna kadar yapılan, daha önce yapılanlarla kıyaslanamayacak bir operasyon var; çünkü 235 kişinin gözaltına alınma kararı var. Daha önceki dönemlerde, 1999’da büyük bir operasyon olmuştu; ama orada Adnan Oktar başta olmak üzere birkaç kişiyle sınırlıydı. Şimdi belli ki bütün bu yapıya yönelik, herkese yönelik çok ciddi bir operasyon söz konusu.
Sıfırdan başlayalım; nasıl bir hareketti bu? İlk ortaya çıktığında İstanbul’da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğrenciydi Adnan Oktar; ama okulu bırakmış gibiydi ve İstanbul’da Tophane’de bir camiyi kendine merkez gibi alıp orada kendi tabiriyle bir tebliğ faaliyeti yürütüyordu. Nurculuktan etkilenmişe benziyordu; ama esas olarak karizmatik bir din adamı, genç bir din adamı –o zamanlar gençtik hepimiz, ben de genç bir gazeteciydim– olarak sadece ve sadece zengin aile çocuklarına, yabancı dille eğitim yapan lise ve kolejlerde okuyan çocuklara yönelik bir faaliyet yapıyordu. Mesela Galatasaray Lisesi, Alman Lisesi, Avusturya Lisesi, Saint Joseph Lisesi gibi okullardan okuyan çocuklara yönelik; zaten birkaç kişiyi ayarttığı zaman onların getirdikleriyle beraber böyle halka halka gençlerden, kız ve erkeklerden oluşan, genellikle varlıklı ailelerin çocuklarından oluşan bir yapı oluşturuyordu. İstanbul Ortaköy’de annesiyle beraber bir evde yaşıyordu, küçük bir evde apartman dairesinde yaşıyordu ve oradan yürütüyordu büyük ölçüde faaliyetlerini. Yani camii ve kendi Ortaköy’deki evi.

İlk röportaj ilk gözaltı

Kendisiyle ilk olarak; Nokta dergisine böyle bir faaliyet, böyle bir kişinin olduğu, zengin aile çocuklarına yönelik dinî faaliyet yürüttüğü yolunda haberler gelince, Nokta dergisinde iki arkadaşımız mürit adayı olarak Adnan Hoca’nın mürit adaylarının arasına karıştılar, hatta onun faaliyetlerine dahil oldular ve hatta gizlice kayıt yaptılar, ses kaydı yaptılar. Daha sonra bunların yayınlanması söz konusu oldu; o tarihte Nokta dergisinde bunları tartıştık ve bunların yayınlanmasının doğru olmayacağı ağır bastı ve ben bayağı uğraşarak ama Adnan Hoca’yı sonunda ikna ederek bir röportaj yaptım kendisiyle. Camide bir grup genci toplamıştı. Kendi fotoğrafını çektirmemişti, sırttan çektirmişti. Ben gözüküyordum. O sırada sakallı olduğum için, ben gözüktüğüm için benim olduğumu sanmışlardı, o derece. Ama tabii kendisinin fotoğrafını bir şekilde çekmiştik, onu yayınlamıştık. Daha sonra bizim yaptığımız kapak çok büyük olay yaratınca dergi içerisinde bir tartışma oldu; bunun üzerine diğer arkadaşların hazırladıkları gizli kayıtlı bantların tekrar yayınlanması söz konusu oldu.
O tartışmaların ilkinde kazanamayan arkadaşlarımızın ikincisinde bu sefer sözleri geçti ve onlar yayınlandı. Orada Adnan Oktar’ın Atatürk aleyhine, laiklik aleyhine vs. sözleri vardı. Onun üzerine kendisi kısa bir süre gözaltına alındı; sonra bırakıldı, ama meşhur oldu. Yani biz onu o tarihte meşhur ettik. Kendisinin zaten belli bir gücü vardı, halka genişliyordu. O tarihte bizim yapmamızla beraber, 85-86 yıllarında ciddi bir şekilde popüler oldu, diğer gazeteler de olayın üzerine atladı vs..

Refah Partisi’ne destek

O tarihte Adnan Oktar genç çocukların adlarını değiştiriyordu. Şöyle ki: Bu zengin aile çocuklarının, üst-orta sınıf çocuklarının isimleri diyelim ki Berk, Tuğçe vs. gibi ismi daha “sosyetik” olanların hepsini adını İslamî isimlerle değiştiriyordu — Emine, Ali, Abdullah, Abdurrahman oluyordu. Kızlar örtünüyordu — ilk baştan bahsediyorum. Ondan sonra, operasyon olduktan sonra, Adnan Hoca çıktıktan sonra, bu sefer kızlar açıldı, isimler iade edildi. Yani tekrar ilk isimleriyle, ailelerinin kendilerine verdikleri isimlerle yola devam ettiler ve o çizgiyi de bozmadılar.
Bir süre sonra Adnan Oktar Atatürkçülüğünü ilan etti. Bayağı bir Atatürkçülük ilan etti, Anıtkabir’e gitti, çelenk koyarken fotoğrafını koydu. Bu arada Bilimsel Araştırmalar Vakfı diye bir vakıf kurdular. O vakıf bilimsel araştırma adı altında Batı’da çıkmış olan birtakım evrim teorisi aleyhtarı metinleri çevirerek, bol resimli kuşe kapaklı yayınlar yaptılar. Bunların büyük bir kısmı Harun Yahya imzasıyla yayınlandı. Harun Yahya da Adnan Oktar idi. Ama orada ilginç bir şey var: Bunları kendisi yazmıyordu; bunları yabancı dil bilen çocuklar, o tarihte gençler çevirip edip derliyordu ve Harun Yahya imzasıyla bunlar yayınlanıyordu. Darvinizm’e karşı mücadele, Siyonizm’e karşı mücadele gibi, Masonluğa karşı mücadele gibi, tam bir “komplolara karşı mücadele” gibi bir iddiaları vardı. Komünizme karşı mücadele tabii. Bir taraftan da Atatürkçülük iddialarıyla bayağı bir yol aldılar, aldılar başlarını gittiler. Ama 99’un başında Saadetin Tantan’ın İçişleri Bakanı olduğu dönemde çok ciddi bir operasyon oldu. Adnan Hoca içeri girdi; ama onun bir öncesi var; onu da çok iyi hatırlıyorum, bizzat tanık olduğum, yaşadığım olaylar.
1994 yılında Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiğinde yaptığı ilk basın toplantısında arkasında Adnan Hoca’nın müritlerinden birkaç tane genç vardı. Çünkü onlar o kampanyada aktif bir şekilde imkânlarıyla, maddi imkânlarını da katarak Erdoğan’a destek vermişlerdi. Daha sonra yapılan 1995 genel seçimlerinde de Refah Partisi’ne destek vermişlerdi. Hatta o tarihte Show televizyonunda yapılan bir canlı yayında –ben de canlı yayın konuğuydum– seçim gecesi yapılan canlı yayında, Refah Partisi’nden seçilmiş olan merhum Aydın Menderes canlı yayına bağlanmıştı ve yanında birtakım gençler vardı. O gençleri önce ben çıkartamadım; ancak Show TV’nin o tarihteki sahibi olan Erol Aksoy yayın arasında bu kişilerin Adnan Hoca’nın önde gelen iki ismi olduğunu söyledi. Daha sonra bağlantıda, canlı yayında ben belli bir hukukumuz da olduğu o tarihte Aydın Menderes’e canlı yayında bunu söyledim; çünkü Aydın Menderes siyasette ahlâkı çok temel almış bir şahsiyetti, Allah rahmet eylesin. Adnan Hocacılar da tam tersine şantajla, tehditle varlıklarını sürdüren bir garip eksantrik, esrarengiz bir yapıydı. Bunu kendisine sorduğumuzda, o günün tabiriyle bayağı bir reyting rekorları kırdı o bölüm.

Şantaj ve dezenformasyon faaliyetleri

Oradan sonra işler değişti. Çünkü Refah Partisi’ne çok ciddi yatırım yapmışlardı. Ve Refah Partisi’nin belli bir gücü kazanması durumunda onun karşılığını alma hesapları yapıyorlardı. Ama daha sonra işler karıştı. Ve o karıştıkları dönemde de bana yönelik olarak çok ciddi birtakım operasyonlar yaptılar diyelim. O tarihte internet yoktu. Yaptıkları operasyonları genellikle faksla yapıyorlardı. Önde gelen, kendilerine engel olduğunu düşündükleri gazeteciler hakkında, fotomontajla hazırladıkları birtakım dokümanları faksla her yere yolluyorlardı ve altına da bu faks işte şuraya, şuraya, şuraya yollanmıştır diye çok uzun bir liste koyuyorlardı. O tarihlerde benim de dahil olduğum çok sayıda gazeteciye ve siyasetçiye yönelik bu tür dezenformasyon faaliyetleri yürüttüler ve haklarında da sürekli olarak birtakım kişilere şantaj yaptıklarına dair iddialar çıktı. 1999’daki operasyonun en önemli suçlamalarından birisi de buydu. O günlerde pek doğru dürüst olmayan gizli kameralar, kravata takılan kameralar vs. gibi şeylerle birtakım kişileri tuzağa düşürdükleri yolunda çok ciddi iddialar vardı.
Böyle bir şekilde yollarına devam ederken, 99’daki operasyonla beraber belli bir durulma yaşandı. Sakinleşme yaşandı. O tür iddialar çok fazla ortada görünmez oldu. Ama varlığını bir şekilde sürdürdü. Yine aynı şekilde zenginler, zengin aile çocukları, çocukların ailelerinden koparılması, kopması ve cinselliğin çok önde olduğu, ta başından itibaren cinselliğin çok fazla kullanıldığı bir yapı bu. Özellikle yeni insan kazanma noktasında hem erkeklerin hem kadınların, bu yapıya bağlı olan insanların çok ciddi bir şekilde kullanıldığı bir yapıydı. Nitekim en son televizyon yayınlarına geçtikleri zaman –ki yayınlarda bunu çok açık bir şekilde gördük– esas olarak kadınları, ama belli ölçülerde de erkekleri ve onların cinselliğini kullanarak, onları temel alarak yaptıkları bir şey.

Mehdilik iddiası

Adnan Oktar ne yapmak istiyor? Adnan Oktar mehdilik iddiasında olan biri. Buna inanan birtakım insanlar olabiliyor. Dünyada her türlü insan var. Ama bunu yaparken de bir sistem oturtmuş durumda. Ve bu sistem içerisinde hep büyük iddialara sahip biri. Kendisine büyük düşmanlar ve büyük müttefikler benimsiyor. Başta söylediğim gibi: Yahudilik, Masonluk. Ama daha sonra bu konularda çok ciddi geri adımlar attı — Yahudilik ve Masonluğa yönelik şeylerinde. Hatta kendisinin Mason olduğu yolunda birtakım açıklamalar, kendi kaynaklarından çıktı.
Hiç unutmuyorum, en çarpıcı, Adnan Oktar’ı en iyi özetleyen olaylardan birisi şudur: Yine dünyanın dört bir tarafında çıkmış olan –ona Fransızca “revizyonist” denir–, aslında soykırımın olmadığı, İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudi Soykırımı’nın olmadığına dair kocaman bir kitap yapmışlardı. Kitabın adı “Soykırım Yalanı”ydı. Bu, genellikle Batı’da çıkmış olan birtakım Neo-Nazi vs. kaynaklardan derlenmiş bir şeydi. Daha sonra ama, özellikle 99 operasyonundan sonra kendilerini yeniledikleri anda, aynı yapı “Soykırım Gerçeği” adlı kitap çıkarttı. Böyle de 180 derece dönebilen bir yapıdır.
Şimdi de kendilerine yapılan operasyonu İngiliz derin devletinin operasyonu olarak tanımlıyorlar. Ama böyle bir şeyin gerçekle alâkası olmadığı belli. Belli ki AK Parti iktidarı, daha doğrusu Erdoğan iktidarı, artık bunların çok sorun çıkarttığına hükmetmiş ve bir yerde düğmeye basılmış. Yapılan açıklamalara bakıyoruz:
Gerek Adnan Oktar’ın kendisinin, gerekse henüz yakalanmamış ama aranan birtakım kişilerin yaptıkları açıklamalarda özellikle altını çizdikleri husus şu: “Biz vallahi de billahi de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı destekledik. 15 Temmuz’da yanında durduk. Aynı zamanda Atatürkçüyüz, aynı zamanda PKK düşmanıyız. PKK, DAEŞ, FETÖ bizi öldürmek istiyor. Adnan Oktar’a suikast hazırlıyor” vs. Böyle bir dille kendilerini aklamaya çalışıyorlar. Şeffaf olduklarını söylüyorlar. Şeffaf olmadıkları başından beri belli. Ama operasyonun ilk bulgularına baktığımız zaman da böyle dinî iddialı bir hareketle ne derece bağdaştığı şüpheli birtakım silahlar vs.’ler falan var.

Suç örgütü mü?

Bu nasıl bir hareket? Bu hareket artık İslamî bir hareket falan değil. Zaten yabancı medyada Adnan Oktar’dan tel-evanjelist diye bahsediyorlar. Yani ABD’de çok olan, Hıristiyan, televizyon üzerinden vaaz veren birtakım dinî şahsiyetlere benzetiyorlar. Yani bunu İslamî bir vaiz ya da İslamî bir din adamı olarak değil, Batı’daki örneklerinde olduğu gibi “sect” olarak görülüyor — ki böyle. Dünyanın dört bir diline çevrilmiş, dünyanın dört bir tarafında kitaplarını sattıklarını biliyoruz. Bayağı yabancılarda da, yabancı kütüphanelerde falan da olduğu duyuluyor bazen, o Darvinizm karşıtı vs. kitaplarını. Ve bunları büyük ölçüde parasız dağıttıklarını da biliyoruz, bir broşür gibi dağıttıklarını da biliyoruz. Bunları bir şekilde finanse ediyorlar. Çok büyük harcamalar var. Bunlarla kendilerine uluslararası bir itibar yaratmaya çalıştılar, ama pek olmadı. Türkiye’de de son dönemde sadece bir eğlence unsuru olarak görüldü. Onların o televizyonlarında yaptıkları yayınlar, Adnan Oktar’ın attığı göbekler vs.’ler, arada sırada ettiği laflarla bir magazin unsuru olarak görüldü.
Ama bugünkü operasyonla birlikte, bir baktık ki herkes, “Zaten bu bir suç örgütü idi” demeye başladı. Türkiye’nin böyle bir özelliği var. O âna kadar devlet kendisine dokunmadığı için, ne kadar şüphelenirse şüphelensin o harekete çok da fazla saldırgan, sert bir üslûp takınmayan insanlar, birdenbire “Zaten belliydi” demeye başladılar.
Benim açımdan zaten belliydi açıkçası. Ama onlar her zaman için, gerek kurdukları o esrarengiz ilişkiler, gerek öteden beri uygulayageldikleri birtakım yöntemlerle, birilerini tehdit ederek, şantaj yaparak, satın alarak, gözlerini kamaştırarak, özellikle burada parayı ve cinselliği kullanarak kurdukları bir yapı söz konusu.

Yazık bir ülke

Otuz beş yılı iyi geçirdi aslında. Çoktan bunun dağılması gerekiyordu. Belli ki bu çark dönebiliyor, bu çark işleyebiliyor. Aslında böyle bir çarkın işleyebilmesi çok sert olabilir ama, Türkiye’nin ne kadar yazık bir ülke olduğunu da bize gösteriyor. Normalde böyle bir yapının çoktan sönüp gitmesi gerekirdi. Etkisizleşmesi gerekirdi. Ama otuz beş yıl geçti. Birazcık kendini değiştirerek, koşullara kendince ayak uydurarak hâlâ geldi. Belki de bu operasyondan sonra da yine yoluna devam edecek. Bu da Türkiye’nin maalesef bu tür yapılara karşı gerekli panzehiri üretemediğini gösteriyor.
Panzehir lafını özel olarak söylüyorum. Çünkü bu yapı aslında özellikle belli bir yaştaki gençleri, dini doğru dürüst bilmeyen gençleri, aileleriyle yaşadıkları birçok sorunlar nedeniyle manevi ihtiyaç sahibi olan gençleri zehirleyen bir yapı. Bu çok kullandığım bir laf değildir ama, Adnan Oktar’ı ta başından beri bilen birisi olarak, onun nasıl insanları, gençleri, genç çocukları bir anlamda efsunladığını bizzat görmüş, tanık olmuş biriyim.
Tabii ki belli bir yere kadar insanların örgütlenme, inanç özgürlükleri var. Ancak burada işin kriminal bir boyuta kolaylıkla atlayabildiği bir alan söz konusu. Yani birisinin herhangi birinin peşine, onun mehdi olduğuna inanıp peşine sürüklenmesinde bir suç unsuru kesinlikle yok. Birisinin kendisini mehdi ilan etmesinde de bir şey yok. Ancak o yapı varlığını sürdürmek için, yeni insanlar katmak için birtakım yasadışı yollara başvuruyorsa –ki başvurdukları yolunda çok ciddi iddialar ve tarih boyunca ortaya çıkmış kanıtlar var– o zaman işin rengi değişiyor.
Şu anda artık belli ki bir süre daha Adnan Oktar’ı ve onun yapısını suç örgütü olarak telaffuz edeceğiz. Böyle de bir ilginçliği var Türkiye’nin. Aynı şey Fethullahçılar için de olmuştu. Cemaat bile dedirtmezlerdi bir ara, hatırlayanlar olacaktır. Hareket, Gülen hareketi vs., yok, Hizmet Hareketi. Gülen Cemaati dediğiniz zaman size suçlu muamelesi yaparlardı. Onu yapanlar şimdi FETÖ demediğiniz zaman yapıyor. Şu anda da aynı şekilde, düne kadar çok fazla şey yapmadıkları, “Yahu bunlar da işte böyle kendi aralarında eğleniyorlar canım” diye geçiştiren insanlar, şimdi bize suç örgütü olduğunu söylüyorlar. Bana kalsa benim açıkçası o suç örgütü tanımından çok fazla bir şikâyetim yok. Ama yine de olayın yargıya bırakılması lazım. Ama Türkiye’de bağımsız ve tarafsız bir yargı söz konusu olmadığı için de bu işin net olarak, hepimizi tatmin edecek bir şekilde aydınlanacağını, bir yere bağlanabileceğini de söylemek mümkün değil.
Ama benim tanıklığım şudur ki, burada gerçekten insanların, gençlerin birtakım zaaflarından istifade eden, onları birtakım çıkarlar için, birtakım hedefler için onları yasadışı yollara da pekâlâ sevk eden bir şahıs ve onun etrafındaki insanlar söz konusu.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.